25.06.19/02:11

Küreselleşme

Başlatan Anarres, 17.09.04/13:20

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

denge

14.03.06/01:14 #10 Son düzenlenme: 17.03.06/08:16 denge
Ben kısa bir tarihçe sunayım size.

19. yy başlarında Avrupa, sanayi devrimiyle beraber doğunun önüne geçmeyi başarır, ama daha önce yaşamadığı çeşitli problemlerle karşı karşıya kalır; emek sömürüsü, çocuk işçiler, halkın yönetime dahil olması gibi. Bu yıllarda batı sadece kendi problemlerini aşmak için sosyoloji disiplini üretir. Klasik sosyolojinin ana uğraşı budur aslında.

Ve bu sorunlarını hallettikten sonra, kendi siyasal üstünlüklerini kesin ve tartışma götürmez kabul ederek sirayet etmek istediği alanlara nasıl ulaşabileceğinin hesabını yapmaya başlar artık. Modern sosyoloji de bu noktada gelişmeye başlar. Batı artık dış toplumlar hakkında da bilgi edinir ve onlara da gelişmenin yollarını anlatır. Aslında belki de iyi niyetli bir harekettir bu, batı dışı toplumlara medeniyet götürmekti amaç. Ama netice de kendi kültürlerini yerleştirmeye çalışırken halklara zarar vermesi, kültürel ve siyasal olarak halkı ezmesi, medeniyetlerini, özgürlüklerini yok sayarak politikalarını yerleştirmesi sebeplerini aşmıştır artık. Gelinen nokta; Avrupa artık sömürgecilik(emperyalizm) oyunu  oynamaktadır toplumlarla.

Amerika bu durumunun olumsuz yanlarını kullanarak  fırsat bilerek Sömürge Devletlerinin hareketlerini destekler destekler, çünkü ancak Avrupalının  eli çekilirse kendisi faydalanacaktır o bölgelerden. Ve emperyalizmi "kirli bir kavram" olarak ortaya atar ve gelişmemiş toplumların medenileşmeye değil, modernleşmeye ihtiyacı var, onların kültürlerini yok etmeden sadece moderleştirebilmeyi başarabiliriz diyerek yeni bir söylem başlatır.  "Modernleşme Kuramını" ortaya atar.

20. yy da artık modernleşme başlamıştır. 60 lı yılların sonuna kadar bu sorunsuz devam eder. Fakat bu yılarda Amerika Vietnamla beraber maskesini düşürür, Araplar hep kendilerinin yanında olan Amerikanın İsraille nasıl yandaş olduğunu görür ve petrollerini kart olarak kullanır, İran İslam Devrimi yaşanır, Nikaragua'da komünist Sandinista gerillalarının başa geçişini engelleyemez...yani hem siyasal, hem de ekonomik krize girer Amerika. Hesaplar tutmaz yani. Bu süreç 80'li yıllara kadar sürer.

Amerika yeni bir tarz geliştirmek zorundadır artık. Bir kitap adı olarak (şimdi yazarı falan hatırlamıyorum) ilk defa konuşulan küreselleşmenin,  25 yıl içinde belki 5000 kitaba konu olduğu söyleniyor.

Aslında Amerika burada çok akıllıca bir oyun oynar küreselleşmeyi ortaya atarak. Çünkü burada öznenin olmadığını söyler, oysa emperyalizmde özne(Avrupa) ve nesne(sömürge devletler) var idi. Yani burada suçluda arayamazsın, "öznesiz, kendinden menkul bir hareket, herkes birbirinden etkileniyor" deniliyor sadece bize.

Dünyanın mekansal anlamda daralması, coğrafyanın kültürel düzenlemelere dayattığı kısıtlamaların ortadan kalkması gibi bakarsak problem çok da yoktur aslında. Ya da 100 yıl önce Avusturalya ya bilmem kaç gün deniz yolculuğuyla gidilirken, şimdi 1 günde uçakla gidilmesi, olimpiyatları evinde izleme lüxü gibi.

