18.07.19/06:52

insan-ı kamil

Başlatan UGraSHAMAN, 24.06.07/20:31

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

UGraSHAMAN

               Ben severim, saymam!


'Vali olmuş ama adam olamamış' taifesi hakkında, vakti olanların bir şeyler söylemesi kolaydır. Çünkü 'adam ol(a)mamışlık' çok söz kaldırır. Maksuda erişilmedikten sonra, yani adam olunmadıktan sonra, makam, mansıb, rütbe sayıklamaları ne işe yarar? Yaramaz. Sayınız, sayıklayınız, hakikaten hiçbir işe yaramaz. Vali olmak kolay, adam olmak zordur, o yüzden bir işe yaramaz. Saymak da, sayıklamak da.
Sayım mı, saygı mı demeliyiz?

İkisi de 'saymak' kökünden çünkü.

Eskiler 'adam i'dadına girmek'ten söz ederlerdi. Ne tesadüf, şu kelimelerin hepsi de aynı familyadan: i'dad, ta'dad, ma'dud, aded...

Adam sayılmak...

Bakınız, saygı nasıl da bir sayımın sonucu oluverdi!


* * *
'Adam olup vali olamayanlar' taifesine gelince, bu hususta vakti olanların dahî bir şeyler söylemesi güçtür. Çünkü 'adam olmuşluk', 'adamlık' ve tabii ki 'olmuşluk', fazilet ifşalarını lüzumsuz kılar. Tesirini azaltır.

'Hâzâ adam!' derler ya, aynen öyle. Adamsa, adam iyiyse, insansa, diğer ikincil niteliklerin zikrine ne hacet!

Adamlık, duyguların konusudur. Filan kişiyi, filan özelliğini beğenmeyebiliriz ama o kişiyi severiz. Beğendiğimiz kişileri ise sevmeyebiliriz. Beğendiğimiz, takdir ettiğimiz nice insan vardır ki sevmeyiz. Sevmeyebiliriz. Sevemeyebiliriz. Buna mukabil, sevdiğimiz kimi insanların da beğenmediğimiz yanları vardır, olabilir.

Kişinin bir yönünü beğenmeyiz. Bütünüyle beğenmediklerimizi de 'zaten' (zatı itibariyle) sevmeyiz. Beğeni bir yönüyledir. Kısmîdir. Eskilerin tabiriyle: 'min-vechin'.

Sevgi ise öyle değildir. Bütüne ilişkindir. Sevilen, bütündür. Beğenilen, parça. Sevgi zatîdir, beğeni ise arizî. Zatı, özü severiz veya sevmeyiz. Bütünüyle. Lâkin o zata, o öze ilişkin nitelikleri beğeniriz veya beğenmeyiz. Kısmen.

Sevgi kuşatıcıdır bu yüzden. Beğeninin tam da aksine.

Bütünüyle hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi beğenemezsiniz. Deneyiniz, yapamadığınızı göreceksiniz. Her şeyiyle beğendiğiniz kişi ya da nesne bulamazsınız bu dünyada.


* * *
Eskiler ne güzel kelimeler kullanırmış! Meselâ 'takdir etmek'!

Birini veya bir şeyi beğenmenin adıydı 'takdir'.

'Takdirkâr olmak', 'hayran olma'nın tam karşıtıydı. Takdirkâr olan, hayran olan değildi.

Takdir kelimesi 'kader'den gelir. Kader (kadr) ölçmekle ilgilidir. Mikdar meselâ.

Takdir, ölçerek, nisbetini/münasebetini, yani mikdarını hesab edererek beğenmektir. Birini takdir ediyorsanız, birinin takdirkârı iseniz, bu ölçme işini sadece duygularınızla değil, düşüncelerinizle de yaparsınız.

Sevmek hiç de böyle değildir. İçinde takdir yoktur diyemem, lâkin yok denecek kadar azdır. Sevmek hayranlığın sonucudur. Şaşakalmanın. Büyülenmenin. Değişik derecelerde. Düşünceyi bir kenara atmanın. Duyguların seline kapılmanın.

Sevdiğinizi beğenmeyebilirsiniz. Pekâlâ beğenmediğinizi sevebilirsiniz.

Yunusumuz ne güzel demiş:

— Aşk gelicek cümle eksikler biter.

Doğru aşk gelince, göz eksiklik filan görmez. Aşkın gözünün köreldiğinden değil, âşıkın gözü köreldiğinden.

Tabii devamı da var. Ya eksikler bitmezse?

Biz de Yunus gibi cevap verenlerdeniz:

— Bitmez ise ko ki kalsın, nolusar?

Yani aşk gelince tüm eksikler biter, görülmez olur. Sanki bitmese n'olur, kıyamet mi kopar? Varsın maşukun eksikleri de olsun. Aşığın gönül-gözü onlarla uğraşmaz
.


* * *
İnsanlararası ilişkilerden söz açıldığında, her defasında sevgi ve saygı'nın birlikteliğinden söz edilir ya, bu birliktelik duygu ve düşüncenin birlikteliğidir. Kalbin ve beynin birlikteliği. Aklın ve kalbin.

Sevginin, yani kontrollü duygusallıkların yanında saygı'nın da olması tabiidir. Saymak, saygı, sayım, vs... beğeninin, takdirin, aklın, akletmenin doğal sonucu.

Seven sayar, saygılı olur, sever ve beğenir. Eksikleri görür. Lâkin âşıksa sayamaz. sayımı da, saygıyı da, her türlü takdir ve hesabı da bir kenara atar. Atıyorsa, atabiliyorsa âşıktır zaten.



* * *
İmdi ey talib, biz asıl konumuza gelelim:

'Tanrı birdir' diyorsun.

Saydın mı?



humanist_

yani ne demek istiyorsun bole uzatma ben bole uzun yazıları sevmiyorum kısaca ne demek istedigini yaz ben de cevap yazam ok mu??

UGraSHAMAN

Sakın, olduğun gibi görünme, göründüğün gibi de olma!
Sakınmalı insan, önce insanlardan. Yani kalabalıklardan. Yığınlardan.

Uzak olmalı. Uzakta durmalı. Uzakta kalmalı.

— Uzaklara mı kaçmalı?

— Hayır!

Pekâlâ kalabalıkların içinde olmalı, çokluğun içinde yüzmeli, gürültünün içine gömülmeli ve fakat her hâlukârda kendiyle başbaşa kalmalı. Kalabilmeli. Kalmayı bilmeli.

Kendiyle. Kendi kendine. İçinin sessizliğini duymalı. Ne yapıp edip içindeki sessizlikte uyumalı.

Şüpheye mahal yok, dilerse, duyar. Dilerse, uyur.

Gayrıya iltifat etmemeli. Nazarını gayrıdan kesmeli. Gayrın içinde 'gayr' olmalı.

Dilerse, olur. Dilerse, bulur. Dilerse, kişi, halk içinde 'Hak'la olur. Dilerse, 'Hak' bile olur.


* * *
Hakikat talibi, hakikatin talibi, elbette içinden geldiği gibi konuşmalı. İçten konuşmalı. Kendi karşısına kendisi gibi konmalı. Kendisiyle, kendisi, kendisi gibi, konuşmalı.

Lâkin özü sözü bir olmamalı. Bilhakis özü bir, sözü bin olmalı. Sözü, yani yüzü. Görünüşü. Kıyafeti. Zahiri.

Talibin içi dışı bir olmamalı. Önce, nasıl olduğunu, nasıl göründüğünü, nasıl görüldüğünü bilmeli.

Kendini, nasılsa öyle bilmeli. Kendine, nasılsa öyle görünmeli.

Olduğu gibi görünmeli. Tabii ki kendine. Göründüğü gibi olmalı. Aslâ yalan söylememeli. Aldatmamalı. İçi dışı bir olmalı. Hep kendine. Kendi kendine. Bir tek kendine. Özüne. Zatına.

Muhatab kendi değilse, hiç tereddüt etmemeli, içi başka, dışı başka olmalı.


* * *
Ya gayr?

Ya başkası, başkaları?

Aslâ başkalarına olduğu gibi görünmemeli! Kesinlikle hakikatini başkalarının önüne atmamalı! Hakikatini, ve dahî hakikati. Evet, aslâ göründüğü gibi olmamalı!

Bazen nezahet için, bazen nezaket için, bazen de hak için, hakikat için olduğu gibi görünmemeli, göründüğü gibi olmamalı talib!

O'nun ahlâkıyla ahlâklanmalı. Güzel'in ahlâkıyla. Güzel olduğu için güzeli sevenin ahlâkıyla. Hem zâhir, hem bâtın olanın ahlâkıyla. Zahirinde (dışında) başka, batınında (içinde) başka olanın ahlâkıyla. Başka başka olanın, başka başka tecelli edenin ahlâkıyla. Hem gizli ve saklı, hem de aşikâr olanın ahlâkıyla.

Başkalarının nezdinde başka başka olmalı. Her an başka bir hâlde bulunmalı. Bir hâli bir hâline uymamalı. Hâlden hâle. Makamdan makama. Mertebeden mertebeye. Oluşu başka, görünüşü başka olmalı. Başka başka olmalı. Bambaşka.

Birliği özünde bulmalı. Özünde birlik olmalı. Bir olmalı. Hâl böyleyken, ne zahiri, ne batını olmalı. Noktanın içi de, dışı da olmaz. Nokta olmalı.


* * *
İnsanlara sadece idrakleri ölçüsünce hitab etmemeli, akıllarınca söylememeli, aynı zamanda idrakleri ölçüsünce görünmeli de.

Olan başka, görünen başka olmalı. Zahiri batınına eş olmamalı. Zıtların birliğine hürmet etmeli. Hakkın, o zıtlar hâlindeyken idrakine varmalı.

Cemâl hâlindeyken celâllenmeli, celâllenebilmeli. Celâllenmeyi bilmeli. Başkaları celâlini görmeli ve fakat cemâli, gerekiyorsa, başkalarına gizli kalmalı.


* * *
Ey talib, sakın, başkalarına, olduğun gibi görünme, göründüğün gibi de olma, yoksa seni çok üzerler, sana eziyet ederler, insanını ezerler, çiğnerler, mahremiyetine tecavüz ederler. Merhamet ölçünü bilmesinler, zulm ederler. Müsamaha sınırlarını öğrenmesinler, gadr ederler.

Tak yüzüne maskeni, saklan halkın arasında. Giy melâmet hırkanı. Örtün. Nazarlarından gizlen. Hakikatini bil, ama kimseye bildirme. Bilirlerse incitirler seni.

Unutma ey talib, hakikatte çıplaksın. Gizlinin gizlisi gizlini bilir. Bin sözünde, bin yüzünde bir olan özünü tanır.

Sana şahdamarından yakındır. Bilirsen. Batında.

Bilmezsen, çok uzaktır. Zahirde.


* * *
Aşk yolunun divanesi, batındaki zahiri izhar etmekle meşgul. Demek ki senin de maksudun, zahirdeki batını keşfetmek olmalı.

                                                                                      dücane cündioğlu

hayalet


UGraSHAMAN

Cüceler cücelere nisbetle büyüklenirse...
"Hiçbir şeyin önünde eğilmeyen insan kendi yükünü taşıyamaz" der Dostoyevski.

Kibir ve tekebbür, başa belâdır. Büyüklenir küçükler. Büyük olmak için değil, bilâkis olmak, varolmak, varolduğunu hissetmek için.

Büyüdükçe, büyüklendikçe, kişi, bu dev nefsi taşıyamaz hâle gelir. Belki çenesi yukarı kalkıktır amma beli de büküktür. İki büklümdür gerçekte. Tevazuyu bilmediğinden. Eğilmenin hakikatini öğrenemediğinden. Taati. İtaati. Sevmediğinden. Halkı, hakkı, hakikati.

Başkalarının küçüklüğü üzerinden büyük olduğunu hissetmek isteyenin hâlidir kibir. Büyüklüğü kendinde (zatında) göremez. Çevresindekileri küçülttükçe, başkalarının boynunu eğdikçe büyüdüğünü düşünür. Eğer ama eğilmez, küçültür ama küçülmez. Öyle kibirli, öyle şımarıktır ki kendi altında kalır. Kendi gövdesi altında ezilir.

Çifte standart bilmez. Tek boyutludur. Güya doğrudur, dürüsttür. Özü sözü, içi dışı birdir. Hem zindandadır, hem zindacıdır. Zindan bizatihi kendisidir.


* * *
Suut Kemal Yetkin'in Türkçesiyle, Platon, bakınız, asırlar öncesinden insanın trajesini ne de güzel tasvir eder:

— "Esrarın en mukaddeslerine vakıf olarak bütün mükemmeliyetlerimizden zevk duyarak istikbalin ıztıraplarından habersiz, gözlerimizin önünde en saf ışığın kucağında geçen mükemmel, sade sükun ve huzur dolu o güzel şeyleri seyrediyorduk; ve midyenin kendisinin kendisini kuşatan mahbesini beraber sürüklediği gibi biz de şimdi kendimizle sürüklediğimiz 'beden' denilen bu mezara daha düşmemiştik." (Filozofi ve Sanat, s. 17, İstanbul, 1935)

Hakikaten, bir midye gibi, hapishanesini kendisiyle sürükler insan. Kibrini ve tekebbürünü...


* * *
Kur'an, insanın azgınlığını, taşkınlığını anlatmak için 'istiğna' sözcüğünü kullanır.

Bir nehrin yatağından taşması gibi, insan da kendi kendisini aşacağını, taşacağını düşünür. Kendi kendine yetebileceğini sanır.

Hiçbir şeyin önünde eğilmeden varolabileceğine inanır. Kimseye muhtaç olmayacağına. Sonsuza dek. Fakr'dan, fakirlikten uzak durabileceğine.

Fakr 'ihtiyaç' demektir. Fakir de 'muhtaç'.

Eskiler, kendi fakirliklerinden söz ettiklerinde, maddi ihtiyaçlarını kasdetmezlerdi. Bilâkis mal ve mülkleri olsa da 'fakir'likten azâde olamayacaklarını bilirlerdi. Onlar her daim 'muhtaç' bir hâlde bulunduklarını bilirlerdi.

Kime?

Elbette, Hakka.

Bu nedenle, isimlerinin önüne, "el-Fakîr ilellâh" (Allah muhtaç olan) sıfatını getirirlerdi.

Her nefeslerinde Hakka muhtaç olduklarını bilen bu insanlar, neyin önünde eğilseler Hakkın önünde eğildiklerini bilirlerdi. Zahirde eğildiklerinin başka, batında eğildiklerinin başka olduğunu da.

Köleler bile, en güçlü olanın kölesi olmayı isterler. En güçlü olanın. En büyük olanın. En ulaşılamaz olanın. Ne garip değil mi, istediğinde isteğini hemen yerine getirebilecek kadar yakın olanın. İhtiyaçlarını bilenin. İhtiyaçlarına karşılık verebilecek olanın. Yaptıranın değil, yapanın. Köleyi kölelikten çıkaracak olanın.


* * *
Güzel olan her şeyin bir sureti var amma güzelliğin kendisinin bir sureti yok.

Bu yüzden, O O'dur. O Var'dır. O Varlık'tır.

Samed'dir.

Her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ama kendisinin kimseye muhtaç olmadığı zat-ı kibriya.

Allahu ekber.

Allah daha büyüktür. O en büyüktür.

— Büyük, daha büyük, en büyük. Neden daha büyük, hangi şeylerin arasında en büyük?

Önce bir 'büyük' tasavvur edilebilmeli ki ona nisbetle daha büyüğü veya en büyüğü tasavvur edilebilsin.

Varlığında O'na ortak tanımayanlar, sıfatlarında ona ortak tanırlar mı? Elbette böyle bir hadsizlik yapmayacaklardır.

Nitekim yukarıdaki soru, son asrın fakirlerinden Amiş Efendi'ye yöneltilince, şu cevabı verir:

— Evlådım, HAK, başkasına nisbetle değil, zatına nisbetle, yani bizatihi 'ekber'dir.


* * *
Filan büyükleniyormuş, falan şişiniyormuş.

Kimi nisbetle?

Kime olacak, halk arasındaki tüm büyüklenmelerde, cüceler cücelere nisbetle.

                                                                                                     dücane cündioğlu

eldiven

Büyüklüğün erdemi, mutluluk mudur?

UGraSHAMAN

AŞKA ULAŞ GAYRİDEN GÖNLÜNÜ KES


Mevlevîlik geleneğinde bir âdet vardır “Nasılsın, iyi misin?” kabîlinden hatır sorulduğunda “Aşk u niyâz eylerim.” diye cevap verilir. Bendeniz de bu sohbete aşk u niyâz eyleyerek başlamak istiyorum.

İlm kesbi ile paye-i rifat arzu-i muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde ilm bir kıyl u kâl imiş ancak

Yükselmek sâdece ilim tahsili, ilmin kazanılması ile olmaz; bunu arzu etmek sâdece bir hayâl ürünüdür. Âlemde ne varsa aşkta vardır. İlim bir dedikodudan ibârettir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar; “Rutbetü’l ilmi a’le’r-ruteb” yani “Rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir.” Bu iki söz arasında bir çelişki var gibi gözükse de gerçekte her hangi bir çelişki yoktur. Hz. Mevlânâ’nın da bulunduğu bir mecliste hadis, ayet, kelâm-ı kibar konuşulurken yâni “Allah Kitabında şöyle buyurdu, Resulullah şu mevzûda şöyle buyurdu” şeklinde sohbet yapılmakta iken âniden kapı açılıp içeri Şems-i Tebrîzî girer. Der ki; “Bırakın bu dedikoduları ‘Allah şunu dedi, Resulullah bunu dedi!” Sen ne diyorsun sen?” Demek istiyor ki Hz. Şems, “Allah’ın buyurduklarından, Resullah’ın tavsiyelerinden sen, ne anlıyorsun?” Zîra, Resulullah’ın buyurduğu bu ilim rütbesine erişmek; bu büyük sözleri, Allah ve Resulü’nün sözleri dâhil bütün sözleri nakledecek derecede bilmek demek değildir. O sözleri aşk ile yoğurup, oluş hâline getirebilmektir. İşte o zaman, yükselme hâsıl olur. Sözün özü ;

Vasıl-ı hak olmaya eylersen heves

Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.

Öyleyse aşk nedir? Hz Mevlânâ, “Ben ol da bil!” demiş. Aşk bir hâldir, kâl değildir, söz değildir yâni. Onun için hâl anlatılmaz, yaşanır… Aşkın ilimleşmesi diye târif edebileceğimiz tasavvuf ise, satırdan değil sadırdan öğrenilir. Bu öğrenimin asgari şartı, en az -en aşağı koşulu ise muhabbettir.

Muhabbet lezzetinden bî-haberdir cahil u gâfil

Fuzûli zevk-i aşkı zevki var olandan sor.

Hz Mevlânâ da muhabbetin ehemmiyetini şöyle anlatıyor,

Ez muhabbet mürde zindemiş evet vez muhabbet şah bende mişeved

Ez muhabbet dürtha sâfişevet vez muhabbet dertha şafi şeved

yâni,

Öyle bir kudrettir ki muhabbet ölüleri diriltir pâdişahları kul eder

Bütün kirleri ve kirlilikleri temizler ve bütün dertlere şifâ bulur.



Kâinatın yaradılış sebebi dahi muhabbettir. Yaratıcının muhabbeti, yaratılmışların en yücesi olan insana, insanın en yücesi olan Muhammed’edir.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl.

İnsanın yücelmesi bu muhabbetin yardımı ile Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak sûretiyle olur. Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak ise; öncelikle O’nun esmâsını, güzel isimlerini öğrenmek, O isimlerin mânâsına uyarak, yaşamak ile olur . Özellikle Kur’an-ı Kerim’den Allah’ın sevdiği ve sevmediği işleri öğrenip ona göre davranmakla olur.

Ahzab sûresinin 56. ayetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor, “İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne ale’n-nebiy yâ eyyühellezine âmenü sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” yani “Muhakkak ki Allah melekleri ile beraber nebîsine salâvat eder öyle ise; ey iman edenler siz de sâlat edin O’na ve selâm verin hem de tam bir teslimiyetle.” Hz. Peygamber’e salât okumak Allah’ın bir âdetidir ve biz mü’minlere de emridir. Resûl-i Ekrem’e salâvat getirmek; Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmanın unsurlarından biridir ve mü’minler, Kur’an’ın bu hükmü ile “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve sahbihî ve sellim” diye salât okurlar. Derler ki, “Ey melekleri ile birlikte habîbine salât eden Allah’ımız, Nebî’ne Peygamberi’ne salât etmemizi istiyorsun; bâş üstüne. Fakat biz o şanlı Nebî’nin şânına uygun salâvatı okumaktan âciziz. Öyle ise sen lütfen bizim için o Efendimiz Hz Muhammed’ e ve ailesi ile ashabına ve ona uyanların tümüne salât et.”



Salâvatın sâdece kelime mânâları, sınırları belirlenmiş bir yazı içinde ancak bu kadar anlatılabilir. Salâvatı tam mânâsı ile anlatmak mümkün değildir. Zîra, Allah ve Resulü’nün salâvatını anlatmaya ne defterler yeter, ne kalemler, ne de zamanlar. Yapraklar defter, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa Resulullah aşkı anlatılamaz ama yaşanır. Peygambere salâvat okumak, sâdece emre uymak için olursa; emre uymak olur… Ama sâdece emre uymak olur. Bu da insanı bir yerlere götürür… Bir yerlere yüceltir fakat istenilen yere değil. Emre uymak ve sorumluluğu geçiştirmek için okunan salâvat, sorumluluğu geçiştirir ama insanı uçuracak kanat takmaz. İşte Resulullah aşkının dışa vurulması mânâsını taşıyan âşıkların salâvatı; insanı, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklandırır. Muhabbeti, aşkı dışarı vurmak şarttır. Onun için Hz Mevlânâ buyurmuyor mu; “Yarını bulamadı isen, ne diye başını sağa sola vurarak aramıyorsun? Yok eğer buldu isen, ne diye ellerini çırparak buldum buldum diye sevinmiyorsun? Susma! Durma! Ey oğul, ya ara dur ya da bulduğunu duyur.”

İşte, aşk böyle bir şey... “Ez tarik-i râh-ı peygamberi ma” Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz, aşktan doğmuşuz. Aşktır bizim anamız. Hz Mevlânâ bu beyitte aşkı böylesine anlatıyor. Aşk öyle bir anadır ki her şey ondan doğar. Aşk ateş olarak, coşkunluk olarak hasret, vuslat, ümit, sevinç, keder ve daha sayamayacağımız şekillerde tezâhür eder, ortaya çıkar, diyor. Zîra neyin sesi, aşkın ateşidir. Neyden çıkan ses, neyzenin nefesinden midir, neyzenin içindeki aşkın hissiyatının getirdiği coşkun nâmeler midir? Onun için Hz Mevlânâ buyuruyor ki,

Âteşi aşk est ki ender ney fütâd

Cûşişi aşk est ki ender mey fütâd

Neyi söyleten aşk ateşidir.

Meyin kabarıp taşması da aşkın kabarıp coşmasındandır.

Herkesin aşkı kendi miktarıncadır. Gülün dikenleri arasından fırlayıp bülbüle nazı, güllüğündendir. Bülbülün bütün dikenlere rağmen güle niyâzı da, bülbülâne bir aşktır. Af buyurun, bir merkebin de toz toprak içerisinde yuvarlanarak anırması da kendi aşkındandır; ama eşekçesine… Bu, şuna benzer; bir ârif-i billâhın, Hakk’ı bilen bir zâtın bütün Rabbânî güzellikleri seyrederek veya tefekkür ederek, Allah’ın cemâli’nin mesti olarak tatlı tatlı döktüğü göz yaşları da aşkın eseridir, zil zurna sarhoşun attığı nârâlar da aşkın eseridir. Ama kendi istidatlarına göre kimi bülbül gibi… Kimi eşek gibi... Ama hep aşk!

Aşk birdir fakat sevgililer değişiktir. Çünkü yegâne tek sevgilinin tecellîleri ve tecellîlerinin mazharları farklıdır da onun için sevgili değişiktir. İşte bu farktan geçip tek sevgiliye ve tek sevgiye ulaşmada aşk, insana Burak olur. Hz Resulullah’ı, Hakk katına ileten Burak gibi…

En yüce âşıklar mü’minlerdir. “Vellezine âmenü eşeddü hübben lillah” Bakara sûresinin 165. ayetinde Cenâb-ı Hakk, “Mü’minlerin Allah’ a muhabbetleri çok şiddetlidir” buyuruyor. İşte çok şiddetli bu muhabbete, aşk denir. Bu ayetin mefhûmu,muhalifi tâbir edilen yâni eski tâbirle yani tersten gidilerek yorumu şöyle olmuyor mu acaba; Allah’a şiddetli muhabbeti olanlar müminlerdir, Allah’a şiddetli muhabbeti olmayanlar îman etmiş olmazlar.

Her fiili ve her sözü insanlığın yol gösterici olan Hz Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bizi sevgiye, sevgi yoluna teşvik ederken şöyle buyurmuyor mu; “Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız. Beni her şeyinizden ziyâde sevmedikçe îmanınız kemâle gelmez.” Kur’an-ı Kerim târifine göre mü’minin kendisine yakışan sıfatı âşıklıktır. Âli İmran sûresinde “Len tenalü’l-birra hattâ tünfiku min ma tuhibbûn” yani mealen şöyle buyrulmaktadır; “İyiye ve iyiliğe eremezsiniz ancak sevdiğiniz şeyler nedir o sevdiğiniz şeyler para, mal, mülk mevkii ve hatta canınızı, Allah için harcamadıkça.” İşte bu ayetinde Rabbimiz sevginin ölçüsünü bildiriyor. Sevginin kantarı fedakârlıktır, vermektir. Kuru laf değil. Her iddia ispâta muhtaçtır. Aşk iddiasının ispâtı, vermekle olur.

Âşık odur ki; kılar cânın fedâ canânına

Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına

Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın

Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına

Fuzûlî Hazretlerinin bu sözleri üstüne söz söylemek fuzûli olur.

Hoş kalın, hoş olun efendim.

ö.tuğrul inançer

UGraSHAMAN

İnsan-ı Kâmil

Geçen sohbetimizde insan-ı kâmil mevzuunda biraz konuşmuştuk. İnsan-ı kâmil nasıl anlatılabilir acaba. Nazım ve nesir olarak kırk kadar kitap yazmış, astronomiden tasavvufa, fıkıhtan matematiğe, felsefeden musikiye kadar her mevzudan bahsedebilmiş ve bizzat kendiside hiç şüphesiz insan-ı kâmil mertebesine yükselmiş, Nakşibendi tarikatında ictihad sahibi, pir-i sani olmuş ismini hemen bileceğimiz Molla Câmî hazretlerinin bir insan-ı kâmil tarifinde yani Mevlânâ'yı tariflerinde bakın ne diyor; "O maneviyat cihanının benzersiz yücesinin kadri kıymeti için Mesnevi yeterli bir kitaptır ve çok kuvvetli bir delildir." Yani burhandır. "O yücenin vasıflarını anlatabilmek için ben ne diyebilirim, peygamber değildir fakat kitabı vardır." Molla Cami gibi bi  zâtın bile "ben ne söyleyebilirim" diyerek aczini ifade ettiği insan-ı kâmil tariflerinde herkes acizdir. Tam manasıyla tarif mümkün değildir. Ancak şu kadarı söylenebilir; Allah'ın kitabında habibine dahi, "sen onları görüp gözet" diye tavsiye buyurduğu insanlar, insan-ı kâmil olanlardır. En'am sûresinin 58. ayetinde; "sabah akşam Rablerinin rızasını isteyip cemalini dileyerek O'na dua edenleri kovma" buyrulmuştur Habib-i Zişan efendimize. Ve yine Kur'an-ı Kerim'de Kehf Sûresinin 28. ayetinde de aynı mealde bir emir vardır. Efendim bu nasıl zuhura gelmiş, onu biraz konuşursak Kuran-ı Kerim'de ki bu çok manalı tarifi biraz anlamaya gayret etmiş oluruz sanırım.

Efendim dünyaya gelmedik, dünyaya gönderildik. Nasıl parmak izimizden saç telimize ve dokularımıza kadar birbirimizden farklı isek, yaratılış tabiatımız, meşreplerimiz bakımından da benzemeyiz. Zâten Cenab-ı Hakk kitabında "ben sizleri meşrep meşrep yarattım" buyuruyor. Ve her insanoğlunun yaratılışında yaratıcısını bilmek, bulmak ve ona kulluk etmek cevheri ve tabiatı vardır. Bu genel bir tabiattır. İşte bu genel tabiata ve özel meşrebine uygun olarak yaşayabilenler bu hayatı mes'ud yaşayabilenlerdir. Mutlu olanlar onlardır yani tabii yaşayanlar. Tabiatlarının gereğini yapanlar, işte Rahmeten-lil âlemin olarak yaratılmış olan Resulullah efendimizin tabiatı da zâtına mahsus idi. Resuli Ekrem efendimizin yaratılışındaki Rahmeten-lil Âlemîn'lik tabiatına uygun olarak bütün insanların doğru yola ulaşmasını, hidayete ermesini istiyordu. Çünkü o, aynı zamanda "Hâdî" doğru yola iletici isminin, Cenab-ı Hakk'ın esmasından olan bu ismin tam mazharı idi. Güneşin tabiatında vurduğu her yeri aydınlatmak istidadı vardır. Alemlere rahmet olmak itibarı ile de herkesi nur-u ilâhî ile parlatmak arzusu Resulullah'da vardı. Allah, kendi esmasından olan "Rauf ve "Rahim" esmalarını da habibine vermiştir. Tevbe Sûresi'nin sondan bir önceki ayetinde; "Andolsun ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız o'na çok zor gelir." Yani sizin sıkıntıya uğramanızdan o sıkılır, ona ağır gelir. "O size çok düşkündür ve mü'minler hakkında çok şefkatli, çok merhametlidir." Bu bir ayetin hakikatidir ve Resul-i Kibriya, Rauf; çok şefkatli, Rahim; çok merhametli olarak bizzat Cenab-ı Hakk tarafından isimlendirilmiştir. Ana-babanın evladı üzerindeki şefkat ve merhameti, Resulullah'ın ümmeti üzerindeki şefkat ve merhametinin zerresi bile değildir.

İşte böylesine merhamet membaı olan Resulullah, müşriklerin de hidayet güneşi ile parlamalarını arzu ettiğinden onların kendi sohbetini dinlemesine, kendi davetine icabet etmesine zemin hazırlayacak her türlü şarta açıktı. Fakat dünyevi bir takım mallarına, mevkilerine, şöhretlerine v.s. fani varlıklarına güvenen ve yanlış olarak "eşraf" şerefliler olarak adlandırılan bazı Mekke müşrikleri, "biz; köleler, fakir-fukara insanlarla bir arada bulunmayız. Onları huzurundan kovarsan gelir seni dinleriz." dediler. Efendimiz bunu tabi kabul etmedi, "öyleyse" dedi müşrikler; "hiç olmazsa biz geldiğimiz zaman onları gönder, aynı mecliste bulunamayız. Biz senin sözlerini dinleyelim, gelelim ama köleler, sosyal seviyesi -onlarca- düşük kişiler bulunmasın." Efendimiz demin arz etmeye çalıştığım herkesi hidayete ulaştırmak arzusundan dolayı bu fikre biraz olumlu baktı. Çünkü o, Rauf, Rahim ve Hâdî idi. Kendilerine eşraf denen o Mekke müşriklerine cevap vermeden önce Cebrail (a.s.) geldi ve biraz evvel arz ettiğim ayetleri getirdi. "Onları huzurundan kovma ve onların üzerlerinden gözlerini ayırma.." onları gör, gözet ve Allah, işte o insanları habibine tavsiye ediyordu, işte insan-ı kâmilin Kur'ânî anlatımının bir nebzesini size arz etmeye çalıştım.

