17.07.19/06:34

Ulusalcıların Ulusçuluk Seansı: Boykot

Başlatan KARGA, 17.10.06/19:04

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

KARGA

Ulusalcıların Ulusçuluk Seansı: Boykot


Fransa'yı boykot kampanyası, sermayenin özünün yurtsuzluk, Cola Turka'nın özütünün Pepsi olduğu küresel dünyada, politikayı iç/dış mihraklar ve işbirlikçiler karşısında "vatanı" savunmaktan ibaret görenlerin ulusçuluk seansından başka bir şey değildir.


--------------------------------------------------------------------------------
BİA Haber Merkezi
16/10/2006    Birol DİNÇEL       biroldincel@gmail.com
--------------------------------------------------------------------------------


BİA (Bursa) - Bir A devleti, bir B devletinin aleyhinde yasal düzenlemeye girdiğinde ya da karşıt bir radikal politik/ideolojik söylem geliştirdiğinde, çıkarları veya sınırlı politik algı dünyaları gereği B devletine aidiyetleri yüksek olan kişiler, topluluklar ve siyasal örgütler B devletini temsilen klasikleşmiş bir kampanya başlatır: “Haydi, bundan böyle A ülkesinin mallarını almayalım! Boykot edelim!”

Bir ideolojik tepki biçimi olarak boykot, genellikle modern kapitalizmin üstyapısı olan politik/özel alan ayrımı sonucu özel alana itilen din, kültür, gelenek gibi modernizm öncesi politik örgütlenmesinin merkezini oluşturan unsurlar arasındaki çelişkilerin, devletlerarası çelişki görünümünü almasıyla ortaya çıkar. Ancak dinler, kültürler ve gelenekler modern kapitalizmin politik çıkarları gereği inşa ettiği özel alana dahil edildiği için, dinler veya kültürler arası çelişkiler sonucu geliştirilen boykot tepkisinin kapitalizm açısından politik bir karakteri yoktur. Yani kültürler arası veya dinler arası çelişkiler ve bu çelişkiler sonucu geliştirilen tepkiler kapitalizmin somut işleyişine; örneğin emek gücünden artı değer elde etme mekanizmasına etki etmez.

Kapitalizmin politik meselesi: Ucuz işgücünden maksimum artı değer

Bu nedenle de örneğin Muhammed peygamberin karikatürlerini çizdiği gerekçesiyle Danimarka mallarını boykot eden Müslüman gruplar, Danimarka özelinde dünya kapitalizminin işleyişine bu yolla politik bir müdahalede bulunamaz. Onlar yalnızca kapitalizm öncesinin Müslümanlık özelinde tanımlanan köhnemiş politik örgütlenme ve yaşayış biçimine otantik bir özlem duyan ideolojik yığınlarıdır dünyanın. Ki kapitalizm açısından esas olan politik mesele, bu yığınların dünya iktisadi piyasasında ucuz işgücü olarak kalması ve bu yolla ileri kapitalist devletlerin zenginliklerine zenginlik katabilmesidir.

Kapitalizme karşı politik tepki geliştirmek, onun üstyapısını (politik alan/özel alan ayrımı) ve dolayısıyla işleyiş mekanizmasını anlamayı gerektirir. Dünya emek gücünün kullanım değeri ile onun fiziksel özellikleri (ırkı, cinsi, dini, dili, kültürü vs.) arasında kapitalizm açısından bir ilişki olmadığı içindir ki ideal kapitalizmin ırkı, cinsi, dini, dili yoktur ve emek gücü, kendi fiziksel özelliklerini merkeze alarak dünya kapitalizmine karşı radikal bir karşı-duruş geliştiremez. Bu yolla ancak onu ırk, din, dil vs. ile tanımlanan gerici ulusçuluk dünyasından kurtararak ideal ilerici ve demokratik düzeyine eriştirmesine katkıda bulunabilir.

Bu bağlamda herhangi bir kapitalist ulus-devletin “ulusal” denilen sınıfsal çıkarlarını bilinçli ya da bilinçdışı şekilde kendisiyle özdeşleştiren ve bu yolla boykot tepkisini geliştiren bireyler ve topluluklar, kapitalizmin uluslara bölüp her ulusu etnisite, dil ve kültürle tanımladığı gerici dünyasının basit bir piyonudurlar ve boykotları ulusal ayrılıkçılıkları besleyip büyütmekten başka bir işe yaramaz.

Ancak ulusçuluğun bu bilinçdışı ideologları çoğu kez gerçekleştirdikleri boykotla, boykot edilen devletin ihracat oranlarındaki muhtemel kısmî düşüşü muzaffer bir edayla karşılar; “Devletimiz” ve “milletimiz” ona hâlel getirene gereken cevabı vermiştir!

Sermaye devletlerinin sınır tanımayan kardeşliği

Hiç kimse “milletimiz” ile tanımlanan “devletimiz”in hangi sermaye gruplarının uluslar arası piyasalardaki çıkarlarıyla ortak olduğunu düşünmez ya da ucuz işgücü piyasalarındaki ucuz konumuna veya gittiği alışveriş merkezinde satılan ürünlerdeki ulusal cümbüşün nedenlerine ve sonuçlarına kafa yormaz. Çünkü herkes omuriliğine kadar milliyetçi algılara batmıştır. Aslolan “devletimiz ve milletimizdir!” Peki “devletimiz” nedir? “Milletimiz” kimdir? Biz kimiz? O devlet ve millet neden bizimdir? Bu sorular genellikle sorulmaz; sorulduğu takdirde de Allah’a inananın Allah’ı kendi inanç algılarıyla tanımlamasına benzer şekilde, milletin ve devletin varlığına inanan ulusçunun milliyetçi algılarıyla “yanıt” verilir.

Ulusçular görevde: Fransız mallarına boykot!

İşte Türkiye yine, sebebini milliyetçi algıların oluşturduğu bir boykot kampanyasıyla karşı karşıya. Ermeni soykırımı inkarının cezai işleme bağlanmasına ilişkin yasa tasarısı Fransız Ulusal Meclisi tarafından kabul edildiği için, Tüketici Hakları Derneği başkanlarından Kürşat Tüzmen gibi devlet bakanlarına, ticaret odaları başkanlarından milliyetçi hareket eden siyasal parti temsilcilerine dek birçok kesim, “Türk” yurttaşlarını Fransız mallarını satın almamaları için duyarlı olmaya çağırdı. Perinçek şürekası gibi ulusçu-devletçi gruplar, kendilerini devletin doğal sahibi görenlerin gönüllü siyasetçileri olarak ideal bir şekilde hararetli boykot kampanyaları başlattılar.

Bu boykotları düzenleyenler, ideolojilerinin tabiatı gereği Fransa’yı demokratik bir hak olarak ifade özgürlüğünün gelişimine ket vurmasıyla değil de “Ermenilerin oyununa gelmeleri” ya da “Türkiye karşıtlığı, Türk düşmanlığı” gibi kendinden menkul gerekçelerle eleştiriyorlar. Zaten bunlar, “ifade özgürlüğü ve demokrasi”yi dert edinen gruplar olsaydılar kendi ülkelerindeki “Türklüğe hakaret” gibi muğlak bir kavram üzerinden hukuk oluşturmaya girişen yasa koyucuların 301. maddesine karşı bir tavır geliştirirlerdi.

Ancak onlar olguları 2. Dünya Savaşı sonrası sürecindeki eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ekseninde gelişen üçüncü dünyacılığın ulusalcı perspektifiyle değerlendirdiğinden politikayı da işbirlikçi burjuvazinin karşısında milli burjuvaziyi, “iç ve dış mihraklar” karşısında da vatanseverliği savunmaktan ibaret sanmaktadırlar. Bu nedenle de her şeyin, her yerin ve herkesin pazarda olduğu bir dünyanın nesneleri olarak küresel kapitalizmin ulus-ötesi şirket ve fonlarının gücü karşısında “ulusal-cı-lıklarının” ne denli dirençsiz ve işlevsiz olduğunu görememektedirler.

“Milli(!) sermayelerimiz” ve Fransız ortaklarının bitmeyen kardeşliği

Örneğin Türk ordusunda görevli subayların maaşlarından kesilen fonlarla kurulan ve süreç içerisinde holdingleşip uluslar arası piyasaya açılan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) nasıl olup da, Türkiye’nin Ermenilere soykırım ettiği gerekçesiyle yüzlerce Ermeni’ye yüz binlerce dolarlık tazminat ödeyen Fransız AXA Sigorta şirketi ile %50’lik hissesiyle ticari ortaklık kurduğu anlaşılamaz bu “milli hassasiyeti yüksek vatansever ulusalcılar” tarafından. Ya da yine bir Fransız şirketi olan Renault’un OYAK ile ticari ortaklığını düşünün veya “ulusal gururumuz” Sabancı Holding’in Danone’sinden Carrefour’una kaç Fransız şirketiyle hisselerini neden paylaştığını düşünün. Örnekler bol.

Dolaşımda ve yayılmada din, dil, etnisite ve kültür sınırı tanımayan uluslar arası sermaye güçleri ve onların politik aygıtları, emek gücünden en ucuz yolla en yüksek verimliliği elde edebilmek için toplumsal olarak tüm dinsel, dilsel, kültürel ve etnik farklılıklara dayanan ayrılıkları destekler; ancak kendisinin dini de, dili de, kültürü de kâra endeksli olduğu için küresel kapitalist sistemin ulus-ötesileşmiş piyasaları içerisinde hiçbir sınır tanımamaktan başka bir yolu yoktur. Sermaye güçleri için uluslararasılaşmak; uluslar arası piyasalara açılmak bir tercih değil, küresel kapitalizmin doğasına uygun varoluşsal bir zorunluluktur.

Neo-liberalizmin Türkiye’deki en klasik politik uygulayıcılarından biri olan Tayyip Erdoğan’ın Anadolu’da düzenlenen parti mitinglerinde yurttaşlara ABD veya İsrail’e çatan konuşmalar yapıp yurtdışı gezileriyle söz konusu ülkelerle çok ciddi iktisadi, politik ve hukuki antlaşmalar gerçekleştirmesi ve Türkiye’nin en stratejik ve tarihsel varlıklarını uluslar arası sermaye odaklarına açması örneğini düşünün; yani yalnızca yurttaşına milliyetçi bir sermaye devleti; ancak kendisine yurtsuzlaşmış ve hiçbir “ulusal” sınır tanımayan bir sermaye devleti.

Küresel kapitalizm: Cola Turka-Pepsi meselesi

“Türk” sermayesinin Türk milliyetçiliği Cola Turka’dır. Ancak Cola Turka’nın özütü Amerikan Pepsi’dir. “Türk” kafalı tüketiciler Cola Turka içer; buna onlar “milli sermaye” derler. Oysa ki ta Komünist Manifesto’da yazıldığı gibi sermayenin özütü ulussuzluk ve yurtsuzluktur; Cola Turka’nın özütünün Pepsi’liği gibi. Buna küresel kapitalist bir çağda “milli sermayenin nâmümkünlüğü” denilebilir veya sermayenin ‘ulusal’ dediği şeyin onun sınıfsal çıkarının dolaylı kendisi olduğundan söz edilebilir. Buradan, özünde ulussuzlaşmış ve yurtsuzlaşmış sermaye uygarlığına karşı mücadelenin ulusçuluktan geçemeyeceği gerçekliği doğar.

Ulus-devlet dünyasının ulusçularının “Mr. Cawnfield’in malını değil de Sakıp Ağa’nın ürettiği yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” türünden yaptığı boykot çağrılarını “bizi Mr. Cawnfield değil de Sakıp Ağa sömürsün” şeklinde okuyabilme imkanıyla birlikte, küresel kapitalizm dünyası sürecinde ne Mr. Cawnfield’in ne de Sakıp Ağa’nın birbiriyle mutasyon yaşamadan varolabileceğinin sermayenin doğası gereği imkanlı olmadığını eklememiz gerekir.

OYAK ve Carrefour özelinde sermayenin ırkı, ulusu, dini olur mu?

Yani “vatanımızı, devletimizi ve milletimizi yıkıcı, bölücü, iç ve dış mihraklardan koruyan kollayan yüce ordumuzun yılmaz bekçilerinin” maaşlarından kesilen fonlarla kurulan OYAK için ticari ortağı Axa’nın ne Fransızlığı önemlidir, ne de Ermeni soykırımını kabul edip yüzlerce Ermeni’ye tazminat ödemesi. Aslolan “sürekli daha fazla kâr” ilkesidir.

21 Ekim 2006 tarihi akşamında, -yani soykırım yasa tasarısının Fransız Meclisi’nde kabul edildiği tarihten 2 gün sonra, alışveriş için gittiğim CarrefourSa Bursa mağazasında gözlemlediğim bir başka anektodu daha aktarmak yerinde olur sanıyorum. Mağaza sorumluları Ramazan Ayı’na özel her akşam bir eğlence düzenliyormuş. Bu kapsamda Karagöz-Hacivat, Mehter Takımı gibi Ramazan kültürüne ait öğeler gösteri şeklinde mağaza içerisindeki müşterilere sunuluyor. Gittiğim akşam, Mehter Takımı “Ya Allah Bismillah, Allahü ekber” nidaları eşliğinde geleneksel Osmanlı marşını çalıyor; sayıca yüksek bir kalabalık gösteriye eşlik ederken, bazıları da reyonlararası transit geçişlerle alışverişlerini tamamlamaya çalışıyorlardı.

İşte küresel kapitalizmin kültürü, ulusu, ulusçuluğu, dini! İşte küresel kapitalizmin yerel piyasası ve bu piyasanın ne olduğu önemli olmayan tüketici yığınları!

Küresel kapitalizm ve tüketim kültürü

Küresel kapitalizm diyor ki: “Tüketin, ne olursanız olun tüketin! Devrimciyseniz bakın orak-çekiçli Che tişörtlerimiz var, Türkçüyseniz ve ülkenizi seviyorsanız Cola Turka’mız var, yurtsever Petrol Ofisi’miz var, dinsel geleneklerinize düşkünseniz sizin için özel RamazanBurger’lerimiz var, Ya Allah Bismillah Allahü ekber’li marşlarımız var, vejetaryenseniz size özel hazır sebzeli gıda çeşitlerimiz var, dünyanın tüm mutfaklarına ait yiyeceklerimiz/içeceklerimiz ve giyeceklerimiz var, bizde her şey var; siz yeter ki tüketin!”

Tüketici soruyor: ”Siz kimsiniz?”

Küresel kapitalizm cevaplıyor: “Siz Müslümansanız biz Müslümanız! (Cevahir Alışveriş Merkezi’mizde dünyanın en seçkin markaları ‘dini bütün Müslüman tüketicilerini’ bekliyor) Siz Komünistseniz biz Komünistiz! Siz kalite düşkünüyseniz biz kalite düşkünüyüz! Siz Yahudiyseniz biz Yahudiyiz! Siz milliyetçiyseniz biz milliyetçiyiz! Biz her şeyin en iyisini sizin için düşünüyoruz! Siz sadece tüketin!”

Boykot: Ulusçunun ibadeti, ulus-ötesi kapitalizmin incir yaprağı!

Ölüleri yaşıyor sanmak aşırı nevrotikliğin tehlikeli kusurudur. Ulusu var diye düşünen ulusçunun algıları, ulusun ulusçunun aynadaki aksi olduğunu kavramaya muhtemelen yetmez ve bu nedenle aynada gördüğünü kutsar. Kutsayan (ulusçu) olmasaydı kutsanan (ulus) olmazdı; kutsayan aksini savunsa da. Yaşadığı sanılan ulus tecrübe ister, mitos ister, rituel ister; kanıt ister. Bu nedenle de her ulusa hikayeler düzülür, tarihler uydurulur.

Boykot ise kutsanan ulusun sayısız kutsanma rituellerinden biridir. Boykot, ulusçunun ulus varlığına dair inancını pekiştirir, inancına zindelik verir. Boykot, ulusçunun ulusuna ibadet etme seansıdır. Boykot, ulusçunun milli bilinç ve hassasiyetinin milli dölüdür. Boykot, ulus-ötesi sermayenin incir yaprağıdır.

Ulusçuya ulusun bir sınıfın kurumsallaşan politik çıkarlarının adı olduğunu kavratmaya küresel kapitalizm yetemezdi; yetmedi de. Çünkü küresel kapitalizmin kendisine değil, ama toplumsal emek gücüne ulusçu olmaktan çıkarı vardır; çünkü etnisite, din ve dil ile tanımlanmış uluslara bölünen bir emek gücünden daha ucuza verimlilik elde edilir; çünkü emek gücünün her derin sömürüde açığa çıkmaya hazır sınıfsal bilincine karşı “ulusal bilinç” dışında etkili bir panzehir yoktur; çünkü etnisitelerle tanımlanan uluslar sayesinde bölünebilen dünyanın örgütsüz toplumsal çoğunluğu, örgütlü sermaye azınlık tarafından daha iyi yönetilir.

Boykot, sermayenin küreselleştiği bir dünyada ulusçu ayrılıkları desteklemekten öte bir işleve sahip değildir ve bu nedenle de öz itibariyle sermaye dünyasının gizli politikalarının yararınadır. Ancak ulusçuların bunu anlamasını beklemek eşyanın tabiatına aykırı olurdu, oluyor da. (BD/EK)

kaynak;http://www.bianet.org/index_root.htm

karahan

Alıntı yapılan: KARGA - 17.10.06/19:04
Ulusalcıların Ulusçuluk Seansı: Boykot

....
“Milli(!) sermayelerimiz” ve Fransız ortaklarının bitmeyen kardeşliği

Örneğin Türk ordusunda görevli subayların maaşlarından kesilen fonlarla kurulan ve süreç içerisinde holdingleşip uluslar arası piyasaya açılan Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun (OYAK) nasıl olup da, Türkiye’nin Ermenilere soykırım ettiği gerekçesiyle yüzlerce Ermeni’ye yüz binlerce dolarlık tazminat ödeyen Fransız AXA Sigorta şirketi ile %50’lik hissesiyle ticari ortaklık kurduğu anlaşılamaz bu “milli hassasiyeti yüksek vatansever ulusalcılar” tarafından. Ya da yine bir Fransız şirketi olan Renault’un OYAK ile ticari ortaklığını düşünün veya “ulusal gururumuz” Sabancı Holding’in Danone’sinden Carrefour’una kaç Fransız şirketiyle hisselerini neden paylaştığını düşünün. Örnekler bol.

...OYAK ve Carrefour özelinde sermayenin ırkı, ulusu, dini olur mu?

Yani “vatanımızı, devletimizi ve milletimizi yıkıcı, bölücü, iç ve dış mihraklardan koruyan kollayan yüce ordumuzun yılmaz bekçilerinin” maaşlarından kesilen fonlarla kurulan OYAK için ticari ortağı Axa’nın ne Fransızlığı önemlidir, ne de Ermeni soykırımını kabul edip yüzlerce Ermeni’ye tazminat ödemesi. Aslolan “sürekli daha fazla kâr” ilkesidir.

....

İşte küresel kapitalizmin kültürü, ulusu, ulusçuluğu, dini!
İşte küresel kapitalizmin yerel piyasası ve bu piyasanın ne olduğu önemli olmayan tüketici yığınları!

kaynak;http://www.bianet.org/index_root.htm


Çok önemli konular.
OYAK konusu apayrı bir forum konusu gerçekten.
çok garip çoook..
http://www.sosyalistdemokrasi.org/sosdem/29/9hurdalik.htm

http://www.sosyalistdemokrasi.org/sosdem/20/10erdemir.htm

Hurdalık ve bekçileri



Bugün 30’a yakın iştirakiyle turizmden gıdaya, bankacılığa birçok sektörde faaliyet gösteren OYAK 15,4 milyar dolarlık büyüklüğüyle Koç ve Sabancı'dan sonraki üçüncü büyük sermaye grubu ve Türkiye’nin en kârlılarının başında geliyor.



Ordunun politikadaki ağırlığı ülkemizde neredeyse tartışmasız kabul gören bir gerçek. Politik teoride bunu ele alan birçok yaklaşım bulunduğu gibi sol içinde belirli başlıklarda ayırdedici tartışmalar mevcut. Burada ele almak istediğimiz ordunun ekonomik etkinliği ve bu etkinliğin burjuvaziyle ilişkisini nasıl etkileyip şekillendirdiği.

Ordunun düzenin devamı açsından oynadığı kilit rol bir yana, 20. yüzyılın şahit olduğu bir diğer olgu da gittikçe artan ve etkileri silahlarla sınırlı kalmayan bir "savunma sanayii". Dolayısıyla konu iki başlık altında ele alınabilir. İlki devletin askeri harcamaları. İkincisi ordunun bizzat bir "girişimci" olarak kapitalizmle ilişkisi. 



Askeri Harcamalar

Askeri harcamalar kısmından başlayalım. Bütçe her şeyden önce bir tercih sorunudur. Verili bir bütçede bir harcama kaleminin büyümesi, eğer maliye bakanı büyücü değilse, diğerlerinin küçülmesiyle mümkündür. Eğer askeri harcamalar artıyorsa eğitim, sağlık gibi sosyal kalemler kısılacak demektir. Dolayısıyla bu hizmetlere ücret ödeyerek ulaşamayacak ülke çoğunluğu askeri harcamalardan çıkarı olan bir azınlık tarafından resmen soyulmaktadır. Küçük köylüler, işçiler ve artan oranda küçük burjuvazinin alt katmanları askeri harcamaların cefasını çekip temel kamu hizmetlerinden faydalanamaz ve yüksek vergiler öderken, sefasını orduya çalışan patronlar sürmektedir. Varlık nedenleri bizzat iç-dış savaş ya da savaş olasılığı olan rütbeli asker kastı da elbette bu çarkın dönmesinde büyük çıkarı olan bir kesimdir. "Kürt savaşı" bizim için yoksulluk ve ölüm demekken bu kesimlerin bitmesini hiç istemedikleri güzel günleri temsil etmektedir.

Askeri harcamaların gerçek büyüklüğü ise tam bir muammadır. Görünür bütçedeki oranın düşüşünün reklamı ne kadar yapılırsa yapılsın askeri harcama gerçekteki ağırlığından bir şey kaybetmemiştir. İstatistiklerde görünmemesine karşın sadece silah alınması koşuluyla verilmiş kredilerden tutun da sayısı belirsiz örtülü ödeneğe kadar birçok kaynak da göstermektedir ki söz konusu olan ordu olduğu zaman kesenin ağzı açıktır.

Ülkemiz içinde askeri sanayi oldukça zayıf ve teknoloji açısından da dışa bağımlıdır. Mevcut silah sanayiinin de çoğu kamuya aittir ya da kamu ortaklığıdır. Dolayısıyla silah tüccarları denince öncelikle emperyalist ülkelerde kümelenmiş gruplar akla gelmelidir. Ülke içindeki kısıtlı teknolojik üretim de onların kontrolünde yerli ortaklara yaptırılmaktadır. Özetle "savunma sanayi" ülke güvenliğinin güvencesi değildir, kimilerinin sandığı gibi ulusal bir savunma sanayimiz de yoktur. Dolayısıyla 6 milyar dolar civarında olduğu rivayet edilen "silah pazarımız" emperyalistlerin kontrolündedir.

Ordu 1 milyona yakın bir tüketici demektir. Bu tüketicilere şekerden, fanilaya çok sayıda mal gerekmektedir. Bunlar ihale yoluyla alınmakta, yolsuzluk daha az gündeme gelmesine rağmen aslında "devlete yakın çevreler" aslan payını almaktadır. Orduya çalışmak bir ayrıcalık, kârın garantisi gibidir.

Askeri harcamaların pek anılmayan ekonomik bazı sonuçları da vardır. Örneğin geliştirilen mikrodalga teknolojisi, radyoaktif çalışmalar, iletişim teknolojileri vb. kapitalizm için yeni sıçramalara vesile olmaktadır. Yukarda anlatıldığı gibi bu etki ülkemizde doğal olarak oldukça zayıftır ama tamamen ihmal edilebilir mi orası tartışılır. Ayrıca iktisat yazınında askeri harcamalar ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi, özellikle Türkiye gibi azgelişmiş ama silaha oldukça aç ülkeler bağlamında ele alan sayısız ekonometrik çalışma mevcuttur. İktisat teorisinde askeri harcamaların olumlu bir etki yaptığını savunan bir yaklaşım da vardır. Keynesçi iktisat politikasının temeli (elbette patronlardan vergi alarak değil borçlanarak) talebin kamu harcamaları yoluyla arttırılmasına dayandığı için, askeri harcamaların artışını bu bağlamda savunmak da olanaklıdır. Askeri Keynesçilik denebilecek bu yaklaşım maalesef silahın insan öldürdüğünü pek aklına getirmemekte, sadece milli gelir rakamlarına bakmaktadır. Üstelik azgelişmiş ülkeler üzerinde yapılan bazı ampirik çalışmalar da kaynakların üretken olmayan bir sektör olan askeri alanda harcanmasının kaynak israfına neden olarak ekonomiyi kötü etkilediğine işaret etmektedir. Mesela İngiltere’nin askeri bütçesinden GSMH’nın %1,5’u büyüklüğünde bir kısmı sivil alanda kullanılsaydı, diğer bütün ekonomik veriler aynı kalmak şartıyla 100 bin iş yaratılabilir, işsizlik azaltılabilirdi.



Bir Kapitalist Olarak Ordu

Egemenlerin ordusunun sınıflı toplumda oynadığı rol bilinmektedir. Türkiye’de kurucu devlet ideolojisindeki askeri etki hesaba katıldığında bu daha çok önem kazanmaktadır. Fakat bir iktisadi aktör olarak ordunun faaliyeti oldukça dikkat çekicidir. 27 Mayıs sürecinde ordudaki kaynaşmada ve ordunun oynadığı role adaptasyonunda özellikle orta kademe askerlere dikkat çekilmeli. Öyle ki bu kesim hem itibar kaybı ama daha da çok gelir düzeyinin hızlı aşınması nedeniyle mevcut statükoya karşı tavır almış ve bu tavır alış sanayi burjuvazinin taşeronluğunu yaptığı kadar ordu içinde sola da bir kapı açmıştı. Hatta çok sayıda genç subay devrimci harekete katılmıştır. 

