25.06.19/02:13

derin devlet

Başlatan marcos, 13.07.04/11:53

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

marcos

rusvetin, yolsuzluğun, "hortumculuk"un ekonomik, toplumsal, siyasal ve askeri alanların tümünde ülke tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş boyutlara ulaştığı günümüzde "son moda", devletin gizli belgelerinin gazetecilerin ellerinde dolaşması ve köşe yazarlarının "iddialarını" kanıtlamanın bir malzemesi olarak kullanılmasıdır...kisaca serefsizligin belgesidir.....



"Bu strateji anarşistleri, halktan fiziki ve psikolojik olarak tecrit ederken, halktan personel, malzeme ve istihbarat desteği almalarını önleyebilmelidir. Psikolojik harekât, bu stratejinin büyük bölümünü teşkil etmeli ve ayaklanmayı yok etmesi kadar mani de olabilmelidir. Anarşistlerin teşkilatlarını ve yönetici kadrosunu bertaraf etmek veya tesirsiz hale getirmek bu stratejinin temel ilkesi olmalıdır. Her ayaklanma hareketinin nüvesini teşkil eden ve ekseriyetle küçük bir grubun oluşturduğu merkezi yönetici kadrosu (liderler) çok iyi gizlenmesine rağmen, meydana çıkartılmalı, yok edilmeli ya da başka şekillerde tesirsiz hale getirilmelidir. Vurucu tedhiş unsurlarının (kuvvetlerinin) yok edilmesi stratejinin formüle edilmesinde dikkate alınacak diğer bir unsurdur. Bu unsurlar üzerinde baskı, öncelikle polis ve diğer güvenlik kuvvetlerince sürdürülür. Ve zayiat vermelerine, ikmal maddelerinin tahribine, morallerinin bozulmasına çalışılır. Bu arada strateji, anarşistlere eylemlerini gönüllü olarak durdurmaları hususunda ikazda bulunan müspet programları da ihtiva etmelidir."



deniz

13.07.04/12:31 #1 Son düzenlenme: 13.07.04/17:59 amadeus
1. metni nereden buldun?
2. bu metin olaylara bu derecede müdahale etme gücü olan birilerinin ağzından çıkmış olamaz. çünkü metinde geçen anarşist tabiri genel tüm sistem muhalifi hareketleri anarşist kelimesiyle tanımlayan ülkücü/faşist değerlendirmesi çağrıştırıyor.
3. bu mesaj yukarda bahsettiğim türden insanların derin devlet sopası göstererek bişeyler elde etme çabasıdır
4. mesajın doğru yerden çıktığını düşünsek dahi türkiye de anarşist ayaklanma beklentisi dillendiren birilerinin paranoyaklığını da ortaya koymasıyla dikkate değer.

deniz

Devlet sırrı en çok mafyanın, çetenin işine yarıyordu. Devlet sırrı birilerinin siyasi şantajları için ya da işbitirmek için elinde oyuncak ediliyordu. Devlet sırlarının içyüzü siyasetçilerin ve yüksek bürokratların eşlerinin konken partilerinden magazin dergilerine yansıyan dedikodulardan öğrenilebiliyordu. Eski bir MİT görevlisi Mehmet Eymür isteyince ABD'deki www.atin.org adlı internet sitesinden Meclis'in ve hükümetin sahip olmadığı bilgileri yayınlayabiliyordu.

Birdenbire devletin gizli bilgi ve belgeleri tarih ve sayısı ile bir kaç icazetli gazetecinin köşe yazısına konu oluyordu. Birilerine aba altından sopa gösteriliyordu. Hatta öyle şeyler yaşadık ki, siyasi kâhinlerle işbirliği yapan gazeteciler MGK toplanmadan ve daha gündem açıklanmadan MGKínın hangi konuları konuşacaklarından öte, toplantı başlamadan alınacak kararları açıklamaya kadar vardırmıştı işi. Devleti savunduklarını sanan bu derin gazeteciler, devleti küçük düşürüyordu. Toplumun devlete olan güveni sarsılıyordu. Topyekûn savaşı manşetlerine taşıyarak iç savaş kışkırtıcılığı yapıyorlardı.

Adaleti Savunanlar Derneği İstanbul İl Başkanı, Emekli Albay Tabib Prof. Dr. Nevzat Tarhan'a göre, devletin üstünde “Devlet İçin Devlete Rağmen” denen bir odak vardı. Bunlar bir şekilde komutanlara ve Cumhurbaşkanı’na aracısız ulaşıp “alo” diyebilecek kadar rahat kişilerdi. Bunların sayıları yüz kişiden biraz fazlaydı. Sürekli bir araya gelip toplanan, tıpkı bir tarikat ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde yetkilerini alt kadrodan gelen özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir gruptu. Bunlar devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu düşünüyorlardı. Bunun içinde rejimin dizginlerini tutabilmek gayesiyle sürekli bir strateji üretmeleri gerektiğine inanıyorlardı.

Bu, “Devlet İçin Devlete Rağmen” denilen odak, bir şekilde bir kısım komutanları da ikna ediyordu. Şu anda Türkiye’deki Silahlı Kuvvetleri yöneten komutanlar vatansever kişilerdi. Her şeyini feda edebilecek insanlardı. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış yönlendirildiler. Onlarda, post modern darbe denilen 28 Şubat sürecini yapmaya ikna edildiler. Yani psikolojik harbe maruz kaldılar. Bundan üç-dört sene sonra bu hatalarını anlayacaklardı. Hatta bir kısmı şimdiden anlamışlardı.

Toplumla İletişim Başkanlığı (TİB) diye bir birim vardı. Kamuoyunda buna derin devlet deniyor, Psikolojik harp dairesi de deniyor. İlk olarak, 1954 yılında Seferberlik Tetkik Kurumu (STK) olarak organize ediliyor, halen daha taşrada bu şekilde çalışıyordu. Şimdi de Özel Kuvvetler Komutanlığı deniyordu. Bu bütün dünyada kurulduğu gibi, Türkiye’de de soğuk savaşın neticesi olarak kuruldu. Özellikle dünyayı saran komünizm tehlikesi üzerine oluşturuldu. Herhangi bir sıcak harp zamanında gerilla savaşıyla halkı örgütlemek için düşünüldü. 12 Eylül’den önce komünizme karşı çok iyi kullanıldı. Ama bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın bu amaçla kullanıldığını söylemek yanlış olurdu. Bugün bu ÖKK’nın dışında Batı Çalışma Grubu (BÇG) tarzında fikir üreten bir grup vardı. Bu yapılanma Silahlı Kuvvetlerin emir komuta zinciri dışında bir odaktı ve bu odak 28 Şubat kapsamında dini kesimlere karşı Psikolojik Harp istiyordu!..

Daha önce komünizme karşı silahlı güç olarak kullanılan Gladio’ya artık ihtiyaç kalmadı. Bundan dolayı 1990’lı yıllarda uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir sivil yapılanma içerisindeler. Türkiye’de şu anda bunun üzerine gidecek siyasi bir irade yok.

Rahmetli Ayhan Songar, “Türkiye’deki solculardan psikopat, sağcılar arasından da geri zekâlı çok çıkıyor” derdi. Tabii bunun yanında da elindeki ekmeği vermek derecesinde bir saflık var. Şimdi yanlış da olsa hareket devletten geliyorsa “amenna” diyen insanlar da vardı ortada. Devleti yönetenleri bir insan olarak görmüyordu. Devleti yönetenlerin yanlışlarına hukuk çerçevesi içersinde “yanlış yapıyorsunuz” demeyi düşünemeyen insanlar vardı.

ÖHD’de etkin bir görev almış Sami Karamısır Paşa, II. Selimin dayısı Yasef Nassi’den bu yana Yahudiler Türkiye içersindeki gizli örgütlerde etkili olmuşlardı. “Devlet İçin Devlete Rağmen” örgütünün ardında da tröst devletler hükmündeki siyonist lobilerin gücü ve adamları vardı.

Bunlar medya-siyaset-sermaye destekli organize bir hareketti. Sermayeyi kullanarak Ankara’daki yüksek rütbeli bürokratlara ulaşarak onları ikna ederek faaliyetlerini belirliyorlardı. Bunların başarısında sermayeyi yanlarına almalarının büyük rolü vardı. Bu mekanizma, uluslar arası bir organizasyonun Türkiye ayağıydı. Ve bunlar tarafından organize bir çalışmayla Türkiye’deki devlet adamları ve komutanlar yanıltılarak ikna edildi. Yanıltılıp kullanılmada en önemli argüman özellikle İran olayının yanlış yorumlanıp, aksettirilmesi olmuştu.

Bu provokasyonların karşısında özellikle cemaat ve tarikatlar çok olumlu bir psikolojik harp uyguladılar. Türkiye’deki dindar insanlara inançlarından dolayı yapılanlar Sudan veya başka bir İslam ülkesinde yapılsaydı kesinlikle iç savaş çıkardı. Türkiye’de bu savaşın çıkmaması çok ilginçti. Bu da Türkiye’deki toplumun demokratik ve hukuk olgunluğu içersinde olmasından kaynaklanıyordu. Ayrıca bunların askerin karşısında demokratik bir şekilde durmaları olabilecek bir çok hadiseyi engellediği gibi bir kısım komutanların gözünü açmasına da vesile oldu.

Strateji uzmanı Nurullah Aydın, “medya-mafya-sermaye-bürokrasi-asker” ilişkisi derin devlet denen oligarşik yapının temellerini oluşturmaktadır. Kullanılan terminolojileri de Atatürkçülük, Lâiklik, Cumhuriyetçiliktir. Buradan yola çıkılarak kendi düşüncelerinde olmayan insanları irticaya destek veriyor, cumhuriyeti tehlikeye düşürüyor şeklinde harcamaya kalkıyorlar” diyordu.

Bu psikolojik bir savaş yöntemi, 1994 ve 95’de brifinglerle yapıldı. Bu brifinglerde işlenen konu şu; “Türkiye’deki irticaî faaliyetler öyle artı ki, böyle giderse 2005 yılında ülke irticanın eline geçecek”ti. Bu irticaî faaliyetler olarak da toplumun cami yapmasını, Kur’an kursları açmasını, İmam Hatiplerin ve başörtülü bayanların artmasını misâl gösterdiler. Yani toplumdaki doğal olan dindarlaşmayı terörist bir hareket gibi algıladılar. Kimse “irtica” kelimesini tanımlamıyor. Bu da şuurlu olarak yapılıyordu. Bunun içinde “Kitlesel İş Tehditi”ni kullanıyorlardı. Bu faşizmin bir yöntemiydi.

Derin devlet, elbette MİT veya Özel Harp Dairesi'den ibaret değildi. Derin devlet bir trendi ve kompartımanları vardı. Bunun içinde hukukçusu, üniversite öğretim üyesi, gazetecisi, işadamı, mafyası ve tetikçisi bulunuyordu. Karar mekanizması, bileşik kaplarda olduğu gibi, bir tanesinden bir şey basıldığı vakit, hepsi otomatik olarak aynı ayar noktasına geliyorlardı. Hepsi de ani bir refleksle birbirleriyle dayanışma içine giriyorlardı. Mesela Abdullah Çatlı uyuşturucu iddiasıyla Fransa'da yakalandığında, avukatlık işi için hapishanede ilk 12 Mart döneminin sol liderlerinden Sarp Kuray'ı aramıştı.

Derin devletin sol unsurları da, sağ unsurları da vardı. Yapının bütün unsurları bütünleşmişti. Yani o sağcı, ben solcuyum; ben sağcıyım, o Kürtçü diye bir ayrım yoktu. Bu devasa yapı Türkiye'de operatif eylemler yaptı. Bu operasyonlar, Susurluk ve sonrasında iç çatışmalara sebep oldu. Çünkü biri konuştu, diğeri kendini kurtarma derdine düştü derken, bu yapıda çözülme oldu. O dönemin kimi önemli gazetecileri şimdi önemsiz oldu. Kimi önemli işadamları şimdi ya battı, ya önemini yitirdi. Kimi önemli polisleri şimdi ya yaşamıyor ya da bir kenara itildi. Bu yapının çözülmesinde bir de tabii Türkiye'nin Batı dünyasıyla entegrasyon sürecine girmesi de rol oynadı. Türkiye bugün ciddi bir değişim içinde. Gerçi derin devletteki irtibatların tortuları hâlâ yaşanıyor, adam askerden emekli oluyor, gidiyor bir mafya babasına danışmanlık yapıyor ama... Gene de derin devletin bu kısmı 1996'dan beri sıkıntıdaydı. Kendi işlerine gelen eylemleri yapamıyorlardı.

Militarist Derin Devlet dediğimiz yapı; hedeflerinden biri olan AB konusundan dolayı açmak zorunda kaldığı kapıyı, -belli ölçüde kontrolünden çıkmış gibi görünen- seçimler sonucu ortaya çıkan AK Parti iktidarına, bugüne kadar olduğu gibi istediği şekilde yönlendirebilme şartlarının olabileceğini düşünerek açık tutu. Aslında CHP-DYP-MHP iktidarını öngürmüşlerdi; seçimlerde DYP ve MHP baraj dışında kalınca şok oldular.

