26.06.19/06:50

çizgisel ilerleme, gelişme düşüncesi

Başlatan racing kerem pasa, 03.09.07/16:49

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

racing kerem pasa

darwincilik başlığında biraz yazmıştım; "allah var mı" konularından gözümüzü biraz alabilirsek burada ayrıntısına girebiliriz belki.

sosyoloji bilimi son zamanlara kadar insan toplumlarının düz bir gelişme çizgisi izlediğini savunmuştur. bunun arkasında en net gördüğüm temel; basitçe hegel'in tarihin dialektik ilerleyişi ve tin'in gitgide özgürleşmesidir. sanayileşmeden sonra; avrupalılara göre, kendi üretim tekniklerini kullanmayan toplumlar bütün diğer bakımlardan da üretim teknikleri ne kadar geriyse o kadar geri kalmışlardır. eninde sonunda aynı üretim tekniklerini alacaklarında göre; kültür alanında da bi çırpı hızlanıp avrupanın yaşayışına kucak açmalılardır.

sonuç olarak televizyonda her gün batı kültürünün beyinsiz cazibelerini görüyoruz. ve bunlara ulaşmadığımız her günü geri kalmışlık olarak niteliyoruz. (kendimize ayıp etmemek için "gelişmekte olan" diyoruz aslında) izlememiz gereken tek yol bu olmak zorunda olmayabilir diyorum. fakat öte yandan insan hakları evrensel beyannamesine bakınca da hiç bir açık nokta göremiyorum.

racing kerem pasa

toplumlar;
avcıtoplayıcı
tarım,hayvancılık
sanayi toplumu

şeklinde ilerlemiyor mu sayın fasulye? tarım toplumunun illa ki sanayi toplumuna evrileceği savunulmuyor mu? bunlar sosyolojinin ilk tezleridir. üretim biçiminin ve kültürel düzeyin elele yürüdüğü düşüncesi vardır. bunu belli bir kaynaktan değil azbiraz sosyoloji okumuşluğumdan çıkarıyorum.

modern sosyoloji bundan çıkmaya çalışmaktadır, pek çok karşı görüş ses bulmaktadır, ama bu fikir inanması ve uygulaması en kolay olanı olduğundan ortada dikilitaş gibi durmaktadır.
yoksa sen "çizgisel" "ivmeli" farkına mı takıldın sadece?
benim burada bahsettiğim şöyle bir anlayış;

medeniyet yolu tek bir yoldur. herkes bu yolu aynı bizim yürüdüğümüz sırayla yürüyecek, bizim geçtiğimiz aşamalardan geçecektir.. şeklindeki anlayış. ve bu anlayış yalnızca üretim teknikleri konusunda değil, kültürel siyasi alanda da geçerli. örneğin biryerde feodal toplum diyebileceğimiz bir yaşam sürüyorsa; onun aynı avrupada olduğu gibi merkezi otorite/krallık biçimine sonra da ulus devlet modeline geçeceği kesindir. biçimindeki anlayıştan bahsediyorum. çizgisel lafını dediğimi iyi anlattığını düşündüğüm için oraya kendim uydurdum. ama o terimi benden önce başkaları kapıp tanımını yaptıysa, doğrusal diyelim? tek yönlü diyelim? o zaman da cehaletimi yüzüme vuracak mısın?

Ruler of the Ruins

Aslında bu çok basit bir durumdan ötürü değil mi? toplumlar var ve nüfusları devamlı artıyor en temel ihtiyaçların karşılanabilmesi için daha çok üretim gerekiyor ve bu sanayi devrimini zorunlu kılıyor. Sosyo-ekonomik durumumuzun hayatımızı belirlediğini düşünürsek, ekonomik ve sosyal dengesizlikleri ve buna bağlı olarak evrilen yönetim mekanizmalarının aşama aşama değişimine baktığımızda, ben başka bir çıkar yol göremiyorum.
Buna birde egemen güçlerin yanıbaşımızda olduğu gerçeğini, sınırlılıklarımızı ve küreselleşmeyi katarsak...