Ama bir de siyasi ve ekonomik boyutu var. Çok uluslu şirketler çoğalıyor (Amerika kökenli genelde) ve devlet siyasetinde rol oynuyorlar artık ve aslında bağımsız ulus devlet görünümünden uzaklaşıyorlar farkında olmadan.
Amerikalı yıldız Afrikada tanınıyor, Newyork taki bir elbise birinin üzerinde burada görülebiliyor. Ama şu hep gözardı ediliyor, ONLARIN KÜLTÜRÜ HOMOJENLEŞİYOR, bizimki ve diğerleri yok oluyor.

Ve şimdi de  küreselleşmeye ilk direniş Avrupadan geliyor, ne kadar tutucu olduklarını herkes biliyor herhalde.

Ben şahsım adına bu durumu lehime çevirmek için elimden geleni yapıyorum. Tehdidi doğru şekilde tanımlarsak, imkan boyutunu da değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.   









deniz

Alıntı yapılan: denge - 28.02.06/14:36
Alıntıbelki iki farklı suyun birbirine karışıp yeni bir renge bürünmesi de denilebilir.


O zaman bu su bozbulanık olmaz mı?


tüm renkleri üç renkden elde edebilirsin. tüm diğer renklere bozbulanık demek yanlış olur.
eğer tüm renkleri istiyorsan bu üçünü karıştırmalısın.

ZeRDuShT

türkler globalleşemez ki, onun için bu kavramda bizi pek alakadar etmez,
eşeğe altın semer vursalar, eşek yine eşektir, değişmez..!!

torq

Dengenin yazısı oldukça gerkçekçi ancak o da çoğu insanın düştüğü bir hataya düşüyor sanırım. İnsanlar globalleşme, küreselleşme kavramını ABD ya da emperyalistlerin bir kuramı ya da önerisi gibi algılama eğilimindeler. Oysa durum bence öyle değil ve genelde bu saptamanın doğru yapılmaması nedeniyle nasıl bir tavır alınacağı da bilinemiyor.
Yukarıda yapılan analizde anlatıldığı şekilde sanayi devrimi bilgi ve teknoloji devrimine evrildikten sonra iletişimde inanılmaz bir hız ortaya çıktı. Bu hızlanma tüm konuların ve bilginin dolayısıyle PARANIN daha hızlı dolaşmasına olanak sağladı. Paranın egemenliği yerelden evrensele dönüşünce toplumların sınırları ortadan kalmaya, milliyet, ulus devlet gibi 20. yüzyıl kavramları anlamını yitirmeye başladı. Doğal olarak sermayeye sahip olanlar, olmayanlara oranla daha fazla hareket etmeye başladılar ve her zaman olduğu gibi yoksul ülkeler bu tepişme sırasında en çok dayak yiyenler oldu. Onlar bu hızı bir çeşit tehdit olarak algılama eğilimi içine girdiler ve anlayamadıkları, yetişemedikleri bir aleti şeytan icadı olarak yorumlayarak insanları uzak tutmaya çalıştılar. Oysa bu durum bir güç ya da güçlerin komplosu değil evrimin doğal sonucuydu. Doğal olarak bizim gibi 3. dünya ülkeleri bu durumdan olumsuz etkilendiler ancak başka bir yararı da oldu. Bu ülkelerdeki kişilerin küçük sermayesi de işe yaramaya başladı. Örneğin Türkiye'de tornavida üreten bir küçük sanayici Çin ya da Brezilya'ya bir dakikada malını satma olanağına kavuştu. Bu aynı zamanda kişinin kendi başına bir şeyler yapması anlamına da geliyordu. Ancak ulusal sınırların ortadan kalkması, toplumların ortadan kalkacağı gibi bir senaryoyu gündeme getirdiği için" yok mu oluyoruz" gerginliği nedeniyle tartışmalar devam ediyor.
Kişisel görüşüm bu durumun yağan yağmur gibi değerlendirilmesi gerektiği ve bu durumda yapılacak tek şeyin bir şemsiye sahibi olma zorunluluğudur. Eğer yağmuru durdurmak için zaman harcarsanız açmak için bir şemsiye bulamayabilrsiniz çünkü siz yağmuru durdurmaya çalışırken başkaları şemsiyeleri bitirmiş olabilir.

