19.08.19/18:41

GERÇEK VE YANSIMA (Öykü)

Başlatan Khaos, 23.06.07/04:46

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Khaos

GERÇEK VE YANSIMA

Quoke, sıkılmıştı ve buna bir neden bulamıyordu. Bulanık zihnindeki hayali imgeler geçmişini sır gibi karartarak geleceği yansıtan bir aynaya dönüşmüştü sanki. Peki yansıyan bu imgeler nereden geliyordu ve geçmişi neden kayıptı. Ayağa kalkıp odasında bulunan boy aynasının önüne geçti ve ‘Ayna olan sensin! Gerçek gördüğüm bu görüntüdeki değil! Oradaki ben değilim, yüzüm böyle,saçlarım bu şekilde değil’ diyerek söylendi. Fakat bunu söylerken ordaki görüntünün de aynı hareketleri tekrarlamış olması zihnini rahatsız etmişti bir yandan. 'Kafam yeterince iyi değil bu yüzden de saçmalamaya müsaitim.' dedi kendi kendine mırıldanarak usulca ve kendini yere bıraktı. Sürekli mantık sorgularından ve 'insan denen zeki memeli hayvanlar nasıl bu kadar geri zekalı bir yaşam sürdürmekte ısrar edebilir' diye düşünmekten de ruhu bunalmıştı son günlerde üstelik. Duvarda asılı olan Komşu gezegenin illüstrasyon resmini inceledi bir süre. Aklına birdenbire 'Mars yüzeyi neden kızıldır diye bir düşünce düşmüş fakat cevabı bildiği halde bu kısa cevabı yetersiz bularak, işin aslı her türlü açıklamadan o an nefret etmekte olduğundan öfkeyle redderek bundan çıkabilecek sosyal anlamı düşündü bir süre. İçinde bulunduğu bu durum ona anlamsız ve salakça görünmüş ve gülmeye başlamıştı. 'Tekrar aynı hataya düşmemeliyim bu çok aptalcaydı' diye söylenerek, loş ışığın gölgelerle süslediği çalışma masasına doğru ilerledi. İç içe girmiş notlarının içinden boş bir sayfa bulmuş olmanın sevinciyle hep boynunda taşıdığı kalemini çıkararak not aldı. 'Her sosyal anlam alakasız bir örnekten hareketle çıkarılmış engellenemez bir önyargıdır.' Notu yazdıktan sonra tamamı dolu olduğundan yazacak yer kalmayan ‘gereksiz çıkarımlar ajandası’ nın arasına koydu. Bir süre dağınıklığı kendi içine hapsetmiş olan odasında göz gezdirdi ve bir anlığına hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Bunu Kızılderili bir bilgeden öğrenmişti. ‘Çok düşündüğünü sanan beyaz adamlar aslında sığırlar gibi geviş getiriyordur ve ulu ruhun damarlarına dokunmasına izin vermezler’ demişti kendisine.
-Ne gibi mesela ölümlülerde mi böyle oluyor bu?
O an aniden yere çömelerek başını elleri arasına almıştı. Yine o sesi duymuştu. Üstelik bu kez ses ona soru soruyordu. Kes şu soruları ufaklık gene mi buradasın? Git rüyalarda yaşa sen! ‘Rüya nerede? Ben kimim? ‘ diyerek seslenmişti ses ona cevap olarak bu kez. Ayağa kalkarak ses ile konuşmaya başladı. ‘Sen yoksun, Rüya da yok! Ben yarattım sizi ama sen sürekli zihnime girip varolduğunu öne sürmektesin yeter artık kes saçmalamayı! ‘Pekala Master.’ Dedi bu kez de hayali ses ona. Mosaf öfkeyle haykırarak hayali zihninden uzaklaştırdı. ‘Aferin sus mastermış komik olduğunu mu sanıyorsun’ Sonra kendi kendine konuşmaya başladı. ‘Bundan kurtulmalıyım artık, ne diyodum hmmm ewt. Aslında budur işte zoraki sosyalliğin sonu. Şimdi de hayali bir ruh arkadaşı edindim.’