O insan-ı kâmil, o Allah dostu, o Hakk'ın velisi, Hakk'ın habibinin ağzından buyurduğu "Benim velilerim, Benim gizlilik bulutlarımın altındadır. Onları Ben'den başka hiç kimse bilmez." dediği kişidir insan-ı kâmil. Allah, veli kullarını diğer kullarının nazarlarından kıskanarak gizlemiştir. Bu kıskançlık bizim bildiğimiz eksiklikten olan kıskançlık değildir, buna Gayyuriyet denir. Bu zât-ı ilahiyeye mahsus bir haldir ama bizim ancak o kelime ile ifade edebileceğimiz kıskançlık haline benzer. İşte bu yüce velileri, bu insan-ı kâmil tipini, bizzat insan-ı kâmil olan Hz. Mevlânâ şöyle bir tarifle söylemeye çalışıyor, daha doğrusu bize anlatmaya gayret ediyor. "Veliler, güneşlerin güneşidir, güneş ışığını onların nurundan alır." Hani nasıl ay bizzat kendisi ışık kaynağı olmayıp güneşin ışığını aksettiriyor ise, güneş dahi Hz. Mevlânâ'ya göre bizzat kendisi ışık kaynağı değil, Allah'ın dostlarının, velilerinin nurunu aksettiren bir aynadan ibarettir. Hz. Mevlânâ, velileri güneşlerin güneşi diye tarif ediyor. İnsan-ı kâmil için delil arayan insanlara mesnevi şerifin bir başka yerinde şöyle bir benzetme ile cevap verir Hz. Mevlânâ; "güneşin varlığına delil yine güneştir." Güneşe karşı gözlerine kapayan, gözünün önüne herhangi bir engel koyan veya türlü sebeplerden güneşi görmeyen, güneşi inkar etti! Güneşe ne zarar geldi? İnsan-ı kâmili de inkar eden, görmeyen pek çok kişi olabilir ama insan-ı kâmile onlar bir zarar bir noksanlık veremezler. Nasıl güneş yaratılışındaki tabiat icabı vurduğu her yeri aydınlatmak ve ısıtmak istidatı ile aydınlatır ve ısıtırsa insan-ı kâmilde vurduğu her karanlık kalbi aydınlatır, ısıtır.

Hz. Mevlânâ yedi yüz sene önce mesela "gel" demiş. Çok münakaşalı bir rubaidir, onun münakaşasını bir başka sohbetimizde belki yaparız. Yalnız şunu sormak isterim; yedi yüz sene evvel gel diyen bir zât'a dünyanın her yerinden hala insanlar geliyor. Japonya'sından Amerika'sına, Güney Afrika'sından Avustralya'sına kadar her yıl özellikle aralık ayındaki ihtifaller sırasında ve diğer zamanlarda da akın akın insanlar geliyor sadece türbesini ziyarete.

Türbesini ziyaret etme imkanına sahip olamayıp, kitapları ile meşgul olanlar, her gün onu gönüllerinden ananlar bunların sayısını bilmiyoruz. Ve şuna emin olmak lazımdır ki katiyen zannettiğimiz azlıkta değil. Pek çok insan hala Hz. Mevlânâ'nın gel çağrısının, davetinin icabetiyle meşgul, hep gidiyorlar, işte güneş ara sıra bulutların altına gizlense bile ısıtmaya, aydınlatmaya devam ettiği gibi Hz. Mevlânâ gibi insan-ı kâmillerde, bazen insanların nefis bulutları altında gizlenirler, unutkanlık bulutları altında gizlenirler ama varlıkları ve tasarrufatları devam eder. İşte Hz. Mevlânâ'nın ifadesi ile o, güneşin dahi aydınlığını aldığı insan-ı kâmil, veli kulların nuru ile içimizdeki karanlıkların aydınlatılması dilek ve niyazıyla hoş olun, hoş kalın efendim...


ö.tuğrul inançer