25.06.19/02:11

derin devlet

Başlatan marcos, 13.07.04/11:53

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

marcos

rusvetin, yolsuzluğun, "hortumculuk"un ekonomik, toplumsal, siyasal ve askeri alanların tümünde ülke tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş boyutlara ulaştığı günümüzde "son moda", devletin gizli belgelerinin gazetecilerin ellerinde dolaşması ve köşe yazarlarının "iddialarını" kanıtlamanın bir malzemesi olarak kullanılmasıdır...kisaca serefsizligin belgesidir.....



"Bu strateji anarşistleri, halktan fiziki ve psikolojik olarak tecrit ederken, halktan personel, malzeme ve istihbarat desteği almalarını önleyebilmelidir. Psikolojik harekât, bu stratejinin büyük bölümünü teşkil etmeli ve ayaklanmayı yok etmesi kadar mani de olabilmelidir. Anarşistlerin teşkilatlarını ve yönetici kadrosunu bertaraf etmek veya tesirsiz hale getirmek bu stratejinin temel ilkesi olmalıdır. Her ayaklanma hareketinin nüvesini teşkil eden ve ekseriyetle küçük bir grubun oluşturduğu merkezi yönetici kadrosu (liderler) çok iyi gizlenmesine rağmen, meydana çıkartılmalı, yok edilmeli ya da başka şekillerde tesirsiz hale getirilmelidir. Vurucu tedhiş unsurlarının (kuvvetlerinin) yok edilmesi stratejinin formüle edilmesinde dikkate alınacak diğer bir unsurdur. Bu unsurlar üzerinde baskı, öncelikle polis ve diğer güvenlik kuvvetlerince sürdürülür. Ve zayiat vermelerine, ikmal maddelerinin tahribine, morallerinin bozulmasına çalışılır. Bu arada strateji, anarşistlere eylemlerini gönüllü olarak durdurmaları hususunda ikazda bulunan müspet programları da ihtiva etmelidir."



deniz

13.07.04/12:31 #1 Son düzenlenme: 13.07.04/17:59 amadeus
1. metni nereden buldun?
2. bu metin olaylara bu derecede müdahale etme gücü olan birilerinin ağzından çıkmış olamaz. çünkü metinde geçen anarşist tabiri genel tüm sistem muhalifi hareketleri anarşist kelimesiyle tanımlayan ülkücü/faşist değerlendirmesi çağrıştırıyor.
3. bu mesaj yukarda bahsettiğim türden insanların derin devlet sopası göstererek bişeyler elde etme çabasıdır
4. mesajın doğru yerden çıktığını düşünsek dahi türkiye de anarşist ayaklanma beklentisi dillendiren birilerinin paranoyaklığını da ortaya koymasıyla dikkate değer.

deniz

Devlet sırrı en çok mafyanın, çetenin işine yarıyordu. Devlet sırrı birilerinin siyasi şantajları için ya da işbitirmek için elinde oyuncak ediliyordu. Devlet sırlarının içyüzü siyasetçilerin ve yüksek bürokratların eşlerinin konken partilerinden magazin dergilerine yansıyan dedikodulardan öğrenilebiliyordu. Eski bir MİT görevlisi Mehmet Eymür isteyince ABD'deki www.atin.org adlı internet sitesinden Meclis'in ve hükümetin sahip olmadığı bilgileri yayınlayabiliyordu.

Birdenbire devletin gizli bilgi ve belgeleri tarih ve sayısı ile bir kaç icazetli gazetecinin köşe yazısına konu oluyordu. Birilerine aba altından sopa gösteriliyordu. Hatta öyle şeyler yaşadık ki, siyasi kâhinlerle işbirliği yapan gazeteciler MGK toplanmadan ve daha gündem açıklanmadan MGKínın hangi konuları konuşacaklarından öte, toplantı başlamadan alınacak kararları açıklamaya kadar vardırmıştı işi. Devleti savunduklarını sanan bu derin gazeteciler, devleti küçük düşürüyordu. Toplumun devlete olan güveni sarsılıyordu. Topyekûn savaşı manşetlerine taşıyarak iç savaş kışkırtıcılığı yapıyorlardı.

Adaleti Savunanlar Derneği İstanbul İl Başkanı, Emekli Albay Tabib Prof. Dr. Nevzat Tarhan'a göre, devletin üstünde “Devlet İçin Devlete Rağmen” denen bir odak vardı. Bunlar bir şekilde komutanlara ve Cumhurbaşkanı’na aracısız ulaşıp “alo” diyebilecek kadar rahat kişilerdi. Bunların sayıları yüz kişiden biraz fazlaydı. Sürekli bir araya gelip toplanan, tıpkı bir tarikat ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde yetkilerini alt kadrodan gelen özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir gruptu. Bunlar devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu düşünüyorlardı. Bunun içinde rejimin dizginlerini tutabilmek gayesiyle sürekli bir strateji üretmeleri gerektiğine inanıyorlardı.

Bu, “Devlet İçin Devlete Rağmen” denilen odak, bir şekilde bir kısım komutanları da ikna ediyordu. Şu anda Türkiye’deki Silahlı Kuvvetleri yöneten komutanlar vatansever kişilerdi. Her şeyini feda edebilecek insanlardı. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış yönlendirildiler. Onlarda, post modern darbe denilen 28 Şubat sürecini yapmaya ikna edildiler. Yani psikolojik harbe maruz kaldılar. Bundan üç-dört sene sonra bu hatalarını anlayacaklardı. Hatta bir kısmı şimdiden anlamışlardı.

Toplumla İletişim Başkanlığı (TİB) diye bir birim vardı. Kamuoyunda buna derin devlet deniyor, Psikolojik harp dairesi de deniyor. İlk olarak, 1954 yılında Seferberlik Tetkik Kurumu (STK) olarak organize ediliyor, halen daha taşrada bu şekilde çalışıyordu. Şimdi de Özel Kuvvetler Komutanlığı deniyordu. Bu bütün dünyada kurulduğu gibi, Türkiye’de de soğuk savaşın neticesi olarak kuruldu. Özellikle dünyayı saran komünizm tehlikesi üzerine oluşturuldu. Herhangi bir sıcak harp zamanında gerilla savaşıyla halkı örgütlemek için düşünüldü. 12 Eylül’den önce komünizme karşı çok iyi kullanıldı. Ama bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bu amaçla kullanıldığını söylemek yanlış olurdu. Bugün bu ÖKK’nın dışında Batı Çalışma Grubu (BÇG) tarzında fikir üreten bir grup vardı. Bu yapılanma Silahlı Kuvvetlerin emir komuta zinciri dışında bir odaktı ve bu odak 28 Şubat kapsamında dini kesimlere karşı Psikolojik Harp istiyordu!..

Daha önce komünizme karşı silahlı güç olarak kullanılan Gladio’ya artık ihtiyaç kalmadı. Bundan dolayı 1990’lı yıllarda uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir sivil yapılanma içerisindeler. Türkiye’de şu anda bunun üzerine gidecek siyasi bir irade yok.

Rahmetli Ayhan Songar, “Türkiye’deki solculardan psikopat, sağcılar arasından da geri zekâlı çok çıkıyor” derdi. Tabii bunun yanında da elindeki ekmeği vermek derecesinde bir saflık var. Şimdi yanlış da olsa hareket devletten geliyorsa “amenna” diyen insanlar da vardı ortada. Devleti yönetenleri bir insan olarak görmüyordu. Devleti yönetenlerin yanlışlarına hukuk çerçevesi içersinde “yanlış yapıyorsunuz” demeyi düşünemeyen insanlar vardı.

ÖHD’de etkin bir görev almış Sami Karamısır Paşa, II. Selimin dayısı Yasef Nassi’den bu yana Yahudiler Türkiye içersindeki gizli örgütlerde etkili olmuşlardı. “Devlet İçin Devlete Rağmen” örgütünün ardında da tröst devletler hükmündeki siyonist lobilerin gücü ve adamları vardı.

Bunlar medya-siyaset-sermaye destekli organize bir hareketti. Sermayeyi kullanarak Ankara’daki yüksek rütbeli bürokratlara ulaşarak onları ikna ederek faaliyetlerini belirliyorlardı. Bunların başarısında sermayeyi yanlarına almalarının büyük rolü vardı. Bu mekanizma, uluslar arası bir organizasyonun Türkiye ayağıydı. Ve bunlar tarafından organize bir çalışmayla Türkiye’deki devlet adamları ve komutanlar yanıltılarak ikna edildi. Yanıltılıp kullanılmada en önemli argüman özellikle İran olayının yanlış yorumlanıp, aksettirilmesi olmuştu.

Bu provokasyonların karşısında özellikle cemaat ve tarikatlar çok olumlu bir psikolojik harp uyguladılar. Türkiye’deki dindar insanlara inançlarından dolayı yapılanlar Sudan veya başka bir İslam ülkesinde yapılsaydı kesinlikle iç savaş çıkardı. Türkiye’de bu savaşın çıkmaması çok ilginçti. Bu da Türkiye’deki toplumun demokratik ve hukuk olgunluğu içersinde olmasından kaynaklanıyordu. Ayrıca bunların askerin karşısında demokratik bir şekilde durmaları olabilecek bir çok hadiseyi engellediği gibi bir kısım komutanların gözünü açmasına da vesile oldu.

Strateji uzmanı Nurullah Aydın, “medya-mafya-sermaye-bürokrasi-asker” ilişkisi derin devlet denen oligarşik yapının temellerini oluşturmaktadır. Kullanılan terminolojileri de Atatürkçülük, Lâiklik, Cumhuriyetçiliktir. Buradan yola çıkılarak kendi düşüncelerinde olmayan insanları irticaya destek veriyor, cumhuriyeti tehlikeye düşürüyor şeklinde harcamaya kalkıyorlar” diyordu.

Bu psikolojik bir savaş yöntemi, 1994 ve 95’de brifinglerle yapıldı. Bu brifinglerde işlenen konu şu; “Türkiye’deki irticaî faaliyetler öyle artı ki, böyle giderse 2005 yılında ülke irticanın eline geçecek”ti. Bu irticaî faaliyetler olarak da toplumun cami yapmasını, Kur’an kursları açmasını, İmam Hatiplerin ve başörtülü bayanların artmasını misâl gösterdiler. Yani toplumdaki doğal olan dindarlaşmayı terörist bir hareket gibi algıladılar. Kimse “irtica” kelimesini tanımlamıyor. Bu da şuurlu olarak yapılıyordu. Bunun içinde “Kitlesel İş Tehditi”ni kullanıyorlardı. Bu faşizmin bir yöntemiydi.

Derin devlet, elbette MİT veya Özel Harp Dairesi'den ibaret değildi. Derin devlet bir trendi ve kompartımanları vardı. Bunun içinde hukukçusu, üniversite öğretim üyesi, gazetecisi, işadamı, mafyası ve tetikçisi bulunuyordu. Karar mekanizması, bileşik kaplarda olduğu gibi, bir tanesinden bir şey basıldığı vakit, hepsi otomatik olarak aynı ayar noktasına geliyorlardı. Hepsi de ani bir refleksle birbirleriyle dayanışma içine giriyorlardı. Mesela Abdullah Çatlı uyuşturucu iddiasıyla Fransa'da yakalandığında, avukatlık işi için hapishanede ilk 12 Mart döneminin sol liderlerinden Sarp Kuray'ı aramıştı.

Derin devletin sol unsurları da, sağ unsurları da vardı. Yapının bütün unsurları bütünleşmişti. Yani o sağcı, ben solcuyum; ben sağcıyım, o Kürtçü diye bir ayrım yoktu. Bu devasa yapı Türkiye'de operatif eylemler yaptı. Bu operasyonlar, Susurluk ve sonrasında iç çatışmalara sebep oldu. Çünkü biri konuştu, diğeri kendini kurtarma derdine düştü derken, bu yapıda çözülme oldu. O dönemin kimi önemli gazetecileri şimdi önemsiz oldu. Kimi önemli işadamları şimdi ya battı, ya önemini yitirdi. Kimi önemli polisleri şimdi ya yaşamıyor ya da bir kenara itildi. Bu yapının çözülmesinde bir de tabii Türkiye'nin Batı dünyasıyla entegrasyon sürecine girmesi de rol oynadı. Türkiye bugün ciddi bir değişim içinde. Gerçi derin devletteki irtibatların tortuları hâlâ yaşanıyor, adam askerden emekli oluyor, gidiyor bir mafya babasına danışmanlık yapıyor ama... Gene de derin devletin bu kısmı 1996'dan beri sıkıntıdaydı. Kendi işlerine gelen eylemleri yapamıyorlardı.

Militarist Derin Devlet dediğimiz yapı; hedeflerinden biri olan AB konusundan dolayı açmak zorunda kaldığı kapıyı, -belli ölçüde kontrolünden çıkmış gibi görünen- seçimler sonucu ortaya çıkan AK Parti iktidarına, bugüne kadar olduğu gibi istediği şekilde yönlendirebilme şartlarının olabileceğini düşünerek açık tutu. Aslında CHP-DYP-MHP iktidarını öngürmüşlerdi; seçimlerde DYP ve MHP baraj dışında kalınca şok oldular.

Umut haline gelen AB süreci; gerek ekonomik olarak ve gerekse de siyasi olarak bu konuda kararlılığını ortaya koyan AK parti iktidarını şimdilik benimsemelerine yol açtı. Gelişmeler dengelerin, TSK aleyhine bozularak geliştiğini gösterse de, bugüne kadar olduğu gibi, aynı ölçede bir güçle olmasa da direnmeyi sürdürecek toplumsal ve siyasi desteğe sahip olduğu gözardı edilemezdi. Siyasi iktidar boşluk bırakmazsa derincilere meydan daralıyordu.

Derin deevlet sakinleri 11 Eylül ile gelişen sürecin kendisi lehine gelişeceğini düşünerek direncini bugüne kadar sürdürmüş ve bugün de aynı şartların oluşabileceğini, yani bölgede askeri çözümlerin ön plana çıkabileceğini, dolayısıyla kendisine ihtiyaç duyulabileceğini hesap ediyorlar. ABD ve İsrail’in dayattığı Büyük Ortadoğu Projesi, derin devletin zaruriyetini perçinledi. Dolayısıyla; toplumdaki yenilenme ve siyasetin yeniden yapılandırılması isteğinin, TSK’nın bu hedef ve yapılanmasına yönelmemesi, taleplerin bu doğrutuda oluşturulmaması, ancak Çetin Altan’ın her zaman dediği gibi “21.yüzyıla girerken Türkiye’yi de mutlaka biçimlendireceklerdir, enseyi karartmayın” demesinden farklı bir anlam taşımayacaktı.

alıntı

deniz

Kurtlar Vadisi dizisinin derin devlet refleksini yansıttığı ve MİT ile ilintili olduğuna dair basında çıkan haber ve yorumlar dizinin 'Psikolojik Savaş' ürünü olduğunu ileri sürdü. Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ise, dünyayı ve Türkiye'yi yöneten gizli örgüt bir taraftan ifşa edilirken, bir yandanda 'bu adamlarla uğraşılmaz' imajı verildiğini ve bunun bilinçaltında zararlı bir psikolojik travma meydana getireceğini savunmuş. 'Baron'u bile öldüren gizli güçler, normal vatandaşa neler yapmaz' görüşü dillendirilmiş durumda Tantan'a göre. İddiaya göre , 'Evet halkımız kendini yöneten güçleri öğreniyor, ama korkutularak'. Diziyi bir sindirme operasyonu olarak algılamak ne kadar gerçekçi bir yorumdur veya Derin Devlet refleksi bunun neresindedir; masaya yatırmak lazım.


Dizinin senaryo yazarlarından Soner Yalçın, bir süredir AB üyelik sürecine girerken Türkiye'yi yöneten Sebataycıların yıldızını parlatmakla meşgul. Kendi ifadesiyle bu konu 'İslamcı yazarlar'a bırakılmayacak kadar derin bir mesele. 8 kitap yazarı Yalçın'ın son ' Efendi' kitabı tamamen bu amaca hizmet ediyordu. Aydınlık gibi MİT'in sol kanadının yıllardır kullandığı Maocular-Apocular-sözde ulusalcılar arasında gazetecilik, daha doğrusu muhbirlik yapan Yalçın, MİT'in verdiği yüzde 50'si doğru bilgileri Psikolojik Savaş anlamında hedef saptırarak yıllarca yazdı. Eski Maocuydu; artık İstanbul sosyetesinin gülü, sosyalizmden deforme olmuş' entel bir kapitalist olmuştu. Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal nasıl evrim geçirdiyse ve ' entel kapitalist zengin solcu' olduysa; O'da geçirmiş, ideolojiden daha önemli şeylerin olduğunun farkına varmıştı. Topladığı bilgilerle ortaya koyduğu dizi senaryosu, MİT ve derin devletle ilintili derin insanların sosyetedeki izdüşümünü yansıtıyor. Sebataycıların, masonların, derin devletin onayı olmadan bunları ortaya koyması düşünülemezdi. Son günlerde bazılarının kendi dinlerine dönüş yaptığı hesap edilirse, demek ki Sebataycılar günyüzüne kendi dönme kimlikleri yerine asıl hüviyetleri ile çıkmaya karar verdiler.

Osman Sınav, Raci ve Necati Şaşmaz kardeşler terazinin tam zıt kısmında yer alıyor. Bunun içine Ekmek Teknesi senaryo yazarlarından Hasan Kaçan'ı da ekleyebilirsiniz. Ülkücü, milliyetçi, kısmen muhafazakar- ulusalcı bir kökenden gelen bu ekibin Yalçın ile aynı mekanda buluşması, bundan 5 sene önce düşünülemezdi. MİT'in sağ kanadı yine eksik bilgilerle yönlendirdiği sağ basın camiasında farklı bir 'Psikolojik Propaganda' yapıyordu. MİT içindeki iki gurup birbirini çekemezdi ve kullandıkları muhbirleri savaştırırlardı adeta. 10 yılım bu yanlış bombardımanları ayıklamakla geçti; her ikisine dikkatle okudum. İlk defa sağ ile sol bu dizide kendilerine verilen eksik bilgileri birleştirip bulmacayı çözmeye çalıştılar. Elbette dizide eksik parçalar hala çok fazla. Bu eksik bölümler dizinin derin devlet refleksi tarafından sansürlendiğini ve belli sınırlar çerçevesinden çıkılmamasını tavsiye ettiklerini gösteriyor.

Dizide derin devlet ve Türkiye'yi yöneten ucu dışarıda müthiş bir örgüt deşifre edilirken, Baron Mehmet Karahanlı'nın iş dünyasındaki bağlantıları ve İstanbul Dükaları arasındaki yeri eksik ve iz gösterilmeden lanse edildi. Saygıdeğer işadamı bir mafya yapılanmasının başı olmaktan ziyade sermayeyi yöneten isimdi. Bunu da legal işleriyle, basınıyla yapıyordu. Konsey üyelerinin yasadışı işlerle uğraşan insanlardan oluşması bu nedenle abuk sabuktu. Doğu bey, Karahanlının gitmesi gereken yerlere gittiği için bu yerlere geldiğini ve bugün karşısında yer aldığını belirtmesi Derin Devlet'in Baron'a bakışını eksik yansıtıyordu. Daha doğrusu Baron, zaten o yapılanmanın içindeydi, ayrı değildi. Karşı çıktığı iktidar AKP'nin gelişi ile tatile gönderilmişti, ölmemişti. Cumhurbaşkanlığı seçimi yakınlaşırken ve erken seçim baskısı yapılması planlanırken Baron'un yıkıcı politikalarına Derin Devlet ihtiyaç duymuş olacak ki, CIA'nin emekli ettiği gerçek Baron gerçek hayatta geri dönüyor.

Bu yapılanmanın içinde eksik unsurlardan en önemlisi derin devletle ilintili asker kökenliler. Karahanlı'nın danışmanlarından veya Konsey üyelerinden biri mutlaka emekli olduktan sonra büyük holdinglere danışman olan Teoman Koman gibi tiplerden biri olmalıydı. Batan bankaların ve medyaların patronlarıda dizide eksik unsurlardan. Ülkeyi Baron yönetirken, ülkenin sernayesini kullanan 100 aile bilhassa 10 ailenin fertleri ortada gözükmüyor. Ayrca Rus mafyasının siyasetteki uzantıları ortada yok. Baron'un siyasetteki uzantılarıda anlaşılmıyor.

Derin Devlet'in son yıllarda pasifize edilmesi sözkonusu. AB süreci ve ABD'nin beşinci kol haraketleri derincileri iyice derin sulara çekti. Bu anlamda dizide ABD'ye karşı olanın sonunun askerde olsa siyaside olsa hatta Baron'da olsa yok olacağı vurgusu Maocu ulusalcılarla Ülkücü ulusalcıların birleştiği noktayı simgeliyor. Derin Devlet, bu diziyle halkımızın bilinçaltına iniyor. Soner Yalçın ise fırsattan istifade Mason Sebataycıların altedilemeyecek kadar güçlü bağlantıları olduğunu görsel olarak anlatıyor. Hem Yalçın memnun, hem ülkücüler hem de Derin Devlet. Zaten Sebataycılarsız Derin Devlet düşünülemez; içice geçmiş lokomotif gibiler. Hatta ABD'nin bile reklamın kötüsü olmaz kabilinden memnun olması gerekir.

Velhasıl kelam Kurtlar Vadisi, faydalı bir Psikolojik Savaş motoru olarak karşımıza çıkıyor. Düşmanını bilmek hiç bilmeyip gafil avlanmaktan iyidir. Tantan gibi düşünmüyorum. Her ne kadar Genelkurmay başkanı aksi görüşte olsa, uyanan Türk gençliği, yakın geçmişteki atalarının sinmesine mukabil bugün ülkesinin üzerinde oynanan oyunlara karşı daha cesaretli tepki koyabilecek dirayetde, oldukça eğitimli ve bilinçli.

Kurtlar Vadisi, bulmacanın eksik kısımlarını diziye monte edebilir mi, önümüzdeki dönemde göreceğiz. Bu dizinin bitmeye yakınlaştığını sananlar yanılıyor. İyi reklam ve reyting getiren hemde gerekli yerlere gereken mesajı en hızlı ve etkili biçimde veren bir yapıtı bitirmek işlerine gelmez.

alıntı

deniz

Çakıcı konuşursa derin devlet sarsılır!

Alaattin Çakıcı sadece Türkiye'de değil dünyanın dört bir yanında uğradığı, kaldığı, yaşadığı yerlerde, çeşitli hayır kurumlarına bağışlar yapıyordu. Fransa'da yakalandıktan ele geçen belgelerde, elini kolunu sallayarak gezdiği dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de hayır kurumlarına yaptığı yardımlar bulunmuştu. Milyarlarca liralık belgelerde, Birleşmiş Milletler Dünya Çocuk Fonu'ndan (UNICEF) kilise yemekhanelerine, yoksul yurtlarından Rahibe Teresa Vakfı'na, kimsesiz çocuklarla ilgili kuruluşlardan özürlüler vakıflarına ve hatta Afrika'daki yardıma muhtaç çocuklara yaptığı tüm yardımları ortaya koyuyordu.

Ancak Çakıcı yardımları, çeşitli dönemlerde kullandığı Seyfi Karaca, Ömer Kamil Doğan ve Nuri Ayyıldız adına düzenlenen sahte pasaportlarıyla yapmıştı. Bu nedenle kendisine yazılan teşekkür mektupları Alaattin Çakıcı olarak değil bu sahte pasaportlardaki adlarına hitaben yazılıyordu. New York'taki, Türkiye'deki Çocuk Esirgeme Kurumu anlamına gelen Family and Children's adlı kuruluş da ‘‘Yoksul çocukları ailelere kavuşturma ve onlara ev bulma amacıyla yaptığınız yardımlara teşekkür ediyoruz’’ diyordu.

Çakıcı'nın yine Amerika'daki ‘‘Little Flower Children Service’’e yaptığı yardım için aldığı mektupta ‘‘Yaptığınız yardım yoksul çocukların okuma, spor, piknik ve yüzme gibi etkinliklere katılmaları ve gelişmeleri için harcanacaktır’’ ibareleri yer alıyordu. Çakıcı ayrıca, Saint Basil Ortodoks Kilisesi, Saint Patrick Katedrali, New York Yunan Ortodoks Kilisesi, Gerald J. Ryan Outreach Center Yoksul ve Açlar komitesi, Wyandach Gençlik Kulübü, Bahama Adaları'nın Başkenti Nassau Yoksul Çocuklar, Sağır ve Dilsizlere Yardım Komitesi, İtalya Frati Minori Cappuccini yardım kuruluşu, Holy Trinity Baptist Church, Shore Missionare Della Carita gibi birçok kuruluşa bağışta bulunmuştu.

Çakıcı'nın aldığı mektuplardan biri oldukça ilginçti. Çeşitli dönemlerde birkaç kez toplam 8 bin dolar bağış yaptığı kiliselerden, New York'taki ‘‘Yunan Ortodoks Kilisesi’’nden, ‘‘Hazreti İsa'nın dirilişi ve tanrısal aşk adına teşekkürlerimle’’ diyen bir mektup almıştı. İmza, Amerika Başpikoposu Spyridon'a aitti.

Peki, yıllardır kaçak yaşayan ve kırmızı bültenle aranan, gözünü kırpmadan adam öldürten Alaattin Çakıcı, bu bağışları niçin yapıyordu? Sevap yapmış olmak için mi? Yoksa sıkıştığında din adamlarından yardım alabileceğini düşündüğü için mi? Çakıcı, Kırım'ın Akmescit Kenti Kutlak Köyü'nde tüm parasını ödeyerek bir cami yaptırmış, yoksul aileler için de 800'ü Müslümanlara, 300'ü de diğer dinlerden insanlara dağıtılmak üzere 1300 koyun kestirmişti.

Evet, bir anlamda Çakıcı modern bir Robin Hood'tu. O aynı zamanda iş adamlarının girecekleri ihalede racon kesen bir abiydi! Yardım ve bağış alan vatandaşlarla konuştuğunuzda, 'Robin Hood birşey gönderdi mi?', 'Robin Hood ararsa şuna buna ihtiyacımız olduğun söyle' diye konuşurlardı. Fakirler koydu bu ismi ve aramızdaki şifre buydu.

Mesela, özelleştirme kapsamında satışa çıkarılan Sümerbank'ı almak isteyen Hayyam Garipoğlu, Nesim Malki'den 26 milyon dolar aldı. Bu paranın 13 milyon doları Erol Evcil'e aitti. Bankanın satışının tamamlanmasından sonra, Evcil, Malki'den parasını geri istedi. Malki parayı ödedi. Nesim Malki'nin ölümünden sonra, ortağı Erol Erkohen, Garipoğlu'dan 26 milyon doları geri istedi. Garipoğlu parayı ödedi. Bir süre sonra Erol Evcil ve Alaattin Çakıcı ayrı ayrı Garipoğlu'nu arayarak, ‘‘Bu paranın değeri ile bankanın şimdiki hisse değeri arasında fark var. Sen kazandın bize de kazandır. Bugünün değeriyle bize 15 milyon dolar borçlusun’’ dediler. Hayyam Garipoğlu, Alaattin Çakıcı'ya yalnızca 1 milyon dolar ödedi. Erol Evcil'in, öldürüldüğünde Nesim Malki'ye faizleriyle beraber 130 milyon dolar borcu vardı. Evcil, cinayetin ardından, Nesim Malki'nin ortağı Erol Erkohen ve Malki Ailesine baskı yaparak, biri hariç senetlerini geri aldı ve yırttı. Daha sonra, Mehmet Sümbül, Erol Erkohen'den 1 milyon 600 bin dolar haraç aldı. Bu para, başta tetikçiler Mehmet Sümbül, Şükrü Elverdi, Oğuz Işıklı ve Burhanettin Türkeş olmak üzere, suikasta yardımcı olan kişiler arasında paylaştırıldı.

Aralarında Yurtbank'ın sahibi Ali Balkaner, Çukurova Holding'in Yönetim Kurulu Üyesi Osman Berkmen, Yapı Kredi Yönetim Kurulu Üyesi Ali İhsan Karacan, Transtürk Holding'in patronu Faruk Süren, Hayyam Garipoğlu ve Kamuran Çörtük'ün de bulunduğu pek çok isme Türkbank skandalı sırasında şantaş yapmış ihaleye fesat karıştırmıştı. Sadece bu ihale değil, pek çok ihalede kimin galip geleceği ona sorulurdu. Sümerbank'ın patronu olan Garipoğlu, yakınlarına, ‘‘Çakıcı beni, sen Türkbank'ı alırsan hesabını sorarım. Sormazsam, anamın donunu başıma geçirir dolaşırım’’ dediği belirtiliyordu. Ama kimse korkusundan aleyhinde ifade veremedi.

1997'de el konulan Türk Ticaret Bankası (Türkbank) el konulması ve sonrasındaki satış süreci ile en ilginç ve karmaşık banka operasyonu oldu. 1997'de 820 milyon dolar zarar ile el konulan bankanın satış sürecinde yaşanan gelişmeler, dönemin hükümetini de sarstı. İslam Ticaret Bankası adıyla 1913'de kurulan banka, 1937'de Türk Ticaret Bankası adını aldı. Mayıs 1997'de, özkaynaklarının erimesi nedeniyle sermaye arttırımına gidilen bankanın yüzde 84.5 oranındaki hissesi de TMSF'ye devredildi. Türkbank, 1998'de Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı döneminde satış için ihaleye çıkarıldı. İhaleyi, 600 milyon dolarlık fiyatla işadamı Korkmaz Yiğit kazandı.

Ancak, Alaattin Çakıcı'nın da devreye girdiği anlaşılınca, ihale iptal edildi. Skandalla birlikte Yılmaz Hükümeti sarsıldı, dönemin Devlet Bakanı Güneş Taner, bakanlık görevinden düşürüldü. Şİmdi Yüce Divan'da yargılanacaklar. Çakıcı gelir ifade verirse haleri duman, herhalde gelmesin diye dua ediyorlardır. Korkmaz Yiğit, bu davada ‘ihaleye fesat karıştırmaktan’ yargılandı.

Türkbank davasında, Korkmaz Yiğit'in yanısıra Erol Evcil ve Hayyam Garipoğlu gibi isimler yargı karşısına çıktı. İlginç olan Türkbank olayını patlatan isim olan Alaattin Çakıcı'nın Türkbank davasından yargılanmadı. Çakıcı'nın, Fransa'da tutuklanması sonrasında Türkiye'nin Çakıcı'yı geri istemek için gönderdiği dosyada isminin olmaması, Alaattin Çakıcı'yı Türkbank davasından kurtardı.

Türkbank davasında son tutuklu, ABD'de yakalanıp Türkiye'ye getirilen Mustafa Kefeli'nin de salıverilmesiyle, bu davada tutuklu yargılanan hiçkimse kalmadı. Kefeli de Alaattin Çakıcı'nın adamları arasında sayılan isimlerdendi. Kefeli, Çakıcı'nın arkadaşı olduğunu ve yurtdışına kaçtığı ilk günden itibaren Çakıcı'nın parasını yönetmeye başladığını Türkiye'ye getirildiği gün açıklamıştı.

Evet Çakıcı bir mafya babasıydı. Mafya, Medya ve Politikacı el ele, pişkin pişkin bu milleti soydular, soğana çevirdiler. Faturayı her zaman olduğu gibi emekciye, çaışana kestiler.

Erol Evcil, İş Bankası'ndan aldığı krediyi ödemedi. Banka kaynakları krediyi 65 milyon dolar olarak açıklarken, daha sonra Susurluk Komisyonu'na gönderilen raporda bu rakamın 101.9 milyon dolar olduğu ortaya çıktı. Kredi olayı, İş Bankası Genel Müdürü Ünal korukçu'nun başını yedi. Evcil'in bu kredileri, Korukçu'yu Alattin Çakıcı vasıtası ile tehdit ederek aldığı öne sürüldü. Evcil'in diğer bankalara olanlarla birlikte toplam borcu 200 milyon dolardı.Evcil, İMKB Başkanı Adil Öngen ve korumasının zırhlı makam aracı içinde kurşunlanması olayında Alaattin Çakıcı'yı azmettirmekle suçlandı.

31 yaşında Balıkesir'de 126 milyon dolara (35 trilyon lira) Eze Zeytincilik adıyla dünyanın en büyük zeytin işleme tesisini kuran Erol Evcil, ‘‘Üç uçaklı trilyoner’’ olarak da tanınıyordu. Evcil'in gıda ve tekstil üzerine toplam 7 şirketi bulunuyordu. Evcil, 1997 yılı başlarında borçlu olduğu Türk Ticaret Bankası'nı satın almak istemişti. Askerden kaçabilmek için sahte çürük raporu alan Evcil, Kasımpaşa Askeri Mahkemesi'nde yargılandı. Evcil, kredi borçlarını ödeyemeyince İş Bankası, Eze Zeytincilik tesislerine el koydu. Evcil'in, şarkıcı Gülben Ergen'le ilişkisi olduğu biliniyordu.

Demirbank'ın sahibi Halit Cıngıllıoğu'ndan tehditle 5 milyon dolar alınması tam bir haraç olayıydı. Çıngıllıoğlu, Çakıcı'nın adamları tarafından tehdite edildiğini polise bildirmişti. Polis, bu kişileri yakaladı. Cıngıllıoğlu, Çakıcı'nın telefonlarını kabul etmemeye başladı. Ancak bir süre sonra Evcil devreye girdi. Bunun üzerine Cıngıllıoğlu parayı vermek zorunda kaldı. Bu arada Cıngıllıoğlu'nun kardeşi Sema Cıngıllıoğlu da Çakıcı'ya tehditle 13 milyon dolar ödemek zorunda kaldı.

Konuyla yakından ilgili üst düzey yetkili, Evcil için, ‘‘Çakıcı'dan da tehlikeli bir isim. Daha büyük bir çetenin lideri. İşadamı sıfatıyla her tarafa girip çıkıyor, bağlantı kuruyor. Tahsilatların önemli kısmını o yaptırıyor veya yapıyor. Çakıcı'yı geride bırakmış’’ diyordu. Aynı yetkili Evcil ile Çakıcı ilişkisinin başlangıcı konusunda da ilginç bir ayrıntı veriyordu: Evcil, kendisini büyüten ve koruyanların tehditine maruz kalmaya başlayınca onlardan korunmak için Çakıcı'ya yanaşmıştı.

Evcil, Kırmızı pasaportla Fransa'da yakalandığında ona Çin'den pasaport sağladığı ortaya çıkan MİT'çi Yavuz Ataç'ın kurumda daha etkin olan Operasyon Daire Başkanlığı'na atanması için Çakıcı ile birlikte özel çaba harcamıştı. Evcil, Çakıcı'nın da yeraldığı üçlü telefon görüşmesinde Ataç'a müjde verdi ve ‘‘Türkiye'den seninle ilgili iyi haberler var. Bir numarayı açıklıyorlar, herhalde seni de operasyona getiriyorlar’’ dedi. Evcil, kendisini yakalamak için ABD'ye özel polis timi gönderilmesini Çakıcı'ya haber verdi. Ardından, Çakıcı'nın yakalanıp Türkiye'ye iadesi için gerekli olan evrakın eksik gönderilmesini sağladı. Eksik evrak olayını Başbakan Mesut Yılmaz da doğruladı.


deniz

1998'de Alaattin Çakıcı ile yaptığı telefon görüşmesinin kayıtlarının kamuoyuna yansıması üzerine milletvekiliği ve bakanlıktan istifa eden Eyüp Aşık, Çakıcı'yla arasında geçenleri tüm çıplaklığıyla anlatmıştı. Aşık, ‘‘Çakıcı'yla daha biz muhalefetteyken Mart 1997'de görüşmeye başladım. İktidara geldikten, bakan olduktan tahminen 1 ay sonrasına kadar kendisiyle görüştüm’’ demişti. Aşık'ın açıklamaları şöyleydi:

Alaattin'in o günlerde verdiği bilgilerin hiç birini, ne Çiller Ailesi, ne de DYP aleyhine kullanmadım. Mesut Bey de kullanmadı. Sebebi, yani bilginin kaynağını meşru kabul etmiyordum. Ama bu bilgilerin hepsini bize veriyordu. Yani 20 milyon dolar rüşvet istendiğini, o alım satımları, başka adam vurmalar bilmem neler... Bana her seferinde çok sayıda olay anlattı. Ama hiç birini kullanmadık.

Bu Alaattin, Tansu Hanım'la, benim anladığım kadarıyla, ondan evvelki ilişkileri, bana anlattıklarıyla çok belli. Eve girip çıkan, bilmem ne yapan falan, sonunda bu banka işini Erol'a mı ne hallediyorlar. Bundan Adil vasıtasıyla 20 milyon dolar rüşvet isteniyor. Alatttin'in bize anlattığı o, o zaman. Bu ithamı ben hiç yapmadım şimdiye kadar.

Alaattin buna çok sinirleniyor, onlara savaş açıyor. Onlara savaş açarken bu olayı kamuoyuna duyurmaya çalışıyor. Banka olayında bizden rüşvet alındı diye. O arada da Tansu Hanım aleyhinde, Meral Akşener aleyhinde, Eymür aleyhinde bir çok şeyi duyurmaya çalışıyor. Benimle temas kurmasının sebebi bu. Yani ANAP'ın sözcüsü, ANAP'ın konuşan adamı budur. Muhalefet bunu dile getirsin istiyor.

Mesut Bey bir gün grup taplantısında 2 cümle söyledi. Onu söylemesini ben istedim. (Bu banka satışında pis kokular geliyor. Basının ve medyanın dikkatini çekiyorum) dedi. Alaattin'i Flash TV'yi çıkmaya ben ikna etmedim. Alaattin bizi Flash TV'ye çıkmaya, diğer TV'lere çıkmaya zorladı. Ama yaptıramadı. Araya adam koydu. Mehmet Ali Yılmaz dedi, bilmem ne dedi. Onlar hep onlardır. Araya adam koydu. ‘Mesut Yılmaz, Flash TV’ye çıksın' diye. Tam tersine, biz o gün DYP'yle ilgili bilgilerin kaynağının meşru olmaması sebebiyle ahlak dersi verdik orada.

