18.07.19/06:51

Kayıp adrese mektuplar I

Başlatan istanblue, 08.09.07/16:00

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

istanblue

08.09.07/16:00 Son düzenlenme: 17.05.08/16:33 SIFIR
Gidiyorum. Üşümüş ve hırçın kasım yağmurlarında ıslanarak kararmış gölgeme sığınarak gidiyorum. Sabahlara kadar baş ucunda beklediğim bütün umutlarımın gözlerini mayınlayarak, kör bırakarak gidiyorum. Bozduğum yeminlerden bir ağıt çöle dönen dudaklarımda. Kum fırtınaları sararken bu kalabalık, boş şehri ardımda ne sallanan bir el, ne mendil bırakmadan gidiyorum… biliyorum, bu şehrin gözyaşlarımı düşürdüğüm sokakları hala zonklayıp durur ardımda. Geriye bir kez olsun dönüp bakmadan gidiyorum. Son sigaramı da ucunda ışıyıp duran ömrümle birlikte ağzına kadar dolu kül tablasında söndürdüm. Öğrendim, beynimi tırmalayan bir saatin tik takları kadar sıradanmış hayat. Yalnızlığımı da bu kokuşmuş kül yığını hayallerine terk ediyorum. Yağmur yağıyor, düşlerime kadar ıslandım ve üşüyorum. Oysa sen sağanaklar halinde başka yüreklere yağıyorsun ama sımsıcak. Katliamına tanıklık eden tüm toplu terk edişleri örtüyorum ve aylardan sonra yorgun bir gülümsemeyi, bir daha görmeyeyim için gözlerime bağlıyorum kanlı bir mendil yaparak.

Böğrüme saplanan küflü, ardından yapılmış hançeri de kırdım. Ellerimin paramparçalığından hala keder bulaşıp dursa da bedenime, annemin ak dualarını beynime sıkıp gidiyorum. Adını soluksuz bir arya gibi bestelediğim dudaklarım sımsıkı kapalı şimdi, yüreğim bir otobüs camının soğukluğuna dayalı. Kentinden geçerken gözlerimi hiç açmıyorum, sımsıkı kapatıyorum. Şehrin hep ağlamalar oldu bana, bir kez olsun gülemedim kentinde. Oysa, kavmimin büyükleri dostluğun vefasnın ve gülümsemelerin kenti derlermiş şehrine. Bilemezdim ey Yar, çok olmuş kentinde gün batıdan doğalı ve katledilmiş sevgi adına ne varsa. Bilemezdim, sizin, kentinizde ölü figüranlar gibi dolanıp durduğunuzu.

Karantina altına alınmış bir avuç uzak ülke düşünden sonra, hayat hiç de tanıdık gelmiyor. Tutunabileceğim hiçbir şey kalmadı, ablukası sürüp gidiyor umutsuzluğun ve ölmek üzere olmanın kekre tadı sarıyor tüm evreni. Acıyan kelimeler bırakıyorum ardım sıra. Artık biliyorum. Kimsenin bulamayacağı kaybedilmiş aşklardı onlar. Gece bir nebze ilaç olabilirdi belki. Ama kavmim sevmiyor geceyi, loş ve kirli ışıklarıyla vuruyor ardarda. Gece nice zamandır küstür insanlığa, bu gezegene küstür gece. Biriktirdiğim kurumuş papatyaları gecenin avuçlarına bırakıyorum ama aç gözlü kavmimin çocukları vefasız sevgilerini taçlandırmak için alıyorlar onları da. Papatyalar toz toz dağılıyorlar hiçliğe doğru.

Ardımda sana adadığım ne varsa dinamitleyip gidiyorum, ömrüm dahil. Gözlerim kanıyor, damlıyor içime, bulanık, kirli ve buz gibi.
Asude mevsimlerden geçiyorum. Tüm mevsimler ve kentler suskundur şimdi. Kentlerde bastırılmış bir ayaklanmanın sukutu ve zaman ayarlı ayak seslerinin tedirginliği var.
Yaşamak için bir neden hayata sarkıttığım tüm ağlara, pas renkli umutsuzluk takılıyor.

Ey Yalnızlık!
Uzat ellerini binlerce yıl öteden, bu karanlık kuyuda bırakma beni. Tutulmayan ahitlerden ve acılı akibetlerden kurtar beni.

reis34

iç seslerimle..sesim konuşuyor boyuna..tezatlıklar diz boyu…ağır serzenişlerle yol alıyordur sesim..yaşartmış gözlerini haykırıyor bir taraftan…iç sesim konuşuyor habire başımda kara bir melek gibi…en karasından düşlerim repliğini veriyor sonra…sonra:::………

sesim: hiç değilsin sen…bir hiç değilsin…varsın!!düşünüyorsun..düşünüyorsun elinin dokunmadığını..gözünün görmediğini…teninin aynı renk olmadığı bir çocuğu sevebiliyorsun…..

iç sesim: hiçsin!! ne sannediyorsun dünyanın bilmem neresinde bir ruh varmış sana eş…senin gibi taşları sektirirmiş denizin dalgasına karşı …yürürmüş gecenin karanlığından sabahın ta pusuna değin taş sektire sektire….haberi bile olmayacak…gözleri seni görmeyecek…ismini bilmeyecek…çocuklar varmış biryerlerde….heryerde var…hem sen neden sevmiyorsun herkes gibi yüzü parlak ,güzel giyimli bir çocuğu herkes gibi..herkes gibi nedenleri sorgulamadan neden yaşıyorsun… NEDEN?? nedenlerin,NEDEN??yakınlarım var diyorsun hiç tanımadığın……hiçsin..hiç…

sesim: doğru değil bu söylediklerin..ben konuşurum..konuşur dünyanