16.07.19/10:09

Kapitalist Toplumun İdeolojik Düzenleyicisi: Medya

Başlatan KARGA, 19.11.06/23:19

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

KARGA

                                       Kapitalist Toplumun İdeolojik Düzenleyicisi: Medya

                                                               Kerem Dağlı


Son zamanlarda yazılı ve görsel basında, televizyon programlarının içeriğinin belirlenmesinde reyting kaygısının çok fazla ön plana çıkması, gazetelerden ve televizyonlardan verilen haberlerin ne kadar “doğru ve tarafsız” olduğu, özellikle televizyon programlarındaki düzeysizlik gibi konular üzerinden yürüyen bir “medya ve etik” tartışmasına tanık oluyoruz. Gazeteciler, yazarlar, program yapımcıları, “aydınlar” vs. bir bir ekranda boy gösterip konu hakkında yorumlarda bulunuyorlar.

Kuşkusuz bu tartışmalar yeni olmadığı gibi, televizyon programlarında boy gösterenlerin niyeti de halka gerçeği ve doğruyu anlatmak değildir. Ancak medyanın, gerçekten de “doğru ve tarafsız” bir konumda olup olmadığı yahut neden sürekli olarak poplaştırılmış düzeysiz bir kültürü yaymaya çalıştığı gibi soruları cevaplandırmak önemlidir. Çünkü televizyonuyla, radyosuyla, gazetesiyle ve dev film şirketleriyle topluca medya olarak adlandırılan bu aygıt, bıraktık günlük hayatı, artık yatak odalarına kadar girmiş ve neredeyse tüm yaşamı, kitlelerin bilincini kontrolü altına almış durumdadır. İş o noktaya gelmiştir ki, onunla yatılıp onunla kalkılıyor, onunla ağlanıp onunla gülünüyor. Eskiden gözümüzle görmediğimize inanmazdık, şimdi televizyonda görmediğimize inanmıyor, orada gördüğümüz her şeye de inanıyoruz.

Oysa yapılması gereken onu ciddi bir sorgulamadan geçirmektir. Sermayenin emrindeki bu devasa aygıtın yapısını ve işlevini sorgulamadan, tartışmadan ve eleştiriye tabi tutmadan, bilincimiz ve duyularımız üzerindeki hâkimiyetini kıramayız. Bu yüzden günlük hayatımızın en mahrem köşelerine kadar giren medyayı, kapitalist toplumdaki işlevini, yapısını ele alıp sorgulamak gerekiyor. Çünkü burjuvazi medya aracılığıyla toplumu, kapitalist sistemin sürmesi konusunda ikna ediyor ve denetimi altına alıyor.

Bacasız sanayi “medya”

Günlük dilde radyo, televizyon, gazete, dergi gibi elektronik ve/veya yazılı basın organlarını anlatmak için kullanılan ortak bir terim olan medya kavramının teknik anlamı “kitle iletişimi araçları”dır. Her ne kadar medya dendiğinde ilk akla gelenler televizyon ve gazete olsa da, o sadece bundan ibaret değildir. Televizyon ve radyo kanallarıyla, gazete ve dergilerden oluşan basın kuruluşlarıyla, dev film şirketleriyle, internet üzerinden hizmet veren kuruluşlarıyla, büyük eğlence ve yapım şirketleri ve daha pek çok yan faaliyet alanıyla, medya muazzam sermaye yatırımlarını barındıran ve binlerce insanın çalıştığı devasa bir sektör durumundadır.[1] Gelişimi özellikle 80’li yıllardan sonra ciddi biçimde ivmelenmiş ve 90’lı yıllardan sonra bilişim alanındaki gelişmelere paralel olarak tam anlamıyla bir sıçrama yaşamış olan medya sektörü, büyük sermaye gruplarının işin içinde yer aldığı büyük ve kârlı bir pastadır.[2]

Batılı sanayileşmiş ülkeler aynı zamanda en büyük televizyon programı satıcılarıdırlar ve bunların üçte ikisi ABD’li tekellerdir. Medya sektöründeki lider şirketlerin bulunduğu ABD’de sektörün %90’ına yakını 24 büyük tekelin egemenliğindedir. Tekelleşme o boyuttadır ki, küresel düzeyde faaliyet gösteren birkaç büyük şirket (CBS, NBC, ABC, RTL, SAT-1 vb.), dünya çapında da medya faaliyetlerinin %80’inden fazlasını kontrolleri altında tutmaktadır. Üstelik bunlardan üç tanesi tek başına General Electric’e, ikisi de Westinghouse tekeline aittir. Yine “beş büyükler” olarak bilinen AU, UPI, Reuters, AFP ve TASS gibi alanlarında tekel durumunda olan haber ajansları, tüm dünyadaki haberlerin %90’ını üretmekte ve dağıtmaktadırlar. Alman medyası üç büyük sermaye grubunun (Bertelsmann, Springer, Kirch) denetimindedir. İtalya’da özel televizyon kanallarının dörtte üçü meşhur başbakan ve “medya yıldızı” Berlusconi’ye aittir. Türkiye’de de medya sektörü 5 büyük holdingin elindedir. Bunların en büyüğü olan Doğan Grubunun bünyesinde 5 televizyon kanalı, 15’ten fazla günlük gazete, 39 dergi, 1 dağıtım şirketi (Türkiye çapında dağıtım yapan iki gruptan biri), 3 haber ajansı, 5 radyo istasyonu, 3 yayıncılık şirketi ve bunların yanı sıra farklı sektörlerde onlarca kuruluş (bankalar, petrol şirketleri vb.) bulunuyor.

