20.07.19/00:46

Mezhepler

Başlatan Narcotic, 15.08.04/19:41

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

torq

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batıni felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle  ilk karşılaşması, Mısır'ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet'in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu'ya yayılmaya başladığı sırada Mısır'da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs'e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye'deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kafirlerdi...Müslüman oldular.

Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır'da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu.Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer'in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali'nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler. Alevilik-Fatımilik olarak adlandırılan bu mezhebin bünyesinde, Sünnilerin önerdiği İslam dini anlayışı değişti. Yaratana tapınma olgusu yerini, Tanrı- evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Sünni ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal sapkınlık olarak nitelendirdi. Ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Karşılarındakiler, Peygamberin damadının yandaşıydılar ve hepsi de Müslüman’dılar.

Bu inanış biçimi, Arapların Müslümanlaştırdığı halklar arasında öyle yayıldı ki, Şiilik-Alevilik adı altında, birbirine hiç benzemeyen Zerdüşti İranlılar, Mısır'lı Fatımiler, Şamanist Türkler, aynı çatı altına toplandılar. Hepsinin de Ali yanlısı görünmesine karşın Şiiliğin, Alevilikle, Batınilikle ve Dürzilikle benzeşmemesinin altında yatan gerçek budur. Zerdüşt yanlıları, kendi dinlerinin birçok normunu koruyarak Şii, Şamanist Türkler Alevi ve Mısır'lılar ile, Ali'yi savunan diğer bazı Arap kavimlerinin bugünlerdeki ardılları da, Dürzi ya da diğer bazı Batıni mezheplerin üyeleri olmuşlardır.

İslamiyet’i kabul eden İskenderiye okulu mensupları, derhal Yunanlı filozofların ve özellikle de Pisagor ve Eflatun'un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran'daki bazı deyişlerden ilham alan filozoflar, "Tanrının sıfatlarından birisi de Alim'dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir" diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çerçevesinde, daha da rahat yayma fırsatı buldular.

Yeni Eflatuncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürdü. Filozoflar bu akıma Tasavvuf, kendilerine de Sufı adını verdiler. Onların görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu.  Öyle ki, zaman içerisinde Sünni görüşlü mutasavvıflar dahi ortaya çıktı. Bazı kaynaklar Sufi kelimesinin, bu filozofların giydiği kıyafetten doğduğunu öne sürmektedir. Ancak bu, hem zamanın en güçlü bilginleri olan Batıni filozofları küçük düşürmek, hem de Batıni öğretiyi küçümsemek için, uydurulmuştur. Sufilerin isminin, Suf adı verilen giysiden geldiği iddiası tamamen geçersizdir. Bugüne kadar hangi felsefi ekol, yandaşlarının giydiği elbisenin adını almıştır?

Aksine Sufi kelimesi, bu düşünce akımının kaynağının Yunan felsefesi olduğunun, köklerinin Pisagor ve Eflatun'da bulunduğunun delilidir. Yunanca'da Sofos kelimesi, Akıl-Hikmet veya Bilgelik anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen sufi kelimesi de, İskenderiye okulu yandaşlarınca, bu anlamları nedeniyle seçilmiştir. Bu arada, filozof ve felsefe sözcükleri de aynı kökten türetilmiştir. Bu kelimeler, Yunanca’da sevgi ve güzellik anlamına gelen "Pilos" ile “Sofos”un birleşiminden doğmuştur. Diğer bir deyişle felsefe, akıl ve hikmetin önderliğindeki güzellik ve sevgidir.

Ayrıca Yunanistan'da, çok akıllı ve bilgili olduklarını göstermek için kendilerine "Sofistler" diyen bir grubun aslında çok tutucu ve hatta bağnaz kişiler olması, bir başka kelimenin, "Sofuluğun" doğmasına yol açmıştır. Sofu, hemen her dinde aşırı bağnazlara verilen ad olmuştur.

Sufiler, Mısır'ın yanı sıra Mezopotamya'da da son derece etkiliydiler. Basra'da çok güçlü bir sufi merkezi, "İhvan-ı Sefa" oluşmuştu. Gizli dernekler haline getirdikleri mekanlarda bir araya gelen sufıler Bağdat'ta da aynı merkezi kurdular. Abbasiler döneminde Bağdat'ın İslam dünyasının başkenti haline gelmesi, sufiliğin de tüm Müslüman dünyasında yaygınlaşmasına neden oldu. Sufi önde gelenlerinin üyesi bulunduğu Karamiler mezhebi, İskenderiye, Kahire, Bağdat, Basra’nın yanı sıra, Kudüs'te, Türkistan'ın birçok kentinde ve Gazze Sultanlığının hemen her köşesinde tekke kurdu. İslamiyet’in Sünni taraftarlarına karşı Sufiler, son derece akılcı ve gizli bir savaş sürdürürken, Sünnilerin karşısına açıkça çıkan Şii'ler bir süre sonra yenilmekten kurtulamadılar. Buna karşın, Emevilerin saltanatları sırasında uyguladıkları baskı ve zulüm, Batıni Müslümanların ortodoks Sünnilere karşı nefretlerinin içten içe sürmesine neden olmuştu. Bu nefret, İsmaili ve Fatimi ayaklanmaları ile doruk noktasına ulaştı.