racing kerem pasa

neyden başka çıkar yol görmüyorsun? işte afrikada kabile 19.yy'da avcı toplayıcı olarak yaşıyor. kendi nüfusunu besliyor, hiç de dünyanın geri kalanı gibi yaşamak zorunda değil. belki de farklı ilişkiler içinde kalacak ve sanayileşmeye hiç gerek duymayacak. çıkar yol görememen zaten bu mekanizmanın dışında düşünememenden kaynaklanıyor.. hayır efendim, sanayileşme, yaşamın bir gerekliliği değildir.

Ruler of the Ruins

Afrikada bir kabileden bahsediyorsun ama.. Bense bunun bir nüfus problemi olduğunu söylüyorum.

Türkiyeyi düşünelim 70 milyon insan avcılık ve toplayıcılıkla yaşayabilir miydi ? Yaşayabilirdi diyelim, özel mülkiyet diye birşey yok mu, yada kimileri diğerlerinden daha güçlü değil mi ? Bu güç meselesi bu konuda bir gelişimi zaten zorunlu kılıyor.. Bu gelişim endüstriye yönelik olmalı... eee ?

racing kerem pasa

yaa bak açıkçası, ben bu foruma ilk geldiğimde, FELSEFE vs. başlıklarını gördüğümde çok daha derin düşünüyordum. zamanla allah var mı yok mu tartışmaları arasında aptal oldum çıktım...

senin dediğinin bahsettiğim konuyla kesinlikle alakası yok. üretim biçimleri, kültürün tek yönünü oluşturmaz. örneğin avcı-toplayıcı toplum, sanayileşmiş bir toplumdan çok daha karmaşık ve ya basit ama iyi işleyen toplumsal bağlar geliştirmiş olabilir. yani buradaki sorunlu bakış açısı şudur; siz avcı toplayıcısınız, güreşip türkü okuyosunuz; sanayileşeceksiniz, klasik müzik dinleyeceksiniz, televizyon izleyeceksiniz. budur!

türkiyede 70 milyon insanın avcılık toplayıcılıkla yaşaması tabii ki mümkün değil. ama zaten bu nüfusun böylesine artmış olması sanayileşmenin sonucudur. üstelik kültürün geriye döndürülmesi mümkün değildir. avcı toplayıcı bir toplum olsaydı zaten "türkiye" diye birşey olmayacaktı. ve bu türkiye diye bildiğimiz topraklarda da 70 milyon kişi olmayacaktı. zaten insan nüfusunun hastalıklı bir biçimde fazla olduğunu düşünüyorum.. tabi o başka konu.

gelgelelim afrikadaki kabileye; diyorum ki bu adamlar daha geçen yüzyıla kadar böyle yaşıyorlardı. demek ki bir nüfus problemi çekmemişler. gelişme çok farklı yönlerde olabilir, gözümüzü buna açmaktan bahsediyorum. bu adamlar kendi hallerine bırakılsaydı; belki doğum kontrolünü geliştireceklerdi ve nüfus problemleri hiç yaşanmayacaktı, böylece de basit üretim ilişkileriyle yetinen bir toplum olarak kalacaklardı. toplumun düşünsel yapısının gelişmesi illa ki sanayiye gidilmesini gerektirmiyor. şu an bilim bizim en sevdiğimiz değerimiz, "insan olmak"la eş tuttuğumuz birşey olduğu için, düşünsel alanda faaliyet gösteren bir topluluktan illa bilimsel çalışma çıkmasını bekleriz. ama öte yandan, sanat ve felsefe yapan ama bilime çok daha az değer veren bir toplum da gayet olasıdır. bunu tasavvur edemiyorsan, sadece "bilim"in kutsallaştırılmışlığını üzerinden atamadığındandır. üstelik bir de şu var ki; bilimsel buluşlar her zaman aynı teknolojik gelişmeye yol açmaz.