İletişim aygıtı 5 dk içinde birinci öncelikli birinin onu arayacağının sinyalini veriyordu. Kim olduğuna bakmak istemedi çünkü eğer enstitü den biri ise yapması gereken açıklamalar vardı ve hiç düşünmeden konuşmasının en iyi fikir olduğunda karar kılmıştı bu konuda. Bir hafta sonra bir konferansı vardı ve konuyla ilgili gerekli verileri toplama işini yeni ilişkiye girdiği sevgilisi yüzünden ertelemişti. ‘Kahretsin’ diye düşündü. Konumlarının varlığıyla kendilerini zoraki ayakta tuttukları için bir profesöre ‘Yeni sevgilim çok ateşli o yüzden biraz gecikti araştırmalarım’ diyemezdi tabi ki. Fakat tek sebeb gerçekten de buydu. Ancak artık yücelttikleri egolarıyla sıradan yaşama küçümseme ile bakan bu adamların artık kaybetmiş oldukları zevkleri nedeniyle bu durumu bayağı bulmasının ötesinde, aynı enstitü de olan kız arkadaşına iki yüzlüce kinayelerde bulunup aralarını açmak için her türlü iğrençliğe başvuracaklarını da çok iyi biliyordu. Yanlarında genç kızların bulunmasından sapıkça bir haz alan bu adamların ne kadar aptal olduklarının farkındaydı fakat saygıyla bilgi düzeyini birbirine karıştırmış olan akademik yapı icabı; ‘Danışman her zaman asistanının iyiliğini ister ve haklıdır’ gibisinden sıradan kamuoyuna bağlı bilimle ilgisi olmayan saçma bir gelenek oluşmuştu. Kendi kendine öfkeli düşüncelere dalmıştı yine. Bundan kurtulup zihnini dağıtmak amacıyla aptal kutusunu açtı. Ekranda adamın biri konuşuyordu ve hiç önemli bir şey söylemeyip bunun yerine ne kadar güzel ve yerinde laf sokmuş olduğunu zannederek şişiniyordu. Bunun yanında gündeme damgasını vuran durumu geçiştirip geri zekalı bir suratla sırıtan en üst yetki verilmiş bu politikacının hastalıklı tavırlarıyla karşılaşmak sanal ortamda da olsa Quoke nin midesini bulandırmıştı. Daha garibi onu alkışlayanların onu hiç dinlemedikleri de alkışa başladıkları andaki tavır ve hallerinden anlaşılabiliyordu. Bu adamlar da kimdi böyle! Hemen aptal kutusu denilerek yerinde bir isim verildiğini çoktan anlamış olduğu televizyonu derhal kapattı ve ajandasının arasına koyduğu kağıdı çıkararak yazmaya başladı yeniden.
‘Beyinsiz:Halk kitlesinde sıklıkla rastlanan kendine özgü garip bir türdür. En şaşılacak yönü ise beyini olduğu düşünülen hatta düşünülüp tartılıp anatomik yöntemlerle ispatlanmış beyinli varlıklardan hiç de farklı olmayan davranışlar geliştirebilme özelliğine sahip olmasıdır. Öyle ki konumları ve fiziksel görünümleri dolayısıyla normal oldukları düşünülebilir ancak normal görünüp normal davrandıkları halde beyinsiz oldukları hemen anlaşılır. Zararlı değil gibigörünürler fakat bu aldatıcıdır hemen bulundukları yerden uzaklaşılmalı ve unutulmalıdırlar' Gülümseyerek ‘Bu tanımı geliştirerek ansiklopedilere koymalı ve çocuklara okutmalılar.’ Dedi kendi kendine. Üç gündür uykusuz olduğunu fark etmişti. Acaba neden uyuyamıyorum diye düşünerek olasılıkları aklından geçirdi.
A) Uyku sorunu çekiyorum.
B)Kafam iyi değil ve çok sıkıldım.
C)Fazla düşünen bir zihni hastalığa yakalanmışım.
D)'Varsayımsızlığın olası olmayan teorik yöntemleri ve sonsuz ihtimalsizliğin fraktal animasyonuna giriş' dersinden kötü not aldım onu hissediyorum.
E)Aslında bu uyku halim.
F)Bunun dışında çok daha başka seçenekler de vardır her zaman.
Ğ)Farketmez.

Hmm diye homurdandı ve yine kendi kendine konuşmaya başladı gelecek olan telefonun stresini yaşayıp düşünmemek için Quoke.
‘Demek ki ben bir çeşit yansıtılmış zihinsel imgelemler bütünüyüm. Yazıyorum öyleyse varolduğum ispatlanabilir çünkü olmasam bu yazı da olmazdı.’ Descartes. Evet o tumturaklı filozof. Nasıl tumturaklı? Baya işte düşünüyorum diyerek düşünmeyi somutlaştırdığını sanıp saçmalamış; öyleyse varım kesin diyerek. Şaşırdığı şeyin saçmalığı bir yana vardığı sonuç daha da akıllara zarar bir zihinsel hal örneğiymiş geometride kalsaymış keşke. Osuruyorum kokuyor ve insanlar uzaklaşıyor dese imiş daha inandırıcı olabilirmiş pekala. EE? Varolmamı sağlayan yazı yada düşünce ise ben neyim o zaman yazan mı yazılan mı, düş(ün)en mi düş(ün)ülen mi?? Yoksa düşlenen mi? Üçüde Ruh ve beden olarak. Yok canım ne alaka şimdi! Çok saçma bir kaçamak cevap oldu bu geçtim bu düşünceyi de öyleyse. En iyisi basit bir şey düşünmeli’ Doktor olan annesinin küçükken yaramazlık yaptığında azarladıktan sonra birlikte söyledikleri tekerleme geldi aklına birden.

‘Küçük çapkın küçük çapkın,
Sen yine mi unuttun iğneni,
Dolapları açmışsın,
İçindekileri ortalığa saçmışsın,
Lüpürdetmişsin kaymağı,
Fırlatmışın boş tabağı.
Anne anne ben yalan demem,
Sana sölemeden de yemem,
Ama karnım çok acıkmıştı,
Baktım dolabın kapısı da açılmıştı,
Elim tabağa değdi,
Değmesiylede..... (Devriliverdi)
Bunu da geçtik evet.’ Heyecanı artıyor fakat düşünmek istemiyordu. Ve o ses tekrar onu sorulara boğuyordu. Arkadaşı olan şimdiki ismi ‘ufaklık’ olan saf ruhu geri gelmiş onu yine sorulara boğuyordu. Ancak bu kez alaycı değildi çünkü o zaman reddedileceğinin farkındaydı.

Soru: Bütün gün boyunca neler yaptın bugün?
Cevap: Belirsiz Olay ufuklarını takip ettim nihilistik bir amaca yönelterek son gayemi.
Soru:Neden? Bu bir tür felsefi söz ve sen insan zihnini küçümseyen birisin gördüklerin yaşadıkların yüzünden.
Cevap: Sanane keyif işte! Yaşamımın mesai ücretini sana mı yatırmam gerekiyor gaye olarak ufaklık! Sen kimsin?
Soru: Ne olur işbirliği yapsan ölür müsün? Ben de senin bir parçanım Quoke?
Cevap: Banane bundan! Git buradan hemen! Kendimde gitsin, kendim içindeki en kendim de gitsin! Saçmalıksınız hepiniz, kendini bilmeye çalışan Sokrat'ın ahmak cümlelerisiniz sadece o kadar. Ben bir paragraf değilim.
Cevap: Noldu hani soru? Nereye gittin ufaklık?
O sırada telefonu çalmaya başlamıştı. Numaraya bile bakmadan hemen açtı ve açmasıyla irkilmesi bir oldu.
-Ra Galaktik koloni federasyonundan bildiriliyor: İlkel uygarlıktaki görevinize son verilmiştir derhal güney kutup noktasındaki gizli piramit e ulaşın. Gezegeni terk etmeden önce hala yörüngedeki gizli gemisinde bulunan ikinci değişim operatörü Jesus Christ’ a raporunuzu sunmayı unutmayınız. Eğer yemekteyse 1. değişim operatörü Musa ya da son Operatöre de bırakabilirsiniz.
Telefondaki kadın bunları yarı kahkahasıyla birlikte zorlukla söyleyebilmişti.
Quoke gülümseyerek derin bir nefes almıştı yeni sevgilisinin bu şakasına karşılık.
-Sana o yazıları okutmamalıydım dalga geçeceğinden adım gibi emindim zaten. Ne alaka Jesus, Ra kolonisi? Böyle şeylere yada ufo’lara inandığımı mı sanıyorsun yoksa?
-Hayır canım. Onlar da benim yaratımım olamazlar mı? Boşver şimdi bunu sana bir şey danışacaktım bu çok önemli. Biliyorum çok meşgulsun aramamam gerekiyordu.
Quoke bunun sorun oluşturamayacağını söyleyerek kız arkadaşını dinlemeye başladı. Telefondaki onun içini ısıtan sıcak sesin sahibi, geceleyin gitmek zorunda olduğu saçma ve göstermelik tanışma partisinde hangi elbisesini giymesinin tuhaf kaçmayacağını soruyordu. Quoke eskiden olsa bunun neden bu kadar önemli olduğunu düşünür dalga geçerdi. Ancak şu an bunu saçma değil çocukça buluyor ve küçük ayrıntılara olan bu meraklı ilgi hoşuna gidiyordu dışarıdaki onca saçmalığın sözde önemine karşılık. Konuşma bittiğinde ise sevgilisi Quoke nin giyim konusuyla ilgili fikir ve önerilerini aptalca bulmuş, başka bir seçenekte karar kılarak telefonu kapatması gerektiğini söylemişti. ‘Öyleyse neden aradı ki çok önemliymiş gibi fikrim’ diye söylendi gülümseyerek. O sırada tekrar ufaklığın sesini duymuştu bu sözüne karşılık.
-Bencil egon yani kendin için bir neden mi arıyorsun Quoke? Senin egonun nesnesi olamayacak kadar güçlü ama basit ve doğal bir ihtiyaçtan olamaz mı bu? Neden her şeyde mantıklı sebebler arayışı rahatlamadın mı, olmamalı mıydı?
-Haklısın ufaklık. Seni daha az susturmalıyım belki de. Fakat ne diyeceğini biliyorum ve şu an seni dinlersem enstitüdeki geleceğim yok olabilir.
-Kendini büyük adam sanan O kokteyl tavuklarının seni götürebileceğinden çok daha iyi yerler biliyorum Master. Tabi bunun için bana ufaklık demekten vaz geçmen gerekecek çünkü ufaklık olan ve aldanan her zaman sensin biliyorsun bunu. Beni hiç dinlemeseydin huysuz ve hayalsiz kısır biri olacağını da.
-Kapa çeneni ufaklık ne demeye çalıştığını biliyorum! Şimdi git ve derinlerde uykuya dal yapmam gereken çok iş var. Toparlanmalıyım. Benden istenenleri yerine getirmeliyim ve onlardan kurtulmalıyım. O gelene kadar da ortaya çıkıp derin gerçeklerden ve çocuksu saf gerçeklerden bahsetme sakın!
-Ben uyumam Quoke! Sen uyurken bile. Eğer derin uykuda ısrar edersen korkunç bir canavara dönüşür üstelik kontrolünden çıkarak varolurum. Beni sakın kısıtlamaya kalkışayım deme yoksa bir canavarla boğuşmak zorunda kalırsın.
-Pekala ufaklık seni boğmayacağım sayende kazandığım çok şey var. Ama istediğin kadar güçlü olmamı bekleme lütfen tek başıma yaşamıyorum bu hayatta.
Ses yine kaybolmuştu Quoke nin yakınmasını duyduğu anda. Hep böyle olurdu zaten ve Quoke onu ikna edemeyeceğini biliyordu. O asla kabullenmezdi geçici gerçekleri boyun eğişleri, kabullenmeleri ve kandırmacaları gerekli de olsa. Fakat Quoke yi yaşatan onun varlığıydı ve o ölürse kendinin de öleceğini çok iyi bilmekteydi. Dışarıda gördüğü acı çekerek kendiyle ve birbiriyle savaşan, ölen ruh-bedenleri gördükçe de iyice emin olmuştu bundan. Gülümseyerek derin bir nefes aldı ve durumunun şu an çalışmaya uygun olmadığına karar verdi bu stres ile. Çıkıp biraz hava almalı ve yürümeliydi ufaklığı sakinleştirebilmek için.

Bir süre hiç düşünmeden şehir ışıklarını,reklam panolarını izleyerek yürüdü. Rock bar ların yoğunlukta olduğu sokakların önünden geçerken kulağını içerden gelen seslere ve kapı önündeki suratsız bodyguard larla kanka olmaya çalışan yeni yetme rock dinleyicilerine baktı alaycı bir gülümsemeyle. 'En geri zekalı ve inatçı olana bile içeri girmek için müzisyenlerden birinin ismini söylemek yeterlidir sorarsan damsız girilmez der,sormadan içeri yürürsen çömez olmadığını düşünerek selamlaşırlar' dedi kendi kendine. Havada yoğun bir kurşun kokusu vardı ve haftasonuydu. O sırada eski bir arkadaşıyla karşılaştı ve bu hiç de hoş değildi. Gereksiz jestlerle bir süre rol yaptı ve onu olduğundan daha fazla yücelterek karşılıklı telefonların alınacağı ama sonra hiç kullanılmayacağı safhayı engellemek için başka birini görmüş gibi davranarak yanından uzaklaştı. Aynı anda, aykırı giyimine kendinden daha çok önem veren sinirli bir kadın hızlı adımlarla kendisine yaklaşarak ateş istemiş, Quoke ise ona yalandan bıraktığını söylemişti. Bu şekilde davranan kadınları tanıyordu ve o sahte asiliğin altında sürekli bir beğenilme arzusu olduğunu bildiğinden bu tepkiyi verip kızın görüş alanından çıkmadan ateşini çıkarıp sigarasını yaktı. Kız ‘uyuz’ diyerek magazin programlarının dişi figüranlarına has burun kaldırma jest ini yapmış ve asıl idealinin ne olduğunu belli ederken biraz evvel kavga ettiği erkek arkadaşının kollarına atılmıştı. Quoke kendini kızın sevgilisi sanan 'gezdirici'siyle başının belaya gireceğini anlamış, üstelik bara girmek için hafta sonu en berbat gün olduğundan adımlarını sıklaştırmaya karar vermişti. Çünkü, ufaklık yine de içmek isteyebilirdi. Fakat gezdirici kızın doldurduğu yalanların gazına gelmiş bir hızla arkasından yaklaşıyordu. Quoke aniden ona döndüğünde ise duraksadı gezdirici. İçtiği sigaranın dumanını yüzüne üfleyerek ona gülümsedi Quoke

Khaos

-Nasılsın Ralf? Nereye böyle hızlı hızlı durum vahim heralde.
Gezdirici ezik bir sırıtış ile durumu anlamamış görünmeye çalışıyor,uyduracağı yalan için etrafa bakarken gözlerini Quoke’nin gözlerinden kaçırıyordu.
-Seni tanıyamadım dostum! Saçlarına ne oldu böyle çok değişik görünüyorsun.
-Kel başlı profesörlerin bazıları uzun saçlardan dolayı kıllanıyor ve geleneklere sığınıyor Ralf. Tıpkı senin gibi.
-Gene başlama Quoke! Bir defa da laf sokmasan rahat edemezsin. Kayıpsın gene neler yapıyorsun dostum, gel bir bira ısmarlayayım sana. Ama yine tuvalete gideceğim diyerek ortadan kaybolmak yok aylarca ona göre.
Quoke bu teklifin sırf suçluluk psikolojisiyle ve reddedileceği beklentisiyle olduğunun farkındaydı. Başka zaman olsa teklifi kabul edip bu ucuz adamın canını zevkle sıkardı saatlerce. Üstelik kız arkadaşının da gezdiricisiyle arasını gerçekçilik felsefesini kullanarak açabilir, ikisini de yaşadıkları bu saçma durumdan çıkararak alacağı intikamla iyilik yaptığını bile düşünebilirdi. Fakat buna hiç zamanı yoktu üstelik ufaklık sıkılmaya başlamıştı. Şu an bu oyunu oynayarak içecek olursa da küçük bir canavara dönüşüp Quoke ye olaylı biçimde geceyi bitirteceği açıkça ortadaydı. Başka bir zaman için söz vererek Ralf’ın yanından uzaklaştı. Bir süre daha yürüyerek sonunda hedeflediği yere ulaşmıştı. Burası kentin içindeki eski kurtarılmış bölgelerden biriydi. Kentteki üniversiteye ait olan karanlık ve ağaçlık arazide biraz ilerleyerek eski dostlarını buldu. Hala aynıydılar ve ellerindeki şarapları ile mutlu görünüyorlardı. Yaşlı kağıt ve şişe toplayıcısının yeni peydah olmuş doğulu hurda ve şişe toplama mafyasına rağmen hala burada ve hayatta oluşu sevindiriciydi. Yine yarım cümlelerle bir şeyler anlatıyor, tam bitti derken zulasından bir dolu şişe daha çıkarıyordu kahkahalar arasında. Onun haricindeki diğerleri de onun gibi görünüşlerinin ve yaşamlarının aksine sağlam karakterli kişilerdi. Quoke ın ister istemez onlarla hep bir mesafesi olmuştu öyle hissediyordu. Fakat çok sevildiği de bir gerçekti. Onlara yaklaşabilen çoğu genç i ya da yaşlıyı ayakçı olarak kullandıkları halde kendisi ile sohbet edebiliyorlardı çünkü. Nasıl para kazandıklarını kimse bilmezdi. Zayıf ve uzun olan sert yüzlü Hank, Dökülmeye başlamış kıvırcık saçlarıyla güler yüzlü Reny, sürekli iyi giyinen ciddi ve ağırbaşlı Zet de oradaydı. Sadece iriyarı yarı kör Tendy yoktu aralarında ve muhtemelen şarap almaya gitmişti. Yıllar önce Quoke onları ilk tanıdığında simsiyah boyalı döküntü bir çay ocağı işletiyorlardı birlikte her ne kadar oraya çay ocağı denilebilirse. Yıllarca sürmüştü bu. Belediye elit kesimin baskılarıyla orayı kapattığında Quoke bir tarihin ve kültürün yok edildiğini bilen belki de tek kişiydi. Bu insanlar sayesinde dünya üzerinde yapılan en garip psychedelic müziklerle tanışmıştı. Hepsi bu konuda uzmandılar yaşlı Uban dışında. Bunun dışında Zet’in on bin film lik dev bir arşivi ve kendine ait küçük bir ev sineması mevcuttu. Onlara katılıp şarap içmeye koyulduğu sırada Tendy garip görünüşlü üç kız ile birlikte yanlarına geldi. Quoke yi gördüğüne şaşırmış sonra da her zamanki babacan tavrıyla bir şey sormadan omzuna vurup gülümsemişti. Quoke bu kızları ilk defa görüyordu. Bunlar yeni okul döneminin akıllı kızları olmalıydı. Aksi takdirde yapacakları en ufak bencilce bir davranışda bu adamların yanına yaklaşamayacak kadar ağır bir hakaretlerini işiterek uzaklaştırılırlardı. Duruma bakılırsa birazdan illegal bir alışılmış uyuşturucu tribine gireceklerdi. Quoke bu teklifi reddettiğinde, Hank gülümseyerek ‘Dalga mı geçiyorsun sen bizle ne sandın bizi Qu!! Kırk yılın başı bir araya geldik işte yapma şunu artık eskisi gibi değil hiçbir şey’ diyerek içerlediğini gösterdi bu yabancılığa karşı. Quoke ise mecburen, içinde bulunduğu ruh haline ve ertesi günkü işlerine çok kısa değinerek gitmesi gerektiğini durumun yabancılık ya da değişimle bir ilgisi olmadığını anlattı. Zet Hank’ı azarlayarak ‘Bırakın çocuğu lan doktor olacak o. Profesör doktor. Biliyo musun sen ne manaya geliyo bu; hıyar? Reny gibi verem mi olsun?’diye ayağa kalkıp hafifçe de itekledi. Hank Mosaf’ın şaşkınca Reny’ ye baktığını görünce gülümsedi. ‘Merak etme iyileşti hemen salak; hastanede karnı doyurulup bakılınca. Ben de kutlamak için dudağına yapıştım adağım vardı ibne olacağım yemin olsun sen iyileşirsen diye. Bir o kalmıştı aramızda bunu atlatmayan zaten. Quoke, ‘ee oldun mu bari’ diye sordu. Hank kaşlarını çatarak payladıktan sonra cevap verdi. ‘Bir gün Tanrı ya inanırsam adağımı da yerine getiririm merak etme sen’ Bunun ardından gülüşerek içmeye devam ettiler. Quoke vedalaşıp teşekkür ederek ayrılırken Hank ‘emin misin’ diyerek cigaralığı uzattı. Gülümseyerek bu teklifi reddettiğinde ise yeniden diğerlerine dönerek; ‘olacak bu prof bak emin oldum şimdi inat etmiş şuna bak ya’ dedi. Quoke yanlarından mutlulukla ayrılmasına rağmen içinde, gördüğü tavır dolayısıyla bir rahatsızlık hissetmişti hafiften. Ufaklık onu hemen uyararak bunun kendisiyle ilgili hissettiği sürekli bir paranoya olduğunu, bu davranışlarında hiçbir küçümseme ve kasılma olmadığını hala aynı kişi olduğunu söyledi. Quoke da kendi kendine konuşarak ona cevap verdi yine. ‘Emin misin ufaklık? Onlar beni içinde bulunduğum durum dolayısıyla her övdüğünde, ben kendimi aşağılanmış hissediyorum. Onlar yüzünden değil, kendi değişimim yüzünden. Artık eskisi gibi umursamaz ve çılgın olmadığımı hissediyorum. Aralarına ailesinden bir süreliğine izin alabilmiş toy bir çocuk gibi katıldım. Suskundum,müzik hakkında konuşmadık, kendimi yabancılaşmış hissettim ve daha bir sürü şey. Değişmişim ufaklık’ Fakat boşuna bir cevap bekledi ufaklıktan. Çünkü bütün bu değişimler sırasında da onu susturmuştu. Bir an onu kaybetmeye başladığını düşünerek aniden amaçsızca koşmaya başladı boş sokaklarda. Kanı vücuduna hücum edip ısındıkça göğsüne bir ağlı saplanıyor, içtiği sigaralar yüzünden bedeninin çığlıklarını hissediyordu. Ama durmadı. Bir süre daha koştuktan sonra nefes nefese bir parka girerek ilk gördüğü bank a attı kendini. O anda birden gözleri karardı ve kendinden geçti bir süreliğine. Telefonunun çalan zil uyarı sesiyle kendine geldiğinde uyku sırasındaki garip görüntülerin hafızasından silineceğini bildiğinden isteksizce açtı. Fakat arayan eğer açmazsa daha kötü düşünebilirdi. Profesör Fermin di arayan. Sonunda büyük an gelip çatmıştı.