Ali'nin iki oğlunun ve pek çok yandaşının Kerbela'da öldürülmelerinden sonra, sağ kalan tek torunu Zeynelabidin'in ve onun soyundan gelenlerin, Şii mezhebi inanırlarına İmam olmalarını Sünni yöneticiler kabul ettiler. Ancak bunu, Şiileri kontrol altında tutabilmek için yapıyorlardı ve İmamların hepsi, yönetimin elindeki  birer kuklaydı. "İsmaililer", İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığını kabul eden Karamilere verilen ad oldu. Öte yandan köklerini, Peygamberin ortodoks Sünnilerce öldürülen kızı, Ali'nin karısı Fatma'ya kadar götürmeleri nedeniyle de Mısırlı Ali yandaşlarına, "Fatımiler" adı verildi.
......................
http://www.historicalsense.com/Archive/Ismaililik_1.htm

torq


Alevi inancına göre Hz. Muhammed okur-yazar olup, büyük, dâhi bir feylesoftur. Peygamberin torunlarından, 5. İmam Muhammed Bakır (676-735); “Peygamber kesinlikle okuma yazma bilmez bir cahil değildi. Aksine 70 dile yazılı ve sözlü olarak hâkimdi ve her kim ki, onu bir cahil olarak tanımlarsa, o kâfirdir.” demektedir.(13) Hz. Muhammed, okul açıp pozitif bilimleri okutan ve aynı zamanda öğretmenlik yapan bir peygamberdir. Bazı Sünnilerin belirttiği gibi “ümmi” değildir. Suffa Okulu ile ilgili Bakara Suresi 273. ayet bunun en büyük delilidir.

Alevilikte Namaz ve Niyaz
Aleviler güneşe göre namaz, niyaz ve dua ibadetlerini ayarlamışlardır. Güneşin doğuşu ve batışı ile öğlen ortalamasına göre üç öğün dua seremonileri vardır. Bu dualardan sonra işe ve aşa başlarlar. Gece yarısında yine bireysel dua ibadetleri vardır. Sünnilerde olduğu gibi 5 vakit, Şiilerlerdeki gibi 3 vakit namaz Alevilerde yoktur. Alevilerde daha çok bireysel, Allah’ı anma ve dua (salat) faaliyetleri vardır. Kuran-ı Kerim’de namaza yönelik vakit ve şekil kavramları belirtilmemiştir.(20) Kuran’da 80 küsûr yerde “secde” ve 264 yerde “dua” ibadeti faaliyeti geçmektedir ki, Aleviler de bu faaliyetleri “Niyaz” olarak yapmaktadırlar. Nisa suresi 103. ayette; “Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin” buyrulmaktadır. Aleviler, bu buyruk doğrultusunda cemlerde “niyaz” eda ederler. Alevilerde kıble, insanın cemalidir; kıyam, salavat ile ayağa doğrulmadır; kıraat ise Kuran sure ve ayetlerinin duvaz ve nefeslerle diz üstü gelinerek saz eşliğinde okunmasıdır. Rükûya varma, secdeye inme, sücûd yere niyaz, alın koyma, çapraz el bağlama, boyun bükme gibi vücut ritüellerini, Alevi cem ibadetinin her safhasında görmek mümkündür. Bu ibadet biçimine “Halka Namazı” denir. Ramazan ve Kurban bayram namazları iki secde halinde yapılan cem ile eda edilir. Aleviler, Ayn-i Cem’de “Allah...Allah !” nidalarıyla yakarırlar ki bu davranış biçimselliği, Araf Suresi 55. ayete dayanmaktadır. Bu surede şöyle emredilmektedir: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin...” Bu toplu tapınma ve yakarmalar sonrası da, canlar duazlar ve deyişler çalınıp söylenirken, “için için” dua ederler ve hûşu içinde sağa sola hafıfçe salınırlar. Alevilerde toplu tapınma biçimi olan cem ibadetleri dışında, bireysel olarak da dua etme faaliyetleri vardır. Bireysel dua faaliyetleri, sabah gün doğumunda başlar ve gün batımında sona erer ki, Hud Suresi 114. ayeti gereğince yapılır. Ayrıca gecenin bir yarısında dua ve secde ibadetiyle, Allah’ı tesbih ve tevhid faaliyeti vardır.

Alevilikte İslâm’ın Şartı
Alevi olmanın şartı: Allah’a kul, Hz. Muhammed’e ümmet, Hz. Ali’ye talip olmak ve Hz. Hüseyin’in yolundan gitmektir. Alevilikte İslâm’ın şartı 40’tır. İmanın şartları da bu kırk şartın içinde mütalaa edilir. İmam Cafer ve Şeyh Safi Buyruklarında “12 ilke”, “3 sünnet, 7 farz” gibi şart var ise de bu kırk şartın kapsamına girmektedir. Aleviler, Allah’a sevgiyle yaklaşırlar, korkuyla değil. Bu nedenle Sünnilerde var olan ve imanın şartları arasında sayılan “Şerr’in Allah’tan geldiğine” inanmak, Alevilerde yoktur. Kader anlayışı ve yorumlanışı farklılık arzetmekte, insanın iradesiyle rabıtalandırılmaktadır. Aleviler, insanı doğuştan olgunlaşmamış, ham kişiliğe sahip olarak farz ederler. Bu nedenle de insana İslâmiyet’in kırk şartı aşamalı ve dört kademeli olarak uygulanarak pişirilir, olgunlaştırılarak “İnsan-ı kâmil” yapılır. Böylelikle de olgunlaşmış bir topluma doğru evrilinir. Kuran-ı Kerim’in 4 zahiri ve 7 batıni içeriği; “4 kapı, 40 makam, 360 menzil” şeklinde sistemleştirilerek, insanoğlunun yaşamda uyması gereken kurallar haline getirilmiştir. Her Alevinin uyması gereken İslâmi şartlar, bu ilkelerdir.