schopenhauer'in fikridir ki; teknolojik gelişme; insanı hayvandan nitelik olarak değil, nicelik olarak ayırır. ama insan düşüncesinde tembel bir yaratıktır; artıdeğer'i ne arttırıyorsa, en faydalı en güzel şey o diye yapıştırıverir. buna yüklenmenin zararlı sonuçlarını da görüyorsun; bilime aşırı önem verildiği, felsefe çok gerilere atıldığı için, çok üreten ama tüketim ilişkilerini düzenleyemeyen bir toplumsal düzen oluştu. bu böyle olmak zorunda değildir ve sanayileşmiş toplumların da diğerlerine nasıl yaşayacaklarını dikte etme hakları yoktur. bu düşünceye sığmaz; bildiğin hayvanlıktır. sırf dövebiliyorsun diye birinin elinden ekmeğini almaktan farkı yoktur.

en son cevap: hayır ÖZEL MÜLKİYET diye birşey yok. birilerinin diğerlerinden güçlü olması sanayileşmeyi nasıl zorunlu kılıyor onu hiç anlamadım.

Ruler of the Ruins

19.09.07/23:41 #6 Son düzenlenme: 20.09.07/01:31 Ruler of the Ruins
Bazı cümlelerin forumla ilgili önyargılarını gösterdi bana ama bu benim sorunum değil tabiki, önemi de yok :)
Cevabım hoşuna gitsin yada gitmesin..

Bahsettiğin şeyi konunun başından beri anlıyorum ve olaya insan psikolojisi ve şimdiye kadar geçirdiği düşünsel evrim açısından bakıyorum

Senin bahsettiğin şekilde yaşayışlarını sürdüren topluluklar şuan hala var, aborjinleri ve güney amerika yerlilerini örnek olarak verebiliriz..
İnsanlık tarihinin gelişimini daha genel bir şekilde ele alırsak şunu görürüz: diğer medeniyetlerden kopuk yaşayan topluluklar, mesela mayalar, kızılderililer vs. kendilerine yetecek bilgi donanımına sahip olduktan sonra gelişme zorunluluğu yaşamadıklarından ötürü daha doğrusu yaşamlarıyla ilgili daha az kaygı yaşadıklarından dolayı daha iyi silahlara -çatışmak ve avlanmak için- yada bir miktar matematik ve astoronomi bilgisi dışında bilimsel bir gelişmeye gerek duymamıştır.
Öte yandan tehlikeli coğrafyalarda birlikte yaşayan kavimlere baktığımızda, örneğin türk kavimlerine bakarsak, onlarda edebi ve felsefi bir gelişmeden çok askeri bir gelişme görürüz, dahası bu göçebe kavimler yiyeceklerini taze tutmak için yada hayvanlarının yünlerinden yada tezeklerinden bile yararlanmak için farklı teknikler geliştirmek zorunda kalmıştır.
Göçebe olmayan ve nispeten güvenli coğrafyalarda yaşayan topluluklara baktığımızda da toprağı ekmek, biçmek, sürmek gibi konularda yada mimari teknolojiler geliştirdiklerini görürüz.(ki bunlar toplumların kültürlerinden ve yaşayışlarından çıktığı gibi bunları değiştiren niteliktedirler de: bir nevi dualizm)
Mesela avrupa kavimlerine bakarsak, hayvancılığa ve tarıma elverişli olmayan toprakları kendilerini yeni keşiflere, reformlara ve sömürgeci sistemlere zorunlu kılmıştır.
Dünya nüfusunun çoğunlugunun yaşadığı coğrafyaya bakarsak, ticaret yolları ile kültürler, teknolojiler, ideolojiler ve dinler kavimler arasında yayılmış, serpilmiş ve insanları etki altına almıştır. Bu coğrafyalarda homojen kültürlerden bahsedemeyiz dahası bu coğrafyada başlayan savaşları, göçleri ve hastalıkları da göz önüne alırsak - gelişimin yönü çoktan, doğal yollar ile tayin olmuştur.