Bütün kritik kurumlardaki kadrolar gibi askerler de, belli özgünlüklerle düzene bağlanmalıydı. Tarihten ders alan egemenler ordunun düzenle bağını sıkılaştırmak için ideolojik olduğu kadar ekonomik çareler de buldu. OYAK böyle doğdu. Ordu çalışanlarının maaşlarından kesilen aidatlarla kredi vermeye, emeklilik sağlamaya, ev edindirmeye vb yönelik işler yaparak başladı. Kurum her tür resmi vergi ve harçtan muaftı. İlk yönetim kurulunda Vehbi Koç’un, Kazım Taşkent’in ve diğer ünlü patronların olduğu bir kurumun karakteri daha başından belli değil midir?

Zamanla biriken fonlarla ticari işler de yapmaya başlayan OYAK ciddi bir sermaye grubu haline geldi. Ordunun özelleştirmeye karşı olmasını bekleyenler artık hayalden vazgeçmelidir. Özelleştirmelerden aslan payını OYAK aldı desek abartmış olmayız herhalde. Dünyanın 13. büyük çelik fabrikası olan Erdemir'i almakla kalmadı çok sayıda da çimento fabrikası edindi devletten. Oysa 80’lerde OYAK sıkıntıya düştüğü zaman devlet her birini bir KİT’e yamayarak bütün batık şirketlerinin zararını ödemişti. Böylece şirketleri batık verip özelleştirmelerle daha iyilerine sahip olmuş oldu. Bu arada aldığı kamu ihaleleri de cabası…

Bugün 30’a yakın iştirakiyle turizmden gıdaya, bankacılığa birçok sektörde faaliyet gösteren OYAK 15,4 milyar dolarlık büyüklüğüyle Koç ve Sabancı'dan sonraki üçüncü büyük sermaye grubu ve Türkiye’nin en karlılarının başında geliyor. OYAK çimentoda Sabancı ve Gama grubuyla ortak. Otomotivde Mais, Renault, Goodyear,  finansta AXA gibi önemli yabancı ortağı ise ne kadar ulusalcı olduğunu gösteriyor. Ordu, düzene o şekilde bağlı ki artık bir "kolektif kapitalist" olarak sistemin nabzını ekonomiden de tutabiliyor. Gerçi kârlar herkesin hissesine yani ödentilerine oranlı olduğu için yüksek rütbelilerin ciddi bir ayrıcalığı olduğunu da unutmamak lazım. Zaten ülkenin en güzel yerlerini parselleyen, kamu olanaklarıyla bedavaya yaşayıp, görece olarak çok dolgun ücretler alan rütbeliler arasında albay üstü kesimin ciddi ayrıcalıkları var. Her biri emekliliklerinde bir holdingin yönetim kurulunda aldıkları pozisyonlarla ayrıcalıklarını başka şekillerde devam ettirmekteler.

Bu anlatılanlar ordunun bir şirkete dönüştüğü anlamına mı geliyor? Kapitalizm sadece askeri sanayi ve harcamadan mı ibaret? Bunlara evet cevabını vermek kolaycılık olur ve ekonomik indirgemecik sayılmalıdır. Ordu hala geleneksel rolleri ekseninde şekillenmektedir. Askeri ekonominin etkisi küçümsenemez fakat kapitalizm sadece bundan ibaret de değildir. Kesin olansa eğer kapitalizm bir hurdalığa benzetilecek olursa, düzenin bekçilerinin artık hurdalığı sadece beklemekle kalmadıkları, bir parçasına ortak olduklarıdır. Bekçi artık daha dikkatli, gaddar ve uyanıktır. Tavırları konusunda yanlış beklentilere kapılanları da acımadan vuracaktır.



Dünyanın askeri bilançosu



ABD askeri bütçesinin en düşük rakamı 1996’da gerçekleşen 700 milyar dolardır. Ülkeler yoksullaştıkça askeri harcamanın yıllık artış hızı artmaktadır. En yoksul ülkelerde 1997 verilerine göre % 19, ABD’de ise % 9’dur. Artışın en yüksek olduğu bölge %45 ile Kuzey Afrika’dır.

• Dünyada ortalama askeri harcama/gayri safi milli hasıla (GSMH) oranı %4’ten %2’lere düşerken resmi rakamlarla bile artış yaşanan ülkeler de vardır. Türkiye bunların başında gelmektedir

• En yüksek askeri harcama/GSMH oranı İsrail ve Arap devletlerininkilerdir. Bunların bir alt kategorisinde yer alan Türkiye’nin sınıf arkadaşlarından bazıları ezeli düşmanı Kıbrıs ve Yunanistan’dır.

• TC’nin stratejik ortağı İsrail kişi başı askeri harcamanın açık ara şampiyonudur. İsrail 1624 dolar harcarken en yakın takipçisi kişi başına 100 dolar harcamaktadır. Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

• Azgelişmiş ülkelerde kişi başına askeri harcama kişi başına mili gelirden ortalama iki kat daha hızlı artmaktadır.

• ABD askeri Ar-Ge için 58 milyar dolar harcamaktadır (dünyanın % 63’ü). Bunun sadece ateşli silahlar için harcanmadığı bellidir.

• Hindistan ve Japonya Ar-Ge çalışmalarını askeri alan üzerinden yürütmeye yönelmiştir. Askeri harcamalar içinde Ar-Ge harcaması çok hızlı artmaktır.

• Dünya çapında 20 milyon insan silah altında ve bunların çoğu az gelişmiş ülkelerde. Silah sanayinde çalışanlar ise neredeyse 50 milyon, yani askerlerin 2,5 katı.

• En büyük 10 silah üreticisi emperyalist ülke toplam silahın % 90’ını üretiyor Britanya ve demokrasi havarisi Fransa % 10, Almanya, Rusya, Japonya % 4, ABD yaklaşık %50 pazar payına sahip.

• 100 büyük silah üreticisinin sade 12’si OECD üyesi olmayan ülkelerden. En büyük konvansiyonel silah stoku ise Avrupa’da.

• Dünyada 100 milyon hafif silahın kontrolsüz olarak pazarda dolaştığı tahmin ediliyor. 1985/95 arasında hafif silah üreticilerinin sayısı 300 (%25) arttı ve bunların çoğu az gelişmiş ülkelerde kuruldu. Silahlar da oldukça ucuz. Angola’nın sınır bölgelerinde bir kalaşnikof tüfek sadece 14 dolara satın alınabiliyor.

• Dünya çapında 70 ülkeye dağılmış 100 milyona yakın mayın yer alında patlamaya hazır bekliyor.milyon19972de uluslararası olarak yasaklanmasına rağmen kullanım devam eden mayınların en önemli üreticilerinin başında Belçika geliyor. Maalesef bir mayını temizlemenin maliyeti çok yüksek, nedeyse 100 dolar. Her yıl 24 bin insan sadece mayınlardan hayatını kaybediyor ve bunların çoğu sivil.

• Rusya en büyük kimyasal-biyolojik-nükleer silah deposu, onu ABD, Fransa, İngiltere, Çin, İsrail, Hindistan ve Pakistan takip ediyor.

• Dünya kaynaklarının ne kadarının askeri amaçlarla kullanıldığına dair veri yok. Tek gösterge ABD’nin nükleer denemeler için kullandığı 10000 kilometre kare arazi.

• 1960/94 arasında dünya silah ticaretinin %69’u az gelişmişlerin ithalatından oluştu.

• Hakkında veri bulunan ülkelerin % 35’i silaha sağlıktan daha çok yatırım yapmaktadır. Yıllık silah harcamasının %2,4’üyle açlık, 1,2’siye temiz su ihtiyacı sorunu çözülebilir.

•  1998 yılında 31 ülkeye yayılmış 36 savaş vardı ve bunların % 36’sı Afrika’da, %19’u orta doğudaydı. Savaş olan ülkelerin % 71’inde 15 yaşın altındaki çocuklar (300 bine yakın) asker olarak kullanıldı. Savaş yani silah talebi yoksul ülkeler için daha çoktur.

• 90ların ilk yarısında _’ünü sivillerin (1milyon çocuk) oluşturduğu 5,5 milyon kişi savaşta hayatını kaybetti.

• Nükleer denemeler toprağımızı, suyumuzu ve havamızı yaşanmaz hale getimrktedir. Sadece Fransa 1998’de Pasifik okyanusunda 138 nükleer deneme yaptı. Diğerlerini siz düşünün.



Kaynak: Military Productıon and Consumption: The Consequences For Sustainable Development, Norveç Çevre ve Kalkınma Forumu için hazırlanmış rapor

KARGA

şşş ulusalcılar duymasın  :whistling:

karahan

18.06.07/13:54 #3 Son düzenlenme: 18.06.07/13:59 karahan
OYAK'ın,
kanunla, kurumlar vergisinden, damga Vergisinden, yaptigi giderler gider vergisinden,
üyelerine veya mirasçilarina yaptigi yardimlar gelir ve veraset ve intikal vergilerinden
muaf tutulmuştur ( http://www.oyak.com.tr/oyakkanun.pdf )

Erdemir'i alması ile birlikte %50 oranında büyüyerek ülkenin en güçlü yapılarından biri halini almış gruptur. Halbuki görünüşte sadece bir emeklilik fonudur. Ordunun ticeri hayat içinde aktif ve güçlü olarak yer aldığı diğer ülkeler arAsında sayabileceklerimiz şili, kolombiya, el salvador,honduras, vietnam, mısır, suriye, bolivya'dır.
Kurumu sanki siviller yönetiyormuş gibi gözükse de onlar sadece perdenin önünde olanlardır.
oyak'ın yönetimi üç kurulun elindedir:
temsilciler kurulu (tamamı askerdir),
genel kurul ( 40 kişiden 9'u sivildir),
yönetim kurulu( 4 asker 3 sivilden oluşur).

holding olarak tanımlanmasına rağmen diğer holdinglere göre birçok mali ayrıcalıkları vardır.
subay maaşlarından sürekli akan likit sayesinde kriz dönemlerinde herkes düşerken oyak yükselmiştir.
oyak en büyük hamlesini 2001 krizinde yapmış,
o dönemde koç ve sabancı'dan sonra 3.büyük holding olmuştur.

***
Türkiyede yasal olarak vergi vermeyen/kaçıran bir kurumdur. Türkiyenin en büyük şirketlerinden birinin yasal haklara sahip olarak hiçbir vergi vermemesi kadar garip bir durum yoktur. Ayıp olmasın diye Koç yasası ve Sabancı yasası da çıkartalım, onlar da vergi vermesinler.
Nerdeeee Anayasadaki eşitlik ilkesi?

***************************************************************

Ne deve, ne kuş!

Devletin (yani kamunun) Erdemir' inin "özelleştirilmesi" nden OYAK zaferle çıktı.
Şimdi; milli, kamu, devlet, özel, şirket, özelleştirme, devletleştirme, asker gibi kavramları aklınızda tutun; tutmayın, aklınızda dolaştırın ve şu kanun maddesine bakın:
"Kurumun her çeşit malları ile gelir ve alacakları, devlet malları hak ve rüçhanlığını haizdir. Bunlara karşı suç işleyenler, devlet mallarına suç işleyenler gibi takibata tutulur." (OYAK Kanunu madde 37)


Ne anladınız?
"Özelleştirme" ye katılan, "özelleştirilen" kamu şirketini alan, lakin kendisi, malları parası pulu "devlet malı" sayılan bir holding var.
Kuruluşunda ve yaşamasında ana kaynak, diğer memurlar gibi "devlet memuru" olan subaylar, astsubaylar... bir de Milli Savunma, Jandarma, OYAK bünyesinde çalışanlar.
Yani, her memur gibi milyonlarca vergi mükellefinin vergileriyle oluşan maaş bütçesinden aylık alırken, bunun yüzde 10'unu kaynağında OYAK'a aktaranlar.
Ne "kamu şirketi", ne de "özel şirket"; karşımızdaki "özel bir şirket"!
1961'den 2001'e kadar bilanço bile açıklamayan, 40 yıl sonra "şeffaflaşma" kararı alan...
Başta kurumlar vergisi, birçok vergiden kendisi ve üyeleri muaf bir şirket.

"Özelleştirmede özelleştirileni özelleştiren" OYAK'ın Genel Kurulu mesela, Milli Savunma Bakanı, Maliye Bakanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı gibi üyelere...
Temsilciler Kurulu, "birlik ve müesseselerdeki komutan ve amirlerin tespit ettiği, birliklerde vazifeli daimi üyeler", yani görevdeki subay üyelere sahip.

Yönetim kurulunun 7 üyesinden üçü Silahlı Kuvvetler'den.
Holding genel kurulunun ve temsilciler kurulunun otomatik başkanı, Milli Savunma Bakanı.
Garip ama gerçek: Batı'da eleştirildiği üzre, Devlet protokolünde Milli Savunma Bakanı'nın önünde olan Genelkurmay Başkanı, OYAK kurullarında ancak bakanın yokluğunda başkan, yani bir adım geride. En azından kağıt üstünde böyle.
Yine de, ister "sivil" önde olsun, ister "asker"; OYAK ne bir özel şirket, ne bir kamu şirketi.

O bir "devlet şirketi, bürokrasi şirketi, devletin içinde bir birim, bir kısım, bir bölüm, bir zümre şirketi."
O yüzden; OYAK Erdemir'i alınca, "özelleştirme" olmuyor.
Yabancılara kaptırılmadığı için Erdemir, elbette "milli" kalıyor.
Ama, yanlış ifadeyle "devlet şirketi" denen bu kadim varlıklar, aslında "kamu şirketi".
Yani, bütün halka ait. Herkese ait.
Bu "kamu" şirketini "hükümet" özelleştirerek "devletin bir zümresi" nin, sosyal güvenlik şirketi diye kurulan ama "kapitalist bir holding ve fon" olan kurumuna satıyor.

Bir ailenin olacağına, 223 bin üyenin olmasını, yabancıların olacağına milli kalmasını benimseyebilirsiniz; lakin "özelleştirme" değil, "kamunun bütünü" nden kopararak "zümreleştirme" demelisiniz.
"Halka açık olmayan" nice özelleştirmenin de aslında "kişileştirme" olması gibi.

Bu garip durumun hiç dert edinilmeyen bir yansıması da şu: Mesela 12 Eylül'de bir darbeyle "Türkiye'ye el koyanlar" radikal ve sert bir iktisadi ve anti-sosyal bir sosyal politika da benimsedi.
Benimserken, sadece "Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi" değil, aynı zamanda büyük bir holdingin patronu, yöneticisi ve hissedarı da olduklarını hiç düşünmedik! Bir emeklilik fonunu büyük holding OYAK yapanlar, başka çalışanların, başka emeklilerin düzenini oymakta tereddüt etmedi.

Tasavvur edin: Patronunuz darbe yapıp devlete el koymuş ve ekonominin, iş hayatının kurallarını belirlemiş.
Tasavvur etmeyin; çünkü biraz öyle olmuştu.

Aslında; hiçbir patron, hiçbir iktisadi zümre, misal kendisi Fransızlarla ortak otomobil üretip satarken,
Almanya'da banka alıp işletirken, Avrupa mevzuunda hepimizin kaderine de pek karışmamalı.

Ne Koç, ne Sabancı, ne OYAK!
Yoksa, asker-sivil tüm memurlar, işçiler, emekliler, işsizler, kadersizler... herkes iyi bir sosyal güvenlik, sosyal devlet çatısına sahip olmalı elbette

UMUR TALU
SABAH 6-10-2005

http://www.sabah.com.tr/2005/10/06/yaz04-40-121.html


***************************************************************
---------------------------------------------------------------------------------


KOLEKTİF BİR SERMAYEDAR OLARAK TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ-İsmet Akça

http://www.sbu.yildiz.edu.tr/...cayayinlar/ismet7.doc


-----------------------------------------------------------------------------------

VE OYAKın kuzey Irak ta yaptığı yatırımlar:
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=31379