Büyük sermaye grupları ve tekellerin sahip oldukları güçle bütün kontrolü ellerinde tuttukları medya sektörünün, burjuva devletle ve siyasi yapıyla da son derece girift ilişkileri mevcuttur. Medya, burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürmesinin en önemli araçlarından biri olduğundan, medya ve devlet arasındaki ilişki de kaçınılmaz ve köklüdür. Toplum üzerindeki güçlerine ve siyasi partilerle kurdukları ilişkilere dayanarak, hemen her medya grubu devletten ciddi yatırım teşvikleri, ucuz ve bazen neredeyse geri dönüşsüz krediler, primler, döviz tahsisleri alırlar. Kurdukları paravan şirketler ve konsorsiyumlarla ihaleler “kapar”, özelleştirmelerde kârlı kuruluşları ele geçirir, kısacası devletten ciddi biçimde nemalanırlar. Ayrıca devlet, ulusu ilgilendiren tüm siyasi gelişmelerde en büyük bilgi tekeli olduğundan, medyanın da bu konudaki asli haber kaynağıdır. Bu alış-verişin diğer ucunda da medya organlarının, yaptıkları haber ve programlarda, devletin resmi görüşünün ve politikalarının propagandasını yapması, hükümet aleyhine olacak düşünce ve görüşlere fazlaca yer vermemesi, devlet aleyhine hareket etmemesi beklenir. Devlet ve medya, burjuvazinin emrinde ve işbirliği içinde, ama farklı yöntemler ve araçlarla, onun sınıf egemenliğinin sürmesine hizmet ederler. Bu yüzden, ekonomik ve siyasi mekanizmalarla sürdürülen devlet-medya ilişkisindeki dengenin korunması burjuvazi açısından önemlidir. Zaman zaman çatışmalar ve sürtüşmeler olsa da, bu, burjuvazinin kendi iç çatışmalarına paralel olarak gelişen süreçlerin yansımalarının ifadesidir. Bu bağlamda, medya ve devletin nasıl da sıkı ve derin bir işbirliği ve işbölümü içerisinde çalıştıklarının kavranması ve medyanın, devlet ve hükümet politikalarının hayata geçirilmesi bakımından da ne derece önemli olduğunun bilinmesi gerekir.

Öte yandan, medya sektöründe çalışanların durumu ise, kuşkusuz diğer sektörlerde çalışanların durumuna da koşut olarak, tam anlamıyla içler acısıdır. Özellikle son yirmi yıldır büyüyen bir sektör olan medyada, çalışanların sayısı da hızla artmaktadır. Ama buna karşılık iş koşulları, çalışma saatleri ve ücretlerde sürekli bir kötüye gidiş söz konusudur. Medya çalışanlarının sendikal örgütlenmeleri zayıftır ve önünde ciddi yasal ve fiili engeller mevcuttur. Türkiye’de bu oran %3’ün altındadır. Büyük medya gruplarının hiçbirinde, ne gazetelerde, ne televizyon kanallarında ve ne de radyo istasyonlarında sendika bulunuyor. Sigortasız işçi çalıştırılması son derece yaygındır. Deneme ve işi öğrenme süresi adı altında, sigortasız ve ücretsiz işçi çalıştırılmaktadır. Medya kuruluşunun yayın politikasına ters düşenler için işten atılmak, alışılmış ve kanıksanmış bir uygulamadır. Basın çalışanlarına yönelik alıkoyma ve tutuklamaya ilaveten taciz ve gözaltı gibi uygulamalar son derece yaygındır. Dünyada her yıl onlarca gazeteci, muhabir veya basın işçisi, haber yapmak uğruna öldürülmekte, binlercesi de bu uğurda yaralanmakta veya şiddete maruz kalmaktadır.

İdeolojik bir aygıt olarak medya

Medya bir yandan sermayenin ciddi kârlar elde ettiği bir sanayi kolu iken, diğer yandan da burjuva sınıfın ideolojik hegemonyasını kurmasının ve sürdürmesinin bir aracıdır. Bunun için burjuvazinin, toplumun sürekli değişen koşullarına uygun olarak ideolojik yeniden üretimini gerçekleştirmesi ve bu ideolojiyi toplumu oluşturan bireylere ulaştırarak ve onların bu düşünceleri sahiplenmesini sağlayarak, ideolojik hâkimiyeti ve denetimi sağlaması gerekir. Bunu medyanın yanı sıra din, eğitim, kültür, aile gibi çeşitli kurumlar aracılığıyla da yapar. Bizim üzerinde durduğumuz medya kurumu ise, bugünün koşullarında, bu araçların içinde en güçlü ve etkili olanıdır.

Üretim araçlarına ve şiddet araçları tekeline sahip olmak burjuvazinin düzenini sürdürmesine yetmez, burjuvazi topluma kendi doğrularını ve gerçeklerini, yani ideolojisini benimsetmek, kabul ettirmek zorundadır. Yutulmaya hazır haplar halinde mesajlara çevrilen bu “doğrular ve gerçekler”, topluma medya aracılığıyla iletiliyor. Dolayısıyla, burjuva ideologlarınca “kitle iletişimi aracı” gibi tumturaklı kavramlarla ifade edilen medyadan anlaşılması gereken, kitleyi oluşturan birey veya grupların birbirleriyle olan iletişimleri değil, kitle iletişim aracına sahip olan kapitalistin ve tabii onun şahsında tüm kapitalist sınıfın, kitleye istediği mesajı vermesidir. Bu mesaj, kimi zaman bir haber yoluyla, kimi zaman bir eğlence programında, kimi zaman üstü örtük, kimi zaman da açıktan verilebilir. Önemli olan kitle iletişim araçlarının mülkiyetine de sahip olan burjuvazinin çıkarına olan mesajın verilmesidir.

Toplumu oluşturan büyük çoğunluğa mensup olanların kendi mesajlarını medya yoluyla topluma iletmesinin önü ise çeşitli yöntemlerle, fiilen ya da yasal olarak kesilir. Sadece ve göstermelik olarak, kitle içinden “seçilmiş” kişi veya grupların sesinin duyulmasına izin verilir. Bu anlamda medyanın, toplum üzerinde olduğu kadar kendi içine ve sektöre dönük olarak da ciddi bir denetim mekanizması vardır. Medya kuruluşlarının yayın kurulları bir otosansür kurumu gibi çalışır. Onların elinden kurtulmayı başaranlar da devletin RTÜK gibi sansür yahut denetleme kurullarına takılırlar. Bir yandan yasalar ve ağır cezalar, diğer yandan da devletin fiili engellemeleri sayesinde toplum, içinde yaşadığı gerçekliğin bilgisinden mahrum bırakılarak ona sunulan “gerçekliği” kabul etmek zorunda kalır.

Burjuva medyanın yapmaya çalıştığı şey, burjuvazinin “doğru”larını, istenilen zamanda ve biçimde, topluma ulaştırmaktır. Geriye kalan tüm faaliyetler, mesajın alınabilirliğini ve kabul edilebilirliğini sağlamak ve arttırmak içindir. Kuşkusuz işin ticari boyutu da bunun dışında veya bundan bağımsız değildir. Reklâmlar yoluyla elde edilen muazzam gelirler, televizyon ve eğlence programlarının satılması vs. hepsi de bu amaca uyumlu biçimde yapılır ve zaten tam da bunlar, mesajın verilmesinde kullanılan araçlardır. Örneğin, günlük yayın süresinin onda birine ulaşan televizyon reklâmlarında sadece ürünün tanıtımı yapılmaz. Aynı zamanda bir yaşam ve düşünce tarzı da ürünle birlikte tanıtılır, propagandası yapılır, cazip ve vazgeçilmez kılınarak satılır.

Kitleyle kurulan bu tek yönlü iletişimde, mesajın verilmesinin yani ideolojik propagandanın çok çeşitli yol ve yöntemleri vardır. Ancak zihniyet ve amaç değişmez. Medya kuruluşlarının temel görevinin, topluma “doğru ve tarafsız” haber vermek olduğu söylenir. Oysa gerçekte medyanın tam da yapmadığı şey budur. Bu tam bir aldatmacadır. Tarafsız olmaları bir yana, tüm televizyon ve basın kuruluşları, bilgileri ve olayları şirket ve devlet politikalarının süzgecinden geçirerek ve yorumlayarak haber üretirler. Televizyon ve gazetelerin yayın kurulları, bilgiyi gizlemek, eksik vermek, çarpıtmak, seçerek vermek ve yorumlamak suretiyle toplumu manipüle eder, yani kendi amaçları doğrultusunda yönlendirir veya etkilerler. Dolayısıyla işin sırrı habere konu olan bilginin doğru olup olmamasında değil, hangi bilginin nasıl verildiğinde yatar.

