20.06.19/09:35

Sivil Toplum Kuruluşlarının Değişen İşlevi

Başlatan güneþinkýzý, 31.07.07/20:35

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

güneþinkýzý

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ DEĞİŞEN İŞLEVİ ( I )

Gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler ayrımı yapmadan genel olarak bakıldığında, sivil toplum kuruluşlarının(STK) yirminci yüzyıla kadar “gönüllü organizasyonlar” adı altında toplumun yoksul kesimlerine yönelik küçük toplum projelerini yürüttükleri görülmektedir. Bu anlamda az gelişmiş ülkelerde (AGÜ) faaliyet gösteren ilk STK’lar, bu ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla ortaya çıkmıştır.
Hindistan’da Gandhi hareketinin, halkların eşitliği ve toprak reformu amacına yönelik yaptığı mücadeleler ve yine aynı ülkede People’s Courts adındaki gönüllü bir organizasyonun toplumun yoksul kesimlerinin haklarını elde etmeye yönelik çabaları örnek olarak verilebilir(Clark, 1995: 34).

Gelişmiş ülkelerde STK’ların gündeme gelmesi özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlayan döneme rastlamaktadır. Söz konusu dönemde STK’lar tarafından yürütülen ilk çalışmalar ise Avrupa’nın yeniden inşası politikalarına paralel olarak devam eden ve giderek AGÜ’lere doğru yönelen, beslenme, sağlık, barınma gibi toplumun yoksul kesimlerinin en temel ihtiyaçlarının karşılanması amaçlı, küçük çaplı insani yardım projeleri şeklinde yürütülen sınırlı birtakım çalışmalardır.

1950’li yıllarda ise gelişmiş ülkelerdeki STK’lar kalkınma sorununa ilgi duymaya başladılar ve yoksulluk ya da az gelişmişlik olgusunun küçük çaplı yardım projelerinden çok, bir bütün olarak algılanması gerektiği noktasına geldiler. STK’ların faaliyetleri de kalkınma yaklaşımlarının dış müdahaleleri öngören yaklaşımları doğrultusunda, AGÜ’lerde doğrudan toplumun yoksul kesimlerinin temel ihtiyaçlarını gidermeye yönelik yardımlarla sınırlı kalmamış, bu ülkelerin kendi ihtiyaçlarını kendi kaynakları ile karşılayacak biçimde hareket etmeleri gerektiğini kavramalarına yönelik projeler hazırlanmıştır. Böylece AGÜ’lerin , gelişmiş ülkelere ait modern düşünce tarzını, teknolojisini ve uzmanlarını ithal etmelerine dayalı yardım programları STK’ların gündemine gelmiştir.BU BAĞLAMDA İLK OLARAK gelişmiş ülke STK’ları kendi proje ve personelini kullanmak kaydıyla az gelişmiş ülke STK’ları ve köy komiteleri gibi kurumlarla ortak çalışmalar yürütmüşlerdir. Örneğin The Oxford Committe For Famine Relief (OXFAM) gibi bazı gelişmiş ülke STK’ları geleneksel gönüllü organizasyon kimliklerinden sıyrılarak AGÜ’lerde yerel birtakım projelere destek vermek suretiyle yeni işlev üstlenmişlerdir. Böylece gelişmiş ülkelerin teknisyenlerinin yanında AGÜ toplumlarının katılımına da öncelik veren ve kalkınma politikaları üzerinde etkili olabilen STK anlayışı hızla yükselmeye başlamıştır (Clark, 1995: 35).
                                                                                                               Esra Ceyhan YÜKSEL

BU MAKALE BÖLÜM BÖLÜM VERİLEREK TAMAMLANACAKTIR  :)

cene

Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet, insan hak ve özgürlüklerinin en büyük ihlalcisidir. Sivil toplum düzeninde, devletin güç ve yetkileri belirlenmiş ve çerçevesi çizilmiştir. En iyi devlet, sınırlandırılmış ve hukuk kurallarına bağlanmış devlettir.

Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet sürekli olarak büyür ve genişler. Devletin büyümesi, kamu harcamalarının GSYİH'ye olan oranının yıllar itibariyle sürekli artma eğiliminde olması ve devletin ekonomiye yaptığı dolaylı ve dolaysız müdahalelerin genişlemesi demektir. Devletin büyümesi sonucunda ortaya çıkan politik ve ekonomik yozlaşmalar, sivil toplum düzeninin işleyişini bozar. Devletin büyümesi ile, rüşvet, zimmet, adam kayırmacılık, hizmet kayırmacılığı, siyasal kayırmacılık (partizanlık), rant kollama vb. türde politik yozlaşmalar toplumda yaygınlaşır.

Sınırlandırılmamış ve kurallara bağlanmamış bir devlet, politik yozlaşmalara ilaveten ekonomik yozlaşmalar ve sorunlara da yol açar. Kamu harcamalarının giderek artmasının bir sonucu olarak, vergi ve borç yükü giderek ağırlaşır. Netice olarak enflasyon, bütçe açıkları gibi iktisadi sorunlar artar ve makro ekonomik denge ve istikrar tümüyle bozulur.

Devletin gücünün ve yetkilerinin sınırlandırılmadığı bir sosyal düzende bireysel hak ve özgürlüklerden sözedilemez. Sivil toplum, devletin güç ve yetkilerinin sınırlandırıldığı ve bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir sosyal düzeni oluşturmayı ve kurumsallaştırmayı hedef alır. Sınırlı ve küçük devlet, güçlü devlet demektir.

Sınırlı devlet yaklaşımı, ulusal ekonomi içinde kamu ekonomisinin görevlerinin ve fonksiyonlarının mümkün ölçüde daraltılması ve piyasa ekonomisi faaliyetlerinin genişletilmesini savunur. Sınırlı devletin asgari ölçüde yapması gereken görev ve fonksiyonlar güvenlik, adalet ve yargı hizmetlerinden oluşur. Ancak devletin görev ve fonksiyonlarını bu şekilde minimal devlet fonksiyonları ile sınırlamak gerçekçi değildir. Sınırlı devletin görev ve fonksiyonları zaman, mekân ve ülkenin sosyo-ekonomik koşullarına göre değişir.

Sorumlu devlet, piyasa ekonomisinin yetersizliğinin ya da başarısızlığının sözkonusu olduğu alanlarda bazı görev ve fonksiyonları üstlenen devlet anlayışıdır. Eğitim, sağlık, çevre kirliliğinin önlenmesi, kimsesizlere, yaşlılara, akıl hastalarına yardımcı olunması gibi hizmetler sorumlu devletin görev ve fonksiyonları arasında sayılır. Ancak, sorumlu devletin görevleri de "sınırlı" olmalıdır. Bu alanlarda, mümkün olduğu ölçüde piyasa ekonomisine ve kâr amacı gütmeyen özel kuruluşların (gönüllü organizasyonlar) faaliyetlerine işlerlik kazandırılmalıdır.

Piyasa ekonomisine devletin aşırı müdahaleleri ve sosyal adaleti sağlamak gayesiyle yaptığı düzenlemeler ve önlemler, beklenenin aksine piyasa ekonomisinin işleyişinde ciddi ekonomik, siyasal ve sosyal sorunlar ortaya çıkarır. Aşırı devlet müdahalesi ile ekonomik denge ve istikrar bozulur. Devletin ekonomik kalkınma ve büyümeyi sağlama maksadıyla iktisat politikalarını (başlıca maliye, dış ticaret, para, KİT politikaları vb.) aşırı müdahale aracı olarak kullanması ve bu müdahalenin kapsamını genişletmesi, ekonomik sorunları daha da ağırlaştırır.

Refah Devleti, sosyal refahın optimizasyonu için kapsamlı devlet müdahalelerini öngörmektedir. Sosyal refah devletinin temel amacı, ülke halkının yaşam ve refah düzeyinin yükseltilmesi için, bireylerin ekonomik ve sosyal haklarının devlet tarafından alınacak önlemlerle ve müdahalelerle iyileştirilmesi ve piyasa ekonomisinin işleyişinden doğan olumsuzlukların ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal refah devleti, gelir ve servet dağılımındaki dengesizliklerin gelirin yeniden dağılımı politikaları ile iyileştirilebileceğini savunur.

