25.08.19/19:48

Duna: Dronların Uyanışı

Başlatan Khaos, 23.06.07/04:20

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Khaos

Yavaş yavaş laneh acele yok yazıyorum bir yandan :)
Ertesi gün Torham yanına Andar ve Otram’ı alarak erkenden güneye doğru yola çıktı. Kabileden kimseye bir şey söylememişlerdi. Andar ve Otram da şaşkındı ama Torham ın bu sert yüz ifadesini biliyorlardı. Ormanın sık ağaçlıklı bölümünü de hızla geçerek  geniş bir düzlüğün hakim olduğu daha çorak bir arazi olan  Çenga ların bölgesine çıktılar. Bir süre yükselen güneşle birlikte yol almış, ara sıra bu bozkırlarda sıkça rastlanan Leob ağaçlarının geniş dallarının yarattığı gölgelerde  dinlenmişlerdi.  Günü ortaladıklarında susamış olan orf’ların su ihtiyacı için, Halek ülkesi sınırlarına yakın bir yerdeki dostları olan Çenga kabilesinin konakladığı yere yönelmişlerdi.. Fakat onları çok kötü bir sürpriz bekliyordu.

Kabilenin konakladığı yere ulaşmadan perişan haldeki kadın ve çocuklarla karşılaştılar yanlarında Yumanad ların eski akrabaları Golad lardan 7 avcı duruyordu. Çenga kabilesinde ise büyük bir hüzün hâkimdi. Kabileden geriye sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Savaşçılar bir av dönüşünde Halek ordusunca pusuya düşürülmüş, geride kalanlar hızla toparlanmaya koyulmuştu. Fakat kaçmaya fırsat bulamayan kadın ve çocukların da birçoğu ani baskınlarla kaçırılmış kabilede kırk kadar kişi kalmıştı. Bölgeden geçen Golad kabilesinden yedi savaşçı onları korumayı üstlenmiş ve yağmacıları bir süreliğine püskürtebilmişti. Kalanları kendi kabilelerinin yanına götürüyorlardı. Torham’ı hemen tanıdılar:
-Büyük Reis hala orf üstünde! Kötü bir günde karşılaştık Torham! Ben Goladlardan Tumand! Sizde Andar ve Otram olmalısınız. Yumanad’lar hakkında çok şey anlatılır kabilemizde.
Torham şaşkınlığını gizleyemiyordu heyecanlıydı.
—Bütün bunlar da ne Tumand! Nasıl olabilir? Sidelt ne yapmaya çalışıyor?
—Tanrı olduğunu söylüyormuş, ya da onun gibi bir şey. Tüm insanların onun Tanrısı önünde eğilmesini ve onun istediklerini yapmasını buyuruyor. Güneye gitmeyin orada kötü ruhlar dolaşıyor.
—Siz ne yapacaksınız, kabileniz nerede Tumand?
—Batıda iki günlük bir yolda. Onlarda toplanıyor bugün. Kuzeydeki ormanda buluşup daha kuzeye eski yurdumuz Vidol vadisine gideceğiz. Uzun bir yol olacak umarım erzakımız yeter. Dahası oralarda nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz uzun yıllardır bu bölgedeyiz. O eski günleri sen daha iyi bilirsin Torham.
—Kuzeydeki Ormanın ortasındaki açıklıkta Yumanadlar yaşıyor. Orada konaklayın ve olanları anlatın. Gerektiği kadar da erzak alın. Bu av mevsimi oldukça iyi geçti bizim için.
—Siz ne yapacaksınız Torham? Nereye gidiyorsunuz şimdi güney çok tehlikeli. Ormanda da uzun süre kalamazsınız bu açık. Ne yapmak niyetiniz?
—Şimdilik hiçbir şey bilmiyoruz. Güneyde neler olduğunu gözlerimizle görsek iyi olacak.
Tumand buna şaşırmıştı fakat Golad savaşçısı Büyük Reis e söz geçiremeyeceğini biliyordu.
—Dikkatli olun ve kendinizi göstermeyin öyleyse. Çenga’lar iyi avcıydı fakat bu onları kurtaramadı.
—Böyle bir şeyi kimse hak etmez! Neden saldırıya uğramışlar? Bu çok acı bir durum! Ruhum kanıyor evlat!
—Kolay olmadığının farkındayız reis ilk geldiğimizde çok kötü olaylara şahit olduk. Çıldırmış gibiler. Çengalar hiçbir şey yapmamış. Tek bildiğim, kendi yurtlarında avladıkları hayvanlardan dolayı Sidelt’in onlardan pay istediği. İşin acı tarafı nedendir bilinmez, Çenga’lar bu isteği başlangıçta kabul etmiş. Sanırım korkmuşlar. Sonrasında Sidelt daha fazlasını istemiş ve kabilede huzursuzluk çıkmış. Sonunda tüm istekleri reddetmişler ve sonuç bu olmuş.
—Böyle bir şey olacağını nasıl anlamamışlar peki?
—Aldatılmışlar. Sidelt bir adam göndermiş ve onlardan açgözlülüğü nedeniyle af dilemiş. Bunun üzerine Çengalar Rahatlamışlar hatta hediye bile göndermişler Sidelt e çünkü ona güvenmişler. Sen olsan ne yapardın Reis?
— Etrafına duvarlar ören birine asla inanma derim Tumand! O duvar bir kez dikildi mi dışındaki her şeye düşman olur.
—Haklısın Reis! Dediğim gibi! Dikkatli olun! Dilerim tekrar buluşuruz.
Torham ve oğulları Goladların yanından hızla ayrılıp bir süre daha yol aldıktan sonra bir tepeye ulaştılar.üçü yavaşça tepeye doğru yaklaştı ve orf lardan inerek yere yattılar. Halek ordusu, tepenin ardında zaferlerini kutluyorlardı. Manzara tüyler ürperticiydi. Sarhoş olmuş askerler, esir aldıkları kadınları yerlerde sürüklüyor, tecavüz ediyor, direnenleri öldürüyorlardı. Etrafta birçok boğazı kesilmiş, parçalanmış kadın ve erkek vardı. Erkekler vücutları parçalanmış bir şekilde direklerde sallanıyordu. Yüzlerine bakıldığında, canlı iken vücutlarının deşildiği anlaşılıyordu. Garip kıyafetlere bürünmüş bir adam, elindeki kitaptan yüksek sesle bir şeyler okuyor, sağ kalan esirlere sesleniyordu. Demir giysilere bürünmüş askerlerde onun etrafında toplanmış; hep bir ağızdan bağırıyorlardı Halek dilinde.

—İşte şeytanın yolundan gidenlerin sonu!
İşte Mitra nın gazabı!
Onun yeryüzündeki kılıcı Sidelt, tüm şeytanlıkları cehenneme göndermeye ant içti!
Ama Mitra merhametlidir! İşte size fırsat günahkârlar!
Ya af dileyip Mitra nın önünde eğilin, ya da gazabın yolunu seçin!
Yola gelmeyenlerin sonunu gördünüz! Bu onların ölümden sonra çekecekleri acının yanında bir hiçti.
Biz onlara merhametli davrandık ki böylece Mitra onlara daha az azap çektirsin! Mitra! Bizi günahlardan koru!
—Yaşasın Sidelt!
Askerler rahibin ardından hep bir ağızdan Sidelt e tezahüratta bulunuyor, Yaşa! Diye bağırıyorlardı. Rahip yeniden konuşmaya başlayacağı sırada, aniden gözleri faltaşı gibi açıldı ve kitlendi. Ağzında bir şey vardı ve kan fışkırıyordu. Kısa bir süre sonra askerler rahibin ağzına girenin bir ok olduğunu fark ettiler panik içinde. Ok omuriliğinden çıkmıştı. Daha sonra askerlerden biri daha ağzından giren ok yüzünden kan kusarak yere yığıldı. Torham’ın oğullarıyla gizlendiği tepenin ardından ani bir refleks ile fırlattığı oklar bir bir hedefini bulmuştu. Torham ve oğulları çıkan bu panikten istifade ederek on iki askeri daha aynı biçimde avlayarak toparlanmalarına fırsat vermeden hızla orf’lara atladılar.

Halek in düzenli ordusu içine düştüğü panikten çabuk sıyrılmış ve urut’ların üzerindeki süvariler öten borular eşliğinde hala askerleri bir bir başlarından vurarak yere seren Yumanad avcılarının etrafını çevirmişlerdi bile. Torham kulağında anlam veremediği bir uğultu ile birlikte büyük bir öfkeye kapılmış haldeydi. İlk kez karşılarında böylesi bir hayvan görmüş olan Halek süvarilerinin üzerine orf’larla atağa geçmeleri için Andar ve Otram’ı savaşçı işaret ve refleksleri ile yönlendirmeye başladı. Sanki bir avda gibi hissediyordu. Üstelik bu süvariler yabanıl otçullar olan Sebur sürülerinden daha çevik değillerdi. Halek süvarileri Orf’ların üzerinde savaşan bu insanlar karşısında oldukça zor duruma düşmüştü. Orf’lar sıçrayarak üzerlerinden aşıyor ölümcül boynuzlarını aniden urut’ların böğrüne geçiriyordu. Urutların boynuzları savaşçıların zırhlarını delemese de içindekileri günlerce hareketsiz kalacak kadar hırpalıyordu. Orf ların iki ayak üstüne dikilip bir urut un iki katı olan cüsseleriyle üzerlerine sıçrayıp kükremeleri Urutların da paniğe kapılmasına yol açmıştı. Süvarilerin Paniğe kapılmış ve korkmuş olan urut’ları bir bir binicilerini üzerlerinden atmaya başlamış yaklaşık yüz kişilik süvari birliğinin düzeni bir anda bozulmuştu. Toparlanmak için bir an geri çekildikleri bir anda Torham, Andar ve Otram’a işaret ederek etraflarını çevirmiş süvarilerin korku dolu bakışları altında üzerlerinden atlayarak hızla kuzeye uzaklaşmaya başladılar. Süvarilerin urut’larla onlara yetişme şansı yoktu. Tepenin gerisindeki zırhlı askerler şaşkınca arkalarından bakıyor, Halek okçuları zik zaklar çizerek sıçrayan ve hızla uzaklaşan orf’lara doğru boşuna ok atıyorlardı.
Torham ve oğulları hiç durmadan yol alarak gece yarısı köye vardıklarında yol boyunca süren sessizlikleri de devam ediyordu. Şu an tek yapabilecekleri derin bir uyku çekmekti. Hayatlarında ilk kez böyle bir öfkeye kapılmışlardı. Torham hala kulağında anlam veremediği o uğultuyu duyuyordu.

Khaos

Ertesi sabah Torham kabileyi büyük çadırda toplayarak uzun tartışmalardan sonra Vidol vadisine gitme kararını vermişti. Yumanadlar Torham’ın ilk kez kararında bu kadar ısrarlı oluşuna şahit olmuş, anlatılanlardan çok daha ciddi bir durumun söz konusu olduğunu sezmişti. Torham kabileye, Haleklerle yaptıkları çatışmadan ve orada gördüklerinden bahsetmemiş, Andar ve Otram’ı da bu konuda uyarmıştı. Fakat Korat bir şeylerin olduğunu anlamış, Andar ve Otram’ı sıkıştırmaya başlamıştı. Hatta bir ara iyice ileri gidip Andar’ı ittirerek tahrik etmeye çalıştı. Torham, onu sakinleştirerek bir kenara çekti ve tüm olanları anlattı. Korat, duyduklarına inanamıyordu; öfkesi daha da arttı.

—Onları durduralım! Ormanda bizi bulamazlar hepsini avlarız! Üstelik orf’larımız var neler yapabileceğimizi bilmiyorlar!
Andar ve Otram da aynı fikirdeydi fakat Torham sakınımlıydı.
—Ah siz gençler her şeyi yapabileceğinizi sanıyorsunuz. Demir giysileri var oklarımız ve bıçaklarımız sadece yüzlerine işliyor. Bunu yapsak bile her bir savaşçının beş yüz tanesini haklaması lazım! Andar buna itiraz etti.
—Zaten o kadarlardı Reis, abartmıyor musun?
—Bir de dikkatsizliğiniz var tabi bunun yanında. Biz oradan kaçarken batı dan gelen dev bir kalabalık gördüm. Oradakiler bir grup yağmacıydı asıl ordu arkadan geliyor. Büyük bir savaşa hazırlanıyorlar ve düşmanları da biziz.
Gençler bunu duyunca biraz sakinleşmişti fakat kabullenemiyorlardı.
—Ne istiyorlar, biz onlara ne yaptık ki? Çenga’lar gibi boyun mu eğeceğiz.
—Her şeyi istiyorlar! Halekler artık bildiğimiz insanlardan değiller. Torham biraz düşündü bunun ardından.
—Almal ben genç iken şöyle demişti bir keresinde:

“Orman huzurlu fakat herkes için değil. Korkunun birleştirdiği kalabalık kabileler gördüm güneyde. Durmadan bir şeyler yapıyorlar fakat paylaşmıyorlar. Bir gün her şeyleri tükenecek bu yüzden ve ruhlarını küçülten bu boşluk, korkularını daha da büyütecek. O vakit sinekler gibi çoğalacaklar ve ölü bedenlerden beslenecekler. Zayıf olmaları seni cesaretlendirmesin, ızdırapları onları daha da acımasız yapacak. Güneydeki çorak topraklardan uzak durun.”