Örneğin İsrail’in Lübnan’a saldırısı esnasında, istisnasız tüm televizyon kanalları ve gazeteler, savaşı ilk kimin başlattığına odaklanarak, saldırıların Hizbullah militanlarının iki İsrail askerini kaçırmasının ardından başladığını söylediler. Gerçekten de iki İsrail askeri kaçırılmış ve ardından İsrail de saldırıya geçmişti. İşte tam da burada medyanın kullandığı sinsi yöntemleri birarada görüyoruz. Birincisi, İsrail saldırısının sebebi iki askerin kaçırılması değildi, ama bu iki bilginin ardı ardına verilmesi izleyenlerin bilincinde otomatik olarak bu sonucu doğuruyordu. Aslan avcıya saldırdı ve avcı da onu vurdu. Demek ki avcı, kendisine saldırdığı için aslanı vurdu! Kimse şunu sormaz, peki, avcının orada ne işi vardı? İkinci olarak, önemli olan savaşı kimin başlattığı değil, bu savaşta kimin haklı kimin haksız oluşudur. Haberin yorumlanarak verilişi, izleyenlerin bilincinde ikinci bir çarpılmaya yol açmıştır. Aslanın, kendisini avlamaya gelmiş olan avcıya saldırmasından daha doğal ne olabilir? Hangisinin önce saldırdığının bir önemi var mıdır? Ama daha baştan önyargılı ve taraflı bir şekilde ele alınan ve sunulan haberin içinde, iki İsrail askerinin yüzlerce Lübnanlıdan daha değerli olduğu anlayışı vardır. Avcının aslanı avlama hakkı vardır, ama aslanın kendini savunma hakkı yoktur. Hizbullah militanları “terörist” olarak nitelendirilirken, terörist İsrail devletinin ordusundan “operasyona” çıkmış askerler olarak bahsedilir. Masum ve insan olarak yüceltilen, bizden biri olan avcıya karşılık, vahşi ve saldırgan olarak aşağılanan, bizden olmayan bir hayvan olarak nitelenen aslan!

“Doğru ve tarafsız” haber adı altında asıl amaçlanan, burjuva ideolojisine uygun haberlerin, programların ve düşüncelerin yayınlanması, diğerlerinin ise haber değeri taşımadığı, reytinginin yüksek olmadığı ya da “politik” olduğu gerekçesiyle sansür edilmesidir. Burjuva medya için “doğru” haber, kendi sınıfsal çıkarlarına uyan ve kendi politikalarını doğrulayan haberdir. Tarafsızlık ise tam bir palavradır. Kendileri de dev birer sermaye kuruluşu olan medya holdinglerinin, üstelik diğer sermaye grupları ve devlet ile bu kadar iç içe geçmişken tarafsız kalması mümkün müdür? Tarafsızlık söylemi, her yerde olduğu gibi, burjuva siyasetinin haricindeki siyasetlerin dışarıda tutulması için kullanılan bir filtredir. Burada tarafsızlıktan olsa olsa, farklı sermaye grupları yahut burjuva fraksiyonları arasında taraf tutmamak anlamında bahsedilebilirse de, fiilen baktığımızda bu açıdan da bir tarafsızlık olmadığını görürüz. Tersine her medya grubu, yakın olduğu siyasi kanadı tutmakta ve neredeyse bütün yayın politikasını (haberlerin yorumlanış biçimi, seçilen film ve programların içeriği, gazetede yazan köşe yazarlarının siyasi kimliği, reklâm alınan şirketler vs.), bu kanadın politik tercihlerine göre şekillendirmektedir. Bu ölçüde politize olmuş, tarafgir bir medyanın, kalkıp ta tarafsızlıktan bahsetmesi bile aslında hangi tarafta yer aldığının bir kanıtıdır.

Büyük medya kuruluşlarının yayın kurullarında bulunan profesyonel yöneticiler (ki çoğunlukla sermayedarların bulunduğu yönetim kurullarının da içinde yer alırlar ve medya patronlarının yönelimlerini yansıtmakla yükümlüdürler), yönetim kurullarında belirlenen yayın politikalarına harfiyen uyar ve tüm çalışanları da buna uydururlar. Çeşitli devlet birimleri, periyodik olarak muhtelif siyasi konu ve olaylarda, bu kişilere brifingler vererek onları devletin veya hükümetin politikaları konusunda “bilgilendirir” ve yönlendirirler. Bu çemberin dışına çıkmak mümkün değildir, çıkmaya çalışan olursa da tamamen tasfiye edilir. Bu inceltilmiş sansür mekanizması sayesinde, yayınlarda kullanılan söylem de düzenlenir ve ortak bir dil tutturulur. PKK, Hizbullah veya Hamas gerillalarından yahut militanlarından sürekli olarak “terörist” diye bahsedilmesi buna iyi bir örnektir. “Güney Kürdistan” yerine “Kuzey Irak” kullanılır, “devrim” veya “devrimci” gibi kelimeler zaten lügatten çıkartılmıştır. “Sosyal patlama” olabilir, “isyan” çıkabilir, “karışıklık” çıkabilir ama devrim asla. Bu söylem ve kavramlaştırma tamamen ideolojik ve politik yönelime uygun yapılmaktadır.

