18.07.19/06:48

İslam'da Hac

Başlatan anka, 24.08.07/07:56

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

anka

HACC’A GİTMEK

Beş farzın, hatta bütün ibadetlerin en son farz kılınanı olan hac, İslam’ın nihai gayesini temsil eder.

Oruçla kötü arzularından kurtulan, zekatla, fedakârlık duyguları gelişen, namazla ruhen yükselen mümin, ancak bu halleri kazandıktan sonra Allah’a lâyık bir kul olabileceği için, hac ile de kendisini Allah’a arz ve takdim etmek imkanına kavuşur.


İSLÂM DÜNYASININ dört bir yanından gelen Müslümanlar, mahşer yerinin ve hesap gününün bir benzeri olan Arafat’ta toplanırlar. İlahi emirleri kayıtsız şartsız yerine getireceklerine ve kendilerini hak yoluna ve İslam’ın gayesine adadıklarına dair toplu halde and içerler. Vasıtasız olarak Allah’la temasa geçen peygamberler gibi, doğrudan doğruya Allah’a hitap ederek, emre âmâde ve hizmete hazır olduklarını ‘Lebbeyk’ emret hazırım! nidalarıyla bildirirler. Allah huzurunda toplanıp, O’na tekmil veren bu iman ordusu, resmi yürüyüşle Mina’ya doğru harekete geçerler. İslam’ın şan ve şerefini temsil için yapılan bu gösteri yürüyüşü, aynı zamanda buna katılan müminlerin örnek diye insanlığa takdim edilmesi manasını da taşır. Maddeden münezzeh, mutlak ve sonsuz kudret sahibinin şanına dualar okuyarak, yalnız O’nun büyüklüğünü bildirip, yüce adını terennüm ederek, ağır ağır yol alan bu kalabalık, bir sel gibi akmaya başlar.

"Siz Arafat’tan taşıp da hürmete lâyık alametin (müzdelife’nin) yanına aktığınız zaman Allah’ı anın."—Bakara:198

Yüz binlerce insanın hep aynı tarafa vakur adımlarla yürümesi, insana heyecan veren bir hâdisedir. Hac baştanbaşa temsili hareketlerden meydana gelmiş olan bir ibadettir. Bütün hac boyunca hacılar kefene benzeyen ve adına ihram denen dikişsiz bir elbise giyerler. Bu hareket, insanın ölmüş ve dünya ile olan bütün irtibatını kesmiş olduğunu gösterir. Arafat’tan sonra tekbirlerle müzdelife’ye gelen hacılar, bayram gecesini orada geçirdikten sonra bayram günü şeytan taşlamak ve kurban kesmek üzere Mina’ya gelirler. Şeytan taşlamak, habis ruhlara, şeytani vesveselere karşı olan nefretimizin bir remzi, bir tezahürü demektir.

Kötülüklerden nefret ettiğini ve onlarla daima mücadele edeceğini ifade etmek üzere kötülüklerin sembolü olan şeytanı yine sembolik olarak taşladıktan sonra, hacılar, Allah yolunda canlarını vermeye hazır olduklarını göstermek için bir kurban keserler. Çünkü bir dava hak da olsa onun uğrunda seve seve can verebilecek müdafilerden mahrum olduğu müddetçe üstün gelemez. Kurban kendi canımızın Allah yolunda feda edilmesi manasını taşır.

Kâbe’yi tavaf ise kâinat nizamından alınmış bir ibadettir. Gezegenler güneş, elektronlar çekirdek, pervaneler kandil etrafında döner. Böyle bir merkez etrafında dönmek ona aşkla bağlılık mânâsına gelir. Bu bakımdan, İslâm’ın sembolü olan Kâbe etrafında dönmek de dine gönül vermek, onun etrafında pervane kesilmek uğrunad her şeyi göze alarak hizmet etmek demektir. Bu hareketin toplum hayatına ait olan manası, birlikten ayrılmamak ve bu birliği korumaya çalışmaktır. Ferdi hayata ait olan manası ise daha derin hakikatleri barındırır.

Gökler yedi kattır, insandaki nefis de yedi tanedir. Ayrıca yedi makamı mecazen çokluk ve fazlalık için kullanılır. Kâbe etrafında yedi defa dönmek, yüzlerce, binlerce dönmek gibi, pek çok dönmek demektir. Her dönüşte bir merhale, bir menzil aşılarak yedi kat göklerin üstüne çıkmak, maddi alemin üstüne yükselmek ve kendinden geçmek manasına gelir. Bunun için, Kâbe etrafındaki her bir dönüş (şavt), kendi iç dünyamızda bir kurtuluş hamlesi yapmak manasını taşır.

Hz. İbrahim, dindar ve mücahit nesiller yetiştirmek için birçok zahmete katlanmış ve Allah’a dua etmişti. İslam dini ilk mücadelesine orada başlamış ve ilk Müslümanlar büyük işkencelere maruz kalmışlardı. Tek ve münezzeh Allah iktidarını kabul ettirmek için girişilen o eski mücadelelerin en canlı ve en taze heyecanlarıyla dolu olarak hacdan memleketine dönen mümin, dünya ve ahiret hayatının ne olduğunu anlamıştır. Çünkü hacda temsili olarak âhiret hayatını yaşayan bir insanın, dünya hayatının hiçliğini herkesten daha çok anlamış ve kendini büyük davaya vermiş olması gerekir.

Haccın Allah’a karşı bir and, Müslümanların kendi aralarında da bir kardeşlik anlaşması olduğu düşünülünce, bir defa farz kılınmasındaki hikmet anlaşılmış olur. Çünkü insan bir defa and içer ve bir defa söz verir. Birden fazla haccetmek farz olmadığı gibi sünnet de değildir. Peygamber Efendimiz Bir defa hacca gitmiştir, bu da veda haccı olmuştur. Veda kelimesi, sanki, daha önce birçok defalar gitmiş de bir de vedalaşmak üzere son defa gitmiş zannı veriyor. Gerçi Peygamberimiz birçok defalar Kâbe’yi tavaf etmiştir, fakat bu ziyaretler haccın farz olmasından önce ve hac mevsiminin dışında yapılmıştır. Hac ancak Mekke’nin fethinden sonra ve hicretin dokuzuncu senesinde farz kılınmıştır. Fakat o sene Peygamberimiz dış münasebetlerle fazla meşgul olduğundan dolayı kendisi gitmemiş, hac kafilesi başkanlığına Hz. Ebû Bekir’i tâyin etmişti.

Ertesi yıl Hz. Peygamberimiz, hacda bizzat bulunacağını söyledi. Bu haber Müslümanlar arasında büyük sevinç uyandırdı ve peygamberimizle beraber hacda bulunmak için o zamana kadar görülmemiş bir kalabalık hacca iştirak etti. Peygamberimiz bütün hac meselelerini öğretip, Kur’an’ın en son emirlerini ve kendi tavsiyelerini tebliğ etti. Bu hacca veda haccı denmesinin sebebi, peygamberimizin hacdan döndükten üç ay kadar sonra âhirete teşrif etmiş olmasındandır.

Eğer peygamberimiz iki defa hacca gitmiş olsaydı, bizim için de birinci gidiş farz ikinci gidiş sünnet olurdu. Çünkü Peygamberimiz her bir hareketi bizim için yapılması gereken bir emir mahiyetindedir. Birden fazla hacca gitmek, Bakara suresinin 158. ayetinde de bildirildiği gibi bir tevatürdür. Tatavvû, hiçbir emir ve mecburiyet olmadan kulun kendi isteğiyle yaptığı bir takım iyi işlerdir. Fakat bu tatavvuun farz ve vacibin hakkına tecavüz etmemesi ve onların ihmaline sebep olmaması gerekir. Böyle olduğu takdirde tatavvu olmaktan çıkar ve haram haline gelir. Çünkü dindeki farz, vacip, sünnet ve tatavvu bilmek, vazifelerin ehemmiyet derecelerini bilmek ve onları bu sıraya göre işlemek demektir. Bu itibarla birden fazla olarak hacca gitmek isteyen bir Müslüman, bu hareketin diğer vazifelerini aksatıp aksatmadığına, bu paranın dine hizmet için daha verimli bir yere bağış edilmesinin mümkün olup olmadığına dikkat etmelidir. Çünkü nâfile tatavvu olarak hacca gitmektense, o parayı Müslümanların ihtiyaçlarına ve umumun faydasına harcamanın daha efdal olduğuna dair verilmiş müteaddit fetvalar da bulunmaktadır.

Kendi memleketinin en zaruri ihtiyaçlarına ve en hayati davalarına bir kuruş veremeyen, hatta zekatı bir takım hilelerle veren bir insanın her sene hacca gitmesi, din için olmaktan ziyade nefis için yapılmış bir hareket olur. Kendi nefsani arzularımızı tatmin için yaptığımız her hareket iyi bir görünüşe de sahip olsa ibadet değildir. Böyleleri Allah huzurunda sevap ve mükafat yerine, harp meydanından kaçanların uğrayacakları cezayla karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü mürüvveti olmayanın takvası makbul değildir.

Emin Işık- http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1270

adnan

nebi üç hac yapmıştır
ikisi hiçretden önce biride hiçretden sonra olmak üzere üç hac

SivanA_SimyacI

26.08.07/13:59 #2 Son düzenlenme: 13.04.08/15:12 asya
''Hararet nardadır,sacda değildir
Keramet baştadır,tacda değildir
Her ne arar isen,kendinde ara
Mekke'de,Kudüs'de,Hacda'da değildir.''

ekip1

Alıntı yapılan: sLayeR - 01.10.07/18:28

Bu 'hac' kelimesinin ne manaya geldiğini çok merak ediyorum.... Yani islamiyette 'hacca gitmek'; hristiyanlıkta da 'hac çıkarmak' diye bişey var... Biraz bakındım ama arada bi bağ var mı bulamadım... Bilgisi olan varsa paylaşırsa çok güzel olur :)

ekip1

Alıntı yapılan: akell - 01.10.07/19:51

Boş Bir Felsefeyi Red

Hayat yaşadığımız şekliyle tiyatroyu andırır. Kişi gayesiz, gece ve gündüzleri izler. Gün be gün yaşamayı temel kabul eden insanın yönü yoktur. Amacı sadece yaşamaktır. "Yaşayan bir bedende ölü bir ruhtur var olan. Ama Hacc olayı bu sağlıksız durumu değildir. İnsan Hacc'a gitmeye karar verdi mi gerekli adımı attı demektir. Hacc'ı gerçekleştirme yoluna girilmiştir. Hacc gayesizliğin karşıtıdır. Evinden çıkacaksın Allah'ın evini [BEYTULLAH] veya insanların evini ziyaret et, çevreni terk et, pak topraklara git orada Meş'ar-i Haramın cana can katan seması altında Allah'la [CC] karşılaşabilirsin. Çektiğin yabancılıklar bitecektir. İnsan sonunda kendini bulacaktır.

Allah'a Ulaşma

Hacc, haram aylardan Zilhiccede yapılır. Mekke toprağı asûde ve huzur doludur. Çöl korku nefret ve savaşın yerine barış ve güvenlikle tanınır. Halkın Allah'la karşılaşmaya serbest olduğu bir ibadet havası hakimdir. Sen ey çamur, Allah'ın ruhunu ara ve O'nun ardından git davetini kabul et O'nu görmek için evini terk et. O seni bekliyor. İnsan varlığı, gaye, Allah'ın ruhuna yaklaşmak olmadıkça bir saçmadan başka bir şey değildir. Seni Allah'tan uzaklaştıran bütün şu ihtiyaç ve doymak bilmez arzularından sıyrıl. Dolayısıyla Hacc'a giden sonsuz insan göçüne katıl. Kâdir Allah'ı gör! Hacc için evinden ayrılmadan önce bütün borçların ödenmelidir. Yakınlarına veya dostlarına karşı duyduğun bütün nefret ve kızgınlıklar yok olmalı. içinde bir arzu doğmalı. Bütün bu jestler, bir gün herkesin başına gelecek ölüme hazırlanmada birer deneydir. Bu hareketler, kişisel ve malî arınmayı garanti eder. Vedanın son anları ve insanın geleceği sembolize edilir. Sen ve bedeninin her azası amellerinizden sorumlusunuz. Bu amel yurdundayken, hesap yurduna hazırlan. Ölmeden önce ölümü duy. Hacca git.

ekip1

Alıntı yapılan: anka - 09.10.07/07:51

Alıntı yapılan: sLayeR - 01.10.07/18:28
...hristiyanlıkta da 'hac çıkarmak' diye bişey var......


Hac çıkarmak değil o.Haç çıkarmak olabilir.
Ellerini omuzlarına, alnına ve göğüsüne götürme harketi.
Protestanların böyle bir uygulamaları olmamasına rağmen pek çok Katolik ve Ortodoks Hıristiyan bu hareketi yaparlar.
Istavroz, ya da haç çıkarmak genellikle bir Katolik ve Ortodoks geleneğidir.
Bilindiği gibi, İsa haç üstünde öldü ancak ölmeden önce öğrencilerine bir uyarıda bulunarak:
‘Beni izlemek isteyen her gün kendi çarmıhını yüklensin ve ardımdan gelsin,' dedi.
Bu haç çıkarma, insanların Onu izlediklerinin ya da andıklarını ifade eden bir simgedir. Ben İsa'ya iman ediyorum, anlamına gelir. Ancak Protestanlar, artık şekilciliğe dönüşmüş bu geleneğe biraz da bu nedenle olsa gerek, pek sıcak bakmazlar.


ekip1

Alıntı yapılan: CaRaOnE - 27.10.07/20:37

Aslında hristiyanlıkta bir sürü hac seferi vardır.

En bilinenleri haçlı seferleri diyeceğimde olmayacak şimdi.

İspanya Portekiz ve Galiçyada Camino denilen ruhsal bir yolculukları vardır. Bu bir tür tinsel ve ritüel yolculuktur.Ve en yakın tarih diliminde 2010'da böyle bir gerçekleme olacaktır.
Bunun dışında Kudüs'e gidemeyen hristiyanlar İzmir Selçuk(EFES)'a gelerek bir tür hac görevini gerçekleştirmektedir zaten.

sosyalbella

bir deha olan muhammed daha o zamanlar turizmin önemini anlamış..

korhankoral.com

korhan koral'dan:

Çoğu tasavvuf ekollerinde haç, kabe, kıble kavramlarına bakışı anlatarak ibadet konusunda birkaç örnek vermiş olalım: İslamiyetten önce Kabenin bir putlar evi haline gelmiş olmasına, Hz. Muhammed’in, Kabe’yi putlardan temizleyerek, ilk yapılış amacına geri döndürmesine ve kıble haline getirmesine, tasavvufi yorumla yani hikmet lisanıyla bakalım: Bu lisana göre, kabe dediğimiz ve temizlenmesi gereken aslında gönüldür. Gönülden başka kıble edinilecek mekanımızın olmaması gibi, İslamiyette de yeni bir kabe yapılmayarak önceki Kabe kullanılmış, Kabe’nin yapılış amacı olan Allah’ın evi haline geri getirilmesi, gönlün yaradılış amacı olan Allah’ın kulluğu haline geri dönmesini simgelemiştir. Zira insan gönlü, hayat içinde, para putundan gurur putuna, çeşitli dünyevi ve dini unvan putuna kadar, nefsin ürettiği sürülerce putun meskeni olmuştur. Gönül putların istilası altındadır. Halil Cibran bu durumu, “Kendi arzularının görüntüsünde tanrılara tapınanlar” diyerek belirler. Kur’an’da “Müşrikler, nefslerindeki gerçeğin örtücüsü olarak kendilerine şahit iken Allah'ın mescidlerini imar edemezler. Onların tüm amelleri boşa çıkmıştır ve ateşte ebedi kalıcıdırlar.” (9 /17), “İnnemâ ya'muru mesâcidellâhi men âmene billâhi vel yevmil âhiri ve ekâmes salâte ve âtezzekâte ve lem yahşe illellâhe feasâ ülâike en yekûnû minel mühtedîn.” (9 / 18) “Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı ikame eden ve zekât verenler ve Allah'a haşyet duyanlar imar edebilirler. İşte, hidayete ulaşmış olduklarından umulanlar, bunlardır.”  denilirken de kalp ve Allah’ın mescidi arasında paralellik kurulmaktadır. Ancak kulluk idrakine varıldığında gönül putlardan temizlenebilir. O idrakte, asıl olan ortaya çıkınca putların varlıkları silinir. Gerçek olan tek varlığın varlığı doldurur gönlü. İnsan tam anlamıyla özümser ki, putlar geçici, değişip bozulmaya mahkum ve gerçek olamayacak hayallerdir. Ve insan, idrakinin bu putlardan çok daha üstün olduğunun, çünkü idrakin aslolanı anlamaya yönelebileceğinin ve özünün bu asıl olduğunu bilebileceğinin farkına varır. Kendi heves, istek ve korkularını putlar haline getirdiğini ve gönlünü bunlarla doldurduğunu, oysa o gönlün, Allah’ın sıfatlarının bir mahalli olduğunu ve idrakin bunu kavramasıyla, Allah’ın evi haline geleceğini anlar.  Bu anlamda putlardan kurtuluş, Mevlana’nın şu sözleriyle dile getirilir: “Süleyman Belkıs’a elçileri vasıtasıyla şöyle sesleniyordu: “Şehveti öldürürüm. Benim şehvetim bile olsa, şehvete hükmederim. Bu yüzden ben, şehvetin esiri ve güzel bir yüzün kölesi değilim. İbrahim ve bütün peygamberler gibi, bizim aslımızın aslı, put kırandır.” Bu şehvetler dünyası bir put merkezidir. Peygamberler de, kafirler de bu put merkezinde bulunurlar. Fakat şehvet, pak ve temiz kişilerin, yani peygamberlerin ve velilerin kuludur. Onlar, puta tapılan yere gidince, putlar onlara secde eder. Allah kulluğunu bilmeyen ise, putların önünde başını yere kor.” www.korhankoral.com

Tasavvuf alimlerince, Allah’ın kendi güzelliğini gizlediği, perdeler arasına sakladığı ve bir perdenin de Kabe olduğu (ya da gönül) söylenir. Dünyanın her tarafından Kabeye yönelmiş yüzleri göz önüne getirip, dört duvardan başka bir şey olmayan Kabe’yi hayalimizde sildiğimizde, o dört duvarı kaldırdığımızda, Allah vechini gizleyen perdeyi de kaldırırız. Göreceğimiz, hikmetle ışıl ışıl bir manzara olur. Kabe, bakan gözdeki hikmet arayışına göre, kah perdedir kah mesteden bir içki. Kabe merkez noktasını, kavuşma ve tevhid noktasını ifade etmesi bakımından Beytullah, yani Allah’ın evidir. Tıpkı müminin gönlü gibi. (Kutsi hadis(24) :“Yere göğe sığmam, kulumun gönlüne sığarım”)
www.korhankoral.com

Julius Caesar

Kelime anlamı olarak genelde dinlerin kutsal olarak saydıkları yerlere yapılan
ziyarettir. Hac ziyareti sadece Müslümanlarca gerçeklestirilen bir olgu değildir.
islam'dan önce de Mekke'de Kabe'ye hac ziyareti yapıldığı gibi, Hıristiyanlık’ta ve
Budha inancında da hac ziyaretleri vardır. Hıristiyanların 2. yüzyılda Kudüs'ü hac
amacıyla ziyaret ettikleri bilinir. 2. Yüzyılda, Havari Petrus'a adanmıs anıtlar üzerinde,
hac seyahatlerinin yapıldığına dair yazılar bulunmaktadır. Ortaçağdan kalma birçok hac
merkezi de bugün hala Hıristiyanlarca ziyaret edilmektedir.

islam'daki hac olgusunu irdelemeden önce, hac’ın islam öncesi dönemine çok
dikkatli bir sekilde bakmak gerekir. Hz.Đbrahim döneminden kaldığı bilinen hac

ibadetinin islam öncesi dönmede devam ettiği anlasılmaktadır. Cahiliye devrindeki
mevcut hac’ın ihram, telbiye, tavaf, sa’y, vakfe cemrelerin taslanması, kurban kesilmesi
gibi uygulamaları ihtiva ettiği bilinmektedir(Sönmezsoy, 1998: 88-89).
Cahiliye döneminde ki ihram uygulaması sadece hac’la ilgili değil putlar içinde
ihrama girilirdi. Medine’de bazı kimseler Menat putu için ihrama girer, telbiye
getirirlerdi. (Buhari, Hac, 203) Yine Medinelilerin deniz tarafında bulunan Đsaf ve Naile
adlı iki putu için ihrama girdikleri rivayet edilir. (Müslim, Hac,928) Cahiliye dönemi
Araplarının ihramlıyken hayvan eti ve yağ yemeyerek perhiz yaptıkları
kaydedilmektedir. Muhtemelen Hıristiyanlıktan aldıkları bu adeti Đslam ortadan
kaldırmıstır.(Araf;32, Maide;95-96)

Yine cahiliye döneminde Araplar ihrama girmeyi bir takım zorluklar
eklemislerdir. Đhramlıyken gölgede oturmazlar, evlere kapılardan girmezlerdi ve bunu
iyilik sayarlardı. (Müslim, Hac,928) Elbette bu kurallar Kureyslilerin dısındakiler için
geçerliydi. Kureysliler ihramlıyken evlerine kapılarından girer çıkarlardı. (Soysaldı,
1997: 221) Kur’an bu uygulamayı gerekli görmemistir.(Bakara;2/189) Cahiliye
döneminde Kabe ihramla tavaf edilir ve hacılar ihramı sadece Kureysliler’den satın
alabilirlerdi. ihram alabilecek parası olmayanlar Kabe’yi çıplak tavaf ederlerdi
(Araf,31) yada tavaf sırasında kullandıkları giysileri atıp bir daha kullanamazlardı.
(Buhari, Hac, 1554)

Arapların ihram kıyafeti Yahudilerin matem giysilerine benzemektedir.
Yahudilerin matem süresince yıkanmamaları, tırnaklarını kesmemeleri, cinsi
münasebetin haram olması vücudun ihmal edilmesi, hahamların sarındıkları ve
omuzlarına attıkları dikissiz örtü, yalınayak yürümeleri Mekke kültürünün ihram
uygulamalarına benzemektedir. (Wensinc, 1970: VII, 942-943)

Putlar Kureys açısından insanların kendisine bağlandığı ve uğrunda öldüğü kutsal
sey değildi, özel milli mabutları bulunan, öteki taraftan bir saldırı durumunda insanların
savunmaya can attığı ve uğrunda ölmek istediği milli mabutlar da değildi. Gerçekten
Kureys'in putları ve Tanrıları, her seyden önce servet kaynağıydı ve ekonominin
temeliydi. Mekke Arap Tanrılarının ve putlarının merkeziydi. Kabileler oraya hac
ziyareti yapar, adak sunar, çevresinde veya yakınında pazar kurar, alım satım yapardı.
Böylece Mekke, bütün Arapların aynı zamanda ticari merkeziydi. Bunun da ötesinde ve
hem coğrafi etkenler, hem de Arap kabilelerinin geldiği dini bir merkez olusu
dolayısıyla, aynı zamanda kuzey, güney, batı ve doğu arasında milletlerarası ticaret
yolunda baslıca istasyondu. Đste bu yüzden putlara saldırmak, doğrudan doğruya hac
gelirlerine ve onun çevresindeki Arapların mahalli veya milletlerarası ticari
kazançlarına dokunma anlamına gelirdi.

"Araplar Mekke'ye hacca giderdi. Çünkü en önemli putları ve en büyük Tanrıları
oradaydı. Hatta Đsa ve Meryem ikonalarının bile Kabe’de bulunduğu rivayet edilir.
Her bir kabile, Tanrısı için sembol ve heykel edindiği putunu ziyaret ederdi. En
büyük putlar, kutsal özel evlerdeydi. Hac, Mekke ve yakınlarında yapılan ziyaret ve
gösterilerden ibaretti. Araplar Kabe'ye hac yaparlardı. Hacer'u- Esved'e dokunurlardı.
Safa ile Merve arasında sa'y ederlerdi. Safa'da Đsaf, Merve'de Naile putları vardı.
Telbiye yaparlardı, bazıları telbiye’de sirk kosardı. Đbadetleri Đsaf için olan Kureys
söyler derdi ; "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. La serike leke illa serikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek" Bundan sonra her kabilenin kendisine özgü telbiye’si oldu.
Uzza'ya tapanların telbiye’si söyleydi ; "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyk ve
Sa'deyk. Ma ehabbena ileyk"(Sönmezsoy, 1998: 88; Ates, 1996: 143)
Aynı sekilde, Araplar Arafat'ta vakfe yapardı. Oradan günes batmadan ayrılırlar,
Müzdefile'ye gelirlerdi. Kureys Müzdefile'den çıkmazdı. Arafat'ta vakfe yapmazdı.”biz

harem halkıyız haremden dısarı çıkmayız derlerdi” (Đbn Đshak, 1981: 100) ve Hediyeleri
sunarlardı, tasları atarlardı, haram aylara saygı gösterirlerdi. Ezd ise, Mekke'de hac
yapardı, her yerde insanlarla birlikte hareket ederlerdi ama baslarını tıras etmezlerdi.
Bunları bitirince, tanrıları Menat'a gelirler, onun yanında baslarını tıras ederlerdi. Onun
yanında dururlardı. Haclarının ancak böylece tam olacağını düsünürlerdi. (Cabiri, 1997:
180)
O dönemdeki cahiliye inanıslarına göre insanların baslarını tıras etmemelerinden
yola çıkarak, Kur’an'ın Bakara / 196 ayetine bakarsak, Kur’an'da müsriklerin önceki
inançlarının da kullanıldığını görürüz.
“Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan) alı konursanız
kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar baslarınızı tıras
etmeyin.” (Bakara, 2/196)

"Kureys, Uzza'yı ziyaret eder, ona hediyeler sunar, kurbanlarla onun yanında
ibadet yapardı. Kudaa, Lahm, Cuzam, ve Suriyeliler, Ukaysır'a hac yapar, onun yanında
baslarını tıras ederdi. Mezhıc, Yegus' hac yapar, Tay ise Fils'e tapar ve hediye sunardı.
Kureys'in yararlandığı hac gelirlerinin bir parçası olan hediyeler iki bölümdü : 1 )
Allah'a ayrılanlar 2 ) Tanrılarına ayrılanlar. Kur’an bu hediyelerden söz eder. "Kendi
zanlarına göre, bu Allah'ındır, buda putlarımızındır diyerek Allah'ın yarattığı hayvanlar
ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıkları, Allah için verilmez, ama Allah için
ayırdıkları putlara verilirdi. Ne kötü hüküm veriyorlardı".(En'am, 6/136) Bunun anlamı
sudur. Allah'a da Tanrılarına da pay ayırırlardı. Ancak Allah'a ayrılan pay sonuçta yine
tanrılarına giderdi. Sunulduktan sonra bu hediyelerde tasarruf imkanı doğması için
bunun zorunlu olduğu anlasılıyor. Çünkü Tanrılarına dönmek suretiyle putun hizmetini
yürütenlerin mülkü oluyordu.

Arapların Mekke'deki Tanrılarına hediyeleri, zekat'a benzeyen belli payları
bulunan hediyelerdi. Ayrıca, altın gümüs vb. gönüllü sunulan baska hediyelerde vardı.
Hiç kuskusuz bu hediyelerden ilk yararlanan baslarında Kabe'nin yer aldığı put evlerinin
islerini yürütenlerdi. Öyleyse putlar. Mekke halkının rızk kaynağıydı. Dolayısıyla onları
savunmak bu rızk'ı savunmaktı. Taif halkı da Mekke halkı gibiydi. Arapların saygı
gösterdiği putlardan biri de Menat idi. Taif'te bulunuyordu. Hediyelerinden Sakif
kabilesi yararlanırdı. Bu hediyelerin önemini gösteren biri sudur. Sakif kabilesi,
Mekke'nin fethinden sonra Hz. Peygamber Taif'i kusattığında söyle dedi ; "Bize bir yıl
daha tanrılarımıza hediye sunulması için süre ver. Onlara sunulan hediyeleri aldıktan
sonra mülkiyetimize geçirir, sonra Müslüman oluruz”.
“Sizden her kim hasta olursa yahut basından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya
sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz
vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban
kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü
zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi
Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın
vereceği ceza ağırdır.” (Bakara, 2/196)

Asağıdaki ayet'e Kur’an'ın evrenselliği anlayısında baktığımızda herhangi bir
yoruma gerek yoktur.
“insanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan
gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 22/27)
Cahiliye Araplarına göre hac, yalnızca dini bir esas değildi, ayrıca çok önemli
ticari bir dönemdi. Hacda ticaret isleri ile ibadet isleri birbirine girmisti. Böylece
Zilhicce ayında hac yapılınca, insanlar ilgili yerlere giderlerdi.

islam öncesi Arap toplumunun hac uygulamasıyla, islam’daki hac uygulamasını
karsılastırdığımızda uygulamadaki sirk unsurlarının temizlenmesinin dısında ciddi bir
değisikliğin yapılmadığını görmekteyiz. Gelenekteki tarihsel uygulama büyük ölçüde
muhafaza edilmis ve Kur’an’ın öngördüğü hac ibadeti bu uygulama üzerine bina
edilmistir. (Pak, 2005: 105-122)