Refah devleti anlayışı, toplumda her sorunun devlet ve siyasal süreç kanalıyla çözümleneceği gibi bir inancı savunur. Ancak, refah devleti ya da müdahaleci sosyal devlet modeli, 1970'li yıllarda uygulandığı ülkelerde iktisadi ve sosyal sorunları iyileştirememiş aksine daha da artırmıştır.

Sosyal refah devleti, ekonomik ve sosyal hakların (çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı, toplu pazarlık hakkı, sendika kurma hakkı, eğlenme ve dinlenme hakkı, konut hakkı vs.) bizzat devlet tarafından sağlanması gerektiğini savunur. Sosyal refah devleti, bu anlamda sosyal ve ekonomik hakları sağlayan bir devlettir.

İyi bir devlet modeli oluşturmak için, sosyal refah devletinin topluma yüklediği sosyal maliyeti dikkate almak gereklidir. Sosyal devletin ortaya çıkardığı ilk sorun, finansman ile ilgilidir. Sosyal devlet modelinde, devlet müdahalesi ve kamu harcamaları sürekli olarak artmakta, bunun sonucunda vergi yükü ağırlaşmaktadır. Ağır vergi yükü, toplam tasarruflar, yatırımlar ve çalışma gayretini olumsuz yönde etkilemektedir. Tüm bunların sonucunda, ekonomik büyüme yavaşlamakta ve prodüktivite krizi ortaya çıkmaktadır. Ağır verginin toplam yatırımlar üzerindeki etkisi işsizlik sorununu daha da ağırlaştırır. Artan kamu harcamaları dolayısıyla bütçe açıkları giderek artar. Kamu harcamalarının finansmanında vergi dışı kaynaklara (borçlanma ve emisyon) başvurulması kaçınılmaz olur.

Sosyal refah devleti, sosyal ve ekonomik hakların giderek kötüye kullanılması sonucunu doğurmaktadır. Ekonomik ve sosyal hakların sayısı giderek artma eğilimi göstermektedir. Her şeyin "hak" olarak ortaya atılması, devletin vatandaşa karşı olan görev ve sorumluluklarını artırmaktadır. Refah devleti anlayışında, her şey devletten beklenir bir zihniyet kurumsallaşmaktadır. Siyasi rekabet içerisinde oy kazanmak uğruna siyasal iktidarların ekonomik ve sosyal hakların kapsamını genişletmeleri sözkonusu olmaktadır.

Sosyal refah devleti, toplumda rant kollamacılık faaliyetlerini artırmaktadır. Bireysel düzeyde ve özel çıkar grupları aracılığıyla devletten bir transfer elde etme çabaları ve bu yönde yapılan harcamalar artmaktadır. Sosyal refah harcamaları israfı yaygınlaştırmaktadır. Devlet, müsrif bir hale gelmekte, sosyal refah harcamalarından ihtiyacı olmayanlar da yararlanmaya başlamaktadır.

Piyasa ekonomisinin devlet tarafından kapsamlı müdahale ve önlemlerle düzenlenmesi, yönlendirilmesi ve desteklenmesi dirigisme olarak ifade edilmektedir. Devlet, prensip olarak, ne merkezden yönetimli sosyalist ekonomilerde olduğu gibi emredici, ne de karma ekonomi ya da devletçilik gibi modellerde öngörüldüğü gibi aşırı yönlendirici ve düzenleyici olmamalıdır. Dirigisme, bu ikinci türde devlet anlayışını ifade eden bir kavramdır. İyi bir devlet modeli olan sınırlı devlet, ancak gerektiğinde ve sınırlı ölçüde ekonomiye müdahale edilmesini savunur.

Paternalizm, vatandaşlarının her ihtiyacını karşılayan baba devlet anlayışını ifade etmektedir. Devlet, esasen vatandaşların canlarını ve mallarını korumakla ve gözetmekle sorumlu olan sınırlı bir devlet olmalıdır. Ancak, bunun dışında devletin toplumda bazı paternalistik karakter arzeden hizmetleri üstlenmesi ve/veya bu alanlarda kâr amacı gütmeyen özel kuruluşları ve vakıfları desteklemesi ve faaliyetlerini düzenlemesi gerekebilir. Çocuk esirgeme kurumları, akıl hastaneleri, huzurevleri; ayrıca küçüklerin uyuşturucu, sigara ve alkol kullanımı, cinsel sapıklıklara yönelmemesi vb. türdeki hizmetlerin bizzat devlet tarafından üstlenilmesi ve/veya piyasadaki bu tür faaliyetlerin devlet tarafından denetlenmesi söz konusu olabilir. Ancak bu türde sınırlı faaliyetler dışında devletin ihsan dağıtması söz konusu olamaz ve olmamalıdır.