Gazete ve televizyonlarda, burjuva düzenin sınırları içerisinde kalmadıkları sürece, muhalif veya sosyalist, devrimci basının sözcülerine yahut temsilcilerine genelde yer verilmez. Devrimci fikirlerin ve görüşlerin bu süzgeçten geçmesi imkânsızdır, çünkü süzgecin varlık sebebi zaten bu fikirlerdir. İşçi ve emekçi sınıfların lehine olan gelişmeler veya olaylardan ya hiç bahsedilmez ya da bahsedilmek zorunda kalındığında da olaylar çarpıtılarak verilir; Latin Amerika’daki devrimci ayaklanmaların “kalabalıkların isyanı” ya da “sosyal patlama” şeklinde verilmesi yahut Fransa’daki göçmenlerin isyanından “mağribiler, bir avuç çapulcu ortalığı yakıp yıkıyor” denilerek bahsedilmesi gibi. Grevler veya işçi sınıfının, devrimcilerin katıldığı mitinglere ilişkin haberler yok denecek kadar azdır. Bu tür olayların haber olabilmesi için bir kargaşa çıkması, çatışmaların yaşanması vs. gerekir. Zaten bu durumda da haber, “anarşistler, bölücü teröristler yine olay çıkardı” denilerek kasıtlı olarak, kitlelerin gözünde bu tür eylemlerin meşruiyetini sarsmak veya ortadan kaldırmak için verilir.

Tüm bu örneklerden sonra, kim burjuva medyanın “doğru ve tarafsız” olduğunu iddia edebilir? Burjuva medya tıpkı eski Yunan mitolojisindeki “tanrıların habercisi” Hermes gibi, baş tanrı burjuvaziye hizmet eden “ticaretin ve hırsızların” koruyucusu bir tanrıdır, “aldatmaca zanaatında” ustadır, yalanlarını ve oyunlarını tezgâhladıktan sonra “tatlı sesiyle” insanları yatıştırır, uyutur!

Televizyon; “onlar da bizi görüyor mu?”

Denilebilir ki, medyayı medya yapan televizyonun yaygınlaşmasıdır. Televizyon her eve girmiş, hatta evin her köşesine yerleşmiş, işten arta kalan tüm zamanı ele geçirmiş, kelimenin tam anlamıyla insanları kendine esir etmiştir. Televizyon, medyanın toplumsal denetim işlevini yerine getirmesinin en önemli ve artık vazgeçilmez aracıdır. Burjuvazi, televizyon aracılığıyla toplumsal bilinci sadece şekillendirmekle kalmıyor, aynı zamanda kontrol altında tutuyor. 24 saat aralıksız yayın yapan yüzlerce televizyon kanalı, burjuva ideolojisini yansıtan haberler, programlar, filmler, müzikler ve daha niceleriyle, sürekli olarak bombardıman altında tutuyor. Sistemin sorgulanmasına fırsat tanımıyor. İnsanları bir an bile boş bırakmıyor. George Orwell’in ünlü romanı 1984’teki “büyük birader” hayatımıza girmiş durumda, ama bir farkla, onun bizi kontrol etmesi için izlemesi gerekmiyor, bizim onu izlememiz yetiyor!

Tek yönlü bir iletim aracı olarak televizyon, izleyenleri sürekli “seyirci” konumda tutarak, toplumsal olaylar veya gelişmeler karşısında da tepki vermeyen bir konuma iter ve pasifize eder, toplumla iletişimini kopararak yalnızlaştırır ve böylelikle kapitalist toplumun bireyini daha da atomize eder. Bize biçilen toplumsal rol, işyerinde patronun istediği biçimde ve sürede itiraz etmeden çalışmak, verilenle yetinmek, boş zamanlarımızda da “kötü ve zararlı” işlerle uğraşmak yerine evimizde oturup televizyon izlemektir. Bu anlayış, insanları, tıpkı televizyon anteni gibi sadece “alıcı” konumunda tutarak felçleştirir. Yanıbaşındaki eşiyle, arkadaşıyla, diğer sınıf kardeşleriyle iletişim kurup örgütlenmek yerine, “alıcı” pozisyonunda oturulup televizyondan verilenler izlenir. Televizyon aracılığıyla burjuvazi “sanal” bir âlem yaratır. Bu sanal âlemde her şeye izin vardır. Orada fakirler zengin olabilir, orada silik tipler bir anda kahramanlaşabilir, orada savaşlar olur ve insanlar ölür, birileri birilerini “özgürleştirir”, orada iyiler daima kötüleri yener, lafın kısası her şey o dört köşeli beyaz ekranda olup biter.