Kimin kime ne dikta etme hakkı olduğu konusu ise konuyla alakasız ve saçma, zaten güç ilişkileri enazından yaşama içgüdüsünün baskınlığıyla bizi tahakkümü altına çoktan almıştır.

Bütün bunlarla anlatmaya çalıştığım düşünsel bir gelişimin diğer medeniyetlerden izole olmuş ve kendi kendine yaşamayı öğrenmiş topluluklarda, coğrafi-genetik-kültürel faktörlerin de katkısıyla olabileceğiydi.

Şimdi konunun diğer boyutuna geçersek görürüz ki, dünyada düşünsel, politik, felsefi gelişimlerin öncülüğünü avrupa kıtası yapmıştır, en azından uzun bir dönem boyunca. Diğer yandan Avrupa kıtası bilimsel gelişime en mecbur kalmış, kendi içinde ve dışında savaşlar dolayısıyla ve kültürel etkenlerden dolayı en baskı altında kalmış kıtadır da...

Avrupa'nın kültürel, düşünsel ve teknolojik gelişmesini nasıl açıklayabiliriz?

Kendi fikrimi söylüyorum: Bunların hepsi avrupa'nın içinde bulunduğu coğrafi-kültürel kaos ortamında temellenmiştir.
Kızılderililer, mayalar, inkalar, aborjinler, afrika yerlileri gibi - yukarda bahsettiğim nedenden ötürü düşünsel gelişime elverişli olan diğer kavimler ise- düşünsel olarak bu denli bir gelişme gösteremedikleri gibi sindirilmişlerdir.
Bana göre düşünsel gelişimin temelinde bireysel kaos vardır, doğayla ve toplumla barışık yaşayan bireylerde ise bu, dünyada görülen örnekler'e göre, düşünsel ve teknolojik gelişim sınırlı kalmıştır.

Gelişimin hertürlüsü bir diğerini besler bilim ve felsefenin bu güne değin senkronize gelişimine bakarsakta -ki enazından mantık bilimi bu birlikteliği çoktan sağlamıştır- bu sonuca rahatlıkla varabiliriz diye düşünüyorum. Edebi kültürel yada düşünsel gelişimler de bence benzer şekilde bilimle ve felsefeyle yakından bağlantılıdır.




Bir başka deyişle, bireysel ilerleme -ki bu sonra kollektifleşmelidir- toplum hayatıyla besleniyordur. Sosyal ilişkilerimizin dağınıklığı ve kirliliği kendimizi birey olarak yaratma ve tanımamıza olanak verir.

racing kerem pasa

kimin kime neyi dikte etme hakkı olduğu konuyla alakasız ve saçma diyorsan; sen konuyu hiç anlamamışsın. senin dediklerinin benim konumla hiç alakası yok.
üstelik de uyduruktan dünya tarihi yazmışsın.
"Mesela avrupa kavimlerine bakarsak, hayvancılığa ve tarıma elverişli olmayan toprakları kendilerini yeni keşiflere, reformlara ve sömürgeci sistemlere zorunlu kılmıştır."
avrupa toprakları tarıma hayvancılığa son derece elverişlidir. herhangi bir coğrafyada belli bir kültürün gelişmesi zorunludur demek kadercilikten başka birşey değildir. ama konu bu değil zaten.
forum hakkında yukarıda yaptığım yorum şundan dolayıydı ki başlığı kısa tutma sebebim de budur; böyle bir başlığa islamcı-ateist tartışmalarından başını kaldırıp da bakan olur mu diye şüpheliydim. cevap yazan biri de çıkmışken; ciddi ciddi düşünüp mü yazmış yoksa öylesine bişeyler mi sallamış mı bilemediğimden; karşımda cidden tartışcak biri olduğuna emin olmadan boşuna konuyu fazla irdelemek istemediğimden.. madem ki zahmet edip düşünüp uzun uzun yazdın, ben de muhatap buldum; devam edelim.