Alevilikte Abdest
Aleviler, Maide suresinin 6. ayetindeki tariflemeye uygun ve bu buyruğa göre zahiri abdest alırlar. Bu temizlenmeye, “dış abdest” denir. Bir de “iç abdest” vardır ki; Mürşid-Pir-Rehber nezaretinde, manen alınan batıni “gönül abdesti”dir.

Ölü Dârı ve Erkânı
Alevi, Sünni, Şii yada diğer mezhep ve tarikatlar, ölüm olayında insana ortak bir bakışla “cenaze namazı”nı kılma şeklinde mutabakat sağlamışlardır. Cenaze defin işlemleri ve namazı dışında, Alevilerde ayrıca kendi içtihatlarına göre de adapları ve erkânları vardır. Alevi inanç ve töresinde; Hakk’a yürüyen bir kimse (kadın veya erkek) daha naaşı gömülmeden bir “Toprak Kurbanı” tığlanır. Cenaze evden çıkarken “Su Selâsı” denen “Hüseyni” makamında nefes söylenerek uğurlanır ve ardından kovayla su dökülerek yolcu edilir. Cenazenin defnedildiği günün akşamı, ölen şahıs “Dâra Çekilir” ve “Ölü Dârı Erkânı ve Cemi” düzenlenir. Ölen şahsın musahibi ve birinci derecedeki akrabaları sorgulanır. Meftanın insanlara borcu-alacağı varsa, ödenir. İncinen varsa, rızalığı alınır. Ölen şahıs “kul hakkı”yla “dar-ı beka”ya gitmez. Bu dünyada aklanır ya da düşkün olarak gönderilir. Birinci gün kesilen kurban pişirilerek “ölü aşı” yemeği verilir. 40. gün ise; “Dârdan İndirme Erkânı / Cemi” düzenlenerek, “toplumdan rızalık” alınır, Hakk’a yürüyen dârdan indirilir. Kırkıncı gün yine yemek verilir. Bu cemde ölen şahıs aklanır ya da “ulu divan”a bırakılarak “uhrevi dünya”ya yolcu edilir. Alevilikte 1 - 40 gün arası geçen zaman aralığı “berzah âlemi” olarak anılır ki bu, ölen şahsın son “görgü cemi”nin yapıldığı bir dönemi kapsar. Alevilikte ölüye telkin yoktur. Ölen insan düşkünse “Dâr Cemi” düzenlenmez, kurban da tığlanmaz. Şeklen şeriata uygun cenaze namazı kılınarak, rızalık alınmadan defnedilir.

Ramazan Orucu
Hz. Ali Ramazan ayında şehit edildiği ve Muaviye de bayram yaptığı için, Alevilerin büyük çoğunluğu Ramazanda oruç tutmamaktadırlar. Buna karşın Hz. Ali’nin şehadetinden dolayı 9 gün oruç tutanlar da vardır. Ramazan ayının 20’sinden sonra, Kuran-ı Kerim nüzul ettiği için bazı Aleviler 9 gün, bazıları ise Kadir gecesi ile birlikte olmak kaydıyla 3 gün oruç tutmaktadırlar.

Muharrem Orucu
Muharrem ayı, Arap toplumunda takvimin ilk ayıdır. Yılbaşı olmasından dolayı, Muharrem'in ilk günleri kutsal sayılmıştır. Bakara suresi 183. ayette belirtildiği gibi, önceki topluluklara da oruç farz kılınmıştır. Hz. Muhammed’in de Muharremde oruç tuttuğunu İslâmi kaynaklardan bilmekteyiz. Fecr suresi 1.- 5. ayette “Muharrem ayı”nın ilk on gecesini işaret ederek ve “on peygambere” izafeten, “on geceye yeminle başlar ki” kutsiyeti ifade etmektedir. Kuran’ın Fecr suresine dayanarak Aleviler, “On gün Muharrem orucu” tutarlar. Muharrem'in 10’unda da Hz. Hüseyin şehit edildiği için, ilâve olarak 2 gün de “yas orucu” tutarlar.