Alaattin bunun üzerine hiddetlendi. Flash TV'ye kendisi çıkıp, Tansu Hanım'a küfretti. Meral Akşener'e küfretti. 'Yalı çetesi' dedi. 20 milyon doları söyledi. Hepsini söyledi değil mi? O gece Flash TV'nin tüm ısrarlarına rağmen bana canlı telefon bağlantısı yaptıramadı. Ben bu şeyin içine girmem dedim. Ertesi gün Flash TV'ye baskın yapıldı. Tüm basın bu kez beni TV'ye çıkartmak istedi. Uğur Dündar beni ikna edemeyince Mesut Beyi ikna etti. Mesut Bey beni aradı. ‘Bu akşam Kanal D’ye çıkacaksın' dedi. Ben dedim, ‘Bu Alaattin’in şeyiyle ilgiliyse, ben canlı yayına aynı anda çıkmam' dedim. ‘Kamuoyu bizi yanlış algılar. Tansu Çiller’e karşı mücadele veriyoruz. Çakıcı'yla kol kola... Alaattin ne diyorsa biz de aynı şeyi diyoruz. Ben bu günlerde çıkmam' dedim ve çıkmadım.

Alaattin'den verilen tüm bilgileri asla ben DYP aleyhine kullanmadım. Biz ne Çakıcı'yı kullanmak, onun verdiği bilgileri dahi kullanmadım. Alaattin'in benle kurduğu temas, DYP'nin üzerine beni saldırmak içindi. O günlerde aynı olayı Kadir Çelik'e yaptı. Çelik programı yaptı ama Çiller Ailesi onu yayınlatmadı. Çiller Ailesi baskı yaptı, yayınlatılmadı. Çelik bunun üzerine istifa etti. Ondan sonra bu işi duyurmak için epey gazeteci ve politikacıyı aradı.

Alaattin Çakıcı'yı polisin elinden kurtaran ihbarı ne Devlet Bakanı Eyüp Aşık'ın, ne de İçişleri eski Bakanı Meral Akşener'in yapmadığı ortaya çıktı. ‘Kaç’ ihbarını, Çakıcı'ya kırmızı pasaport da sağlayan MİT'teki olay isim Yavuz Ataç'ın, başkaları aracılığıyla yaptığı anlaşıldı. Her şey Alaattin Çakıcı'ın 1 Mayıs 1997 akşamı Flash TV'nin canlı yayınına katılıp, o tarihte Refah-Yol Hükümeti'nin Dışişleri Bakanı olan DYP lideri Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller'e ağır ithamlarda bulunmasıyla başladı.

Daha önce Çillerler ile çok iyi ilişkileri olan Çakıcı'nın Flash TV'de Özer Çiller'in bir banka özelleştirmesinden 20 milyon dolar aldığını iddia etmesi, DYP çevrelerinde infial yarattı. Ertesi günü Flash TV'nin İstanbul Beyoğlu'ndaki merkezi DYP yanlısı silahlı kişilerce basıldı. Baskını, 3 Mayıs akşamı Flash TV'nin Bursa'daki merkezinin Ulaştırma Bakanlığı tarafından mühürlenmesi olayı izledi. DYP çevreleri kızgındı. Genel Başkanlarına zarar veren Çakıcı'nın susturulmasını istiyorlardı. Tansu Çiller'in talimatıyla bu görevi üstlenen kişi, icraatı ile bütün şimşekleri üzerine çeken İçişleri Bakanı Meral Akşener oldu. Akşener, mayıs ayından itibaren Çakıcı'nın yakalanmasına dönük büyük bir seferberlik başlattı.

ANAP eski Milletvekili Mehmet Kocabaş, ‘‘Çakıcı'yla belki de 100 defa konuştum. Hangi konuşma yayınlanacak ben de merak ediyorum’’ dedi. Çakıcı'nın babası ile iyi arkadaş olduğunu bildiren Kocabaş şunları söyledi: ‘‘İlk olarak Kanal 6 işinde beni aradı. ‘Ağabeylik yap, yardımcı ol' dedi. Daha sonra da aramaya devam etti. Mesut Bey'e karşı tavrının doğru olmadığını hep söyledim. Yakalandığı gün de, 11.00'de aradı. Neşeliydi. Ne var, ne yok sohbeti yaptı. ‘İnşallah af çıkacak. Sabırlı ol, otur' dedim. Yavuz Ataç'ın kendi yüzünden mağdur olduğuna, Pekin'e tayininin harcanma olduğuna inanıyor. Bunun düzeltilmesini istiyordu. Her seferinde Mesut Bey'in hukuk dışına çıkmayacağını kendisine söyledim.’’ Çakıcı'nın hafızası güçlü, çevresi geniş biri olduğunu da kaydeden Kocabaş, ‘‘Her partiden aradığı milletvekili vardır. Hiç tanımazsa 30-40'ını tanır’’ dedi.

Evet, o siyasilerle derin ilişkileri olan bir abiydi.

Çakıcı, 29 Temmuz 1997'de ABD'den Kanada'ya geçti ve tam bir ay sonra aynı pasaportla Malezya'ya gitti. Seyfi Karaca adına düzenlenmiş pasaportunu sadece ABD'de kullanan Çakıcı'nın Kanada'ya kardeşinin pasaportuyla geçtiği belirlendi. Nuri Ayyıldız ismiyle kullandığı sahte pasaportta mesleği ‘‘Ekonomist’’ olarak gösterilen Çakıcı, bu pasaportu 1992 yılından 1994'ün 29 Eylül'üne kadar kullandı. Bu pasaportla başta Singapur olmak üzere uzakdoğu ülkeleri, Amerika, Almanya, Macaristan, Bulgaristan, İtalya ve İngiltere'ye birkaç kez gidip kaldı. Çakıcı, Ömer Kamil Doğan adına düzenlenmiş sahte pasaportla ise bu kez ‘‘Profesör Doktor’’ olarak nerdeyse dünya turu yaptı. Çakıcı bu pasaportla da 29 Ekim 1997 ile 18 Nisan 1998 arasında Malezya, Güney Afrika, Arjantin, Uruguay, Peru, Şili, Japonya, İtalya ve Bahama Adaları'na gitti. 17 Ağustos 1998 günü Nice'de yakalanan Alaattin Çakıcı, sevgilisi Aslı Ural ve koruması Muradi Gülerle birlikteydi.

Evet Çakıcı derin devlete çalışmıştı. Hem Fransa'da iken Çatlı'nın ekibi ile onu kullandılar. Gizli operasyonları için uyuşturucu parasını kullanan CIA-Mossad ile birlikte Çakıcı-Çatkı ekibinin yolları kesişti.

Eski MİTci Mehmet Eymür, Suusrlukla ilgili ifade verirken mahkeme heyetine, ‘‘Daha sonra önünüze çıkar diye söylüyorum. Alaattin Çakıcı'yı da yurtdışı faaliyetlerde kullandık’’ diyerek şunları söyledi:

‘‘1987'de Tarık Ümit ile Alaattin Çakıcı'yı birlikte yurtdışı faaliyetine yolladık. Fakat planladığımız faaliyet gerçekleşmeyince geri döndüler.’’

Mahkeme başkanınının ‘‘Beceremediler mi’’ diye sorması üzerine Eymür, başka faktörlerin etkili olduğunu söyledi. Görevin içeriğini devlet menfaateleri gereği açıklayamayacağını belirten Eymür, operasyona Çakıcı'yla birlikte Fransa'da tutuklanan adamı Muradi Güler ile bir iki adamının daha kullanıldığını, bunların başında da Yavuz Ataç'ın yeraldığını söyledi. Çakıcı ve ekibinin bu tür işlere yakın olduğunu ifade eden Eymür, o tarihlerde bu kadar da ünlü olmadığını vurguladı. Eymür, Çakıcı'yı Korkut Eken'in eğittiğini ifade etti. Eymür'ün ifadesinin ardından söz alan Yaşar Öz, Eymür'ün pek çok şey söylediğini ama kendisini tanıdığını söylemeyi unuttuğunu ifade etti. Öz, Eymür'le tanışmasını anlattı. Eymür ise Yaşar Öz'ü hatırlamadığını belirtti. Öz, kurucusu olduğu First Merchant Bank'ta Eymür'ün de hissesinin bulunduğuunu ileri sürdü. Banka kurulduğu sırada tüm finansmanı kendisini temin ettiğini anlatan Öz, ‘‘Daha sonra bankadan ayrıldım. Ümit, belki gerçekten belki de paramı vermemek için Eymür'ün bankaya ortak olduğunu söyledi. Eymür'ü tehdit olarak kullanmak istemiş olabilir’’ diye konuştu.