—Almal bir şeylerin farkındaydı daha o zamandan. Ben fark edemedim. Bu orman yurdumuz olduğundan beri giderek onunla bütünleştik ve etrafımızdakilerle ilgilenmez olduk. Artık ağaç kulübelerimiz ve yiyeceklerimizi sakladığımız toprak kaplarımız var.
Çadır kurup oradan oraya dolaştığımız yıllar çok gerilerde kaldı. Fakat buraya kadarmış. Onlarla savaşamayız.
—Peki ne yapacağız Reis hep kaçacak mıyız? Vidol vadisine de gelecekler bir gün neden dursunlar?
—Şu an elimizden gelen bu. Bizi orada neler bekliyor göreceğiz. Hadal Goladların reis’i olmalı şu an. Golad lar bize uğramadan geçtiler. Bu bizi bekledikleri anlamına geliyor olabilir. Haydi, siz de gidip toparlanın artık. Ben biraz etrafı gözleyeceğim.
Torham Sian ı bularak tekrar yola koyuldu. Ormanın içlerine ilerleyerek iki gün önce Şedi ile konuştukları Antra ağacına tırmanarak güneyi gözlemeye başladı. Vold ormanı bir ovanın ortasında bulunduğundan ve Antra ağaçları epeyce yüksek olduğundan, Halek ordusunu rahatlıkla görebilirdi. Ancak şu an görünürde hiçbir hareket yoktu. Kimseler görünmüyordu. Gökyüzü bulutsuz, İa-ai tepedeydi. Bu vakitlerde hiçbir canlı gölgelik olmayan bir yerde dolaşmazdı zaten. Torham düşüncelere dalmıştı. Bir gün önceki çatışma ve vahşet geliyordu sürekli gözlerinin önüne. Öldürdükleri insanların yere serilirken görünen yüzlerindeki o korkuyu düşünüyordu. Bugüne dek çok genç yetiştirmişti ve çok korku yaşamıştı. Ama böylesine korku dolu yüzleri hayatında ne görmüş ne de böyle bir öfke yaşamıştı. Halek lerin yüzündeki o dehşet başka türlü bir korkuydu. Onları duyarsız ve acımasız hale getiriyordu. Bir an onlara karşı yüreğinde bir acıma duygusu hissetti. Fakat Çenga lı genç kadınlara ve erkeklere yapılanları hatırlayınca bu acıma öfkeye dönüşüyordu. O sırada Andar ve Otram ın da yanlarında gelen Korat ile birlikte bulunduğu ağaca tırmandığını gördü. Oğulları biraz şaşkın olmakla birlikte son derece kendilerinden emin görünüyorlardı. Korat sürekli onlara takılıyor küçük savaş hakkındaki ayrıntıları sorup duruyordu. Torham gülümseyerek Korat a baktı ve konuştu.
—Bir gün insanlarla savaşmak zorunda kalabileceğimizi söylerken haklıymışsın evlat! Oğullarıma öğrettiğin o orf numaraları sayesinde yüz kadar süvarinin arasından sıyrılmakta zorlanmadık.
—Onları bana ilk sen öğretmiştin reis! Ben sadece biraz geliştirdim o kadar. Aslında sebur avları için düşünmüştüm bunu ben daha çok. Biliyorsun bazen tam kontrol altına aldığımızı düşünürken yüzlerce sebur bir anda üstümüze doğru koşmaya başlıyor. Orf’lar sayesinde bugüne kadar hiçbir kazaya uğramadık.
—Haklısın evlat. Seburlar çok saldırgan olabiliyor tehlikeyi sezince güçlü ve inatçı hayvanlar. Fakat kaza konusunda sadece faydalı olmadıkları zaman da oluyor.
Andar ve Otram gülmüştü bu sözüne Torham’ın. Korat yüzünü buruşturuyordu.
—Şedi’yi yanıma verme fikrinden çok hoşlandığımı söyleyemem reis! Çabuk kavrıyor bazı püf noktalarını ama konuşmak ve soru sormak yerine sabır ve çaba göstermesi gerek biraz daha. Eğer sakarlıklarına katlanmayı başarabilirsem bana güvenebilirsin yine de. En azından Kara Bulut Kana’ya binme fikrinin çok aptalca olduğunu anladı bugün.
Andar ve Otram şaşkınca birbirine baktı Korat’ın son sözünü duyunca.
—Üzerinden düştüğü orf Kana’mıydı reis? İyi de ona nasıl binmiş ki? Bundan neden bizim haberimiz yok?
—Bunun için bana yalvardı o yüzden size söylemedim Otram. Kana ‘nın boynuzlarına ip geçirerek kullanmaya kalkışmış üstelik diğerleri gibi. Ölmemiş olması büyük şans. Korat uyutucu dikenlerle Kana’yı vurup durdurmasa daha kötüsü de olabilirdi. Tabi bu Kana’nın yine bizden uzaklaşmasına neden oldu. Korat bu kez onu üzerine binmeye ikna edeceğine emindi.
—Hiç anlamıyorum reis! Neden hep böyle davranıyor? Kana’nın hakkında o kadar şey duydu bugüne kadar. Korat bile onu hala eğitemezken ormanların en vahşi ve güçlü orf liderine binebileceğini nereden çıkardı bu çocuk?
—Şedi için endişelenme Andar sabırsız bir genç henüz. Zamanla kendine güveni gelecektir. Bazılarının aklı bedeninden hızlı gelişir Şedi de öyle biri.
Torham oğullarında bir gerginlik seziyordu bunları konuşurken. Korat sürekli gülümsüyor sanki onları teselli etmeye çalışıyor gibiydi. Normalde üçü sürekli didişirlerdi oysa.
—Toparlanmanız gerekmiyor muydu sizin? Buraya neden geldiniz ben de birazdan dönecektim.
—Korat söze girdi hemen bunun üzerine; endişeliydi.
—Onları ben getirdim reis. Belli etmiyorlar ama huzursuzlar. Orada neler yaşadığınızı tahmin ediyorum. Oğullarınla konuşmalısın reis, kötü rüyalar görüyorlar.
—Daha önce hiç savaşmadılar çünkü bu normal Korat. Onların yerine seni ve Angrat’ı götürmeliydim. Savaş tecrübeniz var ikinizin de. Fakat yola çıkarken böyle şeylerle karşılaşacağımızı tahmin etmemiştim.
Sonrasında Torham oğullarına döndü.
—Neler görüyorsunuz evlatlar?
Andar rüyasını anlattı ilk önce. ‘Karanlıktı ve göz gözü görmüyordu. Neredeydim ve neden oradaydım bilmiyorum. Sonra bir çift parıldayan göz gördüm. Bunlar Pand gözleri olmalıydı hırıltısını duyuyordum. Bana doğru ilerliyordu hafifçe kükreyerek. Sonra nerden buldum bilmiyorum bir meşale geçti elime ve onu yaktım. Pand yaralıydı. Böğründeki yara o kadar büyük ve derindi ki yaşama şansının olmadığından emindim. Gözlerindeki ifade korkunçtu ama bana saldırmıyordu. Sanki onu görmemi bekliyordu. Ne yapacağımı bilemeden belimdeki bıçağımı çıkarttım. O anda Pand bir anda üzerime atlamıştı. Öleceğimi düşünmüştüm o güçlü pençelerinin etkisi altında fakat öyle olmadı. Üzerime atladığı anda pençeleri yumuşamış ve düşmüştü. Bıçağım ise kalbine saplanmıştı. Pand sanki bana minnet borçluymuş gibiydi ölürken. Sonra birden bir sarsıntı hissettim. İçinde bulunduğum bu garip mağara çöküyordu sanki. Kaçacak bir yer bulamıyordum ve korkunç çığlıklar duyuyordum. O anda uyandım.
Daha sonra da Otram başladı anlatmaya Torham ın ona dönmesi üzerine. ‘Her zamanki günlerden biri gibiydi. Ormanda dolaşıyordum orf umun üstünde. Sonra birden gökyüzü şiddetle gürledi. Aniden bir fırtına çıkmıştı. Hızla köye dönmek için orf u kuzeye doğru sürmeye başladım. Ama birden bir sesle irkildim bu bir bebek ağlamasıydı. Çalıların arasında tek başınaydı. Onu alıp hızla ilerlemeye başladım. Fakat yağmur o kadar yoğun ve rüzgâr öyle sertti ki orfum birden tökezlendi ve yuvarlandık. Bebeği zarar görmeden korumayı başarmıştım ancak orfum ağır yaralanmıştı köye kadar yürümek zorundaydım. Ancak durmadan yıkılan ağaçlar önümde engeller oluşturuyor sürekli yolumu değiştirmek zorunda kalıyordum. Yağmur ve fırtına beni epey yormuştu. Bir ağacın altında çaresizce ağlamaya başladım. Bebek tir tir titriyordu çünkü ve köye ulaştıramadan öleceğini düşünmeye başlamıştım. O ruh hali içinde sıçrayarak uyandım.
Torham Otram a garip bir yüz ifadesi ile bakmıştı bunu anlatırken. Önce Andar ın rüyasını yorumladı.

eywallah laneh hiç alınmıyorum zaten merak etme eleştirilerin yapıcı. Ama şöyle bir sorun var. Bu daha 1. bölüm. O bahsettiklerini de ayrıntılarsam konu çok ağır ilerlemez mi?

Khaos


—Pekâlâ. Andar, rüyandaki karanlık senin üzüntün. Dünkü savaş seni oldukça üzmüş görünüyor bu doğal. Öldürmek zorunda kaldığın insanların acılar içinde olduğunu ve aslında ölmek için çabaladıklarını görmüşsün. Ama üzüntünün tek başına yolunu aydınlatmadığının henüz tam farkında olmadığından; böyle kötü zamanlarda sana yön gösterebilecek birilerine ihtiyacın var. Hüzün senin için acıyı, acılar korkuyu getiriyor. O yüzden yaptığın şeylerin doğruluğundan her zaman emin olamıyorsun evlat. Sana önerim, dostlarınla daha fazla vakit geçirmen bu günlerde. Yalnız kalıp düşüncelere dalmamalısın. Bu sarsıcı olay senin kendini daha iyi görmene neden olmuş. Artık daha iyi bir savaşçısın, cesaretin sınandı.
Andar rahatlamış ve gülümsemeye başlamıştı. Gerçekten Korat şu an çok daha yakın görünüyordu kendisine, kardeşi Otram da öle. Son zamanlarda onlardan uzaklaştığını anlamıştı bir anda. O anda Korat’ın sırtına vurduğu patavatsız ve güçlü bir darbe ile dengesi bozulmuş az daha daldan düşüyordu ki Korat ve Otram onu kollarından yakaladılar. Fakat dengesini sağlamasına yardım etmek yerine iyice aşağı sarkıttıktan sonra havada bir süre sallayıp tekrar yanlarına oturttular. Torham onlara gülümseyerek Otram ile konuşmaya başladı.

—Her zamanki gibi bu kez biraz olumsuz görünse de rüyan yine Nigila ile ilgili Otram, dünkü olayla bir ilgisi yok. Eminim bu konudaki sarsıntını atlatmana benim yapabileceğimden çok daha iyi yardımcı olmuştur dün gece Nigila. Fakat bu sefer de onunla yaşadıklarınla ilgili bir şeyi görmeni sağlamış.
—Ne gibi Reis?
—Her zamanki inatçılığını tabiî ki evlat. Sanırım genç Nigila gebe ve sana bunu söylemeye çekiniyor. Ne de olsa sen bu konuda her zamanki gibi korkak davranıyorsun. Davranışlarındaki değişimi fark ediyorsun ama, hissettiğini kendinden bile saklamaya devam ediyorsun.
—Bunu bilmiyordum reis, sana söyledi mi gebe olduğunu?
- Ulu Nenda adına!
—Tabii ki söylemedi bana saygı duyar ama seni çok sever. Önce sana söyleyecektir fakat bu son kararımız yani uzun yolculuk yüzünden yine ertelediğine eminim. Hala kendini bu konuda yetersiz buluyorsun neden olduğunu anlamadığım bir durum bu. Rüyanda da sürekli bunu görmüşün zaten Otram. Şimdiki gençlerde var olan bu çocuk korkusunu da hiç anlayamamışımdır. Senin gibi düşünüp kararı tek başıma almaya kalkışsaydım, Şedi yaşında bir oğlum olmuş olurdu bugün seninle Andar yerine.
—Ben öyle mi yapıyorum reis?
—Bilmeden de olsa buna neden oluyorsun. Hiçbir kadın erkeği emin olmadan çocuk sahibi olmayı dilemez eğer birlikte büyüteceklerse. Ama sen onun ihtiyaçlarını ya karşılayamaz, ya onu koruyamaz, ya olumsuzluklar büyütmemizi güçleştirir gibi her türlü zorluğu buna engel olarak görmeyi sürdürüyorsun.
-Burada hep birlikteyiz evlat. Nereye gidersek nerede yaşarsak yaşayalım onlar hepimizin çocukları olacak. Nigila gençliğinin en üretken dönemlerini seninle paylaşıyor sen de onunla. Hiçbir sorununuz ve eksiğiniz yok. Artık bu akılsızca korkularından vazgeçip onunla konuşmanın vakti gelmiş ve geçmiş bile. Son günlerde Nigila’nın yüzünde gördüğüm dalgın bakışların nedeni de ortaya çıkmış oldu böylece. Hiç vakit kaybetmeden yanına gitsen iyi olur bu günkü kararın onu daha da üzmesini istemeyiz öyle değil mi?
—Haklısın reis hele bu durumdayken üzülmesini hiç istemem. Ne kadar akılsızca düşünmüşüm hemen gidiyorum.
Siz de gitseniz iyi olur Korat! Yoksa birazdan Şedi de buraya gelir ve neler konuştuğumuzu sormaya başlar. Üstelik de çok işimiz var Halekler gelmeden buradan uzaklaşmak için çabuk davranmalıyız.
—Haklısın reis. Haydi, Otram biz de gidelim Şedi ile bugün yeterince uğraştım!
Andar inerken Otram ve Korat da onun ardından Antra ağacının büyük dallarından aşağı sarkmaya başlamışlardı. Fakat Korat bir süre alttaki dala basmadan sallandıktan sonra çevik bir hareketle tekrar yukarı çıkmış ve Torham ile göz göze gelmişti.
—Ne oldu Evlat?
—Gerçekten Nigila sana bir şey dememiş miydi reis? Hiç belli de mi etmedi?
—Hayır, ne oldu ki?
Korat Andar ile Otram a işaret ederek gitmelerini söyledi ve Torham ın yanına oturarak konuşmaya başladı.
—Bir hafta önce elinde sepeti ile dalgın dalgın öylece ayakta duruyorken göz göze geldik. Avdan dönüyordum Halini fark edip gülümsedi bende ne oluyor anlamında bir işaret yaptım. Sıkıntılı bir şekilde ofladı. Tam yanına gidip konuşacaktım ki eli ile karnını gösterip sus işareti yaptı ardından, sonra da birden arkasını döndü. Niye böyle davrandı ki diye düşünürken arkamdan gelmekte olan Otram’ı fark ettim. O zaman anlamıştım durumu biraz düşününce. İkisini buraya getirirken bu durumu sana nasıl anlatsam diye de düşünmekteydim. Fakat ya Torham da biliyorsa ve söylenmemesi gerekiyorsa diyordum bir yandan da. Sen anlatınca üzerimden büyük bir yük kalktı.
—Sana söylemesi garip. Bana bir şey belli etmedi. Kadınlar hakkında kesin fikirli olmamak lazım, ne yapacakları her zaman kestirilemiyor.
—Evet, ama bunun suçlusu Otram ın inatçılığı söylediğin gibi. Nigila ya bir seferinde, Otram ın benim kadar olmasa da çok sebur kafalı olduğunu, eğer çok saçmalarsa bana küçük bir işaretle de olsa durumu haber vermesini istedim. Bir şekilde onu hırpalayarak ikna edebileceğimi ya da sana anlatmanın bir yolunu bulacağımı da ekledim. Zor günlerde meşgul olduğunu düşünerek  kimse sana gelip bir şey söylemiyor; senin için üzülüyorum reis. Her şeyi senin görmeni ve bilmeni bekliyor gençler üstüne üstlük buna rağmen.
—Bu günlerde ve ilerde sana daha çok ihtiyacım olacak evlat. Ama önce senin kalın kafanla ve öfkenle ilgili sorunların üstesinden gelmeliyiz. İşaretleri izlemeye devam et. Yola çıktığımızda seninle parlayan yeni yıldız hakkında konuşmalıyız. Onu benden başka tek gören sensin anladığım kadarıyla. Bunu herkese sordum.
—Dikkatimi çekmişti reis bu önemli mi hep yıldızlara bakarım. Ama senin Nigila ile ilgili ve diğer şeyleri nasıl bilebildiğini hiç anlamıyorum önceden. Dün durup dururken yola çıktınız ve neler oluyormuş meğerse.
—Beni ne sanıyorsun Korat! Herkesin bir yolu vardır. Gençler hiçbir yaşadığını saklayamaz, diğer gördüklerimi de bu Antra ağacına borçluyum aslında. Hiçbir şey saklanmaz aslında gözlerimizden bakmayı bilirsek.
—Öyledir eminim reis.
Korat ağaçtan inerken Torham derin bir nefes alarak onun ardından bakarak gülümsedi. Uzun zamandır aklını kurcalayan sorunun cevabını da bulmuştu bugün. Yaşlanıyordu ve bu diyardan göçüp gitmeden önce Yumanad lara yol gösterebilecek iyi bir gözlemci bulması şarttı. Korat şimdilik çok toydu fakat işaretlerin dilini çözmekte en kolay ilerleyecek kişinin o olduğu da bir gerçekti. Bu onun için alışılmadık ve zorlu bir yol olacaktı.