Not: Denge yazındaki kömünist gerillalar sarnissa değil Sandinista olacak.

denge


Benim küreselleşmeye bakış açımızı tekrar düşünmemi sağlayan bir olay yaşandı geçen hafta. İspanya liginde Barselona takımının oyuncusu olan Samuel Etoo sahada yine Barselona taraftarları tarafından yuhalandı. Bu futbolcunun aslında dünyanın en iyi futbolcularından biri olduğu söyleniyor (Siz daha iyi bilirsiniz ya). Ama  Kamerunlu yani Afrikalı. Dünyanın en iyi futbolcusu da olsa kabul görmek için yeterli değil kabiliyetler. Şunu kabul etmek lazım, batılının gözünde  Daniel Defeo’nun  Robinson Crussoe’da hayalini kur Cumalarız biz, Robinsondan daha hrıstiyan olsak da, ondan daha kabiliyetli olsak da kabul görmeyeceğiz, rengimiz ağarmadıkça. Afrikalı ya da Türk önemli değil. Çünkü onlar dünyayı ikiye ayırıyorlar sadece. Kendileri ve diğerleri.

Mesela yine Senegalde çok güçlü bir sinema kültürü vardır ve çok gelişmiş bir resim geleneği, İran filmlerini keza öyledir, (izlemiyorsanız mutlaka gidin konsoloslukta izleyin, Hollwood filmlerinden çok daha derin filmler bulacaksınız orada), ama haberdar mıyız, madem küreselleşiyoruz. Her zaman baskın güç kazanacak tabi. Yine klasik Türk müziğini düşünün, dünyanın en kaliteli müziklerinden biridir aslında.Ama biz bile dinlemekten zevk almıyoruz artık. Bunun adı küreselleşme değil, asimile. “Diğerleri” sadece kötü taklitler yaparak kabul görme derdinde, Tarkan’ın son klibi kötü bir taklid değil mi sizce, ya da Hindistan da Bollwood sineması.

İbni Haldun’un( tarih felsefesinin kurucularındandır) çok güzel bir  tesbitini okumuştum “Medeniyetleri her zaman küçük azınlıklar kurar”diyor. Gerçekten tarih buna şahit olmuştur ve iki büyük atılım yaşamıştır, İsadan sonra ilki İslam dinini doğuşu ve sadece 50 yıllık bir süre içinde  doğuda Çin, batıda İspanyaya kadar yayılışı ve ardından Rönesans ve yine hızla bunun tüm dünyaya hakimiyeti. Hala bu iki kültür birbiriyle çatışma halinde. İlkinde insan kainata, cosmosa, tabiata ve tanrıya ait bir varlıkken, ikincisinde bunlara hakim olma çabasını gütmekte. Seçimi sizin tabi.

Geçmişimize olan bu küskünlüğümüzü artık bir kenera bırakalım.Ben korkunç kültürel bombardıman altında olduğumuzun farkına varalım diyorum. Küreselleşme lokmasını lütfen onların istedikleri gibi yutmayalım. Kendi kültürümüzü yok sayacak olursak kendimize olan güvenimiz azalacak gibi me geliyor. Çağdan vazgeçecek değiliz, modernleşmeyi onlardan öğrenebiliriz, ama medenileşmeyi onlardan öğrenek değiliz.

deniz

globalleşme derken bazı şeyleri karıştırmamak lazım.

yukarda mevzu edilen konular ırkçılık ve komplekslerle de ilintili.

..

dün bir radyo programı dinledim. konusu "sosyal sermaye" idi.
sosyal sermaye toplumun bir üretimidir. her toplum kendi sosyal kurumlarını yaratır ve dolayısıyla onun nimetlerine sahip olur.

eğer siz sosyal sermayesi yüksek bir toplumun bireyi iseniz bunun yok edilmesine müsade etmez veya en azından da bunu başkları ile paylaşmak istemeyebilirsiniz.

konuyu bu yönüyle de yorumlamalıyız.

denge

AlıntıBu ülkelerdeki kişilerin küçük sermayesi de işe yaramaya başladı.


Bu açıdan güzel tabi torq. Ama bir de ekonomi boyutunda şunları  düşün; tekeller ciddi bir tehlike, sonra bizim üreticilerimize genellikle ortaklar olarak kartel oluşturuyorlar.