Eymür, Çatlı'nın 1984 yılında MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş tarafından kullanıldığını söyledi. Çatlı'nın kullanılmasıyla ilgili yazışmanın Gündeş ile Ankara'da 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in kızı Şenay Gürvit tarafından yapıldığını söyledi. Eymür, Çatlı'nın kullanılmasına muhalefet ettiğini, ancak müsteşar yardımcısı tarafından engellendiğini anlattı. Eymür, Ömer Lütfü Topal'ın yurtdışı ilişkilerini, yatırımlarını da takip ettiklerini , bilgileri de Kemal Yazıcıoğlu'na gönderdiklerini bildirdi.

Susurluk davasında tanık olarak dinlenen eski MİT'çi Mehmet Eymür, Tarık Ümit'in, kendisine amir gibi davranmasından rahatsız olduğu ve bazı parasal isteklerini yerine getirmediği için Eken'le aralarının açıldığını anlattı.

Eymür, başkanın, ‘‘Tarık Ümit, parayı helal kazancından mı veriyordu?’’ şeklindeki soruyu da, ‘‘Tam helal diyemem. Ama benim bildiğim kadarıyla uyuşturucu ve haraç işlerine karışmazdı. Ama, bu muhitlerdeki insanların tamamen temiz olduğu söylenemez. Tarık Ümit, off-shore bankacılık yapıyordu. Bu bankacılık, şaibeli bir bankacılık çeşididir. Özellikle uyuşturucu tacirlerine kredi ve kara para aklama işlemleri yapar’’ dedi. Nurettin Güven'in yurtdışına susturuculu ve makineli silah da yolladığını anlatan Eymür, Güven'in bu susturucu silahlardan biriyle birlikte İngiltere'de yakalandığını ve üzerinde yeşil pasaport bulunduğunu kaydetti. Eymür, bu işlerin en iyi Emin Aslan'dan öğrenilebileceğini vurguladı. Eymür, Hanefi Avcı'nın da bu konularda çok fazla şey bildiğini ancak olayları saptırarak Susurluğu perdelediğini söyledi. Eymür'ün bu konuşması üzerine Mahkeme Başkanı Karagül, ‘‘Bir tek Avcı değil herkes Susurluk'u perdeliyor’’ dedi. Üye hakimin 80 kilo eroinin yurtdışına çıkışını öğrendiklerini, neden engellemediklerini sorunca Eymür, görevini yerine getirdiğini ama engellendiğini ifade etti. Eymür, hiyerarşi gereği bilgi üstlerine ilettiğini vurgulayarak eroin çıkışının engellenmediğini kaydetti.

Ve Çakıcı yine yakalandı bu sefer eski MİTci Faik Meral'a ait yeşil pasaportla. Bu film artık herkesi sıkmaya başladı. Çakıcı, Türkiye'ye gelir konuşursa ayrı problem, gelirse yeniden kaçmasına devlet eliyle başka bir kurban bulunacağı için tamamen problem. En iyisi Çakıcı Avusturya'da kalsın ve gelmesin. Yoksa derin devlet sarsılır. Tabi konuşursa...

alıntı

denge

Derin Devlet  "devlet"i seçilmişlere karşı koruyan bir grup. Silah ve uyuşturucu ticareti ile yolları kesişiyor. Türkçü bir söylemleri var. Kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlar. Laiklik ve cumhuriyet onlara göre korunması  gereken değer.

Bu hikaye çok eskilere dayanıyor aslında  Atatürk ve Topal Osman 'a kadar uzanıyor.

AlıntıTopal Osman İttihat ve terakki döneminin karanlık ilişkiler ağı içinde yer alan ve Müslüman halka yönelik birçok katliamda adı geçen biridir. Kurtuluş Savaşında Kuvva-i Milliye saflarında yer almıştır. Birçok ayaklanmanın bastırılmasında aktif rol oynamıştır. Cumhuriyetin ilanı sonrası Kemalistlerle çelişkiye düşen Lazistan milletvekili Ali Şükrü'nün öldürülmesini de Topal Osman üstlenir.Kurbanını boğup cesedini toprağa gömmüştür... Kısa süre sonra tepkiler ve cinayetin Topal Osman tarafından işlendiğinin anlaşılması üzerine Kemalistler Topal Osman'ı bir evde kıstırırlar. Topal Osman çatışır, yaralı yakalanır. Sonradan ölen Topal Osman'ın ölüsü Meclis'in kapısına asılır. Dünün devletin sadık adamı artık haindir


http://www.kurtulus-online.com/www/kurtulus200004/038.html


Susurluk Kazası  üzerindeki sır perdesi neden aralanamadı?
Uğur Mumcu ve diğer aydın cinayetleri neden aydınlatılamıyor?
Danıştay saldırısında derin devlet işbaşındamıydı?


Bunlar sizce paranoya mı, yoksa derin devlet devletin ta kendisi mi?





deniz

derin devlet yoktur. olmayan devlet vardır.

'devlet' yoksa derinleşir.

son tango

devletinde rejimi yada ülkeyi korumak adına hukukdışı işlere girmesidir.örneğin;meşhur,nikita filmi,sokaktaki kızı amerikan gizli servisi alıp eğitip ülkenin menfaatleri doğrultusunda kullanıyordu.ülkemizde de en bilinen zamanında başımıza bela olan asala isimli ermeni örgütünün çökertilmesi...tabii,burada sorun,bu derin devler adına çalışanların bu hakkı kendi kirlii emelleri adına da kullanmaları,yoksa gerçekten devlet için yapılanlara asla karşı olmadım..ama nereye kadar devlet için sorusu hep gündemi meşgul edendir...sorunda burda başlıyor...

torq

AYŞE HÜR
Topal Osman'ın tarih sahnesine ilk çıkışı, l. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Giresun'dan topladığı 100 kişilik çeteyle Trabzon hapishanesinin kapısını açtırıp 150 mahkumu çetesine ilave etmesiyledir. Kendi ifadesine göre 1. Balkan Harbi'nde yaralanarak topal kalan Topal Osman'ın gönüllüleri Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı olarak Artvin yöresindeki Ermenilerin tehcirinde görev(!) yaparlar. Nisan 1916'da Borçka'da Ruslara karşı savaşan Türk ordusuna katılan Topal Osman, orduda kabadayılığa devam etmekle kalmayıp sıcak çarpışmaları görüp kaçma emareleri gösterince, 50 değnekle cezalandırılır, ardından alelacele çürük raporu alıp memleketine geri döner. (Arif Cemil, '1. Dünya Savaşı'nda Teşkilat-ı Mahsusa')