Devletin temel görevi, vatandaşlarının can ve mal güvenliğinin sağlanmasıdır. Ancak, devlet hiçbir zaman herkesin tek güvenilir koruyucusu ve gözeticisi olarak düşünülmemelidir. Sivil toplumda insan kendi hak ve özgürlüklerinin en güvenilir koruyucusu olarak kabul edilir. Hiçbir kimse, başkalarının çıkarlarını, kendi çıkarlarından önce korumaz. Devlet dahi insanların çıkarlarından önce kendi çıkarlarını korur ve gözetir. Devlet, esasen, en az yönetilenler kadar kendi özel çıkarlarını düşünen bir grup yöneticinin zımni bir birlikteliğinden oluşmuştur.

Sınırsız devlet ve sınırsız demokrasi sonuçta çıkar ve baskı gruplarının egemenliğine yol açar. Çıkar ve baskı grupları, sınırsız yetkileri bulunan parlamento ve hükümet aracılığıyla devletten avanta ve parsa kapma yarışına girerler. Rant kollamacılık olarak adlandırılan bu devleti yağmalama ve soygun çağdaş demokrasilerde yaygın bir durumdadır.

Sivil toplumun savunduğu liberal ekonomik düzende zenginliğin ve refahın temel kaynağı üretimdir. Piyasa ekonomisi özü itibariyle bir üretim ekonomisidir.

Rant ekonomisinin temel kaynağı ve sorumlusu devlettir. Rant ekonomisinde çalışmadan ve üretmeden sadece spekülatif bazı işlemlerle para kazanılması söz konusudur. Rant ekonomisi bir transfer ekonomisidir. Rant ekonomisinde toplam piyasa üretiminde bir artma olmaksızın mevcut gelir sadece bir kesimden diğerine transfer edilmektedir. Rantiye ve faiz ekonomisi sonuçta ülkenin fakirleşmesine ve toplum kesimleri arasındaki gelir dengesizliğinin daha da bozulmasına yol açar.

"Laissez faire-laissez passer" (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) esasen merkantilizmin dar ve kapalı ticari zihniyetine karşı fizyokratlarca ifade edilmiş bir slogandır. Bu düşünce, merkantilist dönemde, devletin ve loncaların ticarete getirdiği sınırlamaların ve engellemelerin kaldırılması isteğini ifade etmektedir. O günün şartlarında söylenmiş olan bu slogan, maalesef daha sonraları çarpıtılmış ve liberal doktrin ile özdeşleştirilmiştir. Liberal ekonomik düzende esas olan, ekonomik birimlerin ekonomik kararlarından ve faaliyetlerinden kendilerinin sorumlu olmalarıdır. Yine liberal ekonomik düzende aslolan piyasa ekonomisinin "tabii" işleyişidir. Devlet, ancak gerektiğinde en az müdahale eden bir konumda olmalıdır. Liberal ekonomik düzen, hiçbir şekilde "ölen ölür kalan sağlar bizimdir" şeklinde ifadesini bulan laissez faire ekonomisi ile karıştırılmamalıdır.

Anarşizm, devlete değil tüm organize edilmiş kurumlara karşıdır. Anarşizmin hedeflediği anarşist toplum; kanunların, baskının, fiziki zorlayıcı gücün, polisin, askerin ve mahkemelerin olmadığı bir toplumdur. Anarşizm, sınırsız bir özgürlükten yanadır. Oysa özgürlüğün sınırlandırılmadığı bir toplumda "düzen" değil "düzensizlik" (anarşi) hakim olur. Devletin olmadığı bir toplumda düzenden sözetmek mümkün değildir.

