20.06.19/09:41

Halkların Düşmanı Kim? Safımızı Nasıl Belirleyecegiz

Başlatan marcos, 22.09.04/14:30

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

marcos

Halkların Düşmanı Kim? Safımızı Nasıl Belirleyeceğiz?

EKMEK ve ADALET Dergisi-30 Kasım 2003 Sayı: 88


Türkiye'de, Filistin'de, Irak'ta eylemler oluyorsa bunun nesnel nedenlerinin olduğu tartışılamaz. Sağdan sola, terör demagojisinin ortakları, komplo teorisyenleri, eylemlerin altında yatan nedenleri ve kendilerinin bu saflaşmada ne tarafta yer aldıklarını gizlemeye çalışıyorlar. Ama kim ne kadar çarpıtırsa çarpıtsın, ne kadar gizlerse gizlesin, eninde sonunda herkesin emperyalizmle halklar arasındaki saflaşmada nerede olduğu ortaya çıkar.

Çünkü bu en temel ayrışmadır ve kimse gizleyemez.

Devrim pusulası olmayanların yolunu şaşırması kaçınılmazdır
Devrimciler, dünyadaki her gelişmeye halkların çıkarları açısından, bağımsızlık-demokrasi-sosyalizm mücadelesini geliştirmek açısından bakarlar. Bir çok kesimin söylediği gibi eylemler karşısında "kime hizmet ediyor?" sorusunu sormak yerinde bir yaklaşımdır; ama bu soru komplo teorilerine alet edilirse, doğru sorudan yanlış cevaplar üretilir. "Kime hizmet ediyor" sorusunun cevabının verileceği nokta, emperyalizm cephesine mi, halklar cephesine mi hizmet ettiğidir.

Gelişmeleri bu temel eksende değerlendirmeyenler, kendi beyinleriyle değil, sağdan soldan çalınmış çarpık düşüncelerle, burjuvazinin yönlendirmeleriyle düşünenlerdir.
Bu saflaşmayı yok sayan düşünce, burjuvazinin düşüncesidir.
Solun reformist kesimi bu eylemler karşısında kelimenin tam anlamıyla "pusulayı şaşırdı"; o kadar ki, patronlarla birlikte "teröre ve şiddete karşı miting" düzenleyecek kadar ileri gittiler.
Yine soldan bazıları, Sinagog eylemleri üzerine "anti-semitizm" teorileri yaptılar; ama beş gün sonra HSBC ve İngiliz Konsolosluğu'na yönelik eylemlerle söylediklerinin hiç bir hükmü kalmadı.
Peki solun bu kesimi nasıl düşünüyor ki, politikalarında bu kadar savrulabiliyor, geçerliliği beş gün bile sürmeyen bu teorileri "üretebiliyor"?
Burjuva ideolojisi beyinlerini dumura uğratmıştır, emperyalizmin, oligarşinin icazetinin dışına çıkmama kaygısı politik körlüğe yolaçmıştır.
Bilimsellikten uzaklaşmış, en basit sosyoloji kurallarını unutmuşlardır.
Sorunun kaynağında "sınıflar mücadelesi" teorisinin ve pratiğinin dışına düşmeleri vardır. Baş düşman, baş çelişki tesbiti yapmayanların doğru politikalar tesbit edebilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda onlara gerçek çelişki ve saflaşmalar değil, demagojiler, pragmatizm yol gösterir.

Gerçek çelişki ve saflaşmadan kaçıp "ne ondan, ne bundan" tavrına sığınanlar, halkın çıkarlarını savunamaz!
Hatırlanacaktır, emperyalizmin 1991'deki Irak saldırısı karşısında solun bir çok kesiminde "Ne Sam Ne Saddam" sloganı revaçtaydı. Bu slogan emperyalizm-halklar saflaşmasını yadsıyan kafaların, bu saflaşma içinde siyasi tavır almaya ve savaşmaya cüreti olmayanların ürünüydü. 28 Şubat'taki "Ne Hazrol, Ne Refahyol" diye formüle edilen tavır da aynı sapmanın devamı oldu. Bugün de "Yobaza da Yanki'ye de karşıyız", "Ne ABD füzesi, ne yobaz bombası" gibi kafiyeli sözlerle aynı kafa karışıklığını sürdürüyorlar.

Tabii ki, her ikisine de karşı olunabilir; ancak belli bir konjonktürde politik tavrınızı böyle ifade ettiğinizde asıl çelişkiyi gizlemiş, asıl hedefe yönelmemiş ve kitleleri de yanlış yönlendirmiş olursunuz. Reformist sol, 22 Kasım mitinglerinde işte bunları yapmıştır. Çelişkiyi gizlemiş, halka yanlış hedef göstermiştir. (Tabii böyle yapmakla kime hizmet ettikleri açıktır.)

Baş çelişki, Amerikan emperyalizmiyle dünya halkları arasındaki çelişkidir. Bu çelişkiyi yok sayıp, burjuva siyasetinin diliyle konuşmak, "her türlü şiddet karşıtlığı", "gücün terörüne de, terörün gücüne de" karşı olmak gibi klişelerle politika yapmak, veya soyut "barış" savunuculuğu hiç kimseyi hiç bir yere götürmez; ama en önemlisi "tarafsızlıkları", emperyalizme yarar.
"Şiddete, teröre karşı barış!" diyenler ne demiş oluyorlar. Söyledikleri siyasal açıdan anlamsız ve işlevsizdir. Barış güzel bir şeydir, teorik olarak kimse itiraz etmez; fakat Irak'ı ele alalım. Amerika işgal etmiş. Amerikan işgaline karşı silahlı mücadele yürütmeden barışı savunmak mümkün müdür? İşgalci çekip gitmiyor. Kovulmadığı sürece gitmeyecek. "Barış" sloganlarıyla mı kovacaksınız?
Onmilyonların meydanlardaki "barış" haykırışı işgali engelleyebildi mi?

Yanılgı mı, tercih mi?
22 Kasım'da "sol" adına ortaya çıkıp da "teröre şiddete karşı" miting düzenleyenler, bunun kime hizmet ettiğini göremeyecek kadar saf mıydılar? İstemeden bir yanlış içine mi düştüler?
Kimileri için bu slogan ve tutumların siyasi körlükten kaynaklandığı söylenebilir; nitekim 1991'de emperyalizmin Irak'a saldırısında "ne Sam, ne Saddam" diyenlerin bir kısmı, 2003'teki saldırıda daha doğru bir konumda yer almışlardır. Fakat bu sloganı kullananların büyük bölümü açısından bugün sorun bir "yanılgı" olmayı geçmiş, bir saf tutmaya dönüşmüştür.
Demek ki 22 Kasım mitinglerindeki tavır, bir yanılgının, sadece siyasi körlüğün değil, tercihin sonucudur. Tercih edilen safın, halkların safı değil, Amerikancı dünya düzeninin safı olduğu ise tartışmasızdır. Parti tarafından yayınlanan bültende bu güçlerin bugünkü durumuna ilişkin bu önemli belirlemeler yapılıyor: "Bu düzen esas alınmış, bu düzenin icazetinde politika yapmak benimsenmiştir. Solla artık ancak pamuk ipliğiyle bağlıdırlar. Mevcut oligarşik yönetime karşı çeşitli demokratik talepleri dile getirmeleri ve bu talepler doğrultusunda asgari bir mücadele içinde yeralmaları onları demokratik güçler cephesine yerleştirmekte; biz de onları bu konumlarıyla değerlendirmekteyiz; ancak ideolojik olarak büyük ölçüde emperyalizmin cephesine yazılmışlardır. Bu kesimler açısından yaşanılan dönem bir "ara dönem" veya bir "geçiş dönemi" olarak adlandırılabilir. Çoğunluğu ideolojik olarak olduğu gibi, politik ve pratik olarak da emperyalizm cephesine geçeceklerdir, bu yanılgılarından kurtulup halkların safında kalmaya karar verenler çıkarsa, bu da halkların mücadelesi için bir kazanım olacaktır. Bu kesimlerle yürüttüğümüz ideolojik mücadelenin amacı da budur."

Amerikan emperyalizmine ve AKP işbirlikçiliğine karşı çıkmakta net; halkların işgallere, işbirlikçiliğe karşı silahlı-silahsız mücadelesini savunmakta açık olunmalıdır!

Dünyaya burjuvazinin veya onların çarpık ideolojilerinin değil, halkların gözünden bakanlar, böyle olmak durumundadır.

Son 13 yıllık döneme bakarsak, sosyalist sistemin emperyalizm karşısında oluşturduğu dengelerin bozulmasının, emperyalizmi ve işbirlikçilerini pervasızlaştırdığını görürüz.

Açlık, zulüm, işgaller, kuşatmalar var karşımızda. Fakat bütün bu "karanlık dünya tablosu"na rağmen, dünya halkları devrimlere, emperyalizme karşı zaferlere dün olduğundan daha yakındır. Dünya halkları bugün "yeni dünya düzeni" veya "globalizm, küreselleşme" vb. diye adlandırılan gerçeğin daha fazla farkındadır.

Direnmekten ve savaşmaktan başka bir yol olmadığını bizzat emperyalizm anlatıyor.
Kimilerinin "umut" bağladığı "uluslararası hukuk"un, BM'nin, AB'nin Amerikan imparatorluğu karşısında hiç bir hükmü olmadığı görülmüş; imparatorluğun önünde durubalicek tek gücün halklar olduğu anlaşılmıştır. Filistin'de, Irak'ta emperyalizmin zafer kazanmasının önüne halkların direniş ve feda ruhu çıkmıştır. 11 Eylül eylemleri, Irak'taki direniş, Filistin direnişi, F tiplerine karşı ülkemizde 4 yıldır sürdürülen direniş; her biri kendi özellikleri çerçevesinde emperyalizmin güçsüzlüğünün kanıtlarıdır. Ne "herkesin alıp verdiği nefesi izleyen" teknolojiler, ne "akıllı bombalar" halkların iradesi ve örgütlülüğü karşısında bir şey ifade etmemektedir ve etmeyecektir.

------------------------

"Bu dünya tablosu, 'şiddet'in büyüdüğü zemindir!"

İstanbul'u sarsan dört eylemin ardından Devrimci Halk Kurtuluş Partisi, bu eylemlere ve eylemlerin gerçekleştiği koşullara ilişkin bir açıklama yaptı. 23 Kasım 2003 tarihli 29 No'lu DHKP Bülteni olarak yayınlanan açıklama "Patlayan bombalar...
demagoji bombardımanı... ve komplo-provokasyon teorileri karşısında HANGİ SAFTA, NE İÇİN MÜCADELE ETMELİYİZ?" başlığını taşıyor. Kapsamlı açıklamanın bir bölümünde şöyle deniyor: "Irak'ta 'canlı bomba'lar her gün bir kaç hedefi yerle bir ediyorsa, İstanbul'un dört yerinde, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük patlamalara tanık olunduysa, Filistin'de 2. İntifada olarak başlayan kitlesel hareket, şehitlik eylemleriyle sürüyorsa, 33 yıldır bu topraklarda mücadele eden devrimci hareket ilk kez feda eylemlerine başvuruyorsa, kısacası, 'şiddet' bugüne kadarki tüm boyutları aşan bir çizgide sürüyorsa, bunun nesnel bir zemini vardır. Sömürünün, zulmün çapı ve şiddeti büyümüştür çünkü.

Bu zemini yaratan, 'küreselleşme' denilen emperyalist sömürünün pervasızlaşması ve Amerikanın imparatorluk politikasıyla yürürlüğe koyduğu zorbalıktır."

Açıklamada ayrıca küreselleşmenin dünyayı içine soktuğu koşullar, terör demagojilerinin hangi amaçla kullanıldığı anlatılıp, bu demagojilere şu veya bu biçimde katılan solun politikalarının değerlendiriliyor ve günümüzün baş çelişkisi ve esas saflaşması ortaya konuluyor. "


deniz

ayrımcılığa gitmeden zulüm görenlerin yanındayım ..

ancak bazı durumlar var ki etnik temelli amaçlar için yapılan savaşlarda taraflar zarar görüyor. olmasını istemediğimiz bir savaşın bedelini yaşıyan bu insanlar, ezildik zulüm gördük edebiyatı yapıyorlar. halbuki bunlar savaşın gerçekleri. bu savaşta taraf olmuşsanız sonuçlarına katlanmak zorundasınız. ağlamadan sızlamadan bedeline razı olarak savaşlarını sürdürmeliler.

halkların düşmanı kim?
...

halk dediğin nedir? etnik temelli sınırlar için mücade eden insanlar mı?
eğer böyle ise halkın düşmanı bellidir?

kendi ulusal bütünlüğünü korumaya çalışan diğer halklar.

bu durumda safımı sorarsanız: taraf değilim.

çünkü savaşa taraf olmamı gerektirecek doyurucu bir sebebi bırakın karşı olduğum amaçlar sözkonusu.
halklara etnik kimlikler üzerinden siyasal gelecek belirlemek değil insanlık ile bütünleşmesini sağlayacak eylemler üretmeliyim.