Pasif “seyirci” konumuna itilen kitle, özdeşim yoluyla, televizyonda yaratılan sanal âlemde gördüğü her şeye inanır ve kendini oradaki “iyi”nin, “kahraman”ın yerine koyar, kendini onunla özdeşleştirir. Artık günde 10 saat patron için çalışan zavallı bir işçi değil, sanki iyi bir şeymiş gibi birer Polat Alemdar olunur. Savaşlarda ve maçlarda yenen tarafta, kim güçlüyse kim kazanıyorsa onun yanında olunması telkin edilir. Bu kendini onun yerine koyma, yani özdeşim mekanizması yoluyla pasif izleyici konumunda olan seyirci, ekrandaki “o”nun sadece bu kahramanlığını değil aynı zamanda duygu ve düşüncelerini de alır. Ama tüm bu program ve filmlerdeki kişilikler, burjuva ideolojisine uygun bir formatta biçimlendirildiğinden, farkında olmadan bile olsa, bürünülen kişilik burjuvazinin çıkarlarına uygun, düşünce, duygu ve davranış kalıplarıyla doludur. Bu kişilikler her zaman milliyetçidir, devletin kötü dediğine kötü, iyi dediğine iyi der, onun için canını bile vermekten çekinmez, kendisine “ekmek veren” patronuna isyan etmez, “her şeyi devletten beklemeyip” elindeki son kırıntıyı da devlete vermekten kaçınmaz, dindar olmasa bile inançsız da değildir, zaman zaman yoldan çıksa da eninde sonunda doğru yolu bulur; kısacası burjuvazinin yaratmak istediği insan tipolojisinin özelliklerine sahiptir. Şimdiye kadar herhangi bir televizyon programında devrimci, sınıf bilincine sahip, milliyetçi değil enternasyonalist bir kahraman izlediniz mi? Böylesi kişilikler olsa olsa “kötü adam” rolündedirler ve filmin sonunda daima “iyiler” kazanır.

İyi ve kötü ikilemi, neredeyse tüm televizyon programlarında ve filmlerde kullanılan bir metafordur. Yayınlanan haber, film veya programlarda hâkim olan ve seyirciye de hâkim kılınan anlayış, olayları, gerçekleri, kişileri veya grupları, yani her şeyi “iyi veya kötü” şeklinde ikiye ayırır. Çok sık izlenilen “reality show” ve benzeri programlarda, cinnet geçirip çoluğunu çocuğunu öldürenler, intihar edenler, hırsızlık veya kapkaç yapanlar daima ezilen yoksul kesimlerden insanlardır. Burjuva sınıfa mensup “asil” yaradılışlı insanlar ise hep iyi, güzel şeyler yapar, imrenilecek hayatlar yaşarlar. Magazin programlarında yoksul insanların hayatları değil de, sosyeteden üst-insanların hayatlarının mercek altına alınması boşuna değildir. İmrenilmesi gereken, öykünülmesi gereken onlardır! İyi ve güzel olan ne varsa onlara dairdir! Kötü ve çirkin olan her şey de işçi ve emekçi sınıfların payına düşer! Mesaj açıktır, egemen burjuva sınıftan kötülük gelmez, kötülük daima ezilen işçi ve emekçi sınıftan gelir!

Hazırlanan programlar çoğunlukla izleyenlerin aklına değil, güdülerine seslenir. Düşünmeden ve sorgulamadan verileni almayı sağlamanın en kestirme yolu budur. Eğlence ve magazin programlarının yaygınlığının ve düzeysizliğinin –öyle ki, artık haber bültenleri bile bu formatta veriliyor– arka planında yatan, verilecek mesajın alınabilirliğini arttırmaktır. Pop kültürü ile aptallaştırılan kitleler, mesajın içeriğine değil de ambalajına bakmaya şartlandırıldığından, magazinel bir tarzda sunulmadıkça örneğin Filistin’deki İsrail işgaline dair haberleri bile izlemezler. Sürekli olarak ilkel ve geri güdülerine, duygularına seslenilen ve dolayısıyla da bu yönde ajite edilen izleyici, ölü bir bebeğin cesedi ekranda gözüne sokulmadıkça savaşın vahametini kavrayamaz hale getirilmiştir. Üstelik bu aşırılık gün geçtikçe artmaktadır.

Şiddet ve cinsellik içermeyen bir program yok gibidir. İşin içinde şiddet ve erotizm yoksa, o program izleyenlere sıkıcı geldiğinden reyting yapmamakta dolayısıyla da reklâm alamamaktadır. Şiddet görüntüleri o kadar fazla verilir ki, artık kanıksanır ve “normalleşir”. Her gün izlenilen savaş ve aksiyon filmleri sayesinde, Irak’ın işgali de beynimizde bir filmi veya bilgisayar oyununu çağrıştırır. Zaten sürekli insanlar ölmektedir, on eksik yüz fazla ne fark eder diye düşünmeye başlarız, çünkü nasıl olsa yapacak bir şey de yoktur! Kadını, cinsini ve bedenini aşağılayan bir yaklaşımla kullanılan cinsellik temasının ana objesi ise, fetişleştirilmiş kadın bedenidir. Bu, aynı zamanda en iyi reklâm malzemesidir. Dikkat edilirse, ilgili ilgisiz her ürünün satışında mutlaka çıplak bir kadın figürü kullanıldığı görülecektir. ABD emperyalizminin işgali altındaki Irak’ta her gün onlarca insanın ölmesi ilgi çekmez, ta ki “masum ve güzel” bir Iraklı kızın dokunaklı görüntüsü ekrana gelinceye kadar. Algıdaki bu seçicilik, sonuçta en temel insani değerlerin bile nasıl da iğdiş edilmiş olduğunun göstergesidir.