http://www.alewiten.com/medinevesikasi.htm

cananca

ağzı olan konuşuyor...
alevilik bir din degildir.ne kadar kabul edilmesede bir mezheptir..burda bir çok kişiye verilecek cevabım var ama inanın küfür etmek bana yakışmaz...araştırın yorum yapın .okuyun..
.niye versinler ki kızlarını..oh da iyi yapıoyorlar
üstelik aziz nesin alevi degil ataist.o salak arkadaşına söyle.(pardon peze..nk arkadaşına)

nihilart

Alıntı yapılan: Blöf - 18.11.04/18:58
mutluydu koyunlar,otlara saldırıyorlardı,
sonra kurtlar türedi,musallat oldu koyunlara,
sivas koyunların intikamıydı,ve yaktı bazı kurtları,
kurtlar arkadaş istiyor,ama koyunlar koyun doğuruyor.
diyordu tepede uluyan yanlız kurt.
koyun kalmak istiyorum diye bağırır koyun.
koyun kalacaksın koyun doğurana kadar,sonra seni yiyip kurt yapacağım.
ama yinede müslümanlık hatta din ortadan kalkması gereken bir müessese olmalı belkide,
artık yardımcı tekerlekler bisiklete binmesini bilenleri engelliyor.
takunyalarla bisiklete iyi binilemiyor.
koyunların soyu tükenmemeli,ama din kuruyabilir.
:0 (18):

laneh-tin

Kanımca kendilerine uyurgezer bir iklim arayan, sub islam ve okkült imgeler altından sıyrılmayan ve bağışıklık kazanmak için çan dinamizmine tutunmayan bir topluluk inanı!

Tercihen, asli bir sertlik ve kuru sahada dolaşmamayı denkleştirmeyi istedikleri halde, tamamen kuru bir safhada, çatlak bir toprak altında bir düşünceyi doğurmuş...

"Yavan, yavan, yavan, sığ!" İslahiyet  horgörü!

Önce dinamik içsel fetişleri çok! İnsan fetişler! İslam fetişler!

Topluluk içinden hoşgörü diye bağıran bir fetiş kazanımına, "hoşgörü" maskaralıktır derim!
Kendin için istediğini bildiğim için!
Ferasetli ve ezoterik öğretilerin çıngırağı!
Yaygaracı tuhaflıkla doğrulmuş bir yorum bu!


hayrullah67

sayın laneh bence çok entellektüel yazıyorsun biraz türkçe yazarsan bizde anlarız

denge

[img align=right]http://fotopedi.com/data/media/6/Hz_ali.jpg[/img]
Mezhepler

torq: Dinler tarihi ile ilgili yaptığım araştırmalarda bu topraklarda yaşayan bazı insanların inançlarını bilmediklerini ve aslında bildiklerini düşündükleri bilgilerin de onlara yanlış öğretilen hurafelerden oluştuğunu farkettim. bu amaçla konuyu gündeme getirerek bu konuda bilgilenmemizi sağlamayı düşündüm. alevilik ve şiiliğin çıkış noktasını öğrendiğimizde bugün yaşanan birçok kavga ve savaşın nedenini de çözmüş olacağımızı farkettim. bu konuda geniş bilgisi olan denge ile başlayalım ve çıkışla ilgili gerçeklere göz atalım.

denge: Aslında geleceğimiz son nokta şu olacak: mezheplerin çıkışı tamamen güç çatışması ve asabiyet hastalığına dayanıyor, maalesef işin özü bu. bu tarih dönemini  islamcılar pek aralamak istemezler. çünkü korkunç şeyler vardır, aslında ehli sünnet ve şianın çıkışı,  yezit ile hüseyin in çatışması gibi gözüküyo.  ama aslında pey. ‘in  ölümünden hemen sonra başlayan bir süreçtir bu ayrılıklar.
bilindiği gibi ilk halife ebubekr, sonra ömer oluyor.  bu dönemde bi sıkıntı yok.  problemler osman ın hilafetiyle başlıyor.  çünkü osman farklı bir strateji izliyor.  daha önceleri yönetime yakın akrabalar itinayla yerleştirilmezken osman döneminde mekke nin fethinden sonra zorla ya da mecburen müslüman olan  osman ın soyu  yani ümeyyeoğulları yerleştiriliyor.  ileride olayların çıkışına sebep olan isimler bu özenle seçilmiş isimler.  ilk isim muaviye; ebu süfyan ın oğludur ve babası Ebu Süfyan ile fetihten sonra müs olmuşlardır (vergilerle mal varlıklarını kaybetmemek için).  ama mesela muaviyenin şöyle bi durumu söz konusu; elit bi insan ve İslam öncesi hayatından kaynaklanan bi yönetim tecrübesi var. Ömer döneminde bu tecrübelerinden faydalanmak için Şam valiliği verilmişken kendisine, Osman tarafından yrtkileri çok daha fazla genişletilerek lübnan mısır  gibi bi çok önemli noktalar da daha valilik görevi  veriliyor.  Osman  tarafından savaşlardan elden edilen gelirlerden acayip bağışlar falan yapılıyo bu adama. osman ayrıca kardeşleri ve amcaoğullarından oluşan bir sürü ismi yönetime taşıyor. bunlara çok girmiyim. Ama sonuç şu; Osman çok fazla tepki alıyor halktan ve bu noktada çatışkı başlıyor. Ve Osman öldürülüyor.  Osman’ın kanı ikinci soy olan haşimoğullarından -ki kendilerine ehli beyt denilen  peygamber soyudur-  soruluyor. Hesap soranların başında Şam valisi muaviye ve Ehli Beytten halife ali sıffın savaşında çarpışıyor. sonra da bu kan davasına dönüşen süreç oğulları hüseyin ve  yezid le korkunç bi boyuta ulaşıyor. tamamen ikiye bölünüyor ümmet.  ali tarftarlarına şia, osman tarftarlarına  ehli sünnet deniliyor. her zaman iktidar dini olan ehli sünnet özünden çok bişey kaybetmiyyor aslında ama küçük ve dağınık bi grup olan şia çok çeşitleniyor ve temel değerler dışında çok farklı versiyonlarla kendilerini korumaya çalışıyolar hala.

deniz: mezheplerin çıkışı da dinlerin çıkışından farksız bence. hatta dinler de birbirlerinin mezhepler gibi türevleri. bu nedenle dinlerde olduğu gibi mezhepler de siyasal, inançsal, hukuksal, ibadetsel farklılaşmalar yaşanması mümkün oluyor. sonuçta insan faktörü her şeyde olduğu gibi burada da kendini ortaya koyuyor. islam özelinde mezheplerin çıkışını incelediğimizde yine benzer sebepleri görüyoruz. peygamber ganimetin 5 de birini alırdı. o ölünce bu beşte bire talip olanların ortaya çıkması gayet doğal bir süreç, zaten de öyle oldu. peygamber ölür ölmez gömülmeden taht kavgası oldu ve toplumda ağırlığı olan insanlar  hemen iktidarı ebubekire devrettiler. halbuki peygambere tavır ve ailevi olarak en yakın olan insan peygamberin kızı ile evli olan ali idi. ali ayrıca entellektüellikti, askeri yetenek ve samimiyet ölçülerinde diğerlerine beş basan biriydi. ama her zaman olduğu gibi olması gereken değil güçlü olan kazandı ve günümüze kadar süregelen çatışma başlamış oldu.
taraflar zamanla itikati, hukusal ve siyasal olarak tamamıyla farklı referanslar ürettiler. farklı kaynklardan beslendiler. tek ortak noktaları kuran kaldı. birbirlerini tekfir ettiler ve öldürdüler. görüldüğü gibi gayet basit sebepler

Ruler of the Ruins: bnm kafama takılan şu, biraz önce verdiginiz bilgiler mesela " peygamberin ganimetin 5 te 1 ini aldıgı" yada hz osmanın zoraki müslüman oldugu gibi bilgiler tarih kitaplarında dogal olarak yazmaz ve çok eski olaylar bunlar dogruluklarından nasıl emin olabiliyorsunuz ?

denge: 1/5 kuran da geçer.  diğer bilgilere gelince; önce osman zorla müs. olmuş demedim. islam tarihinde pey. Lik sürecinde  için  iki ayrı dönem var. birincisi ilk önce onunla beraber müs olan arkadaşları. bunlara sahabe deniliyo biliyosunuz. Bir de  mekke fethedildikten sonra müslümanlar var, bunlar sonuna kadar iman etmeyi reddeden  Mekkeliler, çoğunun güç kaybetmemek için ve devlete vergi vermemek  içim müslüman olduğu söyleniyor (bunlara tarihte tuleka denir).  osman ın soyu çoğunlukla tulekadan oluşur. hatta meşhur bir süt kardeşi vardır. adam içkicinin tekidir, kaç kez kırbaçlanmıştır içki cezası yüzünden.  Bu adamı Osman  kufe’ye vali yapıyor ki o dönem için çok stratejik bir nokta kufe. sonra öyle bi isim daha var Osman’ın amcaoğlu; o da önce müslüman oluyor, sonra mürted yani tekrar dini inkar ediyor. peygamber o adam için nerde bulursanız öldürün demiştir. Bu bilgileri hem ehli sünnet kaynaklarından  hem de şia kaynaklarından okuyabilirsiniz.

Kiya: deniz'in dediği gibi. aslına oldukça basit. ama geçen sefer de dedim, basitleştikçe zorlaşıyor. deniz farklı kaynaklardan beslendiklerinden söz etti. sanırım, bu bir yere kadar doğru. ancak, şöyle de bir sorun var, ilk yazılı kuran şu an nerede? tek kaynak olarak şia'nın ve sunniliğin kuran'ı kabul etmesi de bir yere kadar doğru. ama anadolu alevilerinin çoğunluğunda kuran'a dahi itiraz görebilirsiniz. kaldı ki itiraz etmeyenler de iaat de etmezler.  şimdi, bana göre olay bir saray darbesi ile başlıyor.  müslümanlık'ın asıl şehri medine, biliyorsunuz. mekke ise gücü elinde tutanların yeri. ticareti yani.mekke fethedildikten sonra bu gücü kaybetmemek üzere müslüman olanlar peygamberin ölümüyle de eski siyasi güçlerine de dönmek için bir saray darbesi tertipliyor ,görünmeyen, kansız bir darbe. ebubekir öne sürülüyor, çünkü en kolay kabullenilecek isim, sonra ömer geliyor.güç dengeleri sahabelerden kayıyor yavaş yavaş. sonra osman, ve mekke'nin yeniden dönüşü. işte bu tasfiye süreci, ali-hasan-hüseyin çizgisini izleyen karşı koyma süreçleri yaratıyor. ancak onlar da yenilince sünnet, kitabı yenmiş oluyor. bilirsiniz, sünnet daha kolaydır. yaptı der ve tanık gösterirsiniz, kitapta ise sözler vardır en fazla yorumlarsınız. böylelikle yüce sünnetin iktidarı, yavuz'la birlikte anadolu'ya da yayılıyor. tarih garip olaylarla dolu allah'ın aslanı ali, müslümanlarca kutsal camide öldürülüyor aslanın oğlu ve peygamberin torunu hüseyin kerbela'da aç susuz kuşatma altında bekletiliyor.sonra kellesi kesiliyor. kimse çıkıp bu nasıl müslümanlık demiyor: eh, güç savaşlarında vicdan yoktur!

Şimdi birkaç sorum olacak;
ilk kuran'a için bir efsane var, bilinir; muhammed okuma yazması olmadığından, her ayeti bir sahabeye ezberletir.
soru 1: ali'nin ya da hatice'nin okuma yazması yok muydu? bu kadar dolambaçlı bir yol yerine onlara yazdırıp, birbirine karşı da denetleyemez miydi?
soru 2: muhammed, sonraları bu sahabeleri unutmuş mudur da, kuran'ı toplama işi ebubekir ve ömere kalmıştır
soru 3: bu sahabeler arasından savaşlarda ölenler olmamış mıdır, askerlikten muaf mıdırlar?
soru 4: bu sahabeler tamamen doğru hatırlasalar bile tanrı sözü ile kul arasına epey insan girmiş oluyor, tanrı ve peygamberi böyle bir riski nasıl kabullenmiştir?
soru 5: ilk kuran şimdi nerede?
gördüğümüz gibi gerçekte bir kaynak yok!
kaynak olmayınca yolun farklılaşması da kaçınılmaz oluyor

denge: Şimdi genel olarak şöyle bir cevap verebiliriz; bir kere en başta pey. in okuma yazma bildiğini de söyleyenler var. Bir ikinci husus Kuran ezberlettirilmez yazdırılırdı. hatta günümüze ulaqşmış bir sürü yazılı metinin olduğu söyleniyor. –genellikle o dönemde deri parçalarına yazılırmış- . Ayrıca ali  zaten vahiy katiplerinden idi, bildiğim kadarıyla Hatice de öyleydi. Vahiy katiplerinin satısıda ayrıca çok fazladır, yani tedbir açısından -hani savaşlarda falan ölürlerse diyosun ya- birkaç kişiye birden yazdırılmıştır. İkl Kuran meselesine gelince tam olarak emin dilim ama bir müzede olduğunu hatırlıyorum. Resmini görmüştüm. Ayrıca Pey ölüm yılında iki kez Kuran’ın son halini okumuştur. Yani Kuran ondan sonra toparlanmış bir kitap değildir. Çoğaltılması Osman zamanında yapılmıştır sadece.

Taner: buraya kadar söylenenler gerçekten çok aydınlatıcı ve güzel oldu diyebilirim.
benim bu konudaki araştırmalarımda Cihangir Gener adlı kişinin yorumları dikkatimi çekti. Şimdi yazacağım yorumların bir bölümü O'nun düşüncelerine dayanıyor.
Muhammed kendi dinini yaymaya başladığında karşısına birtakım engeller çıktı. Bu kişiler dini kabul etmek istemedikleri için kavga başladı ama din yaymak kolay değildi ve dayatılan gerçek, ya bizdensin ya da ölürsün şeklinde (bush kulakları çınlasın) bir demokratik çözümdü ! sizin de yukarıda belirttiğiniz gibi ganimeti paylaşma konusunda başlayan kavgalarda son nokta ölmek istemeyen ama dinini de değiştirmeyi düşünmeyen insanların "düşmanımın düşmanı dostumdur " ilkesinden yola çıkarak kendilerine haksızlık yapan, denge'nin deyimiyle ehli sünnet denen adamlara karşı koymasıyla kavga büyümeye başladı. Müslüman görünüşlü putperestler, ateşe, şeytana, güneşe, aya tapanlar ve her inançtan insan kendi dinlerini zorla değiştirmeye çalışan sünnilere karşı Ali'nin yandaşı olarak sahneye çıktılar. sünniler bu kişilere fazla bir şey söyleyemediler çünkü görünüşte bunlar müslümandı ve sanki bir mezhep çatışması gibi görünüyordu ama gerçekte onlar takiye yapan farklı inançtaki insanlardı.sonuçta bu kişiler kendi inançlarını korumaya devam ederek sünnilerle çatışmayı sürdürdüler ve böylece Anadoluda yaşayan şamanist Türkler alevi, İranda yaşayan mazdaizm etkisindekiler şii, lübnanda yaşayan fatimilerden kalma hırıstiyanlığa yakın olanlar da dürzi olarak bugüne kadar geldiler.  burada dikkat edilmesi gereken konu bugün halen süren mezhep çatışması görünümünde geçmişten gelen ve zorla dinini değiştirmeye çalışanlara karşı
güdülen kin ve nefrettir yani aslında kerbelada olanların 100 katı hıristiyanlar arasında olmuş. San Bartolmy katliamında katolikler bir gecede 15000 protestanı kesmişlerdir ama bu durum bugün böyle bir çatışmayı ya da kini devam ettirmemiştir
yine ortaçağda katolikler kendilerine karşı çıkan herkesi kesmelerine karşın
mezhep çatışmaları bu boyutta olmamıştır. tabi bu konu biraz da kentleşme ve modernleşme ile de ilgilidir

denge: aslında ehli sünnet alimleri saray alimi olmuştur bu bir gerçek ama ilginçdir ki imam azam yani aslında ehli sünnetin piri yine saray tarafından öldürülmüştür. yani tamamen siyasi şeyler var. aslında mesela imam-ı azam ın hocası zeydiyye mezhebinin kurucusudur. imamın bi vasiyeti vardır mesela, bana çok manidar gelir,
“beni gaspedilmemiş bir toprak parçasına gömün” der. çok aykırı bi duruştur bu aslında, ama yine onu ehli sünnet sahiplenmiştir. bi de o dönemde yönetim tarafından dikkat dağıtmak için çok fazla fıkhi  meseleler üretilmiştir saray tarafından.
mesela yok pire kanı abdesti bozar mı, yok ayakta su içilir mi gibi saçmalıklar o zaman sarayda çıkmış hep.

şimdi bişey daha var ilginç buradaki alevilerle ilgili, Aleviliği din olarak algılayanlar var,mezhep olarak algılayanlar var. ama çoğunluk sadece kendilerini alevi diye tanımlıyo. bi kısmı hem müs hem alevi, ufak bi kısmı sadec Müslüman. bi de ateistim diyen aleviler. Aslında içeriği oturmamış bir mezhep. çoğu mezhep sahipleri aleviliğin ne olduğunu bilmiyor zaten. etrafımda gözlemlediğim bu ve ehli sünnete göre daha savunmazsız oldukları için çok deforme olmuşlar ve yaşadıkları coğrafyaların kültürlerinden çok fazla etkilenmişlertir.

Taner: çok sağol denge eline sağlık. şimdi kalan zamanımızda bir tur daha yaparız sanırım.ben şöyle düşündüm. alevilik ve şiilikte tanrı kavramı, peygambere bakış, öteki dünya vb konuşabiliriz. bir de biraz batınılik.

denge: walla bazı aleviler aliyi tanrı zanneder. Yani tantının Alinin vucudunda belirdiğini. o kadr uçları var yani. bazıları da cebrailin şaşırarak ali yerine muhammede gitiğini sölerler.  batınılık konusunu sen açarsın Taner Abi.

Kiya: şimdi denge konuyu zaten aleviliğin bugününe getirmişti. torq'un ali'cilerin dağınık görünümü hakkında açıklamaları akla yatkın. anadolu aleviliğinin ise şöyle bir durumu var. merkezi bir örgütlenmeden yoksun bırakıldıkları için coğrafi tavırlar sergiliyorlar. yine değindiğinz, hristiyan din çatışmalarının çok daha yoğun olmasına karşın günümüze taşınmaması aydınlanmayla ilgili. işte bu noktada anadolu aleviliğinin bir diğer yüzü ortaya çıkıyor. sunni toplumuna göre aleviler, bu aydınlanmayı kısmen tamamlamış görünüyorlar. bu nedenle tanrı kavramı günlük hayatlarında pek geçmiyor. bir çoğunun ateist olması da bu yüzden. aslında sunni kışkırtmaları olmasa anadolu'da aleviliğin kalacağını dahi sanmıyorum.
tanrıyla gündelik ilişki kurmayınca "dinsel söylem" geliştirme sorunu da olmuyor.
bu nedenle alevilerin çoğunun aleviliği bilmemesi de şaşırtıcı değil. nitekim, karşı cephede ciddi gelişmeler ve maraş-çorum-sivas olayları yaşanmasa bugünkü cemevi yaygınlaşması da olmayacaktı kanımca. sonuç olarak şunu diyebilirim; anadolu aleviliği,gerek sunni inanışlarla kıyaslandığında, gerekse diğer ali'ci mezheplerle karşılaştırıldığında çok daha kişisel bir inanç disiplini olarak öne çıkıyor. bu nedenle de daha insani bir yol izliyor.

denge:ben şimdi kiya nın sözlerinden hareketle şunu söliyim; alevilik bugün dediğiniz gibi bir inanç sistemi gibi değil artık. bir kültür ve siyasi bi duruş ve aslında sol/devrimci hareket içinde bi öğe gibi duruyor. yani yetişmekte olan alevi gençleri bile köylerdeki dedelere karşı tepkisel bi duruş içinde. ama tabi bunun tarihi bi süreci var. taa osm lıda başlamış bu soyutlanma. yavuz zamanında baskılar sonucu (safavi- osm çatışmalrındaki) tamamen kentlerden kırsala çekilmişler ve toplumun çeperinde yaşamaya başlamışlar. Ayrıca yeniçerilerrin kıyımını hepimiz biliyoruz, belki de alevilerin tek güç kaynağıydı onlar. hep baskı horlanma ve ayrımcılığa maruz kalınca
ezilen halkların sembolü gibi olmuşlar. haa bi de daha sonra tc kurulurken atatürkte ümit bağlamışlar, yardım etmişler ama tekke zaviyeler kapatılınca oradan da ciddi bir hayal kırıklığına uğramışlar.yani yalnız ve dediğim gibi toplumun çeperinde yaşamaya mahkum edilmiş bir topluluk. bu kadar baskı sonucunda adlarının kalması da mucize diye düşünüyorum,içeriğinin bu kadar boş olması normalleşiyor bu durumda.

Taner: sağol denge eline sağlık. ben de son sözlerimi söyleyeyim izninizle
Şimdi ali yandaşı gibi görünüp aslında takiye yapanların düşüncelerini sürdürebilmeleri için bir yöntem geliştirmeleri gerekiyordu. bu yöntemin adı batınilik olarak bilinen batıdaki karşılığı ezoterizm (içkinlik) idi. bu yöntemle dışa kapalı olarak toplanan kişiler dereceler sistemi ile düşüncelerini yavaş yavaş öğrencilere verirler burada yetişenler de öğretmen (dai) olarak çeşitli yerlerde dağılıp propaganda yaparlardı. fatımiler bu yöntemle fütüvve (izcilik) örgütü kurdular ve daha sonra ahilik olarak anadoluda yaygınlaştı. bu yöntemle 900 yıllarında karmatiler (ismaililiğin bir kolu) bir devlet kurarak bir çeşit sosyalist model oluşturdular. Karmatilerde oruç tutmak namaz kılmak yasak, içki içmek, domuz eti yemek serbestti, tam bir kadın erkek eşitliği söz konusuydu. bunlar sünnilere olan düşmanlıkları nedeniyle kabede bulunan hacer ül esveti alıp kendi başkentlerine götürdüler. bir süre sonra halifenin ricasıyla mekkeye geri gönderdiler. ancak sünniler daha örgütlü ve dışa açık bir yöntem izledikleri için batınilikle fazla bir yaşam şansları yoktu ve son batıni kalesi olan alamut da fedailerle Selçuklu sultanlarına karşı koydu. burada ilginç olan haçlıların prensi olan Hugh de Payens'in Alamut Kalesine Hasan Sabbah tarafından davet edilmesi ve sünnilere karşı güç birliği oluşturmasıdır. bu haçlılar ismaililikten etkilenerek daha sonra Tamplier Şövalyeleri adıyla bir örgüt kurmuşlar, Fransa'da ezoterik sistemi oluşturarak katolik mezhebinin dışında bir inanç sistemi oluşturmuşlardır. Bunların da daha sonra yok edilmeleriyle iskoçyada masonluk doğmuş aynı yöntemleri kullanarak bugüne kadar gelinmiştir. tekrar geri dönersek
islamın yayılma şeklindeki acımasızlık, kendisine karşı olanları yok ederken bazı yumuşak geçişlere de rastlanmaktadır. Horasanda yaşayan bir Türk, islamın arapça olan kitap dilini türkçeye uyarlamış ve ibadeti türkçe yaparak bir bölüm türkün şamanizmi terkedip islamı kabul etmesini sağlamıştır.Bu kişi Ahmet Yesevi tarikatın adı da Yeseviyye olarak bilinmektedir.

son sözlerimi şöyle bağlıyayım; bir inancı yok etmeye çalışsanız da, birden yok olmayacağını bilmek ve evrimsel gelişimi izlemek gerekiyor. Eğer diretip ben yok ettim derseniz, binlerce yıl sürecek bir savaşı bilmeden başlatmış oluyorsunuz. Karşınızdakiler yok olmamak için yöntemler geliştirerek kendilerini koruyor ve bir şekilde ayakta kalmayı başarıyorlar. aonun için siz siz olun kendi düşüncenizi karşınızdakine zorla kabul ettirmeye çalışmayın, sonuç hüsran olabilir.

Sapiens

Bence Ehli sünnet keliemsine haksızlık ediliyor
Birilerinin bu tanımlamayı sahiplenemsi o kelimenin hep kötü olarak nitelendirilmesinımi gerektirir

İmam-ı azam a memurluk teklif etmişler kabul etmemiş

Bakmayın iranda devrim olduğuna Şiilikte böyle şeyler yoktur
İmama mehdi gelene değin herhangi bir hareket yapılması cazi akrşılanmaz bu nedenle Ayetullah Humeyni  Devrimi yaptığında (sadce o değildi yanında halkın mücahitleri  [şu an irana girmeleri yasak ve iddiaya göre uzun süre türkiye tarafından desteklendielr]ve başka sol örgütler de var)  Ona karşı çıkan Hucettullah ve ayetullahlar oldu ve hala da muhaliftirler

Aynen New york ta mukim bazı radikal yahudilerin israil devletine karşı olmaları gibi

Ruler of the Ruins

aaaa bnm ismimi bold yapmamışsınız çok kırıldım :P

ya buarda bidaki toplantının konusu ne, bu sefer katılacam..

denge

Ruler, utanmıyon mu sen bi soru için bold yapılmaya. Yine dayanamadım yaptım hadi. Zaten bu iş yine benim başıma patladı her zamanki gibi... Taner abi hala yok ortalarda. Başkan baskı yapıyo atın diye konuyu. Bi de tantana yapıyonuz. Alla alla...