Bire üç
Asker kaçağı Topal Osman, bir süre sonra, uzun süredir bağımsız Pontus Devleti'ni kurmayı hedefleyen Rum çeteleri ile uğraşan Giresun-Samsun havalisinde ortaya çıkar. İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın son başkanı Hüsamettin Ertürk'e göre Mustafa Kemal Samsun'a gelir gelmez Havza'da Osman Ağa ile görüşür. ('İki Devrin Perde Arkası', 1964) Halbuki bu sırada Topal Osman, İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktadır. Anlaşılan maharetlerinden Rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuştur ki, 8 Temmuz 1919'da hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılan Topal Osman, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Giresun Şube Başkanı olur. Ardından Erzurum Kongresi'nde Mustafa Kemal'e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yapar. H. İ. Dinamo'ya göre Mustafa Kemal "Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman'ın tecrübeli ellerine" bırakmıştır. Topal Osman da, "Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak" demiştir. ('Kutsal İsyan', 2. Cilt ) Falih Rıfkı'ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basıp zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler.
Ağustos 1920'de 3. Fırka komutanı Rüştü Bey BMM'ye Osman Ağa'nın eşkiyalığından, taşkınlığından şikayet eder. Lazistan mebusu Osman Bey, Mustafa Kemal'e bir telgraf gönderir "Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun'da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor" der. Giresun Sancağı Reji Müdürü Rükneddin Bey daha da cesurdur. Uzun mektubunda ".. memleketi terk ederek başka bir ülkeye kaçan Rumların mülk ve bahçelerini kendine, akraba ve soyuna sopuna ve dalkavukları arasında böldüğü gibi, bunların İslam halktan alacaklarına karşılık kasalarında sakladıkları senetleri (.) çaresiz köylülere geri vereceği yerde (.) senetleri zorla ödetmek veya karşılığında bir bölüm Müslümanların bağ ve bahçelerini zaptetmiş ve tapularını elde etmiştir (.) Batı cephesinde görünüşte vatan hizmeti ile uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her araca başvurmakta ve acımasız işler yaptırmaktadır" der. Aynı tarihlerde hazırlanan resmi bir rapora göre Topal Osman, Samsun havalisinde 900 kişiyi (Rum?) bir mağaraya koyup öldürmüştür. Bu raporlar adeta referans mektubu işlevi görmüş gibidir, çünkü bir ay sonra Topal Osman, Giresun uşaklarından oluşan 250 kişilik gönüllü Laz Müfrezesi ile Mustafa Kemal'in Muhafız Alayı Komutanı olarak Ankara'ya davet edilir. Osman Ağa yolda da boş durmaz ve Çorum-Alaca civarında evlere tecavüz eder, bazı hayvan ve malları gasp eder. (Cemal Şener, Topal Osman Olayı ve ekindeki Cumhurbaşkanlığı arşiv belgeleri.) Meclis'te kendisine ayrılan özel locada silahlı adamları ile oturup oturumları izlemeye başlayan Topal Osman, her şeyin ondan sorulmasını bekler hale gelmiştir.

Topal'ın referansları
Mustafa Kemal'in artık yanıbaşında olan Topal Osman'ın 47. Gönüllü Alayı, Mart 1921'de patlak veren Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane davranır ki, Meclis'te büyük tartışmalar yaşanır. Kendi anlattığına göre sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa'daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman'ın Topal Osman'la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922.) Birliği ile oradan Sakarya Meydan Savaşı'na katılmak üzere yola çıkarken giderayak Merzifon'un kalan Rum ve Ermeni ahalisini de katleder. Kahramanımız, ideolojik önderi, Tirebolulu Binbaşı Hüseyin Avni Bey komutasında Sakarya'da savaştıktan sonra sağ salim geri döner. (Bugün çok yaygın olan ve Topal Osman'ın cepheye 6,000 kişilik Giresun gönüllü ile gittiği, bunların 5500'ünün şehit olduğu efsanesine gelince: Falih Rıfkı ve Alptekin Müderrisoğlu gibi ciddi kaynaklara göre Sakarya Meydan Savaşı'nın tüm şehit sayısı 3,282 olduğuna göre bu rakamlar tamamen uydurmadır.)

Ali Şükrü olayı
Topal Osman'ı tarihe geçiren olay ise ufuktadır. Bilindiği gibi Birinci Meclis'te Mustafa Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu 1. Grup ile Mustafa Kemal'e çeşitli nedenlerle muhalefet edenlerden oluşan 2. Grup sürekli çatışma içindedir. 2. Grubun liderlerinden biri olan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in Mustafa Kemal'in Hakimiyeti Milliye gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarması, ardından hilafet yanlısı broşür bastırması durumu iyice gerginleştirir. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü'nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal'in tepesini iyice attırır. Hatta Mustafa Kemal'le birbirlerinin üzerine yürürler. Bu günlerde Ali Şükrü Bey birden ortadan kaybolur. Kayboluşunun üçüncü günü, bir çobanın ihbarıyla boğulduğu anlaşılan ölüsü Ankara civarındaki Mühye köyü civarında bulunur. Anlaşılır ki Topal Osman, Ali Şükrü Bey'in Mustafa Kemal'i sürekli üzmesine tahammül edememiş ve Ali Şükrü Bey'i, Mustafa Kemal tarafından kendisine bağışlanan Papazın Bağı denen yerdeki evinde öldürmüştür.

Olayın ardında kim var?
Olayın ortaya çıkması üzerine Topal Osman'ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekat planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar, ardından eşi Latife Hanım'la birlikte Çankaya Köşkü'nden ayrılıp, İstasyon civarındaki eve çekilir. Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü'ne gidip öfke ile her yeri kırıp döker. Fakat 1 Nisan'ı (1923) 2 Nisan'a bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilecek, hastaneye götürülürken yolda ölecektir. Nedense başı kesilerek alelacele gömülmüştür. Ancak Meclis daha önce Ali Şükrü Bey'in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı'nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, başsız ceset mezardan çıkarılır, Ulus Meydanı'nda ayağından darağacına asılır. Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul eder. Mustafa Kemal'in İstasyon'daki eve geçmesi, Topal Osman'ın Çankaya Köşkü'nü talan etmesi, yaralı halde yakalandığı halde kafasının hemen kesilip gömülmesi dedikodulara neden olur. O günlerde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz 'Yılların İzi' adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey'in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. 'Türkiye Cumhuriyeti' adlı kitabında Mahmut Goloğlu da benzer bir kanıda olup, Mustafa Kemal'e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı, açıkça Mustafa Kemal'in emri ile öldürüldüğünü söyler. Rıza Nur gibi yeminli bir Mustafa Kemal düşmanının bu konudaki daha ağır ithamlarını tekrarlamaya gerek bile yok.
Peki bu olayla Topal Osman efsanesinin sonu gelmiş midir? Burası biraz karışık. 1925'de bizzat Mustafa Kemal'in emri ile naaşı Giresun Kalesi'ndeki anıt mezara nakledilir. 1983'te Kenan Evren şehri ziyareti sırasında Topal Osman'dan övgüyle söz eder. 1987'de yerel yöneticiler 2 Nisan'larda Topal Osman'ı anmaya başlarlar. Yıllar sonra Susurluk Skandalı'nın baş kahramanlarından emekli tuğgeneral Veli Küçük, güya Giresun'da jandarma bölge komutanlığı yaptığı sırada, Topal Osman Ağa'nın hayatından pek etkilendiği için adına bir heykel yaptırmaya karar verir. İstanbul'da yaptırdığı heykel, 2001 yılında dikilmesi için Giresun'a gönderilir ama dönemin belediye başkanı, bugünkü CHP milletvekili Mehmet Işık'ın talimatıyla, depoya kaldırılır. 2002'de heykel konusunda mülki idare, İçişleri ve Genelkurmay arasında bir dizi yazışma yapıldığı haberleri basına sızar. Aynı yıl, Giresun kalesindeki anıtın eski Türkçe yazılı kitabesi üzerindeki metinde Topal Osman'ın "Pontusçuların imhasındaki hizmetleri" de övüldüğü için, "milli güvenlik siyaseti" açısından sakıncalı bulunur ve yerine "milli güvenlik siyasetine uygun" Latin harfli yeni plaket konulur. Efsanenin arka planından haberdar olmayan Giresun'un milliyetçileri bu gelgitlere bir türlü anlam veremezler ve celallenirler. O sırada bir başka kahraman Mehmet Ali Ağca aramıza karışır. Abdullah Çatlı'nın hayaleti gözlerimizin önünden geçer. Bize de ülkemizde kahraman kime denir sorusu üzerine düşünmek, kahraman yetiştirme geleneğimizin köklülüğüne şapka çıkarmak kalır.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5480