Kısacası televizyon yoluyla burjuvazi, ruhları ve beyinleri esir alır. İnsanların tüm zamanını ve enerjisini emerek geriye bir posa bırakır. Aptallaştırır, bönleştirir. Hayata “seyirci” kalmaya ikna eder. Hayaller ipotek altına alınır ve gerçek sahiplerine geri satılır. Emekçiler, gövdesi işçi ama kafası küçük-burjuva bireylere dönüştürülür. İşin en acı yanı da tüm bunların onun kendi “rıza”sıyla yapılmasıdır.

“Düşünce özgürlüğü”?

Basın ve ifade özgürlüğünden dem vuran burjuvazi ve devleti, medya tekellerinin gücü ve yasalar yoluyla, tüm sektör üzerinde tam bir denetim sağlar. Bu kontrol, ekonomik, siyasi ve polisiye yollardan sağlanır. Muhalif ve devrimci-sosyalist basına pek kolay yaşam hakkı tanınmaz. Kâr amacı gütmeyen bu kesimin, maliyetleri gittikçe yükselen yayın faaliyetini sürdürebilmeleri son derece zordur. Yüksek kâğıt ve basım maliyetleri, dağıtımın tekelleşmiş olması nedeniyle bu tür yayınların dağıtım ağına kasıtlı olarak sokulmaması ve kuşkusuz toplumdaki genel siyasi atmosfer dolayısıyla zaten düşük tirajlarda seyreden devrimci-sosyalist basın, açıkçası büyük fedakârlıklarla ayakta durmakta ve çalışanları da ciddi zorluklara göğüs germek zorunda kalmaktadırlar. Egemen sınıfın temsilcileri, işçi sınıfının bağımsız bir basına sahip olmasını, kendileri için her zaman ciddi bir tehlike olarak gördüklerinden, ekonomik, yasal ve fiili engellemeler yaratmaktan kaçınmazlar. Maliyetlerin yüksekliğinin yanı sıra, konulan yüksek vergilerle, zorunlu teminatlarla, para cezalarıyla ve daha pek çok farklı yolla işçi sınıfının devrimci basını susturulmaya çalışılıyor. Ancak ekonomik engellemelerden daha önemlisi, devletin uyguladığı sansür, cezalar ve kolluk kuvvetlerinin fiili saldırılarıdır.

“Düşünce ve basın özgürlüğü” sürekli burjuva düzenin tehdidi altında bulunduğundan, sosyalist-devrimci basının çalışanları ve okuyucuları da sürekli olarak baskı ve saldırılara maruz kalmaktadırlar. Devrimci basın çalışanlarına yönelik bilinçli ve sistematik olarak uygulanan alıkoyma, gözaltı ve tutuklamalar, tacizler, yayın ve dağıtımın durdurulması, toplatma gibi uygulamalar artık sıradanlaşmıştır. Mevcut yasa ve yönetmeliklerde, ifade, dil, din, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan 300’den fazla hüküm vardır. Türkiye’de sadece 2005 yılı boyunca 319 basın çalışanı çeşitli sebeplerle gözaltına alınmış, yargılanmış, ceza almış, saldırı veya tehdide maruz kalmıştır. Aynı yıl zarfında, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle 157 kişiye dava açılmış ve yaklaşık 1,5 milyon YTL’lik tazminat talep edilmiştir. Sonuç ortadadır, düşünce özgürlüğü aslen burjuva medyaya tanınır, devrimci-sosyalist basına sıra geldiğinde ise demokratik haklar kırpıldıkça kırpılır!

Ancak tüm bu baskı ve zorluklara rağmen, burjuvazinin işçi sınıfının devrimci basınını susturmaya gücü ne geçmişte yetmiştir, ne de bundan sonra yetecektir. İşçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu davası için bükülmez bir kararlılıkla mücadele yürütenleri susturmaya kimin gücü yetebilir ki? Yeter ki, kendi sınıfımızın çıkarlarını savunan, yaşadığımız toplumun gerçekliğini bize gösteren, bizi bu insanlık dışı sistemi sorgulamaya ve kavramaya, en önemlisi de değiştirmeye doğru yaklaştıran devrimci-sosyalist basına sahip çıkalım!



--------------------------------------------------------------------------------


[1] Sadece ABD’de, medya sektöründe faaliyet gösteren 25.000’den fazla kuruluş (yaklaşık 1500 günlük gazete, 11.000 dergi, 9000 radyo, 1500 televizyon istasyonu, 2400 yayınevi ve 7 büyük film tekeli) mevcuttur.