Khaos

Korat ağaçtan inerken Torham derin bir nefes alarak onun ardından bakarak gülümsedi. Uzun zamandır aklını kurcalayan sorunun cevabını da bulmuştu bugün. Yaşlanıyordu ve bu diyardan göçüp gitmeden önce Yumanad lara yol gösterebilecek iyi bir gözlemci bulması şarttı. Korat şimdilik çok toydu fakat işaretlerin dilini çözmekte en kolay ilerleyecek kişinin o olduğu da bir gerçekti. Bu onun için alışılmadık ve zorlu bir yol olacaktı. Torham bunu düşünerek aşağı inmeye başlamıştı ki birden gördüğü manzara ile irkilerek olduğu yerde kalakaldı. Birdenbire güneyde parlak bir ışık belirmişti. Ardından mavi bir ışık göğe doğru yayıldı. Sonrasında daha yoğun bir parıltı oluştu ve gökyüzüne ulaşan bir ışık konisine dönüştü.
—Bu da ne böyle! Ulu Nenda!
Aniden bulutsuz göğün dört bir yanından çakmaya başlayan şimşekler ışığa doğru akmaya başlamış, muazzam bir gürültü etrafa yayılmıştı. Torham aynı anda önce hafif bir esinti hissetti. Fakat daha sonra esen güçlü bir rüzgâr elleri ve ayaklarıyla olanca gücüyle bulunduğu dala sarılmasına yol açtı. Bir süre şiddetini arttırarak devam eden rüzgâr güneye doğru tüm ovayı toz ile kaplamıştı. Torham toz tabakasının da güçlü esinti ile dağılmasının ardından, dört bir yandan esen rüzgârların ve çakan şimşeklerin ışığın etrafını sararak şimşeklerle yaratılmış bir helezon ile birlikte göğe yükselişini gördü. Bunun hemen ardından da o bölgede tüm bu olayların yoğun ve kocaman bir bulut oluşturuşuna şahit oldu. Hava kararmış kocaman bir fırtına çıkıvermişti. Torham donup kalmıştı. Fırtına güneye doğru ilerliyor ve giderek yoğunlaşıyordu. Çakan şimşekler yoğun bulutun oluşmasının ardından daha da şiddetlenmiş, yer yer düşen yıldırımlar da uzaktaki toprağı ve kayaları parıltılar saçarak dövmekteydi. Bunun yanı sıra bir sürü de hortum oluşmaya başlamıştı aniden dönen hava akımları yer ile yoğun bulut tabakası arasında birleşerek. Bir süre sonra mavi ışık kaybolduğunda oluşumunu tamamen tamamlayan fırtınanın da, Halek yurduna doğru güneye ilerleyişi hızlandı.
—Bu nasıl olabildi birden! O ışık da neyin nesiydi! Ulu Nenda adına neler oluyor böyle!
Torham ın bu olanların ardından henüz şaşkınlığı geçmemişti ki güneyden bir orf un üstüne binmiş oldukça değişik görünüşlü bir varlığın fırtınanın orta yerindeki o karmaşıklığın içinden çıkarak hızla ormana doğru yaklaştığını gördü.
—Sen de kimsin? Oradan nasıl çıktın!
Orf yaklaştıkça Torham ın yüreğini anlaşılmaz bir heyecan kaplıyor yerinden kıpırdayamıyordu. Orf ve üzerindeki görülmedik varlık, bulunduğu ağacın altına gelip durduğunda aniden içini tatlı bir rahatlık kapladı Torham ın. Yabancı varlık insan görünümlüydü fakat çok daha heybetli görünüyordu. Boyu ve cüssesi iki ayağı üstüne kalkmış bir pand gibiydi en az iki üç adam boyunda olmalıydı. Bedeninin duruşu da yırtıcı ve çevik hayvanlar gibi atılgan ve esnek görünümlüydü. Tüm hareketlerinde insanı hayran bırakan doğal bir ahenk vardı. Üzerinde ise simsiyah bir kıyafet vardı. Başını bir kapüşon ile kapatmıştı ve yüzünü gizliyordu. Sadece uzun parmaklı ve kocaman elleri açıkta idi ve derisi mavi renkliydi. Neredeyse parıldayan bu mavi elleri ile biri mor diğeri kırmızı ışıldayan avuç içi büyüklüğünde iki kürenin ortasındaki garip kabzayı kavrıyordu. Torham heyecanla ve dikkatle baktığında, üstteki mor küreyi alttaki kırmızı küreye bağlayan yabancının elinin kavradığından başka, küreleri yan taraftan bağlayan yay biçiminde bir sapının daha olduğunu gördü. Üstelik mor kürenin üzerinde parlak beyaz ışıltılarla masmavi parıldayan şey hiç kılıca benzemiyor, daha çok şimşeğinkine benzer göz alıcı bir ışık durmadan titreşiyordu. Yabancı, orf a boynuzlarını bağlamadan binmişti ve bu orf kara bulut Kana idi. Bugüne dek hiç kimse onu yakalayamamış, bir kez yakalandığında ise Şedi nin yüzünden yine elden kaçırılmıştı. Bir süre olduğu yerde durarak kollarını yukarı kaldırarak durdu. Şimdi yüzü biraz görünüyordu ışıldayan kızıl gözleri etrafına delici bakışlarla bakıyordu. Bu bir erkek yüzüydü ve insanda derin bir saygı uyandırıyordu. Sonra Orf un üzerinden atladı ve göğe doğru bakmaya başladı. Daha sonra kolondaki parıltılar saçan başka bir garip nesne olan bileziği çevirdi ve o anda şimşek kılıcının parıltısı ile birlikte bileziğin parıltısı da sönmüştü. Aynı anda da ormanda bulunan tüm varlıkların garip bir uğultu ile bağırmaya başlamış bulunduğu yerde heyecanla olanları izlemekte olan Torham ise kendinden geçmiş bir şekilde hayaller görmeye başlamıştı. Yabancı varlık şimdi çok daha muazzam görünüyor bedeninden etrafına garip bir enerji yayılıyordu. Torham şu an gördüğü garip görüntülerle birlikte kendini çok güçlü ve hayat dolu duyumsuyordu. Yaşamın renkleri bambaşka bir şekilde görünüyordu gözlerine. O sırada yabancı varlığın etrafını sayısız hayvan çevrelemiş hareketsiz bir şekilde onu izliyorlardı. Torham şaşkınlıkla yabancı varlığın yanına doğru yaklaşan yaralı bir pand yavrusu olduğunu gördü. Ölmek üzereydi ve zorlukla nefes alıyordu. Gülümseyerek onu kucağına aldı yabancı ellerinin parıltıları şimdi hayvanın tüm vücuduna yayılmıştı. Onu yere bıraktığında koşarak ve oynayarak annesinin yanına koştu yavru tamamen iyileşmişti. Daha sonra yabancı etrafına toplanmış diğer hayvanlara da dokundu ve onları bir süre sevdikten sonra yeniden ayağa kalktı. Kolundaki bileziği yeniden çevirmiş bileziğin ve şimşek kılıcının parıldaması ile birlikte her şey tekrar eski normal haline dönmüştü. Hayvanlar hızlı bir şekilde ormanın derinliklerine doğru dağılmış, Torham da şimdi yeniden kendine gelmişti. Yabancı yeniden üç dört adam boyu ilerisinde sessizce onu bekleyen Kana nın üzerine bir sıçrayışta atlayarak üzerine oturdu. Sonra aniden başını yukarı kaldırıp gözlerini Torham ın gözlerine dikerek ona doğru seslendi:
-Ekindron vanehedris asohimdor Torham! Hadal vane hinondel tol Vidol! Yumanad vane hedova sindo şatad Golad!
Bunun ardından yabancı hızla kuzeye doğru uzaklaştı. Orman sessizliğe bürünmüştü.
Torham tam ağaçtan ineceği sırada orman aniden hareketlendi. Tüm hayvanlar sürüler halinde kuzeye doğru yabancının gittiği yöne ilerlemeye başlamıştı. Kuşlar da ormanı terk ediyorlardı hatta Torham, üzerinde bulunduğu ağaçtaki böcek ve karıncaların bile yuvalarından çıkarak sıraya girmiş bir şekilde ağaçtan indiklerini gördü. Korku içinde ağaçtan inerek orf unun yanına gittiğinde onun da huysuzlandığını fark etti. Hızla köye yol aldı.
Torham köye vardığında herkes heyecan içinde etrafında toplandılar. Çocuklar durmadan ağlıyor, başta orf lar ve urut lar olmak üzere hayvanlar zapt edilemiyor, herkes korkuyordu. Köydekiler rüzgârın çıkışına, uzaktan gelen fırtınanın sesine ve sonra da hayvanların kaçışına şahit olmuş; büyük bir fırtınanın yaklaştığını düşünerek hemen sığınacak bir yer bulmak istiyorlardı. Torham Yumanad ları sakinleştirerek fırtınanın güneye gittiğini fakat yine de hemen yola çıkmaları gerektiğini söyledi ve sonra da gördüklerini anlattı.
Köylüler onu sorulara boğdular şaşkınlıkla.
—O kimdi! Kana’ya nasıl binmiş Torham! Fırtınayı o mu çıkardı yani! Yüzü neye benziyordu! Şimşekten kılıcı mı var! Hadal’ı, seni ve kabilelerimizi nereden tanıyor onunla daha önce karşılaştın mı? Ne dedi sana diğer sözlerini anlayabildin mi! Ulu bir ruh muydu? Gökten mi indi? Kılıcı nasıl bir şeydi anlatsana. Torham bağırdı:
-Durun! Susun? Derin bir nefes alarak konuştu:
-Ben de bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim bildiğimiz insanlardan olmadığı fakat yaşayan bir varlıktı. Yere kılıcın şeklini çizerken Korat’a sordu: çocuklar neden ağlıyor böyle?
—İnanmayacaksın Reis ama buradan gidelim diye tutturdular.
—Evet, gitmeliyiz haklılar herkes gidiyor zaten.
—Gideceğimizi söyledik ama hemen gitmek istiyorlar bir türlü sakinleştiremedik.
—Bu gün her şeye inanırım. Öyleyse hemen yola koyulalım bakalım daha neler göreceğiz.
—Andar sordu:
-Halekler ne oldu Reis? Peşimizdeler mi?
Torham bir an düşündü ve sonra gülümseyerek başını salladı.
—Bir süre onları göreceğimizi hiç sanmıyorum.
******************************************************

Khaos

Sidelt’in başkumandanı Tişun huzursuzdu. Düştükleri pusudan sonra vahşileri dize getirmek için ordusunu kuzeye doğru sürmüş fakat askerleri bir bir çıldırmaya başlamıştı. Ordudan kaçmaya çalışan elli kişi öldürülmüş, kara büyü yaptıklarından korkularak esirler serbest bırakılmıştı. Askerlerin birçoğu, emirlere karşı geliyorlardı. Savaş tecrübesi olan çoğunluk halen Tişun’un yanındaydı fakat genç askerlere güven olmuyordu. Üstelik onları motive edecek Rahip pusuda öldürülmüş, inancı güçlü olmayanlar onu öldürenlerin vahşi kılığına girmiş
Şeytanlar olduğuna inanmaya başlamıştı. Bir kısım asker de büyük bir felaketin yakında olduğunu, herkesin öleceğini söyleyerek canına kıymıştı. Tişun komutanlarından biriyle konuşuyordu.
—Kuzeyde şeytanlar olduğuna inanacağım neredeyse ben de. Ne oldu bu adamlara bir günde? Sanki atalarımız bir zamanlar orada yaşamıyordu!
—Evet komutanım fakat eski atalarımız o zamanlar Mitra’yı bilmiyormuş. Şeytanca yaşadığımız o günleri geride bırakarak bu günlere gelmedik mi?
—Öyle ise ne diye korkuyoruz artık daha güçlüyüz ve Mitra bizden yana.
—Benim bir korkum yok hatta o esirleri serbest bırakarak vahşileri cesaretlendirdik bence.
—Hiç düşünmüyorsun. Onları nereye gittiklerini bulmak için serbest bıraktım. Korktuğumu mu sandın yoksa?
—Hayır komutanım üzgünüm. Fakat büyü yaptıkları da bir gerçek.
—Bak işte peşlerine taktığım askerler geliyor, beş adamımı bu iş için görevlendirdim sen uyurken. Ama… Nasıl!
—Efendim sanırım adamlarınızı yakıp urutlarla göndermişler.
—Görüyorum aptal! Bunu ödeyeceksiniz vahşiler tekinizi bile sağ bırakmayacağım!
—Herkes silahlarını kuşansın! Artık merhamet yok! Ne duruyorsunuz!
Tişun, askerlerin baktığı yöne döndüğünde, siyah bir boynuzlu dev yaratığın üzerinde duran simsiyah kıyafetlere bürünmüş adamın delici kızıl bakışlarıyla karşılaştı. Birden içini ölüm korkusu sarmıştı. Kekeleyerek titrek bir sesle emir verdi.
—Yüzünü maviye boyamış bu fazla gelişmiş gudubet vahşiden mi korkuyorsunuz saldırın?
Tişun un sesi titremişti bunu söylerken söylediğine kendi bile inanmadığından, karşılarındakinin duruşu  bir Pand dan daha yırtıcıydı.
Adam attan inerek iki elini yana açtı ve öylece durdu. Boyu normal bir insanın iki katından fazlaydı ve çok çevik görünüyordu. Silahsızdı. Bunun ardından askerler hışımla üzerine atıldılar, fakat adam çok hızlıydı. İki askeri boğazından kavrayıp havaya kaldırdı ve ölü bedenlerini yere bıraktıktan sonra birinin kılıcını aldı. Ardından gözlerin takip edemediği bir hızla etraflarında dönerek bir anda otuz askerin canını aldı. Kırık kılıçları yerlere saçılmıştı hepsinin.
—Okçular!
Tişun’un bu emri üzerine geride bekleyen iki yüz okçu yabancıyı hedef aldılar fakat yararsızdı. Uçarcasına hareket ederek kılıcıyla okları da bir bir avlamış kahkahalarla gülüyordu.
—Çok eğlendirdin beni büyük Tişun, savaş oyunu böyle mi oynanıyor?
—Kimsin sen? Bizden biri değilsin dilimizi nereden öğrendin. Bu nasıl bir şeytanlık böyle!
—Karmaşık bir dil fakat biraz bakınca anlaşılıyor. Senin tersine ben çok zekiyim Tişun, her şeyi görür görmez anlarım. Sayende savaşmayı da öğrendim bak! Daha önce hiç demir kılıç kullanmamıştım. Bu madeni birbirinizi kesmek için kullanmanız ne kadar da aptalca!
—Seni Mitra mı gönderdi bizden ne istiyorsun?
—Mitra mı? Hah şu Mitra! O sizin tanrınızdı değil mi Tişun? Aslında onu öldürmeye geldim demek daha doğru olur. Tanrınız benim insanlarıma savaş açmış cezasını bulacak. Zihinlerdeki bir yanılgı olduğunu anlatacağım Mitra’ya ve yok olacak varlığı.
—Onu öldüremezsin şeytan! Çek git buradan! Mitra! Koru bizi bu şeytandan!
—O öldü bile. Yakında ona inanan kimse kalmayacak çünkü. Mitra zamanını doldurdu Tişun. Bu topraklarda Darp’ların hükmüne izin verilmeyecek.
—Bunu yapamayacaksın! Işığı seni cehenneme gönderecek. Yıldırımları bedenini kül edecek.
Ya demek öyle! O halde ben Mitra olmalıyım çünkü söylediklerin sadece bende mevcut şu an. Bu durumda asıl siz ise şeytanın uşakları olmalısınız. Yani ruhsuz Darp’lar!
Bunun ardından kolundaki bileziği çevirerek parıltısını kesti ve elbisesinin içinde tuttuğu sönmüş durumdaki şimşek kılıcını da çıkarıp yere fırlattı. O anda bütün askerler büyük bir acı ile yerlerde kıvranmaya başlamışlardı yabancının varlığından yayılan enerji dolayısı ile. Kimi çılgınca birbirini boğazlıyor, kimi kendi canına kıyıyor, kimi kalbini tutarak ya da ağzından köpükler saçarak cansız yere seriliyordu. Sağ kalanlar korkunç kâbuslarla ve acılarla kıvranıyor, yabancıya merhamet için yalvarıyorlardı. O kaskatı ve sahte güvenleri bir anda yok olmuş asıl ruhları olan korku ve kâbus dolu acı varlıkları ortaya dökülmüştü bir anda. Yabancı öfkeli gözleri ile bu ruhunu bilerek reddetmiş korkunun yarattığı sahte inanç ve sapkınlıklarla birleşmiş isimsizler ordusuna baktı son kez. Bunun ardından da ellerini karşı karşıya getirdi. İki elinin arasında oluşan parlak ışığı gönderdiği askerler birer birer yanıp kül olmuştular bir anda. Geride sadece boş zırhlar ve kemikler kalmıştı. Tişun ve komutanları korku içinde yere kapanmış af diliyorlardı.
—Ölmek için gelenlerin hepsi öldü. Anlaşılan siz hiç bu olasılığı düşünmemişsiniz. Size kim istediğiniz her şeyi yapabileceğinizi söyledi? Kılıçsız insanları katlettiğiniz için size cenneti vaat eden bu ölülerin Tanrısı sevişen insanlardan ne istiyor Tişun söyle bana! Tişun acı ile haykırıyordu.
—Affet bizi Mitra! Merhamet et! Canımızı bağışla! Ne yaptığımızı bilmiyorduk kandırıldık!
—Kandırıldınız demek! Doğruyu söyleyenleri katlederken bunu hiç söylemediniz oysa! Para ve ün ile her şeye sahip olacağınızı sandınız yitik ruhlarınızın yerine koyarak!
Sonra yabancı bileziğini tekrar çevirerek şimşek kılıcını açtı. Kalan birkaç kişi artık sadece anılarından dolayı acı çekiyordu.
Sevgi ile yeni canlar yaratmak yerine;
Sevenleri yok edip, nefret kusan Tanrılar yarattınız.
Yaşamdan zevk almak yerine,
Ölümün kutsallığına inandınız.
Kan ve gözyaşı ile kurduğunuz Tapınaklarda,
Kendi sapkınlıklarınıza ağıtlar yaktınız,
Sizi en çok sevenleri,
En büyük işkencelerle ödüllendirdiniz.
Kısacık ömrünüzü,
Bir kişinin arzuları için tükettiniz.
Hiç hissetmediğinizden güzellikleri,
Yakıp yıktınız Tanrılara sığınıp, geri kalan her şeyi.
Gözyaşlarıyla büyüttüğünüz çocuklarınıza,
Ağlamamayı öğrettiniz.
Sevgisiz kalan yürekleriniz,
Kin ve nefretle katılaştı.
Korku ve ihtişam!
İşte sizin asıl Tanrınız.
Cennete sadece Tanrıların alındığı yerde,
Cehennemi yaşar geri kalanlar.
Ne diye sızlanıp ağlarsınız şimdi!
Tüm kapıları bilerek kapattınız gerçeklere.
Yeter ki korkuyla size inananlar olsun!
Ve siz, hepiniz tek bir şeye inanırsınız!
Yaşadığınız yer size göre değildir,
Yeryüzü acı çekmek içindir.
Siz direndikçe Ekindron’un karşısında,
Ölüm kemirecek çürüyen bedenlerinizi.
Gördüm bütün çıplaklığı ile ruhlarınızı,
Çoktan terk edilmişsiniz,
Ekindron tarafından,
Ve Kâbusa dönüşmüş tüm hisleriniz.
Yitik ve yıkıcı oldunuz,
Kendi varlığınızın nefretle kurtulma çabasından,
Zayıf düşmüş şehvet düşkünü bedenlerinizden.
Sona erdi bugün tüm düşledikleriniz.
Yüksek Dronlar uyandı acı çığlıklara
İdelerin hükmü zayıflayacak bugün.
Darplar, başkaları için kazdıkları mezarlarda can verecek.
Halklar için yeni Tanrılar gerek öyleyse,
Zayıf düşmüş yapışkan ruhlarıyla,
Yaşayan her şeyin bozulmaması için.