benim başlığı açma sebebim tamamen şimdiki tahakkümün meşrulaştırılması üzerineydi. yani şimdi avrupa kültürü nereye elini atsa, onu ilkel diye ya da "gelişmekte olan" diye tanımlarsa; onun gelişmesine el atmakta sonuna kadar haklı görünüyor. çünkü "insanlığın geldiği son nokta" olduklarını savunuyorlar. üstelik de genel olarak modern bilim çevreleri, özellikle de sosyoloji ve antropoloji bunun sakat bir düşünme olduğunu söylemeye çalışırken. (bu arada bu çevrelerdeki genel eğilimi bilmiyorum; sadece bunun söyleyen sosyologlar olduğunu biliyorum. genel olarak ağırlık öbür tarafta da olabilir)

şimdi önce ortaya konulması gereken şey; toplumsal gelişimin illa da belirli bir yöne gitmeyeceği. birinin daha "ileri" diğerinin daha "geri" olmadığı. aynı yöne gitmeyen iki kişiden birinin diğerinden daha önde olamayacağı gibi. buna dikkat edilmesi gerekir çünkü bu modern dünyada, modern kültürel sömürgeciliğin temelini atıyor ve onu meşrulaştırıyor.

şimdi çıkmam gerek ama sonra devam edeceğim. ha bi de; avrupa coğrafi yetersizliği yüzünden değil, kültürel eşitsizlik ve açgözlülüğü yüzünden coğrafi keşiflere yönelmiştir. yoksa avrupa kıtası tarıma da hayvancılığa da aşırı elverişlidir. kuzey taraflarında hem büyük hem küçükbaş hayvancılık çok gelişmiş ve gelenekleşmiştir. (ingilizlerin ve kuzey fransanın sırf kendi türettiği pek çok inek cinsi vardır.) güney tarafında ise yetişmeyen tarım ürünü yoktur. türkiyeden bildiğiniz gibi orası Akdeniz'dir.

Sapiens

age of empire oynamanız tavsiye ederim

Ruler of the Ruins

22.09.07/14:27 #9 Son düzenlenme: 22.09.07/14:57 Ruler of the Ruins
Ya ben bilimsel ağızla konuşacak donanıma zaten sahip değilim, böyle bir iddaam da olmadı. Tabi ki yazımda yanlış şeyler olacak. Gerçi, avrupada (genelini kastediyorum) tarım ürünlerinin yetersizliği konusunda yanlış olduğumu sanmıyorum, kaldı ki ipek yoluyla doğudan gelen mallara muhtaç oldukları bir zaman mevcuttu.

Bunun dışında avrupada ki, iç sorunlardan bahsettim zaten "kültürel, sosyal kaos ortamı" demiştim.

Neyse işte fikrimi söyledim, vardığım sonuçlar konusunda bana katılırsan yada itiraz edersen daha iyi tartışabiliriz.
Alıntı yapılan: racing kerem pasa - 17.09.07/10:38

gelgelelim afrikadaki kabileye; diyorum ki bu adamlar daha geçen yüzyıla kadar böyle yaşıyorlardı. demek ki bir nüfus problemi çekmemişler. gelişme çok farklı yönlerde olabilir, gözümüzü buna açmaktan bahsediyorum. bu adamlar kendi hallerine bırakılsaydı; belki doğum kontrolünü geliştireceklerdi ve nüfus problemleri hiç yaşanmayacaktı, böylece de basit üretim ilişkileriyle yetinen bir toplum olarak kalacaklardı. toplumun düşünsel yapısının gelişmesi illa ki sanayiye gidilmesini gerektirmiyor. şu an bilim bizim en sevdiğimiz değerimiz, "insan olmak"la eş tuttuğumuz birşey olduğu için, düşünsel alanda faaliyet gösteren bir topluluktan illa bilimsel çalışma çıkmasını bekleriz. ama öte yandan, sanat ve felsefe yapan ama bilime çok daha az değer veren bir toplum da gayet olasıdır. bunu tasavvur edemiyorsan, sadece "bilim"in kutsallaştırılmışlığını üzerinden atamadığındandır. üstelik bir de şu var ki; bilimsel buluşlar her zaman aynı teknolojik gelişmeye yol açmaz.

schopenhauer'in fikridir ki; teknolojik gelişme; insanı hayvandan nitelik olarak değil, nicelik olarak ayırır. ama insan düşüncesinde tembel bir yaratıktır; artıdeğer'i ne arttırıyorsa, en faydalı en güzel şey o diye yapıştırıverir. buna yüklenmenin zararlı sonuçlarını da görüyorsun; bilime aşırı önem verildiği, felsefe çok gerilere atıldığı için, çok üreten ama tüketim ilişkilerini düzenleyemeyen bir toplumsal düzen oluştu. bu böyle olmak zorunda değildir ve sanayileşmiş toplumların da diğerlerine nasıl yaşayacaklarını dikte etme hakları yoktur. bu düşünceye sığmaz; bildiğin hayvanlıktır. sırf dövebiliyorsun diye birinin elinden ekmeğini almaktan farkı yoktur.

en son cevap: hayır ÖZEL MÜLKİYET diye birşey yok. birilerinin diğerlerinden güçlü olması sanayileşmeyi nasıl zorunlu kılıyor onu hiç anlamadım.


Bu arada ben yazının bu kısmına cevap vermiştim yoksa

Alıntı yapılan: racing kerem pasa - 22.09.07/12:13

benim başlığı açma sebebim tamamen şimdiki tahakkümün meşrulaştırılması üzerineydi. yani şimdi avrupa kültürü nereye elini atsa, onu ilkel diye ya da "gelişmekte olan" diye tanımlarsa; onun gelişmesine el atmakta sonuna kadar haklı görünüyor. çünkü "insanlığın geldiği son nokta" olduklarını savunuyorlar. üstelik de genel olarak modern bilim çevreleri, özellikle de sosyoloji ve antropoloji bunun sakat bir düşünme olduğunu söylemeye çalışırken. (bu arada bu çevrelerdeki genel eğilimi bilmiyorum; sadece bunun söyleyen sosyologlar olduğunu biliyorum. genel olarak ağırlık öbür tarafta da olabilir)

şimdi önce ortaya konulması gereken şey; toplumsal gelişimin illa da belirli bir yöne gitmeyeceği. birinin daha "ileri" diğerinin daha "geri" olmadığı. aynı yöne gitmeyen iki kişiden birinin diğerinden daha önde olamayacağı gibi. buna dikkat edilmesi gerekir çünkü bu modern dünyada, modern kültürel sömürgeciliğin temelini atıyor ve onu meşrulaştırıyor.



Yoksa dediklerinin bu kısmına çoğunlukla katılıyorum..
Toplumsal gelişimin aslında tek yönlü olduğunu yazmaya çalıştım - ama toplumsal gelişimden ne anladığımıza bağlı olarak bunu dedim.
Güçlünün güçsüze bir şeyi dikta etme hakkı yoktur ama doğada işler böyle yürüyor :)
Zaten çarpışık gelişmişliğimizin temelinde yatan ilk çelişki de bence bu

racing kerem pasa

avrupa coğrafyası konusunda yanlışsın, bunlar; "anadoluya gelen turistler bizim doğaya hayranlar" uydurmasının türevleri. onlar oteller oradakinden daha ucuz olduğu, uçak parası dahil tatili yarı fiyatına getirdikleri için geliyorlar. avrupa en kuzeyinden en güneyine yerleşime, tarıma hayvancılığa son derece uygun bir coğrafyadır. coğrafi keşiflere çıktığında; ortaçağın sonlarına doğruydu. kiliseler, feodal lordlar ve onların başında krallar halkın anasını belliyordu. şehirlerde zenginleşmeye çalışan burjuvazi bunlardan arta kalanlarla yetiniyorlardı. o yüzden coğrafi keşifleri desteklediler. bunların yanında, diğerlerinden arta kalanla yetinmeyen lordlar da vardı keşifleri destekleyen. yani coğrafi keşiflerin temelinde açlık değil kesinlikle AÇGÖZLÜLÜK vardır. o yola çıkan, o yolculuğu finanse eden adamlar tarım arazisi değil servet peşindedir.