Sivil toplum, anarko-kapitalistlerin ya da libertarianistlerin "devletsiz toplum", "minimal devlet" ve "ultra-minimal devlet" projelerini reddeder. Sivil toplum, devletin her yerde ve zamanda müsbet ve meşru görevlerinin olacağını kabul eder. Sivil toplumun ekonomik modelini ifade eden serbest piyasa ekonomisi, anarko- kapitalizmin devlet teorisini ve felsefesini ütopya olarak görür.

Liberal toplum düzeninde anarko- kapitalistlerin; "devlet, kötü bir gereksinim değil, kötü bir gereksizliktir", "devlet, zorunlu bir fenalıktır", "devlet, vazgeçilmez bir kötülüktür", "devlet, baskıya meşruluk kazandırılmış bir kurumdur" şeklinde ifade edilen düşünce ve sloganları reddedilir. Liberal toplum, minimal devletin bir zorunluluk olduğunu, sınırlı ve sorumlu devletin ise meşru ve kabul edilebilir görevleri olduğunu savunur. Liberal toplum, aşırı büyümüş, ceberrut, baskıcı-yasakçı ve müsrif devlete karşıdır.

Egemenlik hakkının sahibi olan devletin ekonomik güç ve yetkileri bulunmaktadır. Bunlar; harcama, vergileme, bütçe yapma, borçlanma, para basma hakkı ve yetkileridir. Devletin ekonomik güç ve yetkilerinin hukuki sınırları tespit edilmediği takdirde, bu güç ve yetkilerin siyasal iktidarlarca aşırı ve kötü kullanımı söz konusu olabilir.

Devletin, toplumsal ihtiyaçların karşılanması için bizzat mal ve hizmet üretmesi doğru değildir. Devlet, ancak piyasa ekonomisince üretilemeyecek mal ve hizmetleri arz etmelidir. Kamusal mal ve hizmetler için devletin sınırsız harcama yapma yetkisi, sonuçta, ekonomik sorunların giderek daha da ağırlaşmasına neden olur. Kamu harcamaları, ancak özel sektörün hizmet sunamayacağı alanlarda olmalı ve kamu harcamalarının büyümesi mutlaka anayasal ve/ veya yasal normlarla sınırlandırılmalıdır.

Kamu maliyesinde, kamu gelir ve giderlerinin birbirine denk olmasını öngören denk bütçe ilkesi mali sorumluluk için gereklidir.

Bireyler için "ayağını yorganına göre uzat" sözü ilke olarak devlet için de geçerli olmalıdır. Nasıl ki, bireyler harcamalarını gelirlerine göre yapıyorlarsa, devlet de aynı şekilde harcamalarını, vergi gelirlerine göre yapmalıdır. Kamu maliyesinde geçerli olan "önce harcamalar, sonra gelirler belirlenir" kuralı doğru değildir. Gelirler harcamalara göre değil, harcamalar "vergiler" dikkate alınarak belirlenmelidir. Vergilemeden harcamak, kamu maliyesi dengelerini alt üst eder. Bu bakımdan, denk bütçe temel ilke olmalı ve bu ilkeden hangi hallerde vazgeçileceği önceden belirlenmelidir.

Siyasal süreç içerisinde siyasal iktidarların "vergilemeden harcama" eğilimleri ekonomik sorunların ağırlaşmasına neden olmaktadır. Vergilemeden harcama politikasının temel nedeni, vatandaşların vergiyi esasen bir külfet ve yük olarak kabul etmeleridir. Siyasal iktidarlar, kamu harcamalarını artırırken, oy kaybetmemek için bunun finansmanını vergi dışı kaynaklarla sağlamaya çalışırlar.

Sınırsız vergileme, "yasal soygun"dan ya da "yasal haraç"tan başka bir şey değildir. Liberal ekonomik düzende vergiler tarafsız olmalı ve ekonomik birimlerin karar ve faaliyetleri üzerinde fazla etkide bulunmamalıdır. Vergi oranları çok yüksek ve dolayısıyla vergi yükü ağır olmamalıdır. Ağır vergiler piyasa ekonomisini tahrip edici sonuçlar ortaya çıkarır.

Devletin vergilemeden harcama yapmasında iki temel finansman kaynağı vardır. Bunlar borçlanma ve para basmadır. Devletin borçlanma ve para basma hakkını ve yetkilerini ne şekilde kullanacağı mutlaka anayasal ve/veya yasal normlarla belirlenmeli ve sınırlandırılmalıdır. Sınırsız borçlanma ve para basma ekonomik sorunların temel kaynağıdır.

devleti küçültelim arkadaşlar..............

güneþinkýzý

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ DEĞİŞEN İŞLEVİ (II)

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde STK'ların kalkınmasına yönelik dış yardıma dayalı bu projelerin yürütülmesinin başlca nedenlerinden biri, kapitalist batı ile sosyalist doğunun karşı karşıya gelişi olarak gösterilmektedir.Nitekim batının üçüncü dünyaya dair politikalarının önemli bir kısmı, kömünizmi önlemek ve üçüncü dünya ülkelerini politik olarak kendine bağlamak perspektifinden yorumlanmalıdır.Zira gelişmiş ülke STK'ları barışçı yolları öne çıkarmakla birlikte, komünizmi, önleyici politikalarla berteraf edilmesi gereken bir düşman olarak algıladıklarından bu perspektifi paylaşmışlardır(Ergüden, 2001: 19).

Örneğin İkinci Dünya Savaşı'ndan 1960'lara kadar Amerika'da devlet kuruluşlarının sosyal bilimler alanındaki büyük araştırma projelerine önemli ölçüde parasal destek sunduğu görülmektedir.Aynı bağlamda ABD'deki üniversitelerde de gerek kalkınma araştırmaları gerekse bölgesel araştırmalar şeklinde yürütülen projelerde modernitenin ve global kapitalizmin dünya çapındaki zaferini görmek mümkündür.

Nitekim ABD Dış İşleri Bakanlığı ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı(CIA)'na, Eisenhower döneminde uluslararası ilişkiler konusunda danışmanlık yapan, Kennedy döneminde ise Amerika'nın Vietnam ve Latin Amerika siyasetini çizen sosyal bilimci Max Millikan ve Walt W. Rostow'un 1954 tarihli, "Dış Ekonomik Politika Üzerine Notlar" başlıklı makaleleri, dönemin liberal, anti komünist aydınlarının dünya sorunlarında Amerika'nın politik ve ekonomik misyonu ile batılı aydınların soğuk savaşta üzerlerine düşen görevler bağlamındaki ön kabullerinin idealize edilmiş ama görece samimi bir ifadesini yansıtmaktadır(Aktaran Simpson, 2000: 28).

Söz konusu makalede, Amerikan ulusal güvenlik stratejisi doğrultusunda, özellile iki süper güç arasında bölgesel rekabetin odağı olmuş üçüncü dünya ülkelerinin ekonomik büyüme sorunları üzerine yapılan araştırmalar üzerinde durulması gereği açıkça ifade edilmektedir:"Dünyanın komünist olmayan bölgeleri, yakın askeri tehditlere, kendi askeri güçleriyle ve gelirlerinde büyük düşüşler yaşamak zorunda kalmadan karşı koymaarına elverecek ekonomik kaynalara sahip olmalıdırlar.Kısa vadede komünizm, askeri olarak kuşatılmalıdır.Uzun vadede ise başkalarıyla ortaklık içerisinde, doğrudan ya da dolaylı olarak toplumumuza korku salan toplumların ortaya çıkmayacağı bir ortamın gelişmesine güvenmeliyiz.Bir ölçüde düzenli bir ekonomik büyümenin, böyle bir ortamın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanmaktayız" (Millikan & Rostow, 2000: 73).

Kalkınma yaklaşımlarının dış müdahalelere dayalı ve ideolojik eğilimi ağır basan bu anlayışa paralellikler gösteren ve ithal ikameci sanayileşme stratejisi ile sosyal devlet politikalarını ileri süren görüşleri de söz konusu dönemde STK'ların üstlendiği işlevlerle uyum göstermektedir.Zira devletin toplumun maddi ve manevi varlığını sürdürmesine ve geliştirmesine hizmet etmek üzere aktif bir konuma geçtiği sosyal devlet anlayışına dayalı bu dönemde aile, dernek ve meslek kuruluşu gibi STK'ların devlet ile iş birliği içinde hareket etmesine olanak tanınmıştır(Göze, 1998: 374-376).