-Kısa keseceğim evlat şu an çok meşgulüm. Programda bazı değişiklikler yaptım. Senin konferansı haftaya yapamıyoruz İsviçre ye gitmem gerekiyor. Yeni Hadron hızlandırıcısındaki deneyleri gözlemek için üst kurul beni atamış. Geldikten sonra da bazı seminerler vermem gerekecek bu nedenle senin işi en az bir ay ertelediğimizi bildirmek için aradım. Eminim bir sürü eksik olacaktı bu iyi oldu. Bunu bir tatil değil fırsat olarak düşün çünkü geldiğimde en ufak bir eksikliğe tahammül etmeyeceğim bu kez.
Quoke ona hiçbir şey söyleyemeden Fermin telefonu yüzüne kapatmıştı. Bu da kendisini aptalca durumlara düşmekten kurtarmıştı. Bir süre hiçbir şey düşünmeden başını yukarı kaldırıp öylece baktı gökyüzüne. Ufaklık kahkahalarla gülüyor, O ise kendini tutuyordu gülmemek için.
-Yapma bunu ufaklık! Bunun benim için daha iyi olduğunu mu zannediyorsun? Şimdi bir ay daha bu stres ile uğraşacağım.
Ufaklık sadece gülüyor bir şey söylemiyordu. Daha sonra o aptalca çocuk şarkısını söylediğini duydu ufaklığın.
‘Küçük kurbağa, küçük kurbağa kuyruğun nerede! Kuyruğum yok, kuyruğum yok yüzerim derede! Guu vak vak vak, guu vak vak vak, guvak guvak guvak, guu vak vak vak guu vak vak vak, guvak guvak guvak.’
Bu aptalca şarkı beyninde çalarken gökyüzünde parıldayan Mars’a baktı bir süre Mosaf. Dünya varolduğundan beri o da oradaydı ve hakkında kimbilir neler uydurulmuş ne özellikler yüklenmişti ona insanlık tarafından. Fakat bunlar onu etkilememişti. Bir anlığına kendisinin ve insanlığın da o kurbağadan farksız olduğunu fark etti Quoke. Derede yüzmenin ve vak lamanın farklı bir haliydi tüm yaşamı insanın ufaklık gene haklıydı. Son, hiçbir zaman gelmeyecekti başlangıcın düşünülen şekilde hiç olmadığı gibi. Bütün bu olanların ne yazgıyla, ne tanrılarla ne de insanlıkla bir ilgisi vardı. Küçük kurbağa gibi yapabildiğini yapıyor anlayabildiği kadar uyduruyordu Quoke da, insanlık da. Yaşam henüz yazılmamış bir öyküydü ve hiçbir zaman da kapağı kapatılıp nokta konulmayacaktı sırrı buydu onun. Hayat düşüncelerimizin anlayabilmesi için var olmamıştı ve arzularımızın öznesi olamayacak kadar da kendini beğenmişti. Onu kendimize göre yaşayıp düşünsek de yapabildiğimiz tek şey onu takip etmekti. O bizi beklemiyordu hiçbir zaman ve umursamıyordu ne bildiğimizi. Bu sonsuz çeşitlilik ve çelişki Quoke in başını döndürüyordu bazen. Dünya da yaşanan tüm olumsuzluk ve hastalıklar da bir bakıma kendini aşma çabasının bir görünümünden başka bir şey değildi. Yaşam asla durmuyor, kendine çizilmiş her türlü engeli ahlaksızca parçalıyordu bedelini düşünmeden. Bu cüretkarlık ise onu ve insanlığı korkutuyordu zaman zaman ve sığınacak huzurlu arayışlara yöneltiyordu. Fakat en yüksek dağlar bile toz oluyor, yıldızlar sönüyordu. Sığınacak güvenli koy lar yoktu yaşam için. Ölüm bile bu gerçeğin sadece bir yansımasıydı. Sabit bir duruşa veya şekle yönelen tembel kurgular, belki de sadece yaşamın ihtiyaç duymayacağı bir içe kapanıştı. O her zaman kendisini bile yok etmeyi seçebilirdi. Fakat durgunluğa yer yoktu. Görebildiğimiz,bildiğimiz ve nefret ettiğimiz, değer verdiğimiz her şey birer yansımaydı. Hatta bu düşünce bile. Ancak yaşamın tüm gizli ya da görünebilen oluşlarını içine alarak yansıtabilecek düşünsel ya da varoluşsal bir ayna mevcut değildi, tek bir yaşam vardı. Geriye kalan her şey toz ve hava olup dağılarak başka biçimlere ve oluşlara dönüşmek zorundaydı şekilsel ve geçici sınırlarını terk ederek. Belki de sadece tüm egolarımızı terk edip bilincimizi yitirerek kontrolü kaybetmeyi göze alabildiğimiz sevgililerimizle geçirdiğimiz heyecanlı ve kısa, o en mutlu anlarda sadece yaşama doğrudan doğruya dokunabilip yeni yaşamlar yaratabiliyorduk yeni baştan. Tüm veriler buna işaret ediyordu çünkü. Geriye kalanlar bencilce kişisel savunmalara yönelik önkabullerdi ve hiçbir gerçek etkinliğe sahip değildi yaşamın içerisinde. Bu sonsuz denemelerle mükemmellik düşüncesini yaratan yaşamın içinde biz insanların düşünce ve korkuları ise, küçücük varoluşumuzu büyük kılabilmek adına bencil egomuzun kendimizi boşuna avutma çabasıydı. Bütün bunların sadece kendi adımıza biteceği gerçeğini kabullenemediğimizden kısacık hayatımızda ertelediğimiz yaşamlar yüzünden. Ufaklık haklıydı. ‘Gerçek asla kelime ve düşüncelerle yansıtılabilecek basit bir dış görünüş ve şekilden ibaret değildi. O yaşanarak varolabilirdi sadece ve ona verilen isimlerin ve anlamların bir önemi yoktu.’ Herkez bir yönü ile haklıydı fakat daha ilerisinde kaybolma korkusunu geçici bir süre zoraki engellemek inanç adını almıştı. Hastalıkların, sınırların,mutsuzluğun kaynağı yapılarak yaşamın oyuncağı haline getirilmesi de bundandı. Reddediliyordu onun tarafından çünkü tüm istisna ve sabitlenmiş düşünceler. Yanılgı olmaları kaderleriydi ve bu kaderin acelesi de yoktu sadece orada bulunuyordu kader. Kendi yarattığı sınırın varlığıydı o.
Quoke bu düşünceler içinde tekrar yola koyulurken telefonunda Pink Floyd’un Vera parçasının melodisi çalıyordu. Gülümseyerek telefonu açarken kız arkadaşının bunu bilmesi halinde çok kızacağını düşündü. Her şey giderek daha da iyiye gidiyordu içindeki bütün yılmışlıklara ve yakınmalara inat bir şekilde. Ufaklık derinliklerdeki zincirlerinden kurtuluyordu çünkü giderek. Bir gün tamamen serbest kalacak, onun yarattığı Quoke ise onu diğerlerinden ve yaşamdan savunma görevini tamamlayarak en saf ve en güçlü çocukluk hislerine geri dönecekti yeniden. Bu kez korkmadan ve yanılmadan usta bir orman avcısı, yaşayan canlı gibi. Ufaklık hep olacaktı. Quoke ona bir isim bulmuştu aslında çok önceden beri ve artık söylemenin vakti gelmişti.

Khaos