Umut haline gelen AB süreci; gerek ekonomik olarak ve gerekse de siyasi olarak bu konuda kararlılığını ortaya koyan AK parti iktidarını şimdilik benimsemelerine yol açtı. Gelişmeler dengelerin, TSK aleyhine bozularak geliştiğini gösterse de, bugüne kadar olduğu gibi, aynı ölçede bir güçle olmasa da direnmeyi sürdürecek toplumsal ve siyasi desteğe sahip olduğu gözardı edilemezdi. Siyasi iktidar boşluk bırakmazsa derincilere meydan daralıyordu.

Derin deevlet sakinleri 11 Eylül ile gelişen sürecin kendisi lehine gelişeceğini düşünerek direncini bugüne kadar sürdürmüş ve bugün de aynı şartların oluşabileceğini, yani bölgede askeri çözümlerin ön plana çıkabileceğini, dolayısıyla kendisine ihtiyaç duyulabileceğini hesap ediyorlar. ABD ve İsrail’in dayattığı Büyük Ortadoğu Projesi, derin devletin zaruriyetini perçinledi. Dolayısıyla; toplumdaki yenilenme ve siyasetin yeniden yapılandırılması isteğinin, TSK’nın bu hedef ve yapılanmasına yönelmemesi, taleplerin bu doğrutuda oluşturulmaması, ancak Çetin Altan’ın her zaman dediği gibi “21.yüzyıla girerken Türkiye’yi de mutlaka biçimlendireceklerdir, enseyi karartmayın” demesinden farklı bir anlam taşımayacaktı.

alıntı

deniz

Kurtlar Vadisi dizisinin derin devlet refleksini yansıttığı ve MİT ile ilintili olduğuna dair basında çıkan haber ve yorumlar dizinin 'Psikolojik Savaş' ürünü olduğunu ileri sürdü. Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ise, dünyayı ve Türkiye'yi yöneten gizli örgüt bir taraftan ifşa edilirken, bir yandanda 'bu adamlarla uğraşılmaz' imajı verildiğini ve bunun bilinçaltında zararlı bir psikolojik travma meydana getireceğini savunmuş. 'Baron'u bile öldüren gizli güçler, normal vatandaşa neler yapmaz' görüşü dillendirilmiş durumda Tantan'a göre. İddiaya göre , 'Evet halkımız kendini yöneten güçleri öğreniyor, ama korkutularak'. Diziyi bir sindirme operasyonu olarak algılamak ne kadar gerçekçi bir yorumdur veya Derin Devlet refleksi bunun neresindedir; masaya yatırmak lazım.


Dizinin senaryo yazarlarından Soner Yalçın, bir süredir AB üyelik sürecine girerken Türkiye'yi yöneten Sebataycıların yıldızını parlatmakla meşgul. Kendi ifadesiyle bu konu 'İslamcı yazarlar'a bırakılmayacak kadar derin bir mesele. 8 kitap yazarı Yalçın'ın son ' Efendi' kitabı tamamen bu amaca hizmet ediyordu. Aydınlık gibi MİT'in sol kanadının yıllardır kullandığı Maocular-Apocular-sözde ulusalcılar arasında gazetecilik, daha doğrusu muhbirlik yapan Yalçın, MİT'in verdiği yüzde 50'si doğru bilgileri Psikolojik Savaş anlamında hedef saptırarak yıllarca yazdı. Eski Maocuydu; artık İstanbul sosyetesinin gülü, sosyalizmden deforme olmuş' entel bir kapitalist olmuştu. Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal nasıl evrim geçirdiyse ve ' entel kapitalist zengin solcu' olduysa; O'da geçirmiş, ideolojiden daha önemli şeylerin olduğunun farkına varmıştı. Topladığı bilgilerle ortaya koyduğu dizi senaryosu, MİT ve derin devletle ilintili derin insanların sosyetedeki izdüşümünü yansıtıyor. Sebataycıların, masonların, derin devletin onayı olmadan bunları ortaya koyması düşünülemezdi. Son günlerde bazılarının kendi dinlerine dönüş yaptığı hesap edilirse, demek ki Sebataycılar günyüzüne kendi dönme kimlikleri yerine asıl hüviyetleri ile çıkmaya karar verdiler.

Osman Sınav, Raci ve Necati Şaşmaz kardeşler terazinin tam zıt kısmında yer alıyor. Bunun içine Ekmek Teknesi senaryo yazarlarından Hasan Kaçan'ı da ekleyebilirsiniz. Ülkücü, milliyetçi, kısmen muhafazakar- ulusalcı bir kökenden gelen bu ekibin Yalçın ile aynı mekanda buluşması, bundan 5 sene önce düşünülemezdi. MİT'in sağ kanadı yine eksik bilgilerle yönlendirdiği sağ basın camiasında farklı bir 'Psikolojik Propaganda' yapıyordu. MİT içindeki iki gurup birbirini çekemezdi ve kullandıkları muhbirleri savaştırırlardı adeta. 10 yılım bu yanlış bombardımanları ayıklamakla geçti; her ikisine dikkatle okudum. İlk defa sağ ile sol bu dizide kendilerine verilen eksik bilgileri birleştirip bulmacayı çözmeye çalıştılar. Elbette dizide eksik parçalar hala çok fazla. Bu eksik bölümler dizinin derin devlet refleksi tarafından sansürlendiğini ve belli sınırlar çerçevesinden çıkılmamasını tavsiye ettiklerini gösteriyor.

Dizide derin devlet ve Türkiye'yi yöneten ucu dışarıda müthiş bir örgüt deşifre edilirken, Baron Mehmet Karahanlı'nın iş dünyasındaki bağlantıları ve İstanbul Dükaları arasındaki yeri eksik ve iz gösterilmeden lanse edildi. Saygıdeğer işadamı bir mafya yapılanmasının başı olmaktan ziyade sermayeyi yöneten isimdi. Bunu da legal işleriyle, basınıyla yapıyordu. Konsey üyelerinin yasadışı işlerle uğraşan insanlardan oluşması bu nedenle abuk sabuktu. Doğu bey, Karahanlının gitmesi gereken yerlere gittiği için bu yerlere geldiğini ve bugün karşısında yer aldığını belirtmesi Derin Devlet'in Baron'a bakışını eksik yansıtıyordu. Daha doğrusu Baron, zaten o yapılanmanın içindeydi, ayrı değildi. Karşı çıktığı iktidar AKP'nin gelişi ile tatile gönderilmişti, ölmemişti. Cumhurbaşkanlığı seçimi yakınlaşırken ve erken seçim baskısı yapılması planlanırken Baron'un yıkıcı politikalarına Derin Devlet ihtiyaç duymuş olacak ki, CIA'nin emekli ettiği gerçek Baron gerçek hayatta geri dönüyor.

Bu yapılanmanın içinde eksik unsurlardan en önemlisi derin devletle ilintili asker kökenliler. Karahanlı'nın danışmanlarından veya Konsey üyelerinden biri mutlaka emekli olduktan sonra büyük holdinglere danışman olan Teoman Koman gibi tiplerden biri olmalıydı. Batan bankaların ve medyaların patronlarıda dizide eksik unsurlardan. Ülkeyi Baron yönetirken, ülkenin sernayesini kullanan 100 aile bilhassa 10 ailenin fertleri ortada gözükmüyor. Ayrca Rus mafyasının siyasetteki uzantıları ortada yok. Baron'un siyasetteki uzantılarıda anlaşılmıyor.

Derin Devlet'in son yıllarda pasifize edilmesi sözkonusu. AB süreci ve ABD'nin beşinci kol haraketleri derincileri iyice derin sulara çekti. Bu anlamda dizide ABD'ye karşı olanın sonunun askerde olsa siyaside olsa hatta Baron'da olsa yok olacağı vurgusu Maocu ulusalcılarla Ülkücü ulusalcıların birleştiği noktayı simgeliyor. Derin Devlet, bu diziyle halkımızın bilinçaltına iniyor. Soner Yalçın ise fırsattan istifade Mason Sebataycıların altedilemeyecek kadar güçlü bağlantıları olduğunu görsel olarak anlatıyor. Hem Yalçın memnun, hem ülkücüler hem de Derin Devlet. Zaten Sebataycılarsız Derin Devlet düşünülemez; içice geçmiş lokomotif gibiler. Hatta ABD'nin bile reklamın kötüsü olmaz kabilinden memnun olması gerekir.

Velhasıl kelam Kurtlar Vadisi, faydalı bir Psikolojik Savaş motoru olarak karşımıza çıkıyor. Düşmanını bilmek hiç bilmeyip gafil avlanmaktan iyidir. Tantan gibi düşünmüyorum. Her ne kadar Genelkurmay başkanı aksi görüşte olsa, uyanan Türk gençliği, yakın geçmişteki atalarının sinmesine mukabil bugün ülkesinin üzerinde oynanan oyunlara karşı daha cesaretli tepki koyabilecek dirayetde, oldukça eğitimli ve bilinçli.

Kurtlar Vadisi, bulmacanın eksik kısımlarını diziye monte edebilir mi, önümüzdeki dönemde göreceğiz. Bu dizinin bitmeye yakınlaştığını sananlar yanılıyor. İyi reklam ve reyting getiren hemde gerekli yerlere gereken mesajı en hızlı ve etkili biçimde veren bir yapıtı bitirmek işlerine gelmez.

alıntı

deniz

Çakıcı konuşursa derin devlet sarsılır!

Alaattin Çakıcı sadece Türkiye'de değil dünyanın dört bir yanında uğradığı, kaldığı, yaşadığı yerlerde, çeşitli hayır kurumlarına bağışlar yapıyordu. Fransa'da yakalandıktan ele geçen belgelerde, elini kolunu sallayarak gezdiği dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de hayır kurumlarına yaptığı yardımlar bulunmuştu. Milyarlarca liralık belgelerde, Birleşmiş Milletler Dünya Çocuk Fonu'ndan (UNICEF) kilise yemekhanelerine, yoksul yurtlarından Rahibe Teresa Vakfı'na, kimsesiz çocuklarla ilgili kuruluşlardan özürlüler vakıflarına ve hatta Afrika'daki yardıma muhtaç çocuklara yaptığı tüm yardımları ortaya koyuyordu.

Ancak Çakıcı yardımları, çeşitli dönemlerde kullandığı Seyfi Karaca, Ömer Kamil Doğan ve Nuri Ayyıldız adına düzenlenen sahte pasaportlarıyla yapmıştı. Bu nedenle kendisine yazılan teşekkür mektupları Alaattin Çakıcı olarak değil bu sahte pasaportlardaki adlarına hitaben yazılıyordu. New York'taki, Türkiye'deki Çocuk Esirgeme Kurumu anlamına gelen Family and Children's adlı kuruluş da ‘‘Yoksul çocukları ailelere kavuşturma ve onlara ev bulma amacıyla yaptığınız yardımlara teşekkür ediyoruz’’ diyordu.

Çakıcı'nın yine Amerika'daki ‘‘Little Flower Children Service’’e yaptığı yardım için aldığı mektupta ‘‘Yaptığınız yardım yoksul çocukların okuma, spor, piknik ve yüzme gibi etkinliklere katılmaları ve gelişmeleri için harcanacaktır’’ ibareleri yer alıyordu. Çakıcı ayrıca, Saint Basil Ortodoks Kilisesi, Saint Patrick Katedrali, New York Yunan Ortodoks Kilisesi, Gerald J. Ryan Outreach Center Yoksul ve Açlar komitesi, Wyandach Gençlik Kulübü, Bahama Adaları'nın Başkenti Nassau Yoksul Çocuklar, Sağır ve Dilsizlere Yardım Komitesi, İtalya Frati Minori Cappuccini yardım kuruluşu, Holy Trinity Baptist Church, Shore Missionare Della Carita gibi birçok kuruluşa bağışta bulunmuştu.

Çakıcı'nın aldığı mektuplardan biri oldukça ilginçti. Çeşitli dönemlerde birkaç kez toplam 8 bin dolar bağış yaptığı kiliselerden, New York'taki ‘‘Yunan Ortodoks Kilisesi’’nden, ‘‘Hazreti İsa'nın dirilişi ve tanrısal aşk adına teşekkürlerimle’’ diyen bir mektup almıştı. İmza, Amerika Başpikoposu Spyridon'a aitti.

Peki, yıllardır kaçak yaşayan ve kırmızı bültenle aranan, gözünü kırpmadan adam öldürten Alaattin Çakıcı, bu bağışları niçin yapıyordu? Sevap yapmış olmak için mi? Yoksa sıkıştığında din adamlarından yardım alabileceğini düşündüğü için mi? Çakıcı, Kırım'ın Akmescit Kenti Kutlak Köyü'nde tüm parasını ödeyerek bir cami yaptırmış, yoksul aileler için de 800'ü Müslümanlara, 300'ü de diğer dinlerden insanlara dağıtılmak üzere 1300 koyun kestirmişti.

Evet, bir anlamda Çakıcı modern bir Robin Hood'tu. O aynı zamanda iş adamlarının girecekleri ihalede racon kesen bir abiydi! Yardım ve bağış alan vatandaşlarla konuştuğunuzda, 'Robin Hood birşey gönderdi mi?', 'Robin Hood ararsa şuna buna ihtiyacımız olduğun söyle' diye konuşurlardı. Fakirler koydu bu ismi ve aramızdaki şifre buydu.

Mesela, özelleştirme kapsamında satışa çıkarılan Sümerbank'ı almak isteyen Hayyam Garipoğlu, Nesim Malki'den 26 milyon dolar aldı. Bu paranın 13 milyon doları Erol Evcil'e aitti. Bankanın satışının tamamlanmasından sonra, Evcil, Malki'den parasını geri istedi. Malki parayı ödedi. Nesim Malki'nin ölümünden sonra, ortağı Erol Erkohen, Garipoğlu'dan 26 milyon doları geri istedi. Garipoğlu parayı ödedi. Bir süre sonra Erol Evcil ve Alaattin Çakıcı ayrı ayrı Garipoğlu'nu arayarak, ‘‘Bu paranın değeri ile bankanın şimdiki hisse değeri arasında fark var. Sen kazandın bize de kazandır. Bugünün değeriyle bize 15 milyon dolar borçlusun’’ dediler. Hayyam Garipoğlu, Alaattin Çakıcı'ya yalnızca 1 milyon dolar ödedi. Erol Evcil'in, öldürüldüğünde Nesim Malki'ye faizleriyle beraber 130 milyon dolar borcu vardı. Evcil, cinayetin ardından, Nesim Malki'nin ortağı Erol Erkohen ve Malki Ailesine baskı yaparak, biri hariç senetlerini geri aldı ve yırttı. Daha sonra, Mehmet Sümbül, Erol Erkohen'den 1 milyon 600 bin dolar haraç aldı. Bu para, başta tetikçiler Mehmet Sümbül, Şükrü Elverdi, Oğuz Işıklı ve Burhanettin Türkeş olmak üzere, suikasta yardımcı olan kişiler arasında paylaştırıldı.

Aralarında Yurtbank'ın sahibi Ali Balkaner, Çukurova Holding'in Yönetim Kurulu Üyesi Osman Berkmen, Yapı Kredi Yönetim Kurulu Üyesi Ali İhsan Karacan, Transtürk Holding'in patronu Faruk Süren, Hayyam Garipoğlu ve Kamuran Çörtük'ün de bulunduğu pek çok isme Türkbank skandalı sırasında şantaş yapmış ihaleye fesat karıştırmıştı. Sadece bu ihale değil, pek çok ihalede kimin galip geleceği ona sorulurdu. Sümerbank'ın patronu olan Garipoğlu, yakınlarına, ‘‘Çakıcı beni, sen Türkbank'ı alırsan hesabını sorarım. Sormazsam, anamın donunu başıma geçirir dolaşırım’’ dediği belirtiliyordu. Ama kimse korkusundan aleyhinde ifade veremedi.

1997'de el konulan Türk Ticaret Bankası (Türkbank) el konulması ve sonrasındaki satış süreci ile en ilginç ve karmaşık banka operasyonu oldu. 1997'de 820 milyon dolar zarar ile el konulan bankanın satış sürecinde yaşanan gelişmeler, dönemin hükümetini de sarstı. İslam Ticaret Bankası adıyla 1913'de kurulan banka, 1937'de Türk Ticaret Bankası adını aldı. Mayıs 1997'de, özkaynaklarının erimesi nedeniyle sermaye arttırımına gidilen bankanın yüzde 84.5 oranındaki hissesi de TMSF'ye devredildi. Türkbank, 1998'de Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı döneminde satış için ihaleye çıkarıldı. İhaleyi, 600 milyon dolarlık fiyatla işadamı Korkmaz Yiğit kazandı.

Ancak, Alaattin Çakıcı'nın da devreye girdiği anlaşılınca, ihale iptal edildi. Skandalla birlikte Yılmaz Hükümeti sarsıldı, dönemin Devlet Bakanı Güneş Taner, bakanlık görevinden düşürüldü. Şİmdi Yüce Divan'da yargılanacaklar. Çakıcı gelir ifade verirse haleri duman, herhalde gelmesin diye dua ediyorlardır. Korkmaz Yiğit, bu davada ‘ihaleye fesat karıştırmaktan’ yargılandı.

Türkbank davasında, Korkmaz Yiğit'in yanısıra Erol Evcil ve Hayyam Garipoğlu gibi isimler yargı karşısına çıktı. İlginç olan Türkbank olayını patlatan isim olan Alaattin Çakıcı'nın Türkbank davasından yargılanmadı. Çakıcı'nın, Fransa'da tutuklanması sonrasında Türkiye'nin Çakıcı'yı geri istemek için gönderdiği dosyada isminin olmaması, Alaattin Çakıcı'yı Türkbank davasından kurtardı.

Türkbank davasında son tutuklu, ABD'de yakalanıp Türkiye'ye getirilen Mustafa Kefeli'nin de salıverilmesiyle, bu davada tutuklu yargılanan hiçkimse kalmadı. Kefeli de Alaattin Çakıcı'nın adamları arasında sayılan isimlerdendi. Kefeli, Çakıcı'nın arkadaşı olduğunu ve yurtdışına kaçtığı ilk günden itibaren Çakıcı'nın parasını yönetmeye başladığını Türkiye'ye getirildiği gün açıklamıştı.

Evet Çakıcı bir mafya babasıydı. Mafya, Medya ve Politikacı el ele, pişkin pişkin bu milleti soydular, soğana çevirdiler. Faturayı her zaman olduğu gibi emekciye, çaışana kestiler.

Erol Evcil, İş Bankası'ndan aldığı krediyi ödemedi. Banka kaynakları krediyi 65 milyon dolar olarak açıklarken, daha sonra Susurluk Komisyonu'na gönderilen raporda bu rakamın 101.9 milyon dolar olduğu ortaya çıktı. Kredi olayı, İş Bankası Genel Müdürü Ünal korukçu'nun başını yedi. Evcil'in bu kredileri, Korukçu'yu Alattin Çakıcı vasıtası ile tehdit ederek aldığı öne sürüldü. Evcil'in diğer bankalara olanlarla birlikte toplam borcu 200 milyon dolardı.Evcil, İMKB Başkanı Adil Öngen ve korumasının zırhlı makam aracı içinde kurşunlanması olayında Alaattin Çakıcı'yı azmettirmekle suçlandı.

31 yaşında Balıkesir'de 126 milyon dolara (35 trilyon lira) Eze Zeytincilik adıyla dünyanın en büyük zeytin işleme tesisini kuran Erol Evcil, ‘‘Üç uçaklı trilyoner’’ olarak da tanınıyordu. Evcil'in gıda ve tekstil üzerine toplam 7 şirketi bulunuyordu. Evcil, 1997 yılı başlarında borçlu olduğu Türk Ticaret Bankası'nı satın almak istemişti. Askerden kaçabilmek için sahte çürük raporu alan Evcil, Kasımpaşa Askeri Mahkemesi'nde yargılandı. Evcil, kredi borçlarını ödeyemeyince İş Bankası, Eze Zeytincilik tesislerine el koydu. Evcil'in, şarkıcı Gülben Ergen'le ilişkisi olduğu biliniyordu.

Demirbank'ın sahibi Halit Cıngıllıoğu'ndan tehditle 5 milyon dolar alınması tam bir haraç olayıydı. Çıngıllıoğlu, Çakıcı'nın adamları tarafından tehdite edildiğini polise bildirmişti. Polis, bu kişileri yakaladı. Cıngıllıoğlu, Çakıcı'nın telefonlarını kabul etmemeye başladı. Ancak bir süre sonra Evcil devreye girdi. Bunun üzerine Cıngıllıoğlu parayı vermek zorunda kaldı. Bu arada Cıngıllıoğlu'nun kardeşi Sema Cıngıllıoğlu da Çakıcı'ya tehditle 13 milyon dolar ödemek zorunda kaldı.

Konuyla yakından ilgili üst düzey yetkili, Evcil için, ‘‘Çakıcı'dan da tehlikeli bir isim. Daha büyük bir çetenin lideri. İşadamı sıfatıyla her tarafa girip çıkıyor, bağlantı kuruyor. Tahsilatların önemli kısmını o yaptırıyor veya yapıyor. Çakıcı'yı geride bırakmış’’ diyordu. Aynı yetkili Evcil ile Çakıcı ilişkisinin başlangıcı konusunda da ilginç bir ayrıntı veriyordu: Evcil, kendisini büyüten ve koruyanların tehditine maruz kalmaya başlayınca onlardan korunmak için Çakıcı'ya yanaşmıştı.

Evcil, Kırmızı pasaportla Fransa'da yakalandığında ona Çin'den pasaport sağladığı ortaya çıkan MİT'çi Yavuz Ataç'ın kurumda daha etkin olan Operasyon Daire Başkanlığı'na atanması için Çakıcı ile birlikte özel çaba harcamıştı. Evcil, Çakıcı'nın da yeraldığı üçlü telefon görüşmesinde Ataç'a müjde verdi ve ‘‘Türkiye'den seninle ilgili iyi haberler var. Bir numarayı açıklıyorlar, herhalde seni de operasyona getiriyorlar’’ dedi. Evcil, kendisini yakalamak için ABD'ye özel polis timi gönderilmesini Çakıcı'ya haber verdi. Ardından, Çakıcı'nın yakalanıp Türkiye'ye iadesi için gerekli olan evrakın eksik gönderilmesini sağladı. Eksik evrak olayını Başbakan Mesut Yılmaz da doğruladı.


deniz

1998'de Alaattin Çakıcı ile yaptığı telefon görüşmesinin kayıtlarının kamuoyuna yansıması üzerine milletvekiliği ve bakanlıktan istifa eden Eyüp Aşık, Çakıcı'yla arasında geçenleri tüm çıplaklığıyla anlatmıştı. Aşık, ‘‘Çakıcı'yla daha biz muhalefetteyken Mart 1997'de görüşmeye başladım. İktidara geldikten, bakan olduktan tahminen 1 ay sonrasına kadar kendisiyle görüştüm’’ demişti. Aşık'ın açıklamaları şöyleydi:

Alaattin'in o günlerde verdiği bilgilerin hiç birini, ne Çiller Ailesi, ne de DYP aleyhine kullanmadım. Mesut Bey de kullanmadı. Sebebi, yani bilginin kaynağını meşru kabul etmiyordum. Ama bu bilgilerin hepsini bize veriyordu. Yani 20 milyon dolar rüşvet istendiğini, o alım satımları, başka adam vurmalar bilmem neler... Bana her seferinde çok sayıda olay anlattı. Ama hiç birini kullanmadık.

Bu Alaattin, Tansu Hanım'la, benim anladığım kadarıyla, ondan evvelki ilişkileri, bana anlattıklarıyla çok belli. Eve girip çıkan, bilmem ne yapan falan, sonunda bu banka işini Erol'a mı ne hallediyorlar. Bundan Adil vasıtasıyla 20 milyon dolar rüşvet isteniyor. Alatttin'in bize anlattığı o, o zaman. Bu ithamı ben hiç yapmadım şimdiye kadar.

Alaattin buna çok sinirleniyor, onlara savaş açıyor. Onlara savaş açarken bu olayı kamuoyuna duyurmaya çalışıyor. Banka olayında bizden rüşvet alındı diye. O arada da Tansu Hanım aleyhinde, Meral Akşener aleyhinde, Eymür aleyhinde bir çok şeyi duyurmaya çalışıyor. Benimle temas kurmasının sebebi bu. Yani ANAP'ın sözcüsü, ANAP'ın konuşan adamı budur. Muhalefet bunu dile getirsin istiyor.

Mesut Bey bir gün grup taplantısında 2 cümle söyledi. Onu söylemesini ben istedim. (Bu banka satışında pis kokular geliyor. Basının ve medyanın dikkatini çekiyorum) dedi. Alaattin'i Flash TV'yi çıkmaya ben ikna etmedim. Alaattin bizi Flash TV'ye çıkmaya, diğer TV'lere çıkmaya zorladı. Ama yaptıramadı. Araya adam koydu. Mehmet Ali Yılmaz dedi, bilmem ne dedi. Onlar hep onlardır. Araya adam koydu. ‘Mesut Yılmaz, Flash TV’ye çıksın' diye. Tam tersine, biz o gün DYP'yle ilgili bilgilerin kaynağının meşru olmaması sebebiyle ahlak dersi verdik orada.

Alaattin bunun üzerine hiddetlendi. Flash TV'ye kendisi çıkıp, Tansu Hanım'a küfretti. Meral Akşener'e küfretti. 'Yalı çetesi' dedi. 20 milyon doları söyledi. Hepsini söyledi değil mi? O gece Flash TV'nin tüm ısrarlarına rağmen bana canlı telefon bağlantısı yaptıramadı. Ben bu şeyin içine girmem dedim. Ertesi gün Flash TV'ye baskın yapıldı. Tüm basın bu kez beni TV'ye çıkartmak istedi. Uğur Dündar beni ikna edemeyince Mesut Beyi ikna etti. Mesut Bey beni aradı. ‘Bu akşam Kanal D’ye çıkacaksın' dedi. Ben dedim, ‘Bu Alaattin’in şeyiyle ilgiliyse, ben canlı yayına aynı anda çıkmam' dedim. ‘Kamuoyu bizi yanlış algılar. Tansu Çiller’e karşı mücadele veriyoruz. Çakıcı'yla kol kola... Alaattin ne diyorsa biz de aynı şeyi diyoruz. Ben bu günlerde çıkmam' dedim ve çıkmadım.

Alaattin'den verilen tüm bilgileri asla ben DYP aleyhine kullanmadım. Biz ne Çakıcı'yı kullanmak, onun verdiği bilgileri dahi kullanmadım. Alaattin'in benle kurduğu temas, DYP'nin üzerine beni saldırmak içindi. O günlerde aynı olayı Kadir Çelik'e yaptı. Çelik programı yaptı ama Çiller Ailesi onu yayınlatmadı. Çiller Ailesi baskı yaptı, yayınlatılmadı. Çelik bunun üzerine istifa etti. Ondan sonra bu işi duyurmak için epey gazeteci ve politikacıyı aradı.

Alaattin Çakıcı'yı polisin elinden kurtaran ihbarı ne Devlet Bakanı Eyüp Aşık'ın, ne de İçişleri eski Bakanı Meral Akşener'in yapmadığı ortaya çıktı. ‘Kaç’ ihbarını, Çakıcı'ya kırmızı pasaport da sağlayan MİT'teki olay isim Yavuz Ataç'ın, başkaları aracılığıyla yaptığı anlaşıldı. Her şey Alaattin Çakıcı'ın 1 Mayıs 1997 akşamı Flash TV'nin canlı yayınına katılıp, o tarihte Refah-Yol Hükümeti'nin Dışişleri Bakanı olan DYP lideri Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller'e ağır ithamlarda bulunmasıyla başladı.

Daha önce Çillerler ile çok iyi ilişkileri olan Çakıcı'nın Flash TV'de Özer Çiller'in bir banka özelleştirmesinden 20 milyon dolar aldığını iddia etmesi, DYP çevrelerinde infial yarattı. Ertesi günü Flash TV'nin İstanbul Beyoğlu'ndaki merkezi DYP yanlısı silahlı kişilerce basıldı. Baskını, 3 Mayıs akşamı Flash TV'nin Bursa'daki merkezinin Ulaştırma Bakanlığı tarafından mühürlenmesi olayı izledi. DYP çevreleri kızgındı. Genel Başkanlarına zarar veren Çakıcı'nın susturulmasını istiyorlardı. Tansu Çiller'in talimatıyla bu görevi üstlenen kişi, icraatı ile bütün şimşekleri üzerine çeken İçişleri Bakanı Meral Akşener oldu. Akşener, mayıs ayından itibaren Çakıcı'nın yakalanmasına dönük büyük bir seferberlik başlattı.

ANAP eski Milletvekili Mehmet Kocabaş, ‘‘Çakıcı'yla belki de 100 defa konuştum. Hangi konuşma yayınlanacak ben de merak ediyorum’’ dedi. Çakıcı'nın babası ile iyi arkadaş olduğunu bildiren Kocabaş şunları söyledi: ‘‘İlk olarak Kanal 6 işinde beni aradı. ‘Ağabeylik yap, yardımcı ol' dedi. Daha sonra da aramaya devam etti. Mesut Bey'e karşı tavrının doğru olmadığını hep söyledim. Yakalandığı gün de, 11.00'de aradı. Neşeliydi. Ne var, ne yok sohbeti yaptı. ‘İnşallah af çıkacak. Sabırlı ol, otur' dedim. Yavuz Ataç'ın kendi yüzünden mağdur olduğuna, Pekin'e tayininin harcanma olduğuna inanıyor. Bunun düzeltilmesini istiyordu. Her seferinde Mesut Bey'in hukuk dışına çıkmayacağını kendisine söyledim.’’ Çakıcı'nın hafızası güçlü, çevresi geniş biri olduğunu da kaydeden Kocabaş, ‘‘Her partiden aradığı milletvekili vardır. Hiç tanımazsa 30-40'ını tanır’’ dedi.

Evet, o siyasilerle derin ilişkileri olan bir abiydi.

Çakıcı, 29 Temmuz 1997'de ABD'den Kanada'ya geçti ve tam bir ay sonra aynı pasaportla Malezya'ya gitti. Seyfi Karaca adına düzenlenmiş pasaportunu sadece ABD'de kullanan Çakıcı'nın Kanada'ya kardeşinin pasaportuyla geçtiği belirlendi. Nuri Ayyıldız ismiyle kullandığı sahte pasaportta mesleği ‘‘Ekonomist’’ olarak gösterilen Çakıcı, bu pasaportu 1992 yılından 1994'ün 29 Eylül'üne kadar kullandı. Bu pasaportla başta Singapur olmak üzere uzakdoğu ülkeleri, Amerika, Almanya, Macaristan, Bulgaristan, İtalya ve İngiltere'ye birkaç kez gidip kaldı. Çakıcı, Ömer Kamil Doğan adına düzenlenmiş sahte pasaportla ise bu kez ‘‘Profesör Doktor’’ olarak nerdeyse dünya turu yaptı. Çakıcı bu pasaportla da 29 Ekim 1997 ile 18 Nisan 1998 arasında Malezya, Güney Afrika, Arjantin, Uruguay, Peru, Şili, Japonya, İtalya ve Bahama Adaları'na gitti. 17 Ağustos 1998 günü Nice'de yakalanan Alaattin Çakıcı, sevgilisi Aslı Ural ve koruması Muradi Gülerle birlikteydi.

Evet Çakıcı derin devlete çalışmıştı. Hem Fransa'da iken Çatlı'nın ekibi ile onu kullandılar. Gizli operasyonları için uyuşturucu parasını kullanan CIA-Mossad ile birlikte Çakıcı-Çatkı ekibinin yolları kesişti.

Eski MİTci Mehmet Eymür, Suusrlukla ilgili ifade verirken mahkeme heyetine, ‘‘Daha sonra önünüze çıkar diye söylüyorum. Alaattin Çakıcı'yı da yurtdışı faaliyetlerde kullandık’’ diyerek şunları söyledi:

‘‘1987'de Tarık Ümit ile Alaattin Çakıcı'yı birlikte yurtdışı faaliyetine yolladık. Fakat planladığımız faaliyet gerçekleşmeyince geri döndüler.’’

Mahkeme başkanınının ‘‘Beceremediler mi’’ diye sorması üzerine Eymür, başka faktörlerin etkili olduğunu söyledi. Görevin içeriğini devlet menfaateleri gereği açıklayamayacağını belirten Eymür, operasyona Çakıcı'yla birlikte Fransa'da tutuklanan adamı Muradi Güler ile bir iki adamının daha kullanıldığını, bunların başında da Yavuz Ataç'ın yeraldığını söyledi. Çakıcı ve ekibinin bu tür işlere yakın olduğunu ifade eden Eymür, o tarihlerde bu kadar da ünlü olmadığını vurguladı. Eymür, Çakıcı'yı Korkut Eken'in eğittiğini ifade etti. Eymür'ün ifadesinin ardından söz alan Yaşar Öz, Eymür'ün pek çok şey söylediğini ama kendisini tanıdığını söylemeyi unuttuğunu ifade etti. Öz, Eymür'le tanışmasını anlattı. Eymür ise Yaşar Öz'ü hatırlamadığını belirtti. Öz, kurucusu olduğu First Merchant Bank'ta Eymür'ün de hissesinin bulunduğuunu ileri sürdü. Banka kurulduğu sırada tüm finansmanı kendisini temin ettiğini anlatan Öz, ‘‘Daha sonra bankadan ayrıldım. Ümit, belki gerçekten belki de paramı vermemek için Eymür'ün bankaya ortak olduğunu söyledi. Eymür'ü tehdit olarak kullanmak istemiş olabilir’’ diye konuştu.

Eymür, Çatlı'nın 1984 yılında MİT İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş tarafından kullanıldığını söyledi. Çatlı'nın kullanılmasıyla ilgili yazışmanın Gündeş ile Ankara'da 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in kızı Şenay Gürvit tarafından yapıldığını söyledi. Eymür, Çatlı'nın kullanılmasına muhalefet ettiğini, ancak müsteşar yardımcısı tarafından engellendiğini anlattı. Eymür, Ömer Lütfü Topal'ın yurtdışı ilişkilerini, yatırımlarını da takip ettiklerini , bilgileri de Kemal Yazıcıoğlu'na gönderdiklerini bildirdi.

Susurluk davasında tanık olarak dinlenen eski MİT'çi Mehmet Eymür, Tarık Ümit'in, kendisine amir gibi davranmasından rahatsız olduğu ve bazı parasal isteklerini yerine getirmediği için Eken'le aralarının açıldığını anlattı.

Eymür, başkanın, ‘‘Tarık Ümit, parayı helal kazancından mı veriyordu?’’ şeklindeki soruyu da, ‘‘Tam helal diyemem. Ama benim bildiğim kadarıyla uyuşturucu ve haraç işlerine karışmazdı. Ama, bu muhitlerdeki insanların tamamen temiz olduğu söylenemez. Tarık Ümit, off-shore bankacılık yapıyordu. Bu bankacılık, şaibeli bir bankacılık çeşididir. Özellikle uyuşturucu tacirlerine kredi ve kara para aklama işlemleri yapar’’ dedi. Nurettin Güven'in yurtdışına susturuculu ve makineli silah da yolladığını anlatan Eymür, Güven'in bu susturucu silahlardan biriyle birlikte İngiltere'de yakalandığını ve üzerinde yeşil pasaport bulunduğunu kaydetti. Eymür, bu işlerin en iyi Emin Aslan'dan öğrenilebileceğini vurguladı. Eymür, Hanefi Avcı'nın da bu konularda çok fazla şey bildiğini ancak olayları saptırarak Susurluğu perdelediğini söyledi. Eymür'ün bu konuşması üzerine Mahkeme Başkanı Karagül, ‘‘Bir tek Avcı değil herkes Susurluk'u perdeliyor’’ dedi. Üye hakimin 80 kilo eroinin yurtdışına çıkışını öğrendiklerini, neden engellemediklerini sorunca Eymür, görevini yerine getirdiğini ama engellendiğini ifade etti. Eymür, hiyerarşi gereği bilgi üstlerine ilettiğini vurgulayarak eroin çıkışının engellenmediğini kaydetti.

Ve Çakıcı yine yakalandı bu sefer eski MİTci Faik Meral'a ait yeşil pasaportla. Bu film artık herkesi sıkmaya başladı. Çakıcı, Türkiye'ye gelir konuşursa ayrı problem, gelirse yeniden kaçmasına devlet eliyle başka bir kurban bulunacağı için tamamen problem. En iyisi Çakıcı Avusturya'da kalsın ve gelmesin. Yoksa derin devlet sarsılır. Tabi konuşursa...

alıntı

denge

Derin Devlet  "devlet"i seçilmişlere karşı koruyan bir grup. Silah ve uyuşturucu ticareti ile yolları kesişiyor. Türkçü bir söylemleri var. Kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlar. Laiklik ve cumhuriyet onlara göre korunması  gereken değer.

Bu hikaye çok eskilere dayanıyor aslında  Atatürk ve Topal Osman 'a kadar uzanıyor.

AlıntıTopal Osman İttihat ve terakki döneminin karanlık ilişkiler ağı içinde yer alan ve Müslüman halka yönelik birçok katliamda adı geçen biridir. Kurtuluş Savaşında Kuvva-i Milliye saflarında yer almıştır. Birçok ayaklanmanın bastırılmasında aktif rol oynamıştır. Cumhuriyetin ilanı sonrası Kemalistlerle çelişkiye düşen Lazistan milletvekili Ali Şükrü'nün öldürülmesini de Topal Osman üstlenir.Kurbanını boğup cesedini toprağa gömmüştür... Kısa süre sonra tepkiler ve cinayetin Topal Osman tarafından işlendiğinin anlaşılması üzerine Kemalistler Topal Osman'ı bir evde kıstırırlar. Topal Osman çatışır, yaralı yakalanır. Sonradan ölen Topal Osman'ın ölüsü Meclis'in kapısına asılır. Dünün devletin sadık adamı artık haindir


http://www.kurtulus-online.com/www/kurtulus200004/038.html


Susurluk Kazası  üzerindeki sır perdesi neden aralanamadı?
Uğur Mumcu ve diğer aydın cinayetleri neden aydınlatılamıyor?
Danıştay saldırısında derin devlet işbaşındamıydı?


Bunlar sizce paranoya mı, yoksa derin devlet devletin ta kendisi mi?





deniz

derin devlet yoktur. olmayan devlet vardır.

'devlet' yoksa derinleşir.

son tango

devletinde rejimi yada ülkeyi korumak adına hukukdışı işlere girmesidir.örneğin;meşhur,nikita filmi,sokaktaki kızı amerikan gizli servisi alıp eğitip ülkenin menfaatleri doğrultusunda kullanıyordu.ülkemizde de en bilinen zamanında başımıza bela olan asala isimli ermeni örgütünün çökertilmesi...tabii,burada sorun,bu derin devler adına çalışanların bu hakkı kendi kirlii emelleri adına da kullanmaları,yoksa gerçekten devlet için yapılanlara asla karşı olmadım..ama nereye kadar devlet için sorusu hep gündemi meşgul edendir...sorunda burda başlıyor...

torq

AYŞE HÜR
Topal Osman'ın tarih sahnesine ilk çıkışı, l. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Giresun'dan topladığı 100 kişilik çeteyle Trabzon hapishanesinin kapısını açtırıp 150 mahkumu çetesine ilave etmesiyledir. Kendi ifadesine göre 1. Balkan Harbi'nde yaralanarak topal kalan Topal Osman'ın gönüllüleri Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlı olarak Artvin yöresindeki Ermenilerin tehcirinde görev(!) yaparlar. Nisan 1916'da Borçka'da Ruslara karşı savaşan Türk ordusuna katılan Topal Osman, orduda kabadayılığa devam etmekle kalmayıp sıcak çarpışmaları görüp kaçma emareleri gösterince, 50 değnekle cezalandırılır, ardından alelacele çürük raporu alıp memleketine geri döner. (Arif Cemil, '1. Dünya Savaşı'nda Teşkilat-ı Mahsusa')

Bire üç
Asker kaçağı Topal Osman, bir süre sonra, uzun süredir bağımsız Pontus Devleti'ni kurmayı hedefleyen Rum çeteleri ile uğraşan Giresun-Samsun havalisinde ortaya çıkar. İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'nın son başkanı Hüsamettin Ertürk'e göre Mustafa Kemal Samsun'a gelir gelmez Havza'da Osman Ağa ile görüşür. ('İki Devrin Perde Arkası', 1964) Halbuki bu sırada Topal Osman, İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktadır. Anlaşılan maharetlerinden Rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuştur ki, 8 Temmuz 1919'da hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılan Topal Osman, Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Giresun Şube Başkanı olur. Ardından Erzurum Kongresi'nde Mustafa Kemal'e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yapar. H. İ. Dinamo'ya göre Mustafa Kemal "Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman'ın tecrübeli ellerine" bırakmıştır. Topal Osman da, "Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak" demiştir. ('Kutsal İsyan', 2. Cilt ) Falih Rıfkı'ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basıp zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler.
Ağustos 1920'de 3. Fırka komutanı Rüştü Bey BMM'ye Osman Ağa'nın eşkiyalığından, taşkınlığından şikayet eder. Lazistan mebusu Osman Bey, Mustafa Kemal'e bir telgraf gönderir "Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun'da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor" der. Giresun Sancağı Reji Müdürü Rükneddin Bey daha da cesurdur. Uzun mektubunda ".. memleketi terk ederek başka bir ülkeye kaçan Rumların mülk ve bahçelerini kendine, akraba ve soyuna sopuna ve dalkavukları arasında böldüğü gibi, bunların İslam halktan alacaklarına karşılık kasalarında sakladıkları senetleri (.) çaresiz köylülere geri vereceği yerde (.) senetleri zorla ödetmek veya karşılığında bir bölüm Müslümanların bağ ve bahçelerini zaptetmiş ve tapularını elde etmiştir (.) Batı cephesinde görünüşte vatan hizmeti ile uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her araca başvurmakta ve acımasız işler yaptırmaktadır" der. Aynı tarihlerde hazırlanan resmi bir rapora göre Topal Osman, Samsun havalisinde 900 kişiyi (Rum?) bir mağaraya koyup öldürmüştür. Bu raporlar adeta referans mektubu işlevi görmüş gibidir, çünkü bir ay sonra Topal Osman, Giresun uşaklarından oluşan 250 kişilik gönüllü Laz Müfrezesi ile Mustafa Kemal'in Muhafız Alayı Komutanı olarak Ankara'ya davet edilir. Osman Ağa yolda da boş durmaz ve Çorum-Alaca civarında evlere tecavüz eder, bazı hayvan ve malları gasp eder. (Cemal Şener, Topal Osman Olayı ve ekindeki Cumhurbaşkanlığı arşiv belgeleri.) Meclis'te kendisine ayrılan özel locada silahlı adamları ile oturup oturumları izlemeye başlayan Topal Osman, her şeyin ondan sorulmasını bekler hale gelmiştir.

Topal'ın referansları
Mustafa Kemal'in artık yanıbaşında olan Topal Osman'ın 47. Gönüllü Alayı, Mart 1921'de patlak veren Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane davranır ki, Meclis'te büyük tartışmalar yaşanır. Kendi anlattığına göre sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa'daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman'ın Topal Osman'la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922.) Birliği ile oradan Sakarya Meydan Savaşı'na katılmak üzere yola çıkarken giderayak Merzifon'un kalan Rum ve Ermeni ahalisini de katleder. Kahramanımız, ideolojik önderi, Tirebolulu Binbaşı Hüseyin Avni Bey komutasında Sakarya'da savaştıktan sonra sağ salim geri döner. (Bugün çok yaygın olan ve Topal Osman'ın cepheye 6,000 kişilik Giresun gönüllü ile gittiği, bunların 5500'ünün şehit olduğu efsanesine gelince: Falih Rıfkı ve Alptekin Müderrisoğlu gibi ciddi kaynaklara göre Sakarya Meydan Savaşı'nın tüm şehit sayısı 3,282 olduğuna göre bu rakamlar tamamen uydurmadır.)

Ali Şükrü olayı
Topal Osman'ı tarihe geçiren olay ise ufuktadır. Bilindiği gibi Birinci Meclis'te Mustafa Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu 1. Grup ile Mustafa Kemal'e çeşitli nedenlerle muhalefet edenlerden oluşan 2. Grup sürekli çatışma içindedir. 2. Grubun liderlerinden biri olan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in Mustafa Kemal'in Hakimiyeti Milliye gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarması, ardından hilafet yanlısı broşür bastırması durumu iyice gerginleştirir. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü'nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal'in tepesini iyice attırır. Hatta Mustafa Kemal'le birbirlerinin üzerine yürürler. Bu günlerde Ali Şükrü Bey birden ortadan kaybolur. Kayboluşunun üçüncü günü, bir çobanın ihbarıyla boğulduğu anlaşılan ölüsü Ankara civarındaki Mühye köyü civarında bulunur. Anlaşılır ki Topal Osman, Ali Şükrü Bey'in Mustafa Kemal'i sürekli üzmesine tahammül edememiş ve Ali Şükrü Bey'i, Mustafa Kemal tarafından kendisine bağışlanan Papazın Bağı denen yerdeki evinde öldürmüştür.

Olayın ardında kim var?
Olayın ortaya çıkması üzerine Topal Osman'ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekat planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar, ardından eşi Latife Hanım'la birlikte Çankaya Köşkü'nden ayrılıp, İstasyon civarındaki eve çekilir. Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü'ne gidip öfke ile her yeri kırıp döker. Fakat 1 Nisan'ı (1923) 2 Nisan'a bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilecek, hastaneye götürülürken yolda ölecektir. Nedense başı kesilerek alelacele gömülmüştür. Ancak Meclis daha önce Ali Şükrü Bey'in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı'nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, başsız ceset mezardan çıkarılır, Ulus Meydanı'nda ayağından darağacına asılır. Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul eder. Mustafa Kemal'in İstasyon'daki eve geçmesi, Topal Osman'ın Çankaya Köşkü'nü talan etmesi, yaralı halde yakalandığı halde kafasının hemen kesilip gömülmesi dedikodulara neden olur. O günlerde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz 'Yılların İzi' adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey'in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. 'Türkiye Cumhuriyeti' adlı kitabında Mahmut Goloğlu da benzer bir kanıda olup, Mustafa Kemal'e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı, açıkça Mustafa Kemal'in emri ile öldürüldüğünü söyler. Rıza Nur gibi yeminli bir Mustafa Kemal düşmanının bu konudaki daha ağır ithamlarını tekrarlamaya gerek bile yok.
Peki bu olayla Topal Osman efsanesinin sonu gelmiş midir? Burası biraz karışık. 1925'de bizzat Mustafa Kemal'in emri ile naaşı Giresun Kalesi'ndeki anıt mezara nakledilir. 1983'te Kenan Evren şehri ziyareti sırasında Topal Osman'dan övgüyle söz eder. 1987'de yerel yöneticiler 2 Nisan'larda Topal Osman'ı anmaya başlarlar. Yıllar sonra Susurluk Skandalı'nın baş kahramanlarından emekli tuğgeneral Veli Küçük, güya Giresun'da jandarma bölge komutanlığı yaptığı sırada, Topal Osman Ağa'nın hayatından pek etkilendiği için adına bir heykel yaptırmaya karar verir. İstanbul'da yaptırdığı heykel, 2001 yılında dikilmesi için Giresun'a gönderilir ama dönemin belediye başkanı, bugünkü CHP milletvekili Mehmet Işık'ın talimatıyla, depoya kaldırılır. 2002'de heykel konusunda mülki idare, İçişleri ve Genelkurmay arasında bir dizi yazışma yapıldığı haberleri basına sızar. Aynı yıl, Giresun kalesindeki anıtın eski Türkçe yazılı kitabesi üzerindeki metinde Topal Osman'ın "Pontusçuların imhasındaki hizmetleri" de övüldüğü için, "milli güvenlik siyaseti" açısından sakıncalı bulunur ve yerine "milli güvenlik siyasetine uygun" Latin harfli yeni plaket konulur. Efsanenin arka planından haberdar olmayan Giresun'un milliyetçileri bu gelgitlere bir türlü anlam veremezler ve celallenirler. O sırada bir başka kahraman Mehmet Ali Ağca aramıza karışır. Abdullah Çatlı'nın hayaleti gözlerimizin önünden geçer. Bize de ülkemizde kahraman kime denir sorusu üzerine düşünmek, kahraman yetiştirme geleneğimizin köklülüğüne şapka çıkarmak kalır.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5480

denge

Yaw devlet kurmak zor zanaatmış, ben vazgeçtim... :) Bayağı bi çevrenini olması lazım galiba... Ya da yılmayıp şimdiden etrafımda birkaç "kötü adam" bulayım, işimi kolaylaştırırlar... Ben onlardan faydalanırım onlar benden, sonra da ben onları asarım, sonra da heykellerini dikerim. :)

Tarihteki kahraman(!)larımızdan birini de böylece tarihe gömdük Taner Abi...

torq

Her ülkenin kendi çıkarlarını korumak için oluşturduğu bir gizli örgütü ve bu örgütün kirli işlerini yapan, kahraman olmaya hevesli adamları vardır. Ancak devletin tepesindeki adamlar değişse de bu kirli ilişkiler hiç bir zaman bitmez ve devletin derin  bölümünü anlamak için biraz bu konuda kafa yormak yeterlidir. Dünyada yapılmış tüm suikastleri incelediğinizde, silahı kullananların sıradan ve hiç bir niteliği olmayan kişiler, onları yönlendirenlerin de ortaya çıkarılamayan gizli ilişkiler ağının tepesindekiler olduğunu görebilirsiniz. Ancak bu konuda iyi bir araştırma ve analiz yapmayı bilmek, ipuçlarını doğru şekilde değerlendirmek gerekir. Merak edenler olursa anlatmaya çalışırım.

KARGA

                                                                                 “Derin Devlet”

                                                                                  Levent Toprak

Hrant Dink cinayeti sonrası en çok tartışılan konulardan birisi milliyetçilik idiyse diğeri de “derin devlet” oldu. Gerek cinayetin kendisi gerekse sonrasında açığa çıkanlar, burjuva diktatörlüğünün kan ve irinle bezeli karanlık yüzünün bir kez daha fark edilmesini sağladı. Elbette sermayenin düzeninde karanlık örgütlenme ve faaliyetlerin bütünüyle açığa çıkması mümkün olmasa da, Türkiye'deki durumun özgünlüğüyle alâkalı bir durum olarak, yine de ele avuca gelir bir siluetin ortaya çıktığını söylemek mümkün.

Bunda cinayet sonrası oluşan büyük tepkinin ihmal edilemez bir rolü olduğunu ve bu arada bu tepkinin de büyük ölçüde solun öncülüğü ve inisiyatifiyle gerçekleştiğini vurgulamak gerekiyor. Aslında bu işi tezgâhlayanlar çok büyük olasılıkla halkın vicdanında bu denli büyük bir sızlama ve takiben bu derece bir kitle tepkisi beklemiyorlardı. Sonuçta bu topraklarda “bir Ermeni”yi kim sahiplenirdi? Mevcut şartlarda bu anlık kitlesel tepkiden büyük sonuçlar beklemek yanlış olsa da, planlayıcılar açısından evdeki hesabın bu bakımdan çarşıya uymadığını söylemek yanlış olmaz. Sonuç olarak oluşan tepki ve infial, düzen içindeki çatlaktan daha çok bilgi sızmasına yol açtı ve liberal burjuva cenahın statükocu cenahı hedef alan salvolarına güç kattı.

Şüphesiz genel olarak bakıldığında Türkiye'deki kontrgerilla örgütlenmesinin ne menem bir şey olduğu yeni ortaya çıkmadı. Ancak son dönemde ortaya çıkan olgular bu yapılanmada yeni bir evreye girildiğini göstermesi bakımından önemli. Neredeyse MHP’ye bile rahmet okutacak (ve yine devlet fideliğinde büyütülmekte olan) binbir türlü ucube faşist örgütlenmenin ortalığa saçılışı, soy faşist bir söylemin fütursuzca boy göstermesi gibi olgular yeni dönemin önemli belirtilerini oluşturuyor. Bu belirtiler ve diğerleri Marksist Tutum olarak başından beri işaret ettiğimiz rejim krizinin geldiği yeni evrenin belirtileri ya da sonuçlarıdır. Bu nedenle ülke siyasetindeki tüm önemli gelişmelerin ve elbette “derin devlet”le ilgili yeni olgu ve eğilimlerin de esasen bu bağlam içinde görülmesi ve değerlendirilmesi gereklidir.

“Derin devlet” konusunda bugüne kadar çok şey söylendi. Gerek Türkiye’de gerekse de dünya ölçeğinde bu tür yapılanmalara ilişkin gazetecilik açısından epeyce malzeme bulunuyor. Bunlar elbette önemsiz değil ve düzenin doğasını somut işleyişi içinde gösteren çarpıcı olgular sunuyorlar. Ancak asıl önemli olan, tam da bu olgu ve eğilimlerin nasıl değerlendirileceği, nasıl yerli yerine oturtulacağı, nasıl yorumlanacağıdır. Bu nedenle meseleyi Marksist devlet teorisi temeline ve tarihsel perspektife oturtarak ele almaya ihtiyaç var.

“Derin devlet” nedir?

En başta temel bir noktanın altını çizelim. “Derin devlet” konusu genel olarak devlet/demokrasi konusunun, özel olarak da burjuva devlet/burjuva demokrasisi konusunun bir parçasıdır. Dolayısıyla burjuva demokrasisinin tarihsel evrimi bağlamından asla koparılmadan ele alınmak durumundadır. Bugün burjuva medyada yürüyen tartışmada konunun bu temel bağlantılarına değinildiğini duymak pek mümkün değildir. Bu tartışmalarda “derin devlet” denilen şeyden şikâyetçi olan ve eleştirel bir tutum sergileyen unsurlara baktığımızda, bunların demokrasi, devlet, hukuk gibi kavramları tarihdışı soyut kavramlar/normlar olarak varsaydıklarını ve asla sorgulama konusu etmediklerini görürüz.

Bunların bir kısmının durumunu, su içindeki balığın suyun farkında olmaması misali tüm düşünce mekanizmalarının burjuva önyargılar temelinde şekillenmiş olmasıyla açıklamak belki mümkünse de, büyük bir bölümünün durumu bununla açıklanamaz. Bunlar burjuva düzenin temellerinin sorgulanmasını bilinçli bir şekilde engellemeye çalışmaktadırlar. Her halükarda sonuç değişmemekte, geniş emekçi kitlelerin gerçekliğin özünü anlamaları engellenmektedir. Mevcut toplumun sınıflı bir toplum olduğu, sömürücü ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıflara bölünmüş olduğu, bunun kaçınılmaz olarak sınıf mücadelelerini doğurduğu gerçeği gizlendiğinde devlet konusu da mistik bir şala büründürülmüş olur.

Bu mistik şalı yırtıp atmak için, hiç bıkmadan en yalın biçimde işin aslını açıklamaktan kaçınmamamız gerekiyor. Tüm sömürücü sınıflar gibi sermaye sınıfı da toplumun büyük çoğunluğunun sömürüsü temelinde kendisini var eden küçük bir azınlıktır. Bu durum sömürülen çoğunluğun yaşadığı sefalet ve acıların temel sebebi olarak eninde sonunda onların isyanına yol açar. Buna karşı sömürücü azınlığın sömürü düzenini sürdürmesi, çoğunluğun bastırılmasını gerektirir. Yani düzenin devamı için kaçınılmaz biçimde baskı ve şiddet gereklidir. Devlet denen örgütün tüm sırrı budur.

Kapitalizm öncesi sistemlerde yasanın ve şiddet tekelinin, yani devletin, egemen sınıfa ait olduğu gözden saklanamayacak kadar belirgindi, çünkü ezilen sınıfların devlet işlerine karışabildiklerine ve eşit haklara sahip olduklarına dair kuruntu beslemelerine yol açabilecek bir şey yoktu. Oysa burjuva toplumunda hukuki ve siyasi olarak hiç kimsenin doğuştan gelme bir ayrıcalığı yoktur, “herkes eşittir”, “egemenlik kayıtsız şartsız halkındır”, “seçme ve seçilme hakkı” olan halk güya devlet işlerini belirlemektedir. Bu durumda güya herkese karşı eşit mesafede duran, herkesin devleti olan devlet de sınıfdışı bir varlık haline gelir. Devletin tarafsız olduğu yanılsamasının sürdürülmesi için, ezilen sınıflar üzerindeki devlet baskısı ve şiddetinin meşrulaştırılması gerekir. Ancak baskı arttığı ölçüde onu meşrulaştırmak zorlaşır ve bu durumda da baskının kaynağının devlet olduğunun gizlenmesi gereği doğar. “Derin devlet”in sırrı da budur.

Dolayısıyla devlet baskısı eninde sonunda yasadışı-gizli-gayrimeşru biçimler de almak zorunda kalır. Görünürdeki anayasanın yanı sıra gizli anayasalar, kırmızı kitaplar; görünürdeki devlet örgütlenmesinin yanı sıra gizli örgütlenme ve faaliyetler olmak zorundadır. Bu olgu kendisini tarihsel bir evrim içinde ortaya koyar. Burjuva devrimlerin halk dinamiğinden miras kalan demokratik gelenek ve mekanizmaların kapsamı özellikle emperyalizm dönemine girildiği andan itibaren dört bir koldan daraltılmaktadır (bu arada, yakın zamana kadar bu eğilimi yine de belli ölçülerde dizginleyen asıl unsurun işçi sınıfının mücadelesi olduğunu belirtmek gerekiyor). Bu çerçevede demokratik hakların kapsamı daraltılarak devletin yasal baskı kapasitesi arttırılırken, öte yanda devlet uygulamalarında keyfilik artmakta ve gizli devlet aygıtının kapsamı genişlemektedir. Yani baskı temel olarak her iki koldan, hem yasal/açık hem de yasadışı/gizli koldan tarihsel olarak artma eğilimindedir.

Türlü türlü komplolar, faili meçhul cinayetler, kışkırtmalar, başta muhalifler olmak üzere giderek tüm toplumu kuşatan izleme-gözetleme gibi gelişmeler, gerçekte bunayan kapitalizmin kendini ayakta tutabilmek için giderek korkunç bir Büyük Birader’e dönüşmesinin kaçınılmazlığını göstermektedir. Kapitalizm bir yandan faşizm ve Bonapartizm gibi olağanüstü yönetim biçimlerini yedeğinde tutarken, diğer yandan olağan rejimi olan parlamenter demokrasinin de gitgide altını oyup, onu alttan alta bir polis devleti ile doldurarak etkisizleştirmektedir. Diyalektik bir formülasyonla diyebiliriz ki, olağanın içindeki olağanüstü öğe büyümekte, bir bakıma olağanüstü olağanlaşmaktadır.

Dünya kapitalizminin son yıllarda içine girdiği tarihsel bunalım ve bunun bir ifadesi olan emperyalist savaş konjonktürü de bu eğilimlere genel anlamda taze bir itilim vermiştir. Geçmişte burjuva demokrasisinin ana yataklarından biri olan ABD, II. Dünya Savaşının sonlarından beri emperyalist sistemin ana üssü olarak bu gerici eğilimlerin başlıca taşıyıcısı konumundadır. 11 Eylül’den bu yana çıkan yeni baskıcı yasalar ve artan keyfi uygulamalarla temel demokratik haklar büyük darbeler almış, gizli devlet aygıtının etkinliği artmış, Büyük Birader’e doğru yeni adımlar atılmıştır. Bunlar emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin çürümüşlüğünün, bunamışlığının şaşmaz ifadeleridir.

“Derin devlet” kavramı Susurluk kazasından sonra ortaya çıktı. Aslında daha önce kontrgerilla olarak anılan şeye takılan yeni bir isimdi. Şu ya da bu niyetle değişik kişiler kavrama değişik içerikler yüklemiş olsalar da, bundan anlaşılan şey üç aşağı beş yukarı belliydi. Bununla devletin olağan mekanizmalar çerçevesinde, yani yasal/açık baskı aygıtı ile “çözemediği sorunların icabına bakmak” için yasadışı/gizli alanda oluşturduğu örgütlenme ve faaliyetler anlaşılmaktaydı.

Bugün Hrant Dink cinayetinden sonra alevlenen “derin devlet” tartışması, “kontrgerilla” ve “Özel Harp Dairesi” kodlarıyla 70’lerde başlamış ama 80’lerde kesintiye uğramış, daha sonra Susurluk vesilesiyle yeni bir düzlemde tekrar gündeme gelmiş olan tartışmanın devamıdır. Bu tartışmanın burjuva düzen içi tarafları, son tahlilde burjuva devletin bu tür faaliyet ve örgütlenmelerine karşı olmak ya da olmamak çevresinde kutuplaşmaktadırlar. Bu da, öyle ya da böyle, devlet baskısının genel olarak meşrulaştırılması anlamına gelmektedir. Zaten burjuva düzen çerçevesinde “derin devlet”i eleştirenler bunu genelde burjuva devletin meşruiyetinin zarar görmemesi, emekçi kitlelerin olası tepkisinin bir bütün olarak burjuva düzene yönelmemesi için yapmaktadırlar. Öyle ya, “hepimiz aynı gemideyiz” ve “devlet hepimize lazım!”

Oysa Marksistlerin geniş emekçi yığınlara kavratmakla yükümlü oldukları gerçeklik, kapitalist çürüme çağında burjuva devletin bu tür örgütlenme ve faaliyetlerinin onun ayrılmaz bir parçasını oluşturduğudur. Egemen sınıfın baskı aygıtı olarak devletin yasal/açık ve yasadışı/gizli ayakları tamamlayıcı bir bütün oluştururlar. Esasen 20. yüzyılın başlarından itibaren burjuva devletin yapılanması bu temeller üzerine oturmuştur. Bu, birkaç kötü adamın kendi başına kâh orada kâh burada çevirdikleri bir kumpas olmayıp, burjuva devletin emperyalizm çağında giderek yerleşmiş olan normudur.

Bir devlet aygıtı, uygulamak zorunda olduğu baskı ve şiddetin büyüklüğü ölçüsünde böyle bir kol geliştirmek zorundadır. Bu nedenle 1800’lü yılların sonları ve 1900’lü yılların başlarında Avrupa gericiliğinin kalesi ve yeryüzünde devrimci hareketin de en gelişmiş olduğu Rus Çarlığının gizli polis örgütü Ohrana dünya ölçeğinde nam salmıştı. Daha sonra gizli baskı aygıtı konusunda liderlik 1930’lardan itibaren dünya karşı-devriminin merkezi haline gelen Nazi Almanya’sına geçti. 1945’e kadar gücü ellerinde tutan Naziler, komünistlere ve daha sonra her türlü muhalife karşı, ardından milyonlarca Yahudinin katledildiği soykırımda ve nihayet işgal ettikleri Avrupa’daki direniş hareketlerine karşı gizli baskı aygıtının yöntem ve araçlarını rafine hale getirdiler.

Ama “derin devlet”in diyelim genel bir norm haline gelişi esas olarak II. Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Savaş bittiğinde kapitalist dünyanın nizamı toplumsal yaşantının her düzleminde yeniden oluşturuldu. Emperyalizmin küresel efendisi konumundaki ABD, Nazi kasaplarını işe alıp, bunların uzmanlığından yararlanarak hem içeride hem dışarıda devasa bir iç savaş örgütlenmesi yarattı. Bugün yaygın olarak Gladio adıyla bilinen yapı güya NATO şemsiyesi altında, gerçekte CIA kontrolünde gizli olarak örgütlendi. Bu yapı Türkiye de dahil olmak üzere sayısız ülkede birçok katliam, provokasyon, darbe, karşı-devrimci isyan, suikast vs., akla gelebilecek her türden vahşet ve melaneti gerçekleştirdi.

Bu konuda birçok bilgi, belge açığa çıkmıştır. Şüphesiz bilinenler bilinmeyenlerin yanında azdır. Ancak bizim açımızdan bunları uzun boylu sıralamanın gereği yoktur. Asıl olan, bu tarihsel kaydın da doğruladığı, çürüme çağındaki burjuva devletin mantıksal gerçekliğidir. Tekrar etmek gerekirse, “derin devlet” burjuva devlete dışsal ya da ondan arındırılabilir bir şey değil, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Burjuva liberaller sanki kapitalizmin bu çürüme çağında “derini” olmayan bir burjuva devlet olabilirmiş havası yaratmaktadırlar. Bu kasıtlı bir aldatmaca değilse kuruntudan başka bir şey değildir. Kapitalizm varlığını sürdürecekse, bir baskı aygıtı anlamında devlet hem yasal/açık hem de yasadışı/gizli anlamda büyüyecek ve özellikle burjuva demokrasisi görüntüsü muhafaza edildiği müddetçe devlet daha da aysbergleşecek, su altındaki kısım genişleyecek, derinleşecektir.

Bu şartlarda tutarlı demokrat olabilmenin temel koşulu yasal/açık ve yasadışı/gizli ayaklarıyla bir bütün oluşturan baskıya tümden karşı çıkmaktır. “Derin devlet” kavramı, bağlamı ve anlamı yerli yerine oturtulduğunda bir sorun teşkil etmemekle birlikte, devletin yasal/açık baskı mekanizmalarını görüş alanının dışına çıkarmaya hizmet ettiği ölçüde dikkatli olunması gereken bir kavramdır. Devletin baskı aygıtı olarak kendi anayasa ve yasalarını çiğneme eğiliminin sistematikleşmesi ve süreklilik arz eden bir kurumlaşma haline gelmesinin hem tarihsel hem de pratik anlamı vardır ve bu olguyu (eğilimi) anlatmak üzere bir kavram kullanılmasının kendi başına bir sakıncası yoktur. Sonuçta geçmişte kontrgerilla kavramı ne anlatıyorduysa bugün “derin devlet” kavramı da esas olarak aynı şeyi anlatmaktadır.

Devlet baskısının bu iki ayağı sadece kavramsal-mantıki bir bütünlük olmakla kalmaz, aynı zamanda fiili bir bütünlük de oluşturur. Böylece yasal ve yasadışı arasında, açık ve gizli arasında örgütsel ve faal anlamda geçişler, işbölümleri oluşur. Örneğin gizli aygıtın unsurları sanıldığı gibi yalnızca gizli servisler, ordu ve polis içinde değil devlet aygıtının neredeyse bütününe dal budak salmışlardır. Burada yargı aygıtının özel bir önemi vardır, çünkü işler yolunda gitmeyince ya da katlanılması gereken bazı doğal sonuçlar ortaya çıkınca bunları şu ya da bu ölçüde bertaraf etme işinde yargı aygıtı büyük rol oynar. Çakıcılar, Kırcılar ve daha nicelerinin “yargı skandalı” hikâyelerini anlatmaya gerek yok. Ancak güncel bir iki örneği kısaca hatırlatmak yine de isabetli olur. Meselâ son günlerde gündemde olan Yasin Hayal vakası bunun güzel bir örneğidir. Bir solcu genç sokağa Molotof kokteyli attığı için yıllarca hapis yatabilirken, bir restoranı bombalayıp kimisi ağır olmak üzere altı çocuğu yaralayan bu faşist birkaç ay yatıp tutuksuz yargılanmak üzere salıverilebilmektedir. Başka bir güncel örnek Danıştay saldırısının failinin de karıştığı Cumhuriyet gazetesi bombalamalarının mahkemesinde yaşandı. Hâkim, hem savcı hem avukatların talebine rağmen, kullanılan MKE yapımı bombaların nereden geldiğinin araştırılması talebini reddetti. Sonuç olarak mahkemeler de bu faaliyetin bir kolu olarak bu tür kişileri beraat ettirir ya da hafif cezalarla atlatmalarını sağlar. Eğer bu da fazla gelirse sırada cezaevleri vardır, oralardan firar etmeleri sağlanır vs…

Aynı bağlamda bir başka gerçekliği de hatırlatalım. İçeriği şu ya da bu ölçüde mecliste görüşülüp onaylanan bir örtülü ödenek vardır. Yani devletin gizli faaliyetleri için meclis tarafından alenen bütçe ayrılır. Elbette gizli faaliyetlerin bütünü buna bağlanamayacağı için bu örgütlenmeler “kendi başlarının çaresine de bakarlar”. Bugün dünyadaki uyuşturucu ticaretinin anlamı esasen bu faaliyetlerin finansmanıdır. Kara para aklama, kumar sektörü ve daha başka “ticari” faaliyetler de aynı amaca hizmet ederler. Son tahlilde yasadışı ve gizli olanın finansmanının tümüyle yasal olması işin doğasına aykırıdır. Yine soygunlar ya da temiz görünümlü ticari faaliyetler de işin bir parçasını oluşturur.

Geniş bir kitleselliğe ulaşmış Kürt hareketine karşı yürütülen savaşta bu aygıt ve faaliyetleri olağanüstü ölçüde geniş ve sık bir hal aldı. Ama bir şey büyüdükçe saklaması zorlaşır. Bu olağanüstü şişme, beraberinde kontrol dışına çıkmayı ve ifşa olmayı getirdi. Böylece esas olarak 90’ların ortalarında yaşanan ve Susurluk’ta doruğa çıkan kısmi bir tasfiye ve iç rekabet süreci de yaşandı. İşte bu süreçte “derin devlet”i bu kontrol dışına çıkan ve genelde devletin maaşlı-bordrolu elemanı olmayan unsurlara indirgeyici nitelikte “çeteleşme” kavramı ortaya atıldı. Nitekim “derin devletin varlığını kabul etti” diye sunulan başbakanın tarifi de esasen “çeteleşmeye” indirgeyici bir tarifti. Oysa ne “derin devlet” çete faaliyetlerine indirgenebilir ne de çete faaliyetleri “derin devlet” faaliyetinin olağandışı bir yüzüdür. Başta ABD olmak üzere çeteler (gangsterler) Türkiye’de ve dünyanın her yerinde “derin devlet” faaliyetlerinin olağan bir branşıdır. Devletin yasadışı/gizli faaliyetleri olacaksa, bunun için devlet memuru olmayan ve pis işlere yatkın unsurların, yani suçla haşır neşir unsurların, canilerin kullanılması kaçınılmazdır. 20. yüzyıldaki birçok kitle katliamında hapishanelerdeki suçluların kullanılmış olması gerçeği bunu net bir şekilde gösterir. Bu arada bu yöntemin bu topraklarda da egemenler tarafından ustalıkla kullanılan bir yöntem olduğunu hatırlatalım. 1915 Ermeni kırımında bilumum cani bu şekilde kullanılmıştır.

Devlet geleneği ve rejimin tarihsel bunalımı

“Derin devlet”in esas olarak kapitalizmin çürüme eğilimlerinin ve baskıcı doğasının hâkim hale geldiği emperyalist evrenin bir ürünü olduğunu belirtmiştik. Bu bakımdan “derin devlet” emperyalizm çağına ilişkin olarak Lenin tarafından vurgulanan siyasal gericilik eğiliminin bir cisimlenişidir. Kapitalizme doğru adımlarını esas olarak emperyalizm çağında atan Türkiye toprağında ise siyasal gericilik zaten kendi Asyatik biçimi içinde mevcuttu. İyi bilindiği gibi bu topraklar burjuva devrimini demokratik öğeden yoksun bir tepeden devrim süreci olarak yaşadı ve “devleti kurtarma” amacıyla yola çıkmış olan Osmanlı egemen sınıfının içinden bir bölük, bu süreçten Bonapartist bir burjuva diktatörlük çıkardı.

20. yüzyıla dönülen süreçte özellikle Balkanlar’daki gerileyiş ve çözülüş süreci hızlanan Osmanlı’da, egemen sınıfın Batılı eğitim almış kimi genç unsurları Balkanlar’da bağımsızlık mücadelesi veren halklara karşı komitacılık temelinde örgütlenme ve savaşma tecrübesinden geçti. Başlangıçta illegal ve gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki’nin kadrolarını oluşturan bu unsurlar süreç içinde devlet aygıtındaki etkinliklerini arttırdılar ve nihayetinde iktidarı ele geçirdiler. Bu unsurlar “devleti kurtarmak” için, bir tehdit olarak gördükleri imparatorluk bünyesindeki gayrimüslim halklara karşı, ana vurucu gücünü kendi gizli savaş örgütlenmelerinin oluşturduğu bir aygıtla büyük katliamlar yürüttüler. Yüzbinlerce Ermeninin katledildiği 1915’teki büyük soykırım bu kanlı faaliyetin doruk noktalarından birini oluşturur. Teşkilatı Mahsusa adıyla bilinen bu örgütlenme esasen bu süreç içinde kurulan TC’nin de harcını karmıştır.

Teşkilatı Mahsusa, İttihat-Terakki önderlerinin en kötü ihtimale, yani savaştan yenik çıkma ve işgale uğrama ihtimaline karşı geniş kapsamlı bir iç savaş ve direniş için hazırlanmıştı. Mustafa Suphilerin katledilmesi de dâhil olmak üzere birçok gizli kıyım örgütleyen bu yapı, daha o zamandan, emperyalist gizli servislerle aşık atacak tecrübeler kazandı. Bu devlet geleneğinin emperyalizm çağının gerici eğilimleriyle buluşması bu bakımdan hiç de zor olmadı. Bu temelde II. Dünya Savaşı bitiminde NATO ve CIA merkezli gizli iç savaş örgütlenmesine eklemlenme kolayca gerçekleşmiş ve katliam ve komplolar dünyasında yeni ufuklara yelken açılmıştır. Böylece devrimcilere, işçilere, emekçilere, muhalif aydınlara, ezilen halkların temsilcilerine karşı her türlü suçu işleyen bu karşı-devrim aygıtı, Asyatik despotizmin damgasını vurduğu “yerli tecrübelerini”, Nazilerin birikimini devralıp bunları daha da rafineleştiren Amerikan emperyalizminin tecrübe ve olanaklarıyla da yoğurarak bugüne gelmiştir.

Bu bağlamda “derin devlet” meselesini tamamen ya da esasen Türkiye’deki özgül devlet geleneklerine bağlamak pek doğru olmadığı gibi, yaygın söylemle “zihniyet”e bağlamak hiç doğru değildir. Yukarıda açıkladığımız gibi işin esası burjuva demokrasisinin evrensel doğası ve geçirdiği genel tarihsel evrimdir. Aksi takdirde ne genel olarak böylesi bir gelenekten söz edemeyeceğimiz Batılı emperyalist ülkelerdeki “derin devlet”i açıklayabiliriz, ne de günümüzde genel olarak bu örgütlenme ve uygulamaların artışını. Ama diğer taraftan söz konusu geleneklerin de bir rolü mevcuttur. Bunlar bir yandan emperyalist gericiliğin son meyvelerini benimsemede mükemmel bir doku uyumu gösterilmesini sağlarken, diğer yandan bu yapılanma ve faaliyetlere kendine has rengini, şiddetini, özel biçimlerini, yaygınlık derecesini vb. verirler. Bu söylediklerimiz söz konusu geleneklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine özümsenmiş bir “devlet hafızası” olarak iş gören bu gelenekler, uygulamada egemenlere büyük avantajlar sağlar.

Başta belirttiğimiz gibi bugün bu aygıt ve faaliyetleri yeni bir evreye girmiş durumdadır. Hepsinin altından emekli general ve subayların çıktığı yeni yeni “Kuvvacı” faşist örgütlenmelerin ve esasen 2005 Newroz’undan bu yana girilen yeni provokasyonlar sürecinin bir anlamı budur. Özellikle Irak’ın 2003'teki işgali ve Irak Kürdistanı’ndaki devletleşme süreciyle birlikte Kürt sorununun aldığı yeni uluslararası boyut Türkiye’de 85 yıllık rejimin tarihsel korkularını fena halde depreştirmiş durumdadır. Rejim bekçiliğine soyunmuş egemen sınıf kesimleri aynen zamanın İttihat-Terakki’si gibi kendilerini en kötü ihtimale (bir bölünme sürecine) hazırlıyorlar. Bu çerçevede iç savaş aygıtına, Osmanlının çöktüğü ve TC’nin kurulduğu süreçtekine benzer bir misyon ve şekil kazandırılmakta olduğu anlaşılıyor. Bu kesimler, zamanında Ermeniler ve Rumlara yapılanların bu kez de Kürtler için gerekli hale gelebileceği üzerine birtakım hesap ve hazırlıklar yapmaktadırlar. Bu hazırlıkların rengi, bazı illerin muhtemel pogrom provaları için pilot bölgeler olarak seçilmiş olması, Kürtlerin “sürülmesi”, “kısırlaştırılması” gibi Nazi söylemlerinin ayyuka çıkması gibi olgulardan iyice anlaşılmaktadır. Bunları yapanların patolojik vakaymış gibi ele alınması tarihten hiç ders alınmaması anlamına gelir.

Bu yapılanmaların maksatlarına erip eremeyecekleri kısmen emperyalist savaş sürecinin dönüşlerine ve bununla da bağlantılı olan burjuvazi içindeki kapışmaların seyrine, ama en çok da işçi sınıfının mücadelesine bağlıdır. Bütün bu faşist örgütlenme ve söylemlerin “vatanseverlik” teması üzerine kurulu olduğu somut şartlar altında, sol adına “yurtseverlikten” dem vurmanın Büyük Türk şovenizmine hizmet ettiği açıktır. Gün, “derin”lerden yükseltilen ve giderek daha vahim sonuçlarıyla karşılaşacağımız şoven-faşist azgınlığa karşı, işçi sınıfının anti-faşist, anti-şovenist, enternasyonalist mücadelesini daha bir kuvvetle örgütleme günüdür.


kaynak; http://www.marksisttutum.org/derindevlet2.htm

torq

Derin devletin kodu: ST 31-15

Amerikan Özel Harekat Birlikleri'ne ait FM (Field Manual) 31-15 Talimnamesi'nin Türkçe'ye çevrilip yürürlüge sokulmus hali olan talimname, Ziverbey Köskü etrafinda baslayan kontrgerilla tartismalari sonrasi ortaya çikmisti. Bu dönemde, talimname çerçevesindeki yapilanmanin NATO çerçevesindeki resmi yönü gözler önüne serilmisti. ST 31-15'in simdilerde Atabeyler, Sauna tipi olusumlar, kuvvaci örgütlenmeler ve çevresindeki olaylarla yeniden canlandirildigina dikkat çekiliyor. Talimnamenin önerdigi yöntemler ve verdigi haklar ile bu örgütlenmeler arasindaki paralellikler de bu tezi dogruluyor. Ismini açiklamayan Emniyet eski istihbarat üst düzey yetkililerinden birinin iddialarina göre Sahra Talimnamesi, daha Orgeneral Hilmi Özkök döneminde yükselen 'vatan elden gidiyor' dalgasiyla gündeme geldi. Özel Harp Dairesi'nin kurucusu Kemal Yamak Pasa'nin kaleme aldigi anilarini hatirlatan yetkili, Sahra Talimnamesi'nin Amerika'dan alinisi ve yanlis tercüme edilip, yanlis uygulanisiyla ilgili su çarpici noktalara dikkat çekti:

Talimname çetelerin hizmetinde
'Sahra Talimnamesi ile bazi birimlere adam öldürme yetkisi veriliyor. Devletin sirayet edemedigi bazi ünitelerin bu konuda kritik bir önemi var. Özel Kuvvetler Komutanligi'nin Amerika örnek alinarak kurulusunun mimari Kemal Yamak Pasa'dir. Ancak burada önemli sorunlar var: Birincisi bu olusumun dünyadaki tek örnegi ABD'dir, ikincisi de ABD'nin o talimatnameyle kurdugu kuvvetler isgal edecegi topraklardaki ABD Özel Kuvvetleri'nin yapacagi isleri anlatiyor, Türkiye'de ise bu talimname Türk milletine karsi uygulaniyor. Özel Kuvvetler baris zamaninda örgütlenir ve egitim amaçli faaliyetler yapabilir, bu faaliyetlerin de komutanligin bilgisi dahilinde olmasi gerekir. Oysa Atabeyler'de ne deniyordu? 'Biz yaptigimiz eylemleri egitim amaçli yaptik.' Böyle bir yapi var. Devlet içerisinde devlet yetkilerini kullanan bazi kisilerin veya gruplarin kontrol disina çiktigi bir gerçektir. Atabeyler böyledir. Türkiye'deki 28 Subat'tan sonraki gelismelere bakarsaniz bu açikça görülecektir.' Söz konusu yetkili, Kuvayi Milliye tipi derneklerin Orgeneral Tuncer Kilinç gibi emekli askerler veya bir takim yapilarca tesvik edildigine de isaret etti. Sahra Talimnamesi ile Atabeyler, Sauna ve benzeri son dönemlerde ordu ile iliskili olarak ortaya çikan ve ordunun istihbarat kaynaklarindan da yararlandiklari açiga çikan yapilanmalar arasindaki benzerliklerin karsilastirilmasindan da oldukça ilginç kanitlar ortaya çikiyor.

Ilk kez 1973'te Türkiye haberdar oldu

Sahra Talimnamesi'nden Türkiye kamuoyu ilk kez 1973 yilinda haberdar olmustu. Ilk kez Baris Gazetesi, 'siddetin kaynagi' olarak niteledigi talimnameyi yayinlayacagini okuyucularina duyurdu. Ancak bu duyuru bile talimname konusunda derin devletin ne kadar hassas ve siddet potansiyeli tasidigini ortaya koydu. O kadar ki, haber daha yayimlanmadan haberi hazirlayan muhabir ortadan kayboldu ve kendisinden bir daha haber alinamadi. Iki yil sonra 1975'te, Ziverbey Köskü iskencelerinden geçmis olan emekli Yarbay Talat Turhan, talimnameyi yayinladi. Bu yayin, dünyada böyle bir talimnamenin ilk kez bu kadar açik ve ayrintili bir sekilde ortaya çikmasi demekti. Yayin tüm Avrupa'da etkili oldu ve dünyanin önde gelen gazeteleri Talat Turhan'la röportajlar yaptilar. Dünya medyasinin bu ilgisinin nedeni, Türkiye'de böyle bir skandal militer yapinin desifresinden ibaret degildi. NATO çerçevesinde, çok sayida ülkede benzer gizli çete yapilar ya da 'paralel ordular' bulunuyordu ve bu yayinlardan sonra pes pese çesitli ülkelerde benzer talimnameler ortaya çikti. Günümüzde, NATO konseptinde Gladyo tartisma ve arastirmalarinin temelini FM 30 tipi talimnameler olusturuyor. Zürih'teki Federal Teknoloji Enstitüsü'ne bagli Askeri Akademi'de (MILAK) görev yapan Dr. Daniele Ganser'in tüm dünyada dikkat çeken bilimsel çalismasi 'NATO'nun Gizli Ordulari' kitabinda, Türkiye'deki ST 31-15 Talimnamesi'ne genis yer veriliyor. Ganser, kitabindaki Türkiye bölümüne, 'Türkiye'deki gizli ordu, Bati Avrupa'daki diger tüm gölge ordulardan daha zorba bir tarihe sahip' cümlesiyle basliyor. Ganser, FM 30 talimnamelerine göre hareket eden gizli ordunun Türkiye'de halen faaliyette oldugunu söyle anlatiyor: 'Türk gizli ordusu kontrgerilla, NATO gölge ordulari Bati Avrupa genelinde açiga çikartildiktan sonra da faaliyetini sürdürmeye devam etti'. Iste bu talimnamenin yapisi incelendiginde, talimnamenin bugün yeniden yürürlüge sokuldugu tezleri güç kazaniyor.ANF

Kirli savasa gizli yasal dayanaklar olusturuldu
Kuvayi Milliye Dernegi'nden olayli biçimde ayrilan eski Genel Baskan Yardimcisi Ali Özoglu'nun Sabah Gazetesi'nde yer alan sözleri ise bu örgütlerin dayandigi etnik düsünceyi gözler önüne seriyor: 'Kuvayi Milliye Dernegi'nde sekiz ay yer aldim, bir yil önce de istifa ettim. Çünkü 'Türk anadan Türk babadan dogma diye' bir ayrim yapmak bu ülkenin degerleriyle bagdasmaz. O albayi o dernegin basina kim getirdi, tüzügünü kim hazirladi, bunlara bakmak lazim. Bu dernekler 10 yillik bir hazirligin sonucunda kuruldu' diyor. Bu konuda Talat Turhan Savunma adli kitabinda söyle diyor: 'Gayri Nizami Savas Doktrini'nde iç ve dis düsman birbirinden farksiz sayildigina göre, bu örgütlerin içe yönelik kullanilma olasiligi bulunmaktadir.' Turhan, bu durama örnek olarak 12 Mart öncesinde yasananlari gösteriyor. ST 31-15'te öngörülen 'köylere kadar örgütlenme' ise Vatansever Kuvvetler Güçbirligi Hareketi Genel Sekreteri Mesut Sezer'in Mersin'de Türkmen köylerini bir bir dolasmasi çerçevesinde degerlendiriliyor. Sezer, bu propagandalari çerçevesinde sehrin PKK'nin eline geçtigini söylüyor ve köylüleri Istiklal Savasi vermeye çagiriyordu. Sezer'in çalismalari ST 31-15'in 'propaganda, yalan haber yayma ve tedhis (korku salma)' maddesiyle örtüsüyor. Vatansever Kuvvetler Güçbirligi Baskani Taner Ünal da 'Atatürk'ün Gençlige Hitabi'ni dikkate alarak yeniden Istiklal Savasi'ni baslattik' sözleriyle ayni eksende açiklamalarda bulunmustu. Sahra Talimnamesi 10, Madde 9, Fikra B'de: 'Bir gayri nizami kuvvetin yer alti unsurlari kaide olarak kanuni statüye sahip degillerdir' cümlesi yeraliyor. Sahra Talimnamesi dogrultusunda hareket eden personelin kanunlar önündeki bu durumunu Türk yargi sistemi ilk olarak 1978'de görmüstü. MHP ve Özel Harp Dairesi iliskisini arastiran dönemin Ankara Cumhuriyet Savcisi Dogan Öz, ilk kez 'Kontrgerilla' kavramini resmi rapora sokmus ancak bir suikaste kurban gitmisti. Katil zanlisi olarak Ibrahim Çiftçi (1997'de MHP Genel Baskan adayi oldu) yakalanmis ve Ankara Sikiyönetim Mahkemesi 4 kez oy birligiyle idam cezasi vermisti. Çiftçi'nin Avukati ise müvekkilinin durumunun 'özel' oldugu üzerine savunmasini kurmustu. Idam karari 4 kez Askeri Yargitay tarafindan bozuldu. Sonunda yerel mahkeme, 'Çiftçi'nin savci Öz'ü taammüden öldürdügü mahkememizce sabittir. Ancak hukuki zorunluluk nedeniyle Çiftçi'nin beraatine..' seklinde karar vermek zorunda kaldi. Sahra Talimnamesi'nde açik ve gizli gayri nizami faaliyetler; 'Adam öldürme, bombalama, silahli soygunculuk, iskence, kötürüm birakma, adam kaçirmak suretiyle tedhis ve olaylari tahrik, misilleme ve rehinelerin alikonmasi, kundakçilik, sabotaj, propaganda ve yalan haber, zorbalik ve santaj...' seklinde siralaniyor. ST 31-15 Talimnamesi'nde hücre biçiminde önerilen yapilanmalarin kurulma sekline dair su ifadeler yer aliyor: 'Gayri nizami kuvvet politik anlayisina ve benzeri düsüncelerine taraftar olan, Silahli Kuvvetler eski mensuplariyla gayri nizami kuvvet teskiline muktedir kuvvetli sahsiyetler ve bunlarin faaliyetleri üzerinde durulmasi gerekir.' Bu durum Kuvvayi Milliye Dernegi, Vatansever Kuvvetler Güçbirligi gibi derneklerin yönetim kademelerinde emekli askerlerin yogun biçimde bulunmasiyla paralellik gösteriyor. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kilinç, çesitli defalar yaptigi açiklamalarda bu derneklerin kurulmasi gerektigini açikça desteklemisti. Kimi emekli askerler ise bizzat bu derneklerin içinde yogun biçimde yer aldilar. Yörük köylerinde propaganda yapan Vatansever Kuvvetler Güçbirligi Platformu'nun onursal baskanligini Emekli Korgeneral Hasan Kundakçi yapti. Silah üzerine ölme-öldürme yemini ettirilen kuvvaci dernekte Emekli Kurmay Albay Fikri Karadag bulunuyor. Baska bir Kuvvai Milliye Dernegi'nin basin sözcüsü ise emekli Kurmay Albay Aziz Ergen. Sendikaci Mustafa Özbek'in 'Türkiyem Toplulugu'nun kuruculari arasinda da emekli Tuggeneral Alaettin Parmaksiz, danisma kurulunda emekli Orgeneral Hursit Tolon bulunuyor.

Ismet Kayhan - Ilhami Vural

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=5&ArsivAnaID=39578&ArsivSayfaNo=1

MDP

18.06.07/00:38 #14 Son düzenlenme: 27.05.08/16:38 SIFIR
levent toprak en son yazısında cok etkılemıstı benı
hazıran 2007 sınıf sorununu bılenler bılır
okudugum kadarı ıle derın devlet cetelerden ve gızlı ıstıhbarat bırımlerınde
olusturulmus pekı ya devletın kendı gızlı yanları
bunlar derınlestırmıyor mu devletı?