Çok uluslu devletler, bağımsız hareket etme gücümüzü kısıtlıyorlar. Dünya üzerindeki en büyük satışı yine Amerika yapıyor, gidip Çin'de fabrika kuruyor, Çin gelişsin, istihdam olsun diyemi? Orda vergi ödemiyor, orada işgücü ucuz diye.

Türkiye Avrupanın en büyük tv üreticisi, neden buna müsade ediliyor, kirli sanayi diye.

Şimdi konudan konuya atlıyorum ama, bi de dolar meselesi var.İsrail bile her yıl kurulduğundan beri sahte dolar basıyormuş, biz de basalım bence.

Ben küreselleşmeye karşı değilim, sadece aklımızı kullanarak bunu lehimize çevirmeliyiz diyorum. Bu kaçınılmaz zaten.


UGraSHAMAN

F tipi küreselleşme
F tipi, sadece mahpuslar için değil derece derece tüm insanlar için öngörülen bir sesizleştirme ve dahil etme projesinin pilot uygulamasıdır.

Neoliberal kuşatmanın, bir postmodern sessizleştirme aracı olarak, tecrit

Türkiye'de 20 cezaevine 19 Aralık 2000 tarihinde yapılan ve 30'un üzerinde insanın ölümü ile sonuçlanan müdahaleye "Hayata Dönüş Operasyonu" adı verilmesi trajik bir ironiden başka bir şey değildi.



Hatırlanacağı gibi, "Hayata Dönüş Operasyonu"nun amacı, F tipi cezaevlerine gitmemek için ölüm orucuna yatan mahpusların hayatını kurtarmak olarak açıklanmıştı. Operasyonla, mahpuslar F tipi cezaevlerine nakledilerek hücrelere yerleştirildiler ama ölümler artarak devam etti ve bugün itibariyle ölenlerin sayısı 121'i buldu. Hepsi genç, hayatının baharında 121 tabut var ortada.

Elbette 100'ün üzerinde insanın bu şekilde ölümü son derece trajik bir durumdur ama bu yazının konusu bu olmayacak. Bu yazı, F tipi cezaevlerindeki "tecrit" uygulamasından hareketle, post modern zamanlarda insanın, diğer insanlardan ve insan olma halinden nasıl "izole" edilerek nesneleştirildiği ile ilgilidir.

Sovyetlerin dağıldığı, dünyada özgürlük rüzgarlarının estiği yıllarda, TCK'nın 141, 142 ve 163. maddeleri, 12.04.1991 tarihinde 3713 Sayılı Yasa ile kaldırılırken, henüz bu yeni düzenlemelerin ne anlama geldiğini bilmediğimizden, birçoğumuz, ülkeye özgürlükler geldiği inancına kapılmıştık. 12 Eylül'ün baskıları öylesine ezip geçmişti ki, bu yapılanların 24 Ocak (1980) kararları ve yükselen birinci neoliberal dalga ile bir ilişkisinin olabileceğini aklımızdan bile geçirmemiştik. Oysa, özgürlükler(!) bir bütündü, gelince tam geliyordu.

Derviş-Türk yasaları

"Teşebbüs, inanç ve fikir hürriyeti" deniliyordu ama kısa süre içinde görüldü ki, Terörle Mücadele Yasası (TMY), baskı ve yasakları kaldırmıyor, sadece tanım ve biçimlerini değiştiriyordu. Daha sonra yapılan müdahalelerle tahkim edilerek daha da sofistike hale getirilen TMY ile, yeni bir yargılama usulü ve infaz rejimi geldi, "siyasi suç" ve "siyasi mahkûm" kavramları yerini "terör suçu" ve "terör nitelikli hükümlü" kavramlarına bıraktı. Görünürde "düşünce" suç olmaktan çıkarılıyordu, ama kaldırılan maddelerin yerini, bu yasanın 7. ve 8. maddeleri ve TCK'nın 159, 312 ve diğer maddeleri aldı, bu ülkede başbakan dahil pek çok insan, düşüncelerinden dolayı hüküm giymeye devam etti. Bu arada, Türkiye mahpushanelerinin prestijli mahpusları olan "siyasiler" de tarihe karıştı.