Yabancı bu sözlerden sonra şimşek kılıcını havaya kaldırdı ve son kez konuştu Halek dilinde.
Yazık ki, şimdi tam da bu noktada,
Haleklerin imparatorluğa yürüdüğü yerde,
Ters bir fırtına göndermem gerekiyor güneydeki denize,
Pankin in öfkesini geciktirmek için.
Yüz yıl sonra hatırda kalanlardan,
Yeni bir din doğacak.
Siz hayattan çekildikçe,
Tanrılar durmadan isim değiştirecek.
Darplar ve İdeler hüküm sürdükçe,
Halklar birbirini kıracak.
Ve şimşek kılıcı parıldadığında, şimşekler ve yıldırımlar tüm gökyüzünü kaplayarak bir fırtınayı başlatmıştı. Tişun ve komutanları yıldırımlarla can verdiğinde, Haleklerin Baş İdesi Sidelt Mitra nın elçisi unvanı ile taçlandırılıyordu halkı tarafından. Fırtına güneye ilerlerken yabancı şimşek kılıcını indirerek Vold ormanına doğru hareket etmek üzere bir eliyle de bir ışık küresi içinde korumakta olduğu Kana’ya doğru ilerledi. O sırada Fırtınanın içinden başka bir yüksek Dron çıkarak onun yanına ulaştı. Oldukça sinirli görünen bir kadındı bu. Ölümlülerin bilmediği bir dilde konuşuyorlardı.

—Fırtına az daha orf umu öldürecekti. Sana beni beklemeni söylemiştim Krool! Ortalığı birbirine katıp insanlığa kıyameti yaşatmışsın yine!
—Onu korumak senin için zor olmasa gerek bunun için kızmış olamazsın.
—Hayır! Ne diye bu kadar abarttın kendini göstermene gerek yoktu. Yarattığın fırtına denize ulaşmadan Halek den geçecek. Kentte bir sürü insan ölecek bu yüzden.
—Onlar her durumda ölecekler bunu Akenorfin bile durduramaz. Beni Torham ın acısı uyandırdı Şiba. Onun çağrısına kulak verdim sadece. Darp’lar her yaptıklarının yanlarına kalmasına fazla alışmış.
—Çok kendini gösteriyorsun bu Akenorfin’i kızdırıyor. Yine Duna’dan kovulacaksın Krool.
—Biliyorum ama dayanamıyorum, Onlarla karşılaşınca ne yapmamı bekliyorsun ki Şiba? Yaşama dair hiçbir şeyleri kalmamış. 
—Onları kendi korkularıyla yüzleştir. Bırak birbirlerini yesinler. Hepsini bir anda tuz buz etmene gerek yok.
—Ben ne yaptım?
—Tanrıları oldun bir anda sonra da cezalandırdın. Korkularını birebir canlandırmamalısın Bu bizi onlara benzetir.
—Senin gibi gizlice yanlarında mı dolaşayım yani ne fark eder ki? Sonuçta senin çıldırttıkların da öldü.
—Evet, ama kendi yaptıklarının dehşetini yaşadı onlar. Tanrıya benzer bir şey görmediler.
—Bunu Akenorfin ile yeterince konuşacağım zaten Şiba şimdi ormandakileri uyarmalıyım.
—Ben Minar’ı bekleyeceğim burada yolum uzun. Amonath’a gitmeliyim.
—Dikkatli ol Şiba hassas bir durumdasın. Oğlunun geleceği belirsiz.
—Neler görüyorsun Krool, o unutulmuşları bulacak ben bir şey görmedim!
—Unutulmuşlar mı? Onları kimse bulamaz Şiba.
—Delaroyh bulacak hissediyorum.
—Demek öyle görüyorsun. Ben belirsizlik görüyorum sadece. Ekindron yaralandı, Akenorfin Kuadron da ve bir ölümsüzün doğumu için en olumsuz koşullar mevcut. Akenorfin de bazen bazı şeyleri göremeyebilir Şiba.
—Her zaman böylesin Krool anlaşılmadık kehanetlerde bulunuyorsun yine.
—Ekindron da dengesizlik var Şiba. Pankin daha fazla zapt edilemez bunu hepimiz biliyoruz. Akenorfin olmadığına göre onu üzerine çekecek olan sensin. Nenda onu daha fazla kontrolünde tutamaz gücü tükeniyor ve sen gebesin! Sakın fırtınada dolaşma diyorum sadece!
—Pankin den korkmuyorum Krool!
—Hiçbir şeyden korkmuyorsun sorun da bu Şiba! Ölümsüzlüğümüz Ekindron’a bağlı oysa bunu unutma!
—Unutmuyorum Krool ne demeye çalışıyorsun?
—Nenda oğlunun doğumuna kadar Pankin’i tutamayacak diyorum. Pankin dayanma limitimize çok yaklaştı öfkesini hissedebiliyorum. Eğer Nenda dayanamazsa Pankin’in gözü içimizdeki ikinci büyük gizil güç sende olduğuna göre sana yönelecek. Şu an Akenorfin den bile etkili bir yaşam gücü barındırıyorsun oğlunla birlikte. Duna’yı terk etsen iyi olur bir süreliğine.
—Bu mümkün değil Krool. Onu Ekindron dışında doğuramayacağımı biliyorsun diğer yaşayan gezegenlerde bu kadar güçlü değil Ekindron!
—Evet, doğru zaten bunun bedelinden bahsediyoruz değil mi?
—Ne yapabilirim tek yol bu Nenda dayanmak zorunda Desilon’un şimşek kılıcı ona verildi bu kez.
—Evet, Unutulmuşlar biz onları bulamadan gelse iyi olacak yoksa oğlun onları bulamayabilir hiçbir zaman.
—Ne demek istiyorsun Krool aklındakini söyle!
—Boş ver Akenorfin ile konuş bunu benden fazlasını gördüğün için bana inanmıyorsun. Şimdi ormana gitmeliyim.
—Hey! Krool! Torham burada olanlara bir anlam vermeye çalışıyor ağacın üstünde ne güzel değil mi?
-Ona görünsem iyi olacak bu günlerde durumu iyi değil yaşlı bilgenin.
—Krool! Ölümlülere görünmemeliyiz Dron bile olsalar.
—Torham’ ı görmenin bir zararı olmaz merak etme. O henüz bozulmamış biri bir Dron öyle değil mi? Onlara ne zararımız dokunabilir ki?
—Kime diyorum ki! Krool Duna’ya hoş geldin. Tüm canlılar seni selamlasın ama Akenorfin uykuda olsun!

Khaos

Gün boyu süren fırtına, Halek yurdunu terk edip denize ulaşmıştı. Sidelt’in muhafızları isyanları ve yağmaları durdurmakta zorlanıyor, Tişun dan haber bekliyorlardı. Halk’ın yeni bir isyan çıkarmaması için Tişun’un yolda olduğu haberi yayılmıştı. Fakat Sidelt’in varisi Prens Olon, Kuzeyden gelen kara haberi babasına duyurduğunda onu ilk kez böylesi bir korku içinde gördü. Fırtına yüzünden kentte sekiz bin kişi evsiz kalmış, tüm mahsul kaybedilmiş daha da kötüsü üç bin kişilik ordudan geriye hiçbir iz kalmamıştı. Olon en çok Tişun’un ölümüne sevinmişti. Haberciler kuzeyde bir tek onun korkunç cesedini bulabilmiş, Olon yanmış bedenine rağmen Tişun’un korku dolu ifadesini hala barındıran yüzünü görünce büyük bir sevinç hissetmişti yüreğinde. Babasının o olmadan bir hiç olduğunun farkındaydı. Fakat kendisi de şu an bir hiçti ve muhafızlar hala Sidelt’in ağzına bakıyorlardı. Olon’un içini bir korku kaplamıştı. Yıllardır arzuladığı şey çok yakınındaydı ve bu durum aynı zamanda onu ölüme çok yaklaştırıyordu. Babasının önünde eğildi.
—Ayağa kalk Olon!
—Şimdi ne olacak evlat görebiliyor musun ileriyi?
—Muhafızlar Halk’ın öfkesini durduramaz artık. Kaybettiklerine karşılık onlara sunabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Onları korkutacak Tişun da yok yanında.
—Beni sever miydin evlat?
—Hayır. Her zaman beni öldüreceğin günü bekledim. Annemi öldürdüğün gibi.
—Onun bana ihaneti çok büyüktü. Bunu sen de biliyorsun.
Olon acıyla gülümsedi:
-Tişun’u neden öldürmedin öyleyse aynı suçu o da paylaşıyordu korktun mu? İkiniz bir olup annemi kurban ettiniz. Tüm halk bunu biliyor ve şimdi onlara bir kurban lazım öfkelerini yatıştıracak. Tişun’a hediye ettiğin kuzey toprakları ona mezar oldu. Bu topraklar da sana mezar olacak. Yaşlandın artık Sidelt! Halk seni umursamıyor bugün.
—Peki ya sen ne yapacaksın bir ordun olmadan? Şu an yalnız başınasın seni her an öldürtebilirim.
—Bu ne işine yarayacak Sidelt? En azından hala adına bir tapınak yaptırabilirim. Böylece halk seni hatırlar.
—Seni de öldüreceklerdir.
—Endişelenme benim için. Onlar tek başlarına karar veremezler. Beni öldürdükten sonra ne yapacaklarını sanıyorsun baba? Adına yaptırdığım tapınaklarda dua ediyor hepsi hala. Büyük ve ulu Mitra! Bunun ne olduğunu sanıyorsun kim görmüş Mitra’yı? Kimsenin hiçbir şey bildiği yok hayat hakkında. Olayları basitleştirmeyi bana sen öğrettin. Tüm tarihimizi okudum baba! Savaş açtığın o vahşiler bizim eski cesur atalarımız ama neye inandıklarından çok seni ve beni neye sahip oldukları ilgilendiriyor komik olma! Uyruklarımızı şeytana savaş açtığımız konusunda ikna edip köleliklerini ve sefaletlerini uzatıyoruz. Bu topraklarda hala başka tanrılara ve putlara inananlar var ama onların inancını sona erdirmeliyiz ki bizim yanımızda yer almak zorunda kalsın hepsi. Mitra nın Rahipleri şimdi beni müjdeliyor halk’a. Sen ordun ile oyalanırken ben onların içindeydim. Kinimi kontrol etmeyi öğrendim. Halek’in geleceği buna bağlıysa eğer, neden bu kini hala taşıyayım? Halk çektiği acının nedenini sormaz. Öyle olsa onları yönetemezdik bunca yıl. Yeni bir kurtarıcı arayacaklar, onları yeni yalanlarla avutup sırtlarını sıvazlayacak. Yaşadığımız hayatın ihtişamı yanında kendi yoksulluklarına mı kızıyorlar şimdi sence? Aptal olma Sidelt! Onların asıl tanrısı ve cenneti biz ve bizim yaşamımız zaten. Zenginlik ve ihtişamdan başka hayal bırakmadık onlara. Hayatları boyu bir şey elde edemeden çalışmaya alıştılar çoktan. Ulaşamayacaklarını bildiklerinden ölümden medet umuyorlar. Mitra hepsine böyle bir hayat sunabilir belki bu ölümlü hayatta feda ederlerse her şeylerini. Şimdi sana öfkeleri bu yüzden. Yalancı çıkardın çünkü tüm düşlerini. Bu felaket nasıl oldu bilmiyorum, görünen o ki senin hatan da değil. Ama yeterince zeki değilsin. Asla gücünden faydalandıklarına özgürlük tanımamalıydın. Krallığını sonuna dek sürdürmek istiyorsan eğer tabi! Giydiğin o yeni taç senin değil farkında bile değilsin. Mitra nın yeryüzündeki temsilcisi ha? Mitra’yı ben yücelttim heybetli tapınaklarla! Diğerleri unutulurken o hep hatırlansın diye. O kadar aptalsın ki bunu önemsemedin gücünün gerçekten tanrısal olduğunu mu sanıyorsun? Aşağıya bir bak baba! Şu kalabalığa ve sefaletlerine bak! Onlar sayesinde istedikleri için buradayız oysa sen hala kendini kahraman ya da kurtarıcı sanıyorsun! Halek surlarını dışarıyı kontrol etmek için değil, içeriyi kontrol etmek için yükselttim bunu bile anlayamadın! Kuzeydeki hiçbir topluluk gelip buraya saldırmayacaktı baba bunu ben uydurdum. Diyeceksin ki peki o yağmacılar kimdi haklısın! Çenga lara yazık oldu zavallıların hiçbir şeyden haberleri yok. Gönderdiğin ordunun yanına öyle aptal ve ruh hastası bir adamı Rahip atadım ki küçük dilini yutarsın! Otuz gün önce zindanların derinlerinde buldum onu ve yanındakileri. Tişun un zavallı genç askerlerini çok kolay ikna edebilirler yine de çünkü asker olmak için kadınsız yaşamalarını şart koydum. İyi ve ölümüne savaşıyorlar bu yüzden buna da ikna oldun!
—Sen tam bir şeytan olmalısın Olon! Beni tuzağa düşürmeyi planlıyordun demek!
—Hayır, büyük Sidelt! Benden vazgeçememeni sağlamak içindi hepsi! Canımı kurtarmak ve yerine kral olabilmek için! O zavallı vahşiler asla unutmayacaklar onlara yapılanı. Üstelik hepimizden cesur ve güçlüler bizden korkmayacaklar. Amacım da bu zaten! Düşmanlarımız olmazsa ordunun ne anlamı var bunu sen de biliyorsun. Halk artık daha fazla şey isteyecek onları nasıl bekletmeyi planlıyordun ki? Tişun un büyük ordusu sapasağlam burada da olsa halk ı sürekli kontrol edemeyiz. Düşmanlar bulmalıyız o yüzden Tişun’u kuzeye göndermedin mi? Ama olmadı. Lanet bir fırtına hepsini uçurdu. Aslında bu çok alışılmadık bir şey Sidelt hala içimde büyük bir korku ve şüphe var bu konuda. Haberciler bütün orduyu kemiğe ve zırha dönüşmüş buldu ama sadece Tişun’un yanık vücudu sağlamdı. Belki de gerçekten Tanrılar var ve Mitra gerçekten bizi cezalandırıyor olabilir sanki öyle görünüyor!
—Öyleyse ne yapacaksın evlat? Neyin peşindesin?
—Umurumda değil üzerime düşeni yapacağım sadece. Senin ölümünü izlemek bana yetecek çünkü her ne olursa olsun! Annemin çığlıkları hala kulaklarımda!
—Sen delirmişsin evlat!
—Buna şaşırdın mı Sidelt? Ne bekliyordun senin gibi aptal olmamı mı bunca şeyden sonra? Anasını işkenceyle öldürtüp koynuna aldığı cariyelerle gününü gün eden ve onlardan yeni varisler beklerken oğlunu korku ile yetiştiren bir kral ne ile karşılaşmayı bekliyor? Şunu aklına sok Sidelt! Halek bugüne dek benim gibi bir kral görmediğini fark edecek! Hayallerini gerçekleştireceğim. Kuzey topraklarını Tişun değil ben çoktan ele geçirdim bile! Sadece zaman meselesi bu. Zenginlik için akın akın buraya gelecek insanlar. Tapınaklarda dua edecek ve heybetlerine bakınca daha büyük olduklarını zannedecekler! Aç ve susuz isimsizler yeni ordumu besleyecekler! Tanrıları olacağım!
O an Kapıdaki muhafız işaret ettiğinde, Olon derin bir nefes çekerek; onları içeri al dedi. Sidelt’in baş muhafızları içeri girerek Olon’un yanında saf tuttular.
—Seni hain! Muhafızlarım! Onları da mı satın aldın!
—Hayır. Canlarını bağışladım sadece. Tişun’un ölümü duyulduktan sonra Halk neden ayaklanmadı sanıyorsun hala? Bekliyorlar. Çünkü rahiplere Mitra’nın gazabından bahsettirdim. Büyük bir kurban vereceğiz ona bu sefer yani senin canını. Çünkü Mitra senin işlediğin günaha rağmen elçilik tacı ile onurlandırılmana çok sinirlendi.
Olon bunu söylerken kahkahalarla gülüyordu.
—Ne günahından bahsediyorsun sen Olon? Rahipler nasıl olur da benden habersiz halk’a hikâyeler anlatır?
—Annemin kutsal olduğuna inandırmak kolay oldu Halk’ı. Çünkü gerçekten de içimizde insanlara tek değer veren o idi. Her şey çok güzel denkleşti. Tişun onlar için ölüm demekti sen de öyle. Rahiplere gelince. Onlara bazı özerklikler tanıdım. Asla benden habersiz adım atamazlar ama Halk üzerinde yetki sahibiler artık. Üstelik bu sayede Mitra nın tapınakları için bağış da toplayabilecekler ve kendi zenginlikleri olacak. Hem de daha kolay bu inancı yayabileceğiz onlara verilmiş bu yetkilerle. Hatta öyle ki Halk senin ölümüne bile üzülecek inançları gereği ama sonra şöyle bağıracaklar muhafızları tekrarlayarak:
-Kral Sidelt öldü! Yaşasın Kral Olon! Eh herkes ölür bir gün bunu bana sürekli söyler korkuyla yönetirdin baba. Ama yaşam aynen devam eder.
Olon, muhafızlardan birinden aldığı zehirli kadehi taht’ın önüne bırakarak muhafızlar eşliğinde salonu terk etti. Baş muhafıza dönerek:
-Neden geç kaldınız böyle!
—Bağışlayın kralım bazı sorunlar çıktı.
—Ne sorunu seni aptal!
—Bazı muhafızları ve eski rahipleri öldürmek zorunda kaldık küçük bir isyan çıktı.
—Onlar da kim? Bu nasıl bir ahmaklık sanki Sidelt in onlara bir faydası varmış gibi.
—Onlar onurlu kişilerdi sanırım Kralım.
—Sen ne dediğini sanıyorsun böyle bu ne cüret!
—Teklifimizi kabul etmediler ne yapabilirdik?
—Seni ahmak! Her şeyi benim yapmam mı gerekiyor aptalca konuşup bir de onları öldürmüşsün. Her neyse bir daha böyle bir aptallık yaptığını görürsem onların yanına gidersin emin ol. Bana vakit kaybettirdiniz beni öldürebilirdi sizi aptallar! Sidelt’e kılıç çekebileceğimi mi düşündünüz yoksa? İnsanın babasını öldürmesi kolay bir şey mi sanıyorsunuz, çocukluğumdan beri onun korkusuyla yaşadım ben. Hala önünde titriyordum.
—Endişelenmeyin kralım artık o öldü.
—Kes sesini ve gidin bakın ölmüş mü? Ölmediyse de öldürün sonra da halk’a duyurun Mitra’nın isteği üzerine kendini öldürdüğünü.
Sidelt zehirli kadehi içmeden önce gülümsedi.
—Sonunda iyi bir kral oldu ve beni yendi ne zekâ vay canına! Onu seviyor olmam ne tuhaf! Yeryüzü gerçekten şeytana ait bir yer. Neden ölümden korkayım ki her şey bitti sonunda. Sidelt kadehi dikti ve ağzından köpükler saçarak yere yığıldı.