Devletin ekonomi, kültür ve eğitim gibi alanlarda aktif görev alma gereği duyduğu bu dönemlerde, STK'ların da devlet ile birlikte, demokratik siyasal sistemi sarsabileceği endişesiyle ekonomik ve sosyal bakımdan zayıf durumda olan toplumsal kesimlerin durumuna seyirci kalmayarak bu süreçte yer aldkları görülmektedir(Göze, 1996: 167)Bu bağlamda söz konusu konjönktürün yaygın ideolojik ön kabulleri çerçevesinde, STK'lara atfedilen ve/veya STK'ların üstlendikleri işlev, devletle ortaklaşa hayata geçirilecek bir niteliğe sahip gözükmektedir.

1960'lı yılların sonundan itibaren ise.............................. DEVAM EDECEKTİR......






kimLiksiz

sivil toplum örgütlerinin bir otorite kurma isteği nedendir ?
aşırılmaktan beslenen bir aşırma güdüsü mevcut sanırım.
yani yalamak ve yalatmak arasındaki ilişki gibi.

neredeyse anarko-kapitalizmle anarşi aynı kefeye konulmuş beraber tartılmış beraber reddedilmiş bu yazıda.

sivil toplum örgütleriyle - demokratik kitle örgütleri arasındaki fark budur işte.sivil toplum militerleşmiştir.demokratik kitle örgütleri ; bireyselden kitleye giden özgürlük yanlılarıdır.

<cene'nin yazısına istinaden.>

fikir

Sivil Toplum Kuruluşları, ülke içinde siyasi uzantılarından ve uluslararası ilişkilerinden kopmadığı sürece amacına uygun olarak işlevini yerine getirememektedirler.

Bu yüzden de, onlara karşı bir güvensizlik oluşmaktadır. Bu güvensizlik, örgütlenme zorluğu v e yeterli faaliyet yapamamalarına sebep olmaktadır.

Daha doğrusu, siyasi uzantısı olan veya başka devletlerin desteklediği kuruluşlardan maddi yardım alan bir sivil toplum kuruluşunun ne kadar "sivil" olduğu tartışılır.

denge

Bu önyargı hepimizde var tabi ama bunun insanlık adına yapacağımız güzel şeylere de engel olması rahatsız edici. Ben zamanın da -gözü kapalı- çokca emek verdim. Çalıştığım STK'nın siyasi bir uzantısı var mıydı, paralar nereden geliyordu, nereye gidiyordu... çokta ilgilenmiyordum...sadece birilerine yardım eli uzatmanın zevkine varıyordum... Şimdi başka bir STK'nın içindeyim, bu sefer gözlerim açık, siyaseti daha iyi okuyorum, içinde olduğum STK ile ilgili daha endişeliyim ama yine de bu zevkin önüne geçemiyorum.

Velhasılkelam bence elimizde çokda ciddi veriler yoksa bu tip güzel çalışmalardan kendimizi mahrum etmememiz gerekir...diyorum

fikir

Zaten geri durmamak lazım. Ama içinde de bu tehlikenin farkında olarak mücadele de etmek daha doğru. Özellikle yönetime gelecek insanların seçiminde etkin olmak da önemli.

Bu tür ilişkilerin faydadan çok zarar getirdiği amlatılmalı diye düşünüyorum.



gobilibozo

Geçen gün eve giderken muhafazakar ve büyük yardım derneğinin afişi dikkatimi çekti''çocukların yüreğinde patlayan bomaları durdurun''Elini tutmazsan yetim kalır'' gibi ajitasyon kokan sloganlarla insanları yardıma çağıyordu,eee gobili şimdi bunda ne sakınca var?Var, yardım derneklerinin tek işi ondan alıp berikine vermekmidir?Koca afişte bu zulmü işleyen ülkelerin adı geçmiyor neden?Korkuyorlar çünkü,kimseyi rahatsız etmeden yardım etmeyi düşünüyorlar,o sebeple onların çarkını döndürüyorlar bence,istedikleri de bu değilmi zaten?Yardım edilmesi onları hiç rahatsız etmiyor bilakis mutlu ediyor çünkü,onlar için bir sus payıdır bu,zulmü yaşayan susturuluyor zulmü dışardan gören ise sadece yardım ile riyakar vicdanını rahatlatıyor.