ipek ve baharat yollarından da, adı üstünde, "ipek" ve "baharat" gelir; et, süt, yumurta, sebze, meyve yani TARIM ve HAYVANCILIK ürünleri gelmez. bu yollardan birşey geldiği gibi birşeyler de geri gider. bir ticaret yolunun bir tarafı diğer tarafına muhtaç değildir. adı ALIŞ-VERİş olduğuna göre, o yolun iki ucunun da bir kazancı vardır. yani ipek yolu avrupanın tarım-hayvancılık eksikliğini kanıtlamaz.

hayvanlar aleminde güçlü güçsüzü ne yaparsa yapsın; insan doğasında işler bu kadar basit yürümüyor. köle ticareti yaparken, zencilerin neden köle olması gerektiğine dair; köleliği meşrulaştıran kuramlar vardı. ancak insanların eşitliği yolunda kuramlar ortaya atıldı ki, ondan sonra köleler bu kuramlarla elele başkaldırarak özgürlüklerini kazandılar. yani "kuram"ı hafife almamak lazım. insanlar birbirini ezerken bunu meşrulaştırırlar; antik yunandan beri bu böyledir. "güçlü olanın güçsüzü ezmeye hakkı vardır" derken bile ortaya bir kuram koyuyorsundur. ki şu anda da devletler "insan haklarını ihlal etmek" gerekçesiyle birbirinin işlerine karışmaktadır. hatta amerika demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla ırak'ı işgal etmiştir. eee amerikanın gücü ırak'a zaten yeter. neden "ben bunun petrollerini alacam, kendi vatandaşıma verecem" demiyor? ne yapıyor şu an en geçerli kuramları kullanıyor "demokrasi" ve "insan hakları"

amerikan işgali bunun en somutlaşmış hali. insan hakları kavramı; insanın insan olarak doğuştan hakları olduğunu iddia etmesinde; felsefi bir kavram gibi ortaya konmasında zaten uyduruk birşey. evrensel bildirgeye baktığında hiçbir açık bulamazsın tabii ki. fakat bunun açılımları vardır, bir de temelleri vardır. bunlar "mutlak gerçeklerdir" diye ortaya atlarsan eninde sonunda birtakım zulümler olur.

konular iyice karıştı. bu insan hakları aştığım başka bir başlığa aitti aslında. ben düşünmeye sabah devam edeceğim.

Ruler of the Ruins

avrupa günlerimde yediğim hiç bir meyve/sebzeden tat almamıştım :)
neyse bunu geçelim - ortada bir durum var enazından o belli - avrupa da gelişimin top yekün olması..

anlatmak istediğini biraz aldım aslında, kuramlar demişsin - örneklediğin gibi kuramlar da isteklerin/eksikliklerin önayaklığıyla kuruluyor. yani bilincimizin ortaya çıkışı dahi ihtiyaçlarımızla dolayısıyla doğamızla alakalı,doğaya zıt bir karakter taşısa bile.
gelişimimizin kaos temeli biraz da bu aslında, insan zihni kendini keşfetmeye başlasa bile (ki pozitif ilimlerle olsun bu daha çok) "kumda kayada suda aynı batıyor".
gelişimin nedensel olmaması lazımdı belki de..

biraz daha mı karıştı konu bilmiyorum ama anlatabilseydim eğer iyi bir nokta yakalamıştım :(