TMY'nın getirdiği yeni infaz sistemine göre, "terör suçu"ndan ceza alanlar, "yüksek güvenlikli cezaevleri"nde tek ve üç kişilik odalarda kalacaklardı. Öngörülen yüksek güvenlikli cezaevleri ancak 10 yılda hazır hale getirilebildi, dünya yeni bir milenyuma girmeye hazırlanırken biz, "F tipi cezaevleri" ve "tecrit"i tartışıyorduk. Anlamlı bir rastlantı olarak, ekonomik krizle cezaevleri krizi eşzamanlı gelmişti. Ne ilgisi var diye düşünenler olacak ama "çözümler" de eşzamanlı ve benzer şekilde oldu, TBMM, Kemal Derviş yasaları ile Hikmet Sami Türk yasalarını aynı tarihlerde çıkardı. Derviş yasaları malum, hani o 15 günde çıkmazsa Türkiye batar diye dayatılan 15 yasa, Türkiye'yi neo liberal dünya sistemine eklemleyen "yapısal" düzenlemeler. Derviş yasaları ile nasıl "bozuk, hantal, çağdışı ve işlemez" hale ge(tiri)len Türkiye ekonomisi dünya sistemine eklemlendiyse, Türk yasaları ile de, artık yönetilemeyen, ıslah etmesi şöyle dursun, suçlu/terörist üreten, Türk infaz sistemi küresel güvenlik konseptine uyduruldu. Buna göre F tipi cezaevlerinden başlayarak Türkiye cezaevlerindeki mahkûmlar tek ve üç kişilik "odalar"da tutulacaklar, spor alanları, kütüphane ve iş yurtlarından oluşan "ortak kullanım alanları"na ancak "treatment/iyileştirme" programlarını almayı kabul ettikleri takdirde çıkarılacaklardı.


Nesneleştirilmiş mahkûm

Hücreye kapatılarak tecrit edilme elbette ciddi bir durumdur, ama burada asıl üzerinde durulması gereken, hücreden çıkarılmanın maliyetidir. Hücreden çıkmaya karar verdiğiniz an, sadece "anormal, sorunlu, hasta, sakat, terörist" olmayı değil, bunlardan dolayı "ıslah/tedavi" edilmeyi de kabul etmiş oluyorsunuz. Hücrede iken özgürlükleriniz elinizden alınır, insanlarla temasınız yok, kimseyle konuşamıyorsunuz, dahası korkuyorsunuz, başınıza bir şey ge(tiri)lse sesinizi hiç kimseye duyuramayacaksınız. İşte tam da bu durumdayken "itiraf edin, teslim olun ve ortak kullanım alanlarına çıkın" diyorlar. F tipi cezaevleri, odaları/hücreleri ile bilinir ama buralarda esas olan ortak kullanım alanlarıdır. Mekân ve işleyiş olarak bütünüyle sizin normalleşmeniz ve yararlı bir mahkûm/yurttaş olmanız için düzenlenmiş olan ortak kullanım alanlarına çıktığınızda başka ve daha etkili/yıkıcı bir tecridin içine giriyorsunuz.

Doğru, diğer insanlarla biraradasınız, ne var ki, serbest değilsiniz, onlarla temasınız, yönetimin koyduğu kurallar çerçevesindedir, bu çerçeveden çıkarsanız derhal hücreye konulma tehdidi ile karşı karşıyasınız. Bu bir çıkmazdır, insanın insan olma halinden "izole" edilmesi, nesneleştirilmesidir.

Bu şekilde nesneleştirilen mahkûmlar, sadece sistem için tehlike olmaktan çıkmıyor, aynı zamanda ucuz işgücü haline de geliyorlar. Cezaevlerinde spor alanları, okuma odaları gibi ortak alanlar da mevcut ama esas olan iş yurtlarıdır. Binlerce metrekarelik alanlar ayrılan iş yurtlarının zaman içinde özelleştirilerek çokuluslu şirketlere devredileceği ve buralarda atölye ve fabrikaların kurulacağından hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Biraz hayalgücü ile tüm dünyanın yavaş yavaş F tipine dönüştürüldüğünü iddia edebiliriz. Bu anlamda F tipi, sadece mahpuslar için değil derece derece tüm insanlar için öngörülen bir sesizleştirme ve dahil etme projesinin pilot uygulamasıdır.