Yardım dernekleri artık popüler bir vicdan rahatlatma ve gösteriş budalaları için yardım severlik markası edinme merkezi haline geldi,nefret ediyorum yardım derneklerinden iki yüzlü, korkaklar ve onlarda çarkı döndüren zalimlerdir.

sizce abartıyormuyum?Yardım derneklerinin geçici bir tokluk vermekten başka bir faydası varmıdır?Neden İsanlar yardım eder fakat o insanların nasıl yardıma muhtaç hale geldiklerini sorgulamazlar?Sağır ve kö olan bir vicdan işe yararmı?

kelime

evet abartıyorsun.

sivil toplum kuruluşları türkiye de alışkın olunmayan bir müeessese. çünkü kültürümüz  devlet harici bir insiyatif görmeye alışkın değil. dolayısıyla yukarıda görülen tepkilerin benzerleri halk çoğunluğu tarafından da gösteriliyor.

mesela uaö gibi ödüller almış bağımsız bir organizasyon bile türkiye de  finansal açıdan hollanda gibi küçük ülkelerden toplanan bağışlarla idare edilebiliyor.

stk ların bazılarının dış kaynaklı olması belki yadırganabilir. ancak bazı sorunlar uluslararası işbirliği ile çözülebilir. israildeki insan hakları ihlalini yerel unsurların soft mücadele ile çözme imkanları  yoktur. benzer durum türkiye için de geçerli olabilir. işte bu nokta da şiddet harici örgütlü direnç noktaları ancak stk lar yoluyla gerçekleştirlebilir.

stk lara karşı olumsuz eleştiriler (dün baykal ın TESEV e yönelik sözlerinde olduğu gibi) sivil insiyatifi paylaşmak istemeyen siyasetçiler veya direkt rahatsızlık duyan devlet unsurlarından gelebilir.

stk lar zaten haddinden fazla devlet tarafından ağır kontrol altında tutuluyor. yakın bir zamana kadar uaö gibi bağımsız bir organizasyonun bile dünyada faaliyet gösteremediği üç ülkeden biri türkiye idi.  bu örgütün devleti rahatsız eden bir basit eyleminden dolayı tüm banka hesapları donduruldu. üyelerinden para toplayamaz hale getirildi.

kısacası stk lardan rahatsız olanların fazla endişelenmelerini gerektirecek bir durum yok. ama insanlıktan yana olanlar için aynı şey söz konusu değil.

gobilibozo

Kelime biraz farklı meselelerden bahsediyoruz sanırım,sorun sivil hareketlerin devletin aciz eylemleri dışında, birşey yapmaması, durdukları yerde ceplerini şişirmeleri,sendikalar mesela,bir çokları ülkenin düzelmesini istemez çünkü onlara iş kalmayacak,sivil toplum örgütleri(bazılarını tenzih ediyorum)hiç bir işe yaramıyorlar,hatta sömürünün destekçisi oluyorlar farkında olmadan,dünyada bulunan stk lar görevlerini hakkıyla yerine getirseler emin olun yaşananlar yaşanmaz...Stk lar bol olmalı fakat işe yaramamalı istyenilen budur,ben hiç bir yardım kuruluşunun insanların neden yardıma muhtaç hale geldiklerini,siyasi ve sosyal olarak bunun önüne nasıl geçilebileceğini sorguadığını görmedim(ki bende üç ayrı sivil tolum örgütünde görev aldım)ve bu insanları muhtaç hale getirenlerin örgütler tarafından deşifre edildiğini, onlara karşı bir kampanya yürütüldüğünü hiç görmedim(kola boykotu dışında)

yani mesele stk ların az veya çok oluşu yahut stk ların yabancı unsurlar tarafından destekleniyor oluşu değil(dediğiniz gibi bunun faydası olabilir)fakat bu dış destek onu susturmak yahut çarkı döndüren bir parça haline getirmek için ise,bu sorgulanır ve eleştirilir sonuna kadar,benim isyan ettiklerim de bunlardır,görünürde mazlumun yanındalar arka planda kan emici zalimlere destekler.Asıl ve tek mesele bu örgütlerin işlevlerini hakkıyla yerine getiriyor olmayışlarıdır...