Yumanadlar bu sırada yolculuklarına başlamış belirsiz geleceklerine doğru ilerliyorlardı.


Khaos

Yumanad lar iki gün süren yorucu bir yolculuğun ardından Vidol vadisinin kapılarına ulaşmışlardı. Çevrede garip bir sessizlik hüküm sürüyordu. Torham ın karşılaştığı o garip yabancıdan beri etrafta en ufak bir canlı kıpırtısı ya da esinti yoktu. Yumanad reisi kabilesini vadinin içindeki göl e doğru yönlendirdi. Biraz dinlendikten sonra vadinin üst kısımlarında yerleşmiş olan Golad ların yanına gitmeyi düşünüyordu. Golad ların Reis i eski dostu Hadal ı uzun yıllardır görmüyordu. Yaşlı Büyük Reis Almal kıtlık yüzünden Yumanad ları Golad lardan ayırarak güneydeki şu an terk etmiş bulundukları ormana götürmüş, sonraki günlerde de ruhu atalarının yanına göç etmişti.
Bir süre daha ilerledikten sonra göl kenarına ulaşmış ve çadırlarını kurmuş olan Yumanad lar akşama doğru dinlenmeye çekildiler. Torham uyumamış, gece aklına gelen bir şeyi takip ederek göl ün kuzeyindeki tepeye tırmanmak için atını o bölgeye sürmüştü. Sabaha doğru tepeye tırmanmayı başarmış ve önünde uzanan geniş vaha’yı izlemeye koyulmuştu. Buradan her yer gözlenebiliyordu. Geride bıraktıkları yurtları Vold ormanı, sabah sisinin ardında belli belirsiz parıldamaktaydı. Torham bir süre etrafına baktıktan sonra, biraz ilerde bulunan bir kayayı zorlukla yerinden oynatarak sonunda biraz ileri yuvarlamayı başarmıştı. İşte hala ordaydı! Kayanın altındaki çukurda kat kat bezlere sarılmış halde duran kutuyu çıkardı. Kutunun içinde kabilesindeki kimsenin varlığını bilmediği, Hadal ile geçirdiği gençlik yıllarındaki bir sır duruyordu. Bu bir büyütücüydü. Torham Onu eline alıp parçalarını temizledi ve birleştirdi. Şimdi gözüne yaklaştırdığında çok uzakları görebiliyordu. Vold ormanının ağaçlarını bile seçebiliyordu.
Genç bir savaşçıyken Torham ve Hadal bu bölgede dolaşırlardı. Bir gün garip bir gezgin ile karşılaştılar. Bu komik görünüşlü yaşlı bir adamdı. Onlara tütün ikram etmiş ve sohbet etmişti. Bu yabancı adam her dili biliyor ve uzak güneydeki insanların yaşamından bahsederek birtakım öğütler veriyordu. Yaşlı adam, Torham ın ve Hadal ın hayatını oldukça etkilemişti. Yıldızların göründüğü gibi küçük olmadığından, dağlardaki mavi sislerin iyileştirici etkilerinden bahsetmiş, hiç duyulmamış hikâyeler anlatmıştı. İkram ettiği tütün yüzünden Torham ve Hadal günlerce garip şeyler görmüş, Almal onları gözleri normale dönene dek vadiye göndermişti. Bu olanlardan birkaç gün sonra yaşlı adam yine birdenbire karşılarına çıkmış ve bu büyütücüyü onlara hediye etmişti. Bunu Halek diyarında deli olarak bilinen birinin kendisini anlayan tek kişi olduğu için hediye ettiğini söylemiş ve Torham ile Hadal a ‘Herkese göstermeyin hemen, biraz kullanın önce. Şu tepe gözlem için çok uygun kullanmayı öğrenince dostlarınıza da gösterirsiniz’ diye eklemişti. Büyük kıtlığın yaklaştığı o günler gelmeden önce iki genç uzun zaman diğer keşifleriyle birlikte yıldızları da keşfe koyulmuştu. Ancak Almal kurduğu yeni grubun içine ilerde bilge biri olacağını söyleyerek Torham ı da katmış ve sonradan ‘Ormanın Ruhu’ anlamına gelen Yumanad adını verdiği bu grupla birlikte onu da güneye götürmüştü. İlerleyen yıllarda Torham Yumanad ların Hadal da Golad ların bilge Reis i olmuştu. Hadal bu sırrı korumaya karar vermiş olacak ki, bir gün eski dostunun geri geleceğini düşünerek Büyütücü yü burada saklıyordu. Kutunun içinde bir parça da taze tütün duruyordu. Hadal dostunun yolunu gözlüyordu. Torham gülümseyerek tütün çubuğunu hazırladı ve etrafı izleyerek tütün içmeye koyuldu. Bir müddet sonra vadinin güneye bakan üst kısmından parça parça yoğun dumanlar yükselmeye başladığını fark etti. Bu Golad savaşçılarının Yumanad ları karşılamak için yola çıktığını işaret ediyordu. Torham bunun üzerine bir miktar çalı toplayarak ateş yaktı ve yanarken yoğun fakat kokusuz duman çıkaran akrend adlı bitkiden bir parça ateşe attı. Önce Golad lara sonra aşağıdaki kabilesine işaret vermeye koyulmuştu. İki taraftan da Valon adlı büyük cüsseli bir otobur hayvanın boynuzlarından yapılmış çok uzaklardan bile duyulabilen Yonu ların uzun soluklu ve tok seslerinin yankısı birbirine karışmıştı.
Torham dürbünü ile kuzeyi gözlemeye başladı. Vold ormanında gördüğü ilginç yıldız parıltısının çok uzaklarda bulunan Uğultulu dağlar ın en yüksek tepesi Amonath dan geldiği anlaşılıyordu. Hava aydınlanmış olmasına rağmen dağın zirvesinden yayılan parıltı gözlenebiliyordu. Torham ın içini bir ürperti kaplamıştı. Uzun yaşamı boyunca Vidol vadisinden Halek ülkesine dek birçok yolculuğa çıkmış olan Torham, bugüne dek Uğultulu Dağlar a dair birçok korkutucu ve garip hikâyeler duymuştu. Bölgedeki hiçbir kabile Vidol vadisinin kuzeyine geçmeye cesaret edememişti bu yüzden bugüne dek. Söylentilere göre uğultulu dağlar a doğru yükselen kuzey de garip ruhlar dolaşıyordu. Eski ataların anlattığı hikâyeler Uğultulu dağlar a yaklaştıkça insanların çıldırdığını ve geri dönmemek üzere ortadan kaybolduklarını anlatıyordu. Bütün bunların yanında Uğultulu dağlar bölgedeki yerli kabilelerin kutsal mekânı idi aynı zamanda.
Torham etrafı gözlerken gök gürültüsüne benzer güçlü bir ses ile irkildi. Gökyüzünde bulut görünmüyordu ama ses yoğunluğunu arttırarak yükselmeye devam etti. Güney gökyüzünde ani bir karaltı belirir gibiydi ancak bu karaltı buluta benzemiyordu. Sonra birdenbire güçlü bir ses eşliğinde ortaya çıkan yıldırımlar saçılmaya başlamıştı etrafa o bölgede. Torham dürbünüyle oraya baktı hemen heyecanla. Eski yurtları Vold ormanı alevler içindeydi ve yıldırımlarla dövülüyordu tüm ağaçlar adeta. Kısa süre içinde tüm orman küle dönüşmüş gökyüzündeki karaltı kızıla doğru renk değiştirmeye başlamıştı. Aniden büyük ve kulakları sağır edici tiz bir gürültü daha duyuldu bu kez. Sanki bir şey kırılıyor gibiydi. Torham ın kulakları çınlıyordu.
—Ulu Nenda! Yine neler oluyor böyle!
Torham korkuyla güney gökyüzünü izlemeye devam etti. Gökte garip bir dalgalanma belirmişti şimdi aniden. Sonra yeni bir gürültünün ardından Gökyüzü o bölgeden Amonath a kadar aniden kızıl bir çizgi ile yarılmıştı. Kızıl çizgi Torham ın bulunduğu yerin batısından geçiyordu ve böyle olması büyük şans idi. Çünkü dürbünü ile baktığında kızıl çizginin yakın bölgelerindeki toprağın kavrulmakta ve yanmakta olduğunu gözlüyordu. Sonra kızıllığın ilk oluştuğu yerden mavi bir ışık huzmesinin göğe doğru yükseldiğini gördü. Işık hareket halindeydi ve kızıl çizgiyi kuzeye doğru izliyordu. Yaklaştıkça bu ışığın içinde belli belirsiz kıpırdayan bir şey olduğunu gözlemledi. Önünden geçmek üzereyken net bir şekilde görebilmişti Torham ışığı yaratan kaynağı. Bu dev bir kuşun üzerine oturmuş eski bir tanıdıktı. Yüzü seçilebiliyordu ve parıldayan kızıl gözleri. Kuşun etrafını çevirmiş mavi bir ışık küresinin içinde ayakta duruyordu ve elindeki o garip şimşeğe benzer kılıcını göğe yöneltmişti. Geride bıraktığı bölgede kızıl çizgi ortadan kalkıyor sanki gökyüzü birleşiyor gibiydi. Tüm gökyüzü Vidol vadisindeki göl gibi kızıl çizgiden dışarı doğru iki yana dalgalanmaktaydı. Amonath daki parıltı iyiden iyiye artmış ve o bölgedeki gökyüzü mavi ve yoğun bir ışık ile parıldamaya başlamıştı. Kuşun üzerindeki varlık daha önce Vold ormanında gördüğü kendisiyle konuşan kişiydi.
Torham daha sonra Amonath dan bu tarafa gelen başka bir ışık daha gördü. O da geçtiği bölgedeki kızıl çizgiyi kapatarak ilerliyordu. O da aynı şekilde duruyordu dev kuşun üstünde ve bu seferki varlık çok güzel bir kadındı. Tam Torham ın önünde yan yana geldiler. Üzerinde durdukları komik ve gülümsemeye benzeyen yüz ifadesine sahip kuşlar bir ok gibi çok hızlı uçmalarının yanında havada durabiliyorlardı. Büyük kanatlarının üstündeki sırtına yakın bölgedeki iki çift daha küçük olan kanatlarını çok hızlı bir biçimde çırparak. Bu sırada büyük kanatlarını topluyor ya da denge için kullanıyorlardı. İkisi yan yana durarak bir süre daha şimşek kılıçlarıyla göğü ışık ile taramış ve sonra kılıçlarını indirip göğü kızıl gözleriyle izlemeye koyulmuşlardı. Masmavi saçları ve koyu mavi tenleri siyah kıyafetlerinin içinde parıldıyordu. O sırada gökyüzündeki dalgalanma yön değiştirmiş, bu kez kaybolmuş olan kızıl çizgiye doğru iki yandan dalgalanmaya başlamıştı. Daha sonra Amonath ın zirvesinden gelen daha yoğun bir mavi ışık eski kızıl çizginin üzerinden geçmiş ve gökyüzündeki hareket durmuştu. Şimdi her şey eski haline dönmüştü. Garip varlıklardan erkek olanı ani bir hareketle diğer kuşa sıçrayarak kadına sarıldı. İkisinin üstünde durduğu kuş aniden ok gibi ileri fırlayıp uçarak Amonath a doğru yol almaya başlamıştı. Kuş çok hızlı ve ani dönüşler yapıp kendi etrafında dönmesine de rağmen bu çift hiç etkilenmiyordu onun hareketlerinden ve emin bir şekilde dengelerini hiç sarsılmadan bularak birbirlerine sarılmış halde ayakta duruyorlardı kuşun etrafında yürüyüp dans ederek. O sırada diğer kuş da ikisinin üzerinde bulunduğu diğer dev kuş ile dans ediyordu havada birbirlerinin etrafında helezonlar çizerek.
Torham hayatının diğer bir büyük şaşkınlığını yaratan bu tecrübenin yaratmış olduğu garip bir ruh hali içinde Bulunduğu tepeden inmeye başlamıştı gülümseyerek. Dürbününe bakarak kendi kendine söylendi heyecanla.
—Yaşlı adam! Sana ne kadar çok şey borçlu olduğumu biliyor musun acaba?
Torham kabilesinin yanına döndüğünde yine şaşkın ve meraklı çocuk ve gençlerin bir sürü sorularıyla ile karşılaştı. Yine hepsi aynı anda konuşuyor cevap bekliyordu. Torham onları sakinleştirerek sorularını cevapladı ve gördüklerini anlattı. Gençler dürbünü görünce merak ile elden ele dolaştırmış, hayret içinde etrafa bakıyorlardı.
Bir müddet sonra üç Golad savaşçısı konakladıkları yere gelmiş ve onları biraz da şaşkınlık içinde karşılamıştı. İçlerinden biri Çenga ların katledildiğinde karşılaştığı Tumand, bir diğeri Hadal ın oğlu Ling idi. Üçüncüsü ise eski dostu Hadal dan başkası değildi. Hala çok iyi görünüyordu. Torham gülümseyerek eski dostuna sarıldı ve gençlerin elindeki dürbünü göstererek; ‘Neler gördüğüme inanamazsın eski dostum. Bu günlerde yine bir değişim oluyor anlaşılan’ dedi.
—Uğultulu dağlar a yaklaştıkça artmakta bu günlerde bu durum Torham. Benimde sana anlatacağım çok şey var. Bir gün geri geleceğinizi biliyordum. Artık çok daha mutluyuz.