Küresel F tipi ise şöyle kuruluyor: Tarihin sonuna gelindi, insanoğlu için en doğru ve iyi olan bulundu. "Liberal demokrasi"nin en doğru ve en iyi olduğu, tek değerlendirici olan "kutsal bilim" tarafından ifade ediliyor. Liberal demokrasilerde, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi değerler de var ama tayin edici olan serbest piyasadır.

Demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri istemek yeterli değildir, bunları, yanlarına toplum bilimci, ruh bilimci, siyaset bilimci,... adı ile bir sürü uzman toplayan egemenlerin anladığı gibi anlamalısınız. Bu da yetmez, en birinci uzmanlar olan iktisatçıların, düzenlediği piyasalara inanmalısınız. Serbest piyasa "Allah birdir" hükmündedir, serbest piyasa ile ilgili en küçük bir falsonuz sizin uğursuz şeytan ilan edilmeniz için yeterlidir. Artık her an, her yerde kurulmuş olan F tipi cezaevlerine alınabilir, hücreye konulabilirsiniz.

Evet, F tipleri her yere kuruldu; üniversitede, bürokraside, medyada, siyasi partilerde, sivil toplum örgütlerinde,... hatta evinizde bile F tipleri vardır. En önemlisi, F tipleri insanların kafalarında kuruldu, eğer tekfir edilmiş bir muhalifseniz tecrit edilmekten kurtulamazsınız; size bütün kapılar kapatılır, üzerinize kilit üstüne kilit vurulur. Tecritten çıkmanın tek yolu var, tövbe etmek, ancak o zaman ortak kullanım alanlarına girebilir, üniversiteye, bürokrasiye, medyaya, sivil topluma, hipermarkete,... dönebilirsiniz. Döndüğünüz anda da nesneleştirme süreci başlıyor, piyasanın dişlilerinden biri oluyorsunuz, artık sistemin yanlışlığını sorgulayacak, sizin olan bir aklınız yoktur. Zararsız hale getirilmişsinizdir ama bu yeterli değil, işleyen sisteme yararlı bir yurttaş olmalısınız. Bunun için de piyasa ile bir bağlantı kurmanız gerekir, size sunulan nimetleri(!) tatmalısınız. Örneğin, bankalara gidip 20 yıl vadeli konut ya da araç kredisi almalısınız.

Bu şekilde neo liberal mekanizmaya kalıcı bir şekilde demir atmış/dahil edilmiş oluyorsunuz. Artık isteseniz de muhalif olamazsınız, çünkü muhalefet kriz demektir, kriz ise batmanız anlamına geliyor. Bundan sonra ömrünüzü neoliberal mekanizmanın sağlığı ve selameti için dua etmekle geçireceksiniz.

İçeride ya da dışarıda olun F tipi mantığı değişmez; yönetimin/iktidarın/egemenlerin doğru bildiğini reddedenler "sorunlu/hasta" mahkûmlar/yurttaşlardır, bunların iyileştirilmeleri/ıslah edilmeleri gerekir. Modern zamanlardan kalma olan sürekli kapatılma ve tecritte mantık, "normaller"in korunmasıydı, şimdiki mantık "sorunlu" olanların iyileştirilip dahil edilmeleridir, o nedenle "kapatılma ve tecrit", sadece "treatment/iyileştirme"yi kabul ettirmenin aracıdır. Şimdilerde egemenler, maliyet ve kâra daha çok önem veriyor; sorunlu mahkûm/yurttaşları kısa sürede tecritten çıkararak sadece onları kapatmanın getirdiği maliyetten kurtulmuyorlar, sistemin içine alarak onlardan kâr etmenin yoluna bakıyorlar.

MEHMET BEKAROĞLU: Psikiyatri Uzm., Rize eski milletvekili




Radikal
12/03/2006

flzf

küreselleşme dünya devleti kurmak iyi bişiydir

Ruler of the Ruins

UGraSHAMAN, güzel bir yazı olmuş, teşekkürler.