[2] Reklâm gelirlerinden elde edilen kârlar bile tek başına şaşırtıcı büyüklüktedir. Türkiye’den birkaç örnek vermek gerekirse, geçtiğimiz yılın ilk iki ayı içinde 15 televizyon kanalının elde ettiği reklâm geliri yaklaşık 4,5 milyar dolar olmuştur. Dünya sinema endüstrisini de kontrol eden Holywood’lu 7 büyük tekelden biri olan MPA’nın tek bir filmin ihracından elde ettiği yıllık gelir 700 milyon dolardır. ABD’nin en büyük üç medya grubunun (CBS, NBC ve ABC) sahibi olan General Electric tekelinin bu alandan elde ettiği yıllık gelir 37 milyar dolar olarak açıklanmıştır.

kaynak; http://www.marksisttutum.org/node/310/print

medusa

12 Eylül gibi, 12 Eylül programı da tarihe geçti

1 Mart 2006, Kanal D de Abbas Güçlü’nün “Genç Bakış” programı... Muğla Üniversitesi’nde konuk, 12 Eylül şefi Kenan Evren... Güçlü, programında salona yüzlerce üniversite öğrencisinin girmek istediğini ancak salonun kapasitesinin buna izin vermediğini belirtiyor.
Kanal D’de bir hafta önce tanıtımı giren programda, Evren konuştukça öğrenciler adeta
çılgınca kendilerinden geçiyor, darbe şefini alkış yağmuruna tutuyorlar. Evren, “Eğer ben YÖK’ü kurmasaydım, şu an bu kadar rahat olamazdınız” diyor. Alkışlar yükseliyor. Söz AB ile ilişkilere geliyor, Evren, "Avrupa Birliği ülkelerini çok iyi bilirim. Biraz bastırdın mı, hemen sus pus olurlar" diye akıl veriyor. Alkışlar yükseliyor. Kimi “öğrenciler, sözü Öcalan’ın idamına getirerek, “Asalım keselim, daha ne bekliyoruz paşam” diye soruyorlar.
’80 darbesinde 50 idamda ilmeği olan Paşa, idama karşı olduğunu söyleyince öğrenciler susuyorlar ama  Evren, Erdal Eren’in idam edilişine atıfta bulunarak,  “16 yaşındaki çocuğun yaşını büyüttük de idam ettik diyorlar, vallahi de yalan billahi de yalan. Çocuk 18 yaşındaydı. Onaylarken elim hiç titremedi ve hiç vicdan azabı da duymadım” diyor.Tüyleri diken diken eden bu cinayet anlatımı, Genç Bakış’ta alkış linciyle tekrar gösterime giriyor adeta. Evren’in keyfi yerinde, Güçlü’nün keyfi yerinde.
Program sonuna doğru Evren’e de bir okul karnesi hazırlanıyor. Altı ders var ve notlar salondakilerin alkış performansına göre değerlendiriliyor.Çılgınca alkışlardan, Kenan’ın notları şöyle: “Konuya hakimiyet: Pekiyi, İnandırıcılık: Pekiyi Vizyon: Pekiyi, Hitabet: Pekiyi, Karizma: Yıldızlı Pekiyi, Samimiyet: Pekiyi Giyim, Kuşam: Pekiyi.” Sivil Genç Bakış’ın yüzü ekranlara böyle yansıyadursun, salonun dışında çıkan olaylardan kimsenin haberi yok. Dışarıda yoğun protesto gösterileri var. yeniHarman’a Muğla Üniversitesi’nden yeni ulaştırılan fotograf, programın özetini de çıkartıveriyor. Çıkan olaylarda çok sayıda öğrenci coplanıyor.Bir üniversite öğrencisi okuldan uzaklaştırılıyor. Bir tv programı da işte böyle yapılıyor... İşte size genç bakışlar...



erdaL eren'in gençliğine iLmek atmıştı bu genç bakış


boynunda iLmek vardı, gençliğine bakamadı



kaynak:YeniHarman  K.ESENDEMİR

asya

Körlerle sağırlar birbirini ağırlar.

Doğan Holding'den ne beklenir ki?

denge

Alıntıboynunda iLmek vardı, gençliğine bakamadı


Aman, aman ,yandim aman kursun gibi izler
Son bakistaki o gozler kaldi aklimizda
Aman, aman aci yuzler kursun gibi izler
Son bakistaki o yuzler kaldi aklimizda

Erdal Eren'e yazmıştır bunu Sezen...

Suntafa

Alıntı yapılan: denge - 26.12.06/23:30

Aman, aman ,yandim aman kursun gibi izler
Son bakistaki o gozler kaldi aklimizda
Aman, aman aci yuzler kursun gibi izler
Son bakistaki o yuzler kaldi aklimizda

Erdal Eren'e yazmıştır bunu Sezen...
Ciddi misin?
İlk kez duydum, sözleri de çok severim ama nedense Sezan Aksu'nun Erdal Eren'e bu sözleri yazmış olabileceğine inanmıyorum...

dhuntgen

önemli bir konu hakikaten, erdal eren için "son bakış" şarkısını da aysel gürel yazmıştır, sezen aksu söylemiştir.