Gün ortasında Yumanad lar Golad ların kamp ına ulaşmıştı. Akşama kadar dinlenen Yumanad lar için gece bir şenlik düzenlenmiş, tütün içilmiş, dans edilmiş ve akşam da ateş başında gençlere Torham ve Hadal tarafından hikâyeler anlatılmıştı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hadal ve Torham, Hadal ın çadırında tütün içerek son zamanlarda olanlar üzerine konuşuyorlardı.
—Şigua lar ile neden çok eski yıllardan beri anlaşamadığımız ortada öyleyse Torham. Kalabalık bir kabile olmuşlardı. Ama bizim gibi ayrı yurtlarda yeni bir hayat kurmaya çalışmadılar. En son bildiğim güneydeki denizden balık avladıkları ormanları ve keşfetmeyi bıraktıklarıydı. Demek sonunda Ulu Nenda nın yolundan ayrılmayı seçip korku ile Halek lere dönüştüler.
—Oraya birkaç kez yolum düşmüştü Hadal. Sanırım Halekler sadece Şigua ların eseri değil. Birçok yerde onlara benzeyen kabileler gördüm. Zaten Halek lerin bu kadar çok kişi olması da birçoğunun onlara katılmasından oldu. Almal bize bu yüzden Vold ormanını güney sınırı olarak çizmiş olmalı. Ne olursa olsun asla daha güneye inmeyin gitmeniz gerekirse kuzeye dönün demişti.
—Giderek sıkışıyoruz Torham. Batı ya ve doğuya gitmek daha önceden yasaklandı. Şimdi de güney. Daha kuzeye gitmek de tehlikeli. O bölgenin girişi var çıkışı yok.
—Amonath daki ruhlar orayı kapatmış deniyor. Ormanlar çok vahşi ve sık. Dağlar a yaklaştıkça da dayanılmaz fırtınalar ve soğuk hâkim. Uğultulu dağlar bize göre değil. Orada sadece büyük ruhlar yaşayabilir.
—Öyle görünüyor Torham. Ancak oraya varana kadar çok yaşanacak yer var. Eskiden daha kuzeyde yaşayan kabileler varmış. Sonra birden kaybolmaları dışında uzun zaman orada yaşamışlar.
—Ne kadar kuzeye gittin Hadal?
—Gençliğimiz süresince gitmediğimiz kadar uzağa gittim. Halek de denize dökülen nehir’i takip ettim. Yukarı çıktıkça korkutucu olmaya başlıyor. Sesler duydum Torham. Nehir’in fısıltısı sadece sudan gelmiyor.
—Ne kadar ilerleyebildin?
—Nehir bana artık geri dönmemi söyleyene kadar Torham. En son gittiğim yerde dev bir çadıra benzeyen taştan bir tapınak vardı. Üzerinde garip resimler ve işaretler var. Kimler yapmışsa çok şey biliyor olmalılar. Ama şimdi nerde olduklarını bilmiyorum. Kimse yaşamıyor artık orada.
O sırada Torham ve Hadal çadırın dışından gelen ayak sesleri duydular. Dışarı çıktıklarında tüm bölgenin görmeyi engelleyen bir sis ile kaplı olduğunu gördüler şaşkınlıkla. Birdenbire nereden çıkmıştı bu sis. Bir süre sisin içinde yol aradılar. Sisin seyrelmiş olduğu bir kayanın dibinde bir insan silueti nin gölgesi görünüyordu. Yanına vardıklarında ise şaşkınlıklarından ve heyecandan dillerini yutuyorlardı az kalsın! Komik ve tüylü bir şapka giymiş tuhaf kıyafetler içinde elinde garip bir şey tutan bu adam Yaşlı adamın ta kendisiydi. Bu kadar yıldır ölmemiş olması bir yana hiç değişmemiş o alaycı ifadesiyle onlara gülümsüyordu. Elbisesinin kese gibi bir yerinden çıkardığı birbirine bağlı iki cam daireden oluşan garip şeyi kulağına iliştirerek gözüne taktı. Torham ve Hadal daha önce hiç gözlük ve şapka görmediğinden şaşkın bir şekilde yaşlı adamı izliyorlardı. Daha sonra elindeki garip nesneyi ortadan ikiye ayırıp içine bakmaya başladı göz ucuyla bir yandan da ikisini izleyerek. Bu bir kitaptı ancak Torham ve Hadal hayatları boyu ne kitap ne de yazılı bir şeyden habersiz olduklarından sadece bakıyorlardı öylece. Yaşlı adam gülümseyerek gözündeki nesneyi aşağı indirip üzerinden gülümsedi ve yanlarına geldi. Sonra kitabı yeniden açıp dikkatle içine bakarak konuşmaya başladı.

Khaos

-‘Torham! Yumanad ların bilge reisidir ve Tutanah da yaşar. Hadal! Golad ların bilgesidir Ve Vidol vadisinde yaşamaktadır.’ Burada böyle yazıyor. İsterseniz bakın ne ilginç değil mi genç dostlarım.
Yaşlı adam kitabın okuduğu bölümünü onlara gösterdi parmağıyla. Tabi bu garip işaretlerden ikisi de bir şey anlamamıştı haliyle.
—Bu nedir böyle! Bu kadar yıldır nasıl hiç değişmedin kimsin sen?
—Sakin ol Torham. Tek tek sor ki cevaplayabileyim. Buna kitap derler. İçindekine de yazı. İnsanlar sonradan unutmamak için söylediklerini işaretlerle bu şekilde ifade ederler. Böylece bin yıl sonra bu kitap bulunduğunda senin burada yaşadığın anlaşılır seni hiç görmemiş başkaları tarafından bile.
—Bunun ne önemi var ki? Ben olmayacağım o zaman ne yapacaklar benim ne yapmış ve nerede yaşamış olduğumu.
—Hatırlanmak istemez misin Reis? Seni görmemiş torunların seni hatırlar ve sever bu sayede. Hiç unutulmazsın böylece bu kötü mü?
Torham biraz düşünerek cevap verdi.
—İyi şeyler yapıp kabilemin mutluluğunu sağladığımda zaten gençler beni anlatılan hikâyelerimle ve onların anlatacakları hikâyelerle hatırlayacaklardır. Oradaki işaretler beni anlatmıyor. Üstelik bin yıl sonra hatırlanmak istediğimi de sanmıyorum.
—O neden bunun neresi kötü ki Torham?
—Çünkü o kadar yıl sonra hala benim yaptıklarım anlatılıyorsa. Demek ki o zaman ki torunlarım benden daha mutsuz olmalı. Gençler yeni şeyler öğrenmeliler ve keşfetmeliler baştan her şeyi. Ulu Nenda nın yolundan giden herkes zaten beni hatırlıyordur.
—Ulu Nenda mı? Nenda ulu oldu demek. Çok ilginç! Kimmiş bu Ulu Nenda Torham anlatır mısın?
—Hiç kimse değil o. Bir çiçeğin filizlenmesi, bir yıldızın parıltısı, yağmurun bereketi ve bitkilerin ruhudur. Bizi ve her şeyi sarar. Hissetmemizin ve yaşıyor oluşumuzun nedenidir. Bize benzemez ve konuşmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü Ulu Nenda Hayatın içindeki yaşayan ruhtur. O her şeydir. Sevgidir, bilincimizi evrene dağıtarak yitirten sevişmedir, neşeli bir dans tır. Öğrenilmez yaşanır.
Yaşlı adam gülümseyerek Torham a baktı. Hadal da neşeyle arkadaşını destekliyordu.
—Güzel açıklama gençler. Haklısınız. Görmeyeli epey ilerleme kaydetmişiniz ve elinizdekileri yitirmemişsiniz. Aynı dili konuşuyor olmamız güzel hala.
Sonra kitabı arkasına doğru fırlattı Yaşlı adam. Ancak sonra biraz düşünüp gidip geri aldı ve Torham a verdi.
—Yine de işe yarar kitaplar ve yazılar. Ama çok da gömülmemek gerek hayatın açıklaması ve tek gerçeklermiş gibi. Bence incele gittiğin yerlerdeki işaretleri Torham. Kimsenin göremediği şeyler görebilirsin.
—Artık nereye gideceğimi bilemiyorum Yaşlı bilge.
—Tutanah da olman gerekiyor kitap da da yazıldığı gibi.
—Orası da neresi? Kim yazmış onu ve neden?
—Diyelim ki Ulu Nenda nın bir yolu bu Torham güven bana. Büyük bir değişim olmak üzere bu bölgede. Golad lar tepedeki kayalık mağaralarda güvende olacak. Siz de Tutanah da olmalısınız o günden önce. Tapınak kabileni koruyacaktır.
—Neden kaçmamız gerekiyor yaşlı adam? Neler oluyor?
—Pankin harekete geçti Hadal! Büyük ruhlar bile onu durduramaz. Bu bölgedeki her şey değişecek yakında.
—Pankin mi o da ne?
—Duna nın soluğu ve Ekindron un yıkıcı gücü.
—Neden bahsettiğini anlayamadık yaşlı adam.
—Duna yaşadığımız yerin tamamına verdiğimiz isim. Gençliğinizde yaşadığımız yerin dev bir küreye benzediğini söylemiştim hatırlıyorsunuz. Ekindron ise Ulu Nenda nın bendeki karşılığı. Varlığını koruyabilmek için harekete geçti şimdilerde. Sizde bir karşılığı bulunmayan karşıtını dengeleyebilmek için. Ya Kuadron gelecek ya da Pankin Ekindron u bir süre daha dengeleyecek. Bana güvenin. İyi olacaksınız.
—Pankin yoksa Almal ın zamanında Mormoza dediğimiz karanlık Tufan mı yaşlı adam? Bir fırtınadan çok çok daha hızlı kara bir bulutun kum fırtınası gibi göğü kapladığı sayısız şimşekler ve hortumlarla yerin altını üstüne getiren felaket! Ulu Nenda adına! Buraya mı geliyor?
—Evet Torham. Hem de çok yakında harekete geçecek. Birileri onu geciktirdi. Fakat şimdi çok daha güçlü geliyor. Acele etmelisiniz. İa-Ai beşinci kez batmadan burayı kaplamış olacak.
—Beş günümüz var yani. Ama Tutanah’a giden yolu bilmiyorum.
—Fısıltılı nehir i izle Torham. Sana yol gösterecektir. Şimdi gitmeliyim. Görmem gereken 5 kabile Reis i daha var.
—Kimsin sen Yaşlı adam nesin?
—Bana yaşlı adam derler. Bir gün yine karşılaşacağız gençler.
—Çok garip biri olduğun kesin. Üzerindeki kıyafetler çok garip gerçekten de. Gözündeki o şey ile başındaki tüylü şeye de bir anlam veremedik. Ve ayağındaki kırmızı uzun ayaklıklar çok değişik.
Yaşlı adam alaycı bir ifadeyle gülümseyerek cevap verdi.
—Bunları çok uzaktaki bir diyardan edindim. Ama gitmenizi tavsiye etmem. Bunları alabilmek için 5 gün boyunca taş kırmam gerekmişti. Karşılığında elime tutuşturdukları parlak madenlerle bu tür şeyleri ve yiyecekleri takas ediyorlar. Karnımı doyurduktan sonra elimde kalanlarla bunları aldım en işe yarar şeyler olarak bunları bulabildiğimden koca kent de.
—Halek diyarından mı aldın yoksa onları. Sanırım böyle şeyler görmüştüm orada çok eskiden gittiğimde.
—Demek orayı biliyorsun Torham. Evet, boşa geçen bir zaman kaybıydı benim için. Sürekli ne kadar madenim olduğuyla ilgilenip bir şeyler satmaktan başka düşündükleri yok. Beni de deli diye kovalayıp dilenci muamelesi yaptılar. Yani yaşamak için herkese acı masallar anlatıp hiç bir çaba göstermeden yardım isteyen biriymişim gibi. Oysa onlara yardım etmeye çalışıyordum. Sadece birkaç kişi kurtulabilecek aralarından.
Yaşlı adam karanlığın içinde kaybolmuştu yaşından beklenmeyecek bir hızla. Torham ve Hadal onu arkasından takip etmiş ancak o çoktan gözden kaybolmuştu bile bilinmeyen yollarda.

Mend venad olahind omalda,
Şinto sakramond aldelind,
edravineh kun endromenile nonad,
falont eldolad nenfalont guriveyea.

Asruhmendre kolasitis nen Pankin.
Valoruh Nenda, valoruh Komeçed, valoruh Krool
En saetra nenvaloruh vond Akenorfin!
Minaroth Akenorfin! eldorey nond Ekindron.

Vinerot tilnat eslin Kuadron
Ekindron vanehedris asohimdor!(1)
Şiba

(1)Gece kararırken gördüğüm bu rüya,
Değişimler getiriyor gelecekten,
Ölümsüzlük değil sonsuzluk görüyorum,
Işık uzaklaşıyor karanlık yayılıyor,

Çığlıkları yankılanıyor Pankin'in
Nenda çaresiz, Komeçed çaresiz, Krool çaresiz,
Ne yapacaksın çaresizliğin önünde Akenorfin!
Dönmelisin Akenorfin! Ekindron terk ediyor Duna’yı

Biliyorsun ölüm getirecek Kuadron.
Ekindron seninle olsun!



Yumanad lar 3 gün 3 gece ara vermeden yol almışlardı kuzeye doğru dostları Golad'lar ile hüzünlü bir biçimde ayrılmalarının ardından. Torham, en sonunda kendisini kabilesi ile birlikte dev bir tapınağın yakınlarında bulmuştu. Yaşlı adamın söylediği yer burası olmalıydı. Buraya alışmak onlar için kolay olmayacak gibi görünüyordu çünkü bu defa ormandan biraz uzakta bulunuyorlardı. Tapınağın bulunduğu tepenin hemen altında nehir çeşitli kanallara ayrılıyordu. Torham bu kanalların burada yaşayan eski insanlarca yapılmış olduğunun farkındaydı. Çevredeki bir kaç göletten gelen pırıltılar içinde birçok balığın bulunduğunu işaret ediyordu. Tapınak oldukça heybetli ve korkutucu görünen bir yapıydı. Torham bir an hayal ederek bu kocaman piramidi yapmak için binlerce el'e ihtiyaç olacağını tahmin etmekte zorlanmamıştı. Fakat bu ihtişam arayışı ona Helakleri anımsatmış olduğundan bu nedenle de biraz huzursuz olmuştu. Tapınak oldukça yüksek ve geniş olan kuleli ve basamaklı piramitlerden biriydi. Torham bunları düşünürken, o sırada İçine girmek için sabırsızca tepeye tırmanmaya çalışan Şedi yi görmüş Andar a işaret ederek onu oradan uzaklaştırmasını söylemişti. Hırçınlaşan Şedi Torham la göz göze gelince sakinleşmek zorunda kalmıştı. Havada bir sıkıntı seziliyordu hiç bir esinti yoktu. Burada bir gariplik vardı sanki. Yumanad lar sakin bir şekilde bölgeye yerleşmeye koyulmuştu ancak Torham, erzakları koymak için tapınağa yönlendirmişti onları. Hemen ardından da yanına Andar ve Otram ı alarak birlikte Tapınağa girdiler. Oldukça zor bir tırmanış olmuştu fakat sonunda yüzlerce basamağı aşıp kuledeki kapıdan içeri girdiler.

Bu eski yapıdaki binlerce sembol ve işaret ilgisini çekti Torham ın ilkin. Çünkü bu işaretler Yaşlı Adamın kendisine verdiği kitaptakilere çok benziyorlardı. Her yerde garip giysilere bürünmüş ellerinde anlaşılmaz nesneler tutan insanların resimleri bulunuyordu. Bazıları omuzlarının üzerinde insan başı yerine hayvan başı taşıyorlardı. Türlü noktalardan içeriye ışık giriyor tapınak nerede ise kendiliğinden aydınlanıyordu.

—Burası nasıl bir yer böyle Reis!
—Hiç bir fikrim yok Andar. Eskiden burada her kim yaşamışsa çok fazla bilgiye sahip oldukları anlaşılıyor.
—Bu taşları nasıl kaldırmışlar benim üç katım?
—Elleri ile kaldırmamışlardır herhalde Otram.
O sırada bir resim Torham ın dikkatini çekmişti. Elinde garip bir nesne tutan kadın görünüyordu resimde. Diğer elinden ise etrafa parlak bir ışık yayılıyordu. Torham geri çekilerek yüksek ve geniş duvarın tamamını kaplayan bu resim'i incelemeye başladı. Kadın etrafında korkudan iki büklüm durmakta olan diğer insanlara bakıyordu. Gözlerindeki ifade ise öfkeden çok sevgi doluydu. Biraz ilerde dev bir fırtına bulutu biçiminde görünen dehşetli bir canavar pençesini ona doğru uzatmıştı. Ancak kadının varlığı ve yaydığı ışık sanki canavarı korkutmuş gibi görünüyordu. Diğer insanlar toplu halde kadının arkasındaki tapınağa doğru koşuyordu bir yandan da. Torham bu dev canavarın Pankin i simgelediğini anlamıştı. Ama o kadın kimdi? Üçü de hiç bir şey söylemeden resimleri incelediler bir süre. Andar ve Otram gelmekte olan tehdidin farkındaydı ve böyle günlerde Torham ı sorularla fazla rahatsız etmemeleri gerektiğini iyi biliyorlardı.

Bir süre daha içeride gezdikten sonra tapınağın güvenli olduğuna kanaat getirdiler ve dışarı çıkarak kabilenin geri kalanını çağırdılar. Yumanad lar hummalı bir çalışmaya girerek Tapınağı temizlemeye başlamışlardı ellerinden geldiğince. Torham insanlara hiçbir şeye dokunmamalarını söyleyip duruyordu usanmadan. Yaşlı adam bu tapınağın onların tek yaşama şansı olduğunu söylemişti ancak Torham yine de bu yapıyı dikenlerin tuhaf bilgilerine güvenemiyordu bir türlü. Sanki karanlık bir şeyler vardı burada.

İkinci güne doğru Torham Kabilesini tapınağın içinde toplamıştı. Yumanad lar birkaçı dışında neler olacağını bilmiyordu. Hatta Torham fazla heyecanlı olduğundan Korat a bile Yaşlı Adam dan ve onun Pankin dediği Mormoza dan bahsetmemişti. Ancak Şedi nin yersiz soruları Korat ı şüphelendirmeye yetmişti kısa sürede. Şedi yine kendisi ne olduğunu bilmese de etrafındakilerin bir şeyler sezmesine neden olmuştu. Torham Korat a tüm orf’ları urut ları ve diğer hayvanları da tapınağa getirmesini söyleyince ilkin reis e bir şey söylememişti fakat birazdan yine Andar ve Otram ile boğuşurken ona yakalanmıştı. Korat ikisini de altına almış canlarını epeyce zorluyordu. Kabiledeki en iri ve güçlü savaşçıydı Korat ata binmedeki ustalığı yanında.
—Yine neden boğuşuyorsunuz siz üçünüz? Neler oluyor Andar? Böyle bir günde bunun için kaybedecek zamanımız yok!
—Bilmiyorum Reis! Durup dururken üzerimize atlayıverdi.
—Pekâlâ, anlaşılıyor ki yine başaramadınız. Size ona hissettirmeyin demiştim.
Korat şaşkın bir halde neden bahsettiklerini anlayabilmek için üsteliyordu. Fakat Torham ile konuşurken elinden kurtulan ve sonra gizlice arkasından gelen Ortamı fark edememiş ve bu iriyarı koca adam başına aldığı sert bir darbe ile yere yığılmıştı. Otram a işareti veren Torham o an yüzünü buruşturmuş ve istemeden de olsa onu diğerlerinin yanında sakin bir yere götürmelerini istemişti.
—Son üç gün içinde başına yediği ikinci darbe oldu bu Reis. Uyandığında önce senin onunla konuşman gerek bu sefer. Neden böyle durumlarda her seferinde bunu yapıyoruz?
—Eğer Korat ı tanıyorsam Otram, emin ol bunu duyduğu an tapınağın içinde Mormoza geliyor diye çığlık çığlığa koşmaya başlayacaktır. Herkesin birdenbire korkuya kapılmasını istemiyorum. Yola hemen çıkmalıydık ve gençlere açıklama yapacak vakit yoktu. Ancak O inat ettiğinde tüm gençlerin de onun kadar heyecanla davranacağını biliyoruz değil mi?
—Haklısın Reis ancak yine de uyandığında yakınlarında olmasak iyi olur.
Torham gülümseyerek yanlarından ayrıldı. Kuleye çıkıp güneyi gözleyecekti Hadal ın yola çıkarken ona hediye ettiği eski dürbünü kullanarak.

Her şey sakin görünüyor bu da Torham ın canını sıkıyordu. Yumanad lar neden burada kapalı bir yerde oturmak zorunda olduklarını sorup durmaya başlamışlardı yeni yurtlarını araştırmaları gerekirken. İçinden bir ses Torham a her şeyin yarın başlayacağını söylüyordu.


Khaos

Okyanuslarda büyük bir dehşet hiç uyumadan dolaşır,
Pankin dedik ona ölümün ani nefesi,
Gücü tüm fırtınaları aşar Pankin in,
Sonsuz okyanustan beslenir ve onu geçilmez kılar
Duna yı iki parçaya ayırır,
Bir şeyler değiştiğinde tırmanır karalara
Ve aniden kara bulutlarla kaplanır tüm gökyüzü,
Toprak ve hava birbirine karışır,
Yağmur yerine buz yağdığı söylenir,
Hiçbir ölümlü bilmez nasıl olduğunu,
En derin mağaralarda saklandıklarından.
Yaşamayı başaranlar, onun ardından,
Hiçbir şeyin eskisi gibi görünmediğini görür,
Ormanlar kuruyan çöllere,
Çöller denizlere dönüşür.
O yüzdendir Pankin in,
Ölümlülerce hiç adının anılmayışı.
Krool
**********************************************************

Halek de Sidelt için sade bir tören düzenlemişti Olon. Sidelt’in yakılan naaşı ağır ağır ilerliyordu sonsuz okyanusa doğru tören kayığıyla denize esen rüzgârın yardımıyla. Olon içinde garip bir boşluk hissediyordu şimdi. Tüm hayatı Sidelt’in korkusu ile geçen Olon onun ölümü ile bir an sanki tüm yaşama amacından da olmuştu. Bir süre tören kıtası ile kayığı yüzüne üzgün bir ifade verip selamladıktan sonra yeni generali Orgzid’e döndü doğuyu göstererek.
—Havanın hali hiç hoşuma gitmedi, gökyüzünü hiç bu kadar kızıl görmüş müydün?
—Hayır efendim. Bu günler epey çatışmalı geçiyor. Sanki tüm doğa bir öfkeye kapılmış gibi Mitra bizi korusun!
Olon başını iki yana sallayarak gülümsedi alaycı bir tavırla.
—Mitra’yı kim koruyacak asıl o önemli olan Orgzid.
—Orgzid imparatorun bu sözüne bir anlam verememiş şaşkınca bakmıştı yüzüne.
—Ölüm hissediyorum general. Bunun babamla ilgili olduğunu söyleme sebebi bu değil.
O sırada Olon dalgaların arasında bir kıpırtı görür gibi olmuştu. Dikkatli bakınca bunun bir insan olduğu anlaşılıyordu. Boğulmakta olan bir kadındı bu. Olon şaşkınlıkla askerlerine emir vererek kadını oradan çıkarmalarını buyurdu. Kıyıya getirilen kadın baygındı ve üzerinde hiçbir kıyafet yoktu. Olon hemen üzerini örtmelerini söyledi şaşkınlık ve heyecanla ona bakan askerlerine. Simsiyah saçları olan kadının görülmemiş bir güzelliği vardı Olon bile tüm katılığına rağmen bu görüntüden etkilenmişti. Anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu. Olon, rahiplerinin müdahalesiyle yavaş yavaş kendine gelmeye başlayan kadının saraya götürülmesini emretti.
Bir gündür uyuyordu Olon’un gizemli misafiri. Ertesi gün öğlene doğru kendine gelmişti. Olon’un cariyeleri onu süsleyip yeni kıyafetler giydirmişti. Olon’un kendisiyle görüşeceği salona doğru muhafızlarla ilerlerken çevredeki herkesin hayran dolu bakışlarını üzerine çekiyordu. Yüzünde anlaşılmaz bir hüzün ve gözlerinde bir derinlik vardı hep. Salona girdiğinde muhafızlar geride kalarak kapıyı kapatmışlardı. Salon boştu. Bir süre sonra Olon içeri girdiğinde onun hüzünlü ve nemli bakışlarının önünde bulunduğu pencerenin dışına yönelmiş olduğunu gördü. Sadece çok kısa bir an kafasını çevirip kendisine göz ucuyla bakmış ve hiçbir jestte bulunmadan yine pencereden dışarı bakmayı sürdürmüştü. Olon varlığına bu kadar ilgisiz davranan hiç kimse görmemişti bugüne dek. Büyük Mitra tapınağına bakıyordu. Gözlerindeki hüzün zaman zaman öfke kıvılcımlarına dönüşüyordu sanki tapınağı süzerken. Olon yanına gelerek onunla birlikte dışarıyı izlerken konuşmaya çalışıyordu bir yandan da.
—Bir adın olmalı. Sana nasıl sesleneceğim güzel varlık.
Kadın yine kısa ve sert bir bakışla bir an ona bakıp ilgisizce dışarı bakmayı sürdürüyordu. Davranışlarındaki ahenk ve özgürlük Olon’un ilgisinin giderek artmasına neden olsa da, onca gücüne rağmen içindeki bir his onun bundan hiç etkilenmediğini düşündürüyordu.
—Konuşamıyor musun yoksa? Onca işimi ve saltanatımı bırakıp seninle konuşmak için geldim buraya.
—Adımın senin için bir önemi var mı genç kral ne fark eder ki? Aşağıdaki şu insanların isimlerini de bilmiyor ama onlar adına hayatlarını ilgilendiren kararlar alıyorsun her gün.
—Öyle olsun. Demek benden hoşlanmadın, bunu bekliyordum zaten. En azından dürüstsün.
—Bu tapınağı sen mi yaptırdın?
—Onu ve diğerlerini evet. Güzel değil mi? Bu yapılara bakınca insan kol gücünün neler yapabildiğine şaşırıyor.
—Sanki kendi ellerinle yapmış gibi konuşuyorsun. Eminim tek bir parçasına senin elin dokunmamıştır yapılırken.
—Halk bunlardan hoşlanıyor. Ben de onlara istediklerini veriyorum çünkü onların kralıyım.
—Eskiden insanlar başka şeylere inanırdı. Mitra isminde bir tanrıyı ilk kez duydum çok fazla sana benziyor.
—Zamanla bazı şeyler değişiyor. Artık doğru yolu buldular ismi cismi olmayan tanrılara inanç kalmadı görüyorsun ki.
—Onların sefaleti arttıkça sen gözlerinde büyüyorsun öyle değil mi Olon? Acı çekiyorlar, acıdan ölüyorlar, umutları tükendikçe senin ayaklarının altında ağlaşıyorlar. Ama sen onları sadece sayılarıyla değerlendiriyorsun. Ne kadar çok iseler o kadar büyüksün. Ben burada sadece ölüm görüyorum başka bir şey değil.
—Neler yaşadığımı çok iyi bildiğini sanıyorsun öyle mi? Hiçbir şey bilmiyorsun sadece çok güzelsin. Ne böylesini gördüm ne de göreceğim belki de bundan sonra. Seninde orada olmayıp burada olma nedenin bu zaten. Kimsin sen? Güneyden mi geldin? Buradan olsaydın kesin seni tanırdım çünkü daha önce.
Kadın Olon’un bu sözüne karşılık öfke ile bakmıştı.
—Öyle ya bütün güzel kadınlar senindir değil mi?
—Bir kraliçe olabilirsin bu ölümden daha iyi değil mi? Okyanustan seni ben kurtardım bana bir hayat borcun da var.
—Hayat borcu mu? Bunun alınıp satılır bir şey olduğunu bilmiyordum ne kâbus. Demek beni çok güzel buluyorsun ve bu yüzden buradayım. Öyleyse hiç durma hemen öldür beni. Kurtarılmak istediğimi nereden biliyorsun ki umurumda bile değil. Bu yüksek ve süslü duvarlar, bu kendini beğenmişlik ve sahtekârlık beni öldürüyor zaten. Bu yerden hemen çıkmak istiyorum.
—Adamlarıma seni kentte gezdirmelerini söyleyebilirim. Bu kadar ani kararlar vermemelisin, neden bu kadar inatçısın?
—Onları görmek istemiyorum Olon! Bana bakarken akıllarından neler geçtiğini görebiliyorum. Her şey yüzünüzden okunuyor senin de aklından geçenleri görebiliyorum boşuna çeneni yoruyorsun.
—Ne geçiyormuş aklımdan! Seni sarayıma aldım bunu kimseye yapmadım değerini bilmiyorsun! Kendini ne sanıyorsun sen canımı sıkmaya başladın!
Olon yüksek bir ses tonuyla konuşurken kadının ona hiç de umursamayan bir güvenle dosdoğru gözlerinin içine bakması yüzünden sesi titremişti bir an. Kadından etkilendiğini bir türlü saklayamıyor tüm gösterişine ve konumunun ona sağladığı güce rağmen kendini güçsüz hissediyordu onun karşısında. Bu ise onu çileden çıkarmaya başlamıştı.
—Güzellikten bahsediyorsun sürekli ama ne dediğini kendinin bile bildiğinden emin değilim büyük ve güçlü kral Olon! Bana baktığında seni cezbeden ne bilmiyorsun sadece içinde bir dürtü hissediyorsun yarım yamalak o kadar! Kadınların bedensel güzelliklerinin diğer tüm canlılar gibi yaşama güçlerinin yansıması olduğunu düşünemeyecek kadar kibirlisin. Sadece sahip olmak istiyorsun ve bu yüzden de en güzelini düşlüyorsun. Oysa hiçbir şeye sahip değilsin. Diğer odalarda zorbaca hırlamalarına katlanmak zorunda kalan onlarca cariyen var. Onlar da ben de biliyoruz ki aslında sadece bir an için küçük bir kısmını hissedebildiğin zayıf ruhun yüzünden hiçbir güce sahip değilsin! Bu sarayın, sahte kıyafetlerinin, ağdalı sözlerinin hiçbir anlamı yok benim için. Ruhundaki zayıflık içini kemiriyor ne kadar büyük görünmeye çalışsan da!
— Bu ne cüret böyle seni fahişe!
Olon un attığı tokat ile kadın sendeleyerek yere düşmüştü. Fakat kahkahalarla gülmeye başlamıştı birden bu seferde. Ayağa kalktı ve üzerindeki tek parça elbiseyi bağlı bulunduğu yerden çözdü. Olon’un karşısında çırılçıplak duruyordu.
—Güçlü ve büyük Olon! Haydi, ne duruyorsun şimdi de saldır bana istediğin her şeyin en güzeline sahibim! İkimiz de biliyoruz ki aç kurtlar gibi saldırsan da ben henüz hiçbir şey hissetmeden bu güzelliğin tadına varamadan aynı hızla sönüp gideceksin birdenbire! Koca bir boşluktan başka hiçbir şey duyumsamayacak bunun senin zayıflığın olduğunu da kabul edemeyeceksin! Belki de beni öldüreceksin sonra tüm bunları unutmak için. Ama ne fayda! Bu senin gerçeğini değiştirmeyecek! Senin sefaletin ruhun! O yüzden sen buradasın; küçümsediğin ama her şeye rağmen yaşama savaşı veren Halk’ın aşağıda! Beni bunlarla kandırabileceğini sanıyorsun! İnsanların ruhsal acizliklerini ihtişam ve gösterişle kapatmaya çalıştıklarına ilk kez şahit olmuyorum! Ama asla bunlarla yerini dolduramaz hep daha fazlasını isteyerek acılar içinde can verirler!
—Lanet cadı sen de kimsin! Zindanlarda çürüyeceksin. Belki o zaman aklın başına gelir ve kim olduğumu anlarsın!
—Sana hayır diyen kadınlara verdiğin ceza bu demek büyük kral! Çektirdiğin acılara yaşamak istedikleri için dayanamayıp boyun eğen insanlar sayesinde ne kadar da cesursun!
—Sus artık kahrolası! İstersen sana aşağıdaki insanların gerçek yüzlerini de gösterebilirim madem onları benden daha değerli bulduğuna göre! Eminim senin kadar güzel bir kadınla bir gece için avuç dolusu altın dökeceklerdir hepsi! Eğer bu saraya girmiş olmasaydın başına gelecek buydu bu güzellikle! Sana kimseye nasip olmayan bir şans tanımıştım oysa. Muhafızlar!
Olon’un çağrısına rağmen salonun kapısı açılmamıştı. O anda dışardan gelen uğultuyla irkildi kral. Halk panik halde sağa sola kaçışıyordu. Dışarı baktığında, hayatında ilk kez gördüğü dev kuşların daireler çizerek büyük tapınağın ve sarayın etrafında döndüğünü görüyordu. Yüzlerce Tredosdan kenti adeta istila etmiş zaman zaman da tapınağın ve sarayın etrafında toplanmış askerlerin üzerine yaptıkları ani pike lerle ölümlerine yol açıyorlardı.
-Bu..Bu ne böyle? Mitra koru bizi!
O anda aniden salonun kapısı da kırılmış dev Tredosdan lardan biri kadının önünde durmuştu. Olon dehşet içinde kapının dışında ölmüş olan muhafızlarına bakıyordu. Kuşun gagasında yoğun bir mavi ışıkla parıldayan bileziğe benzer bir şey asılıydı. Kadın bileziği alarak Olon’a baktı yavaş yavaş koyu siyah tan kızıla dönmeye başlamış gözleriyle. O sırada eliyle garip bileziği çeviriyor iç içe olan halkaları yer değiştirdikçe kadının gerçek görünümü de ortaya çıkmaya başlıyordu. Sonra birden bileziği yere bıraktı ve kızıl gözlerini korku içindeki Olon’a dikerek konuştu.
—Ölüm vakti Olon! Vakit erişti. Mitra’nın sonu ve Nenda ile tanışma vakti.
Sonra birden kadın çömelerek ellerini yere koydu ve o anda da Olon tir tir titreyerek iri bir kara postlu dişi Pand a dönüşmüş kadının dehşetli uzun dişlerini göstererek üzerine gelişini gördü. Kaçmaya çalıştı fakat Pand onu pençeleriyle yakalayıp çekerek altına almıştı. Şimdi Olon bu dev yırtıcı ile göz gözeydi yine. Bilinçsiz bir şekilde ‘Annecim’ diye bağırmıştı Pand koca ağzıyla başını parçalayacağı sırada. Fakat Olon ölümü beklerken hayvan ani bir atakla sarayın balkonundan aşağı atladı onu olduğu yerde bırakarak. Tredosdan da hızla ardından onu takip etti. Olon tüm dehşetine rağmen korku içinde dışarıyı izliyordu. Tredosdan lar askerlerin attığı oklardan çevik hareketleri ile helezonlar çizerek kolayca kurtuluyorlardı tüm iri cüsselerine rağmen. Durmadan yeni bir grup geliyordu aralarına. Bu arada Pand tapınağın çatısında iki ayağa kalkmış ve o anda neredeyse üç adam boyunda mavi saçlı mavi tenli çok güzel görünüşlü bir varlığa dönüşmüştü. O uzun yıllardır bölgedeki tüm kabilelerin inançlarına da isim veren Nenda idi. Tredosdanlar tüm bu olanlar sırasında Nenda nın önce çağırdığı sonra da bayılttığı çocukları ve henüz gelişmemiş gençleri götürüyorlardı. Gittikleri yerde burada olanları hatırlamayacak, yeni bir hayata başlayacaklardı. Nenda Tredosdan’ların işi bittiğinde kalan birkaç çocuğu da birine bindirip yolladıktan sonra beklemeye başladı Liderleri olan dişi Tredosdan Minar’ın sırtına atlayarak. Minar ile birlikte on kadar Tredosdan kalmıştı.

Khaos

En flau yonde makron Minar! Sanrflan blorin.
Bunun ardından Tredosdanlar ağızlarını açtılar. Tiz bir çığlık Halek’in sokaklarında yankılanmaya başlamıştı. Olon da dâhil kalan tüm Halek halk’ı iki büklüm kulaklarını tıkamaya çalıştı ama bu çabaları bir işe yaramayacaktı. Çünkü eski ataları denizde yaşayan bu hayvanların suda bile çok uzun mesafelerden duyulabilen sesleri, şimdi dehşet verici bir özelliğe daha sahipti. Diğer canlıların beyin dalgalarını bozup bir süre sonra da tüm sinir işlevlerini etkisiz hale getirerek ölümlerine neden olmak. Kısa bir süre sonra Halek de yaşayan hiçbir canlı kalmamıştı. Nenda Pankin in dehşetini görmeden ölümlerini sağlayarak Halek’lerin daha az acı ile yok olmasını sağlamıştı sadece. Minar’ın üstünde durup elini havaya kaldırarak gökyüzünden şimşek kılıcını aldı daha sonra da. Bu Pankin’in serbest kaldığı anlamına geliyordu. Hüzün içinde kuzeye Amonath’a doğru baktı.
Şedblod arok Şiba! Ekindron vanehedris Asohimdor.
************************************************************

Tutanah da yeni bir gün doğuyordu gölgeleri iteleyerek. Yumanadların bilmedikleri eski ataları olan Yungin uygarlığının son kalıntılarından Nenda Tapınağının kulesi İa-Ai nin ışığı ile aydınlanıyordu. Fısıltılı nehir sakin bir şekilde Uğultulu dağlardan Halek e doğru akıyor, geceden beri çökmüş olan sis yavaş yavaş dağılıyordu. Tutanah ın biraz kuzeyindeki orman da uyanmış, yaşayan canlılarının bir kısmı türlü seslerle günü karşılıyordu. Ancak aniden bir sessizlik oldu bu uyanışın hemen ardından. Sanki tüm canlılar pür dikkat kesilivermişti birden bire.
Büyük bir uğultu ile birlikte sayısız yıldırım ve şimşekleri ile dev bir yaratığın pençesi gibi tüm gökte aniden belirmişti Pankin in çığlıkları. Koyu gri neredeyse kararmış olan bulutlar Eleson denilen Uğultulu dağlar ile Halek arasındaki bölgeyi kapladığında bir kaosu da beraberinde getirmişti. Gökyüzü adeta kaynıyor, sanki deniz toprağa boşalıyordu. Çok kısa bir sürede Tutanah’ın kuzeyindeki tüm orman göğe çekilmişti kökleriyle birlikte. Tüm yer, sayısız yıldırım ile dövülüyordu. Birbirine çok yakın dönen ve karışan yüzlerce hortum her şeyi göğe kaldırıyor, toprağın altını üstüne getiriyordu. Pankin, Halek in surlarını ve büyük tapınaklarını selin sürüklediği kuru yapraklar gibi aniden süpürerek geçmiş ve ardında hiçbir iz bırakmamıştı. Rüzgârın hızı hiçbir ölümlünün kanatlı araçlarıyla çağlar boyu ulaşamayacağı hızdaydı. Pankin in en korkunç yönü de bu idi. Gürültüsünün çok geriden yetiştiği bir felaketti Pankin. Ne rüzgâr ne de tufan ın yarattığı hortumlar alışılmış biçimlerdeydi. Okyanusun dehşeti en üst boyuta ulaşmıştı artık. Bu Pankin in uyanışıydı. Hiçbir varlık bu güce karşı koyamazdı Duna da. Uğultulu dağlara tırmanıyordu şimdi hızla Pankin. Amonath ın eteklerinde bir çift kızıl göz ise onu izliyordu. Ellerini havaya kaldırarak etrafında mavi bir ışık küresi oluşturmuş üzerine gelen dehşete karşı kendini ve karnındaki yavrusunu korumaya çalışıyordu. Bedeninden ve saçlarından yayılan mavi parıltı titreşiyordu bir kalp atışı gibi. Sol elindeki şimşek kılıcını havaya kaldırarak bağırdı ve sağ elinden yayılan güçlü bir dalga dört bir yanda hızlı titreşimler yayarak ilerledi o anda.
—Vilmodel enf linet Pankin! Noessin glien!(2)
Üzerine sayısız yıldırım yağmıştı yağmur gibi birdenbire ve şimşek kılıcı göğe çekilerek elinden alınmıştı. Kadın dayanıyordu fakat çok zorluyordu tufan ın basıncı onu. Etrafında yarattığı enerji artıp yoğunlaştıkça Pankin de sanki onunla savaşıyor hortum ve yıldırımları ile bu enerji alanını durmadan kırıyordu. Kadın Henüz yerinden sökülmemiş Duna nın en yaşlı ve köklü ağaçları olan Antra ağaçlarına doğru koşmaya başladı. Onların etrafında da bir enerji alanı yaratmıştı ve bunun etkisiyle kökleri hızla büyüyüp derinleşiyor, kökler birbirine karışıyordu.
—Satron olat gendom! Menfla Akenorfin!(3) Vane handama Delaroyh! Pankin vena unt nor Delaroyh?(4)
—Menaf lind Delaroyh ena hen Pankin!(5)
Kadın giderek zayıf düşüyordu etrafında giderek daha da hızlanan Pankin in girdapları karşısında. Artık enerji alanları kurmakta iyice zorlanmaya başlamıştı. Antra ağaçları ise aniden tüm köklerinden sökülerek göğe karışmıştı. Tüm toprak alt üst olmuştu ve sanki topraktan da sular fışkırıyordu artık. Ancak tüm bu kaosun ve karmaşanın içinde Kadın ayakta duruyor her şeyi silip süpüren dehşetin onu yerinden kıpırdatmasına izin vermiyordu. Sanki biriyle konuşmaya çalışıyor gibiydi. Bir ses duyuyordu.
—Vinde sind Delaroyh. Aşrad yunadi Ekindron.(6) Vena asohimdor nohrab Ekindron. Kloe sidnat Şiba.(7) Ekindron vanehedris asohimdor.( 8)
—Menfla Akenorfin! Menfla!(9)
Bunun ardından şimşekleri bile bastıran tiz bir çığlık atmıştı bedenine yağan sayısız yıldırım onu göğe doğru çekerken. Yüzlerce hortumun ve şimşeğin içinde gökyüzünde kaybolmuştu.

Torham ve kabilesi korku içinde tapınağın içinde donup kalmış bir şekilde dışarıdaki seslere kulak veriyordu. Hiç böylesine bir gürültü olabileceği akıllarına gelmemişti bugüne dek. Yüzlerce hortum etraflarında dönüyor, tapınak yıldırımlarla dövülüyordu. Rüzgârın muazzam hızı durmadan sallanmasına neden oluyordu hiçbir şeyin kıpırdatamadığı piramidi. Andar endişeli biçimde Torham’ın yanına geldi.
—Reis herşey çok korkunç görünüyor hiç bitmeyecek mi bu?
—Bilmiyorum Andar ilk kez bu denli yakınım. Daha öncekini uzaktan duymuştum küçükken o bile korkunçtu.
—Bir fırtına nasıl böyle dehşet olabilir tüm yaşam sona ermiş olmalı dışarıda.
—Bu Mormoza evlat. Hiçbir şey onu kelimelerle açıklayamaz. Görmek isteyebileceğimiz son şey şu yaşamda.
—Bunun şu garip ruhlarla bir ilgisi olmalı. Bana daha öncekinde de Mormoza gelmeden önce onların ortaya çıktığını söylemiştin.
—Emin değilim ama sanırım bu onları bile aşan bir durum.
O sırada Korat korku dolu bir yüz ifadesi ile gelip yanlarına oturmuştu.
—Ne oldu evlat bir şey mi gördün?
—Reis keşke daha sert bir darbe vursaymış Otram kafama. Bu çok korkunç! Üstelik daha kötüsü geliyor!
—Ne diyorsun Korat söyle!
—Alt katlarda su birikmiş Reis. Giderek de yükseliyor.
—Nasıl? Tapınak bir tepede olduğu halde mi?
—Evet Reis. Galiba aşağıdaki ova su ile doldu. Hatta tapınağın bulunduğu tepeyi de aşmış şu an!
—Bulunduğumuz zemin kayalık kaymaya dayanabilir. Ama su bu hızda yükselirse çıkış yolumuz kalmıyor. Andar ve Otram’ı yanına al ve insanları kuleye çıkar Korat. Önce biriniz orayı kontrol etsin. Dışarıdaki kıyamet kule duvarlarını yıkmış olabilir dikkatli çıkın. Her açıklık bir tuzak yaşayanlar için.
—Tüm erzaklarımız burada Reis. Hayvanlar da alt odalarda.
—Ben onların bir kısmını getiririm Şedi ile birlikte. Haydi oyalanmayalım!
Bir süre sonra Yumanad lar kulenin bir alt katında toplanmıştılar. Torham ın bile daha yukarı çıkmaya cesareti yoktu. Tufan tüm şiddeti ile sürüyor, tapınağın her yerinden sel gibi sular akıyordu. Alt katlardaki su giderek yaklaşıyor Yumanad lar endişeli bir ruh haliyle çocuklarına sarılmış sonlarını bekliyordu. Artık korku ile ulu ruhlara dua etmekten başka çareleri kalmamış görünüyordu. O sırada kuleden garip bir ses duydular. Bu fırtınanın sesine benzemiyordu sanki bir şey düşmüş ve merdivenlerden sekerek yanlarına geliyordu. Garip nesne yuvarlanarak Torham’ın önüne kadar geldi. Bu mavi küre biçimindeki içinden ışıklar saçan tuhaf nesneyi eline aldığı anda Torham kendinden geçmişti bir süre. Küre onunla konuşuyordu.
—Anahtar elinde Torham. Söyle ölümlü ne istiyorsun?
—Sen kimsin? Bu durumda ne isteyebilirim ki?
—Ben bir anahtarım ve sadece zihnindeki kelimeleri okuyabilirim Torham. Ne olduğunu bilemem, hissedemem. Söylemelisin ne olduğunu hemen çünkü ben göremem. Yaşlı Adam ın zamanı gelince görmen için bıraktığı bir anahtarım. Bana yaklaştın ve seni buldum şimdi söyle.
—Mormoza üzerimizde ve her şeyi yok ediyor. Birazdan her yeri sular basacak ve öleceğiz.
—Mormoza açabildiğim bir kapı değil nedir o Torham?
Torham biraz düşündü ve cevap verdi.
—Ona Pankin dediklerini de duymuştum.
—Pankin her şeyi değiştirir onu durduramam. Neredesiniz ve nasıl halen hayattasınız ölümlüler?
—Eski bir tapınağın içindeyiz. Kuleye kadar çıktık ama sular yükseliyor zamanımız ve kaçacağımız yer kalmadı.
—Tapınağın boyutlarını bilmeliyim. Bir sembol gerekli giriş kapısından.
—Kartal başlı bir kadın gördüm kapıda.
—Nenda tapınağı.
Torham şaşkındı. Kendi inançlarıydı bu.
—Ulu Nenda adına! Peki, ne olacak şimdi?
—Pankin i durduramam ama size bir süre zaman kazandırabilirim Torham. Tüm varlığımı kullanacağım bunun için ve başka şans olmayacak.
—Nesin sen böyle? Canlı değilsen nasıl beni anlayıp konuşabiliyorsun?
—Ne canlı ne cansızım sadece kapıları açabilirim. Şimdi beni havaya atmalısın Torham. Ekindron sizinle olsun.
Torham küreyi havaya attığında tüm tapınağın içini bir ışık kaplamış ve duvarlar sarsılmaya başlamıştı. Bir süre sonra yavaşça yükseldiklerini fark ettiler. Tapınak kayalık zeminiyle birlikte havalanıyordu o an. Bir süre sonra ise havada durmuş kendi çevresinde dönmeye başlamıştı. Tapınaktaki sular boşalıyordu şimdi. Yumanad lar şaşkınlık içinde olup bitenlere anlam vermeye çalışıyorlardı. Tam da o anda büyük gürültünün şiddetinin giderek azaldığını fark ettiler. Sonunda Pankin bu diyarı terk etmeye başlamıştı. Bir süre sonra tüm gürültü kesilirken tapınakta tekrar dönerek alçaldı ve sarsıntılar ve çatırtılar eşliğinde toprağa oturdu. Sular yavaş yavaş çekiliyor, İa-Ai nin parıltıları içeri süzülüyordu. Tüm kabile tapınağın içinde çığlık atıp Ulu Nenda ya şarkılar söylemeye başlamıştı. Kabile gece boyu tapınaktan çıkmadı sular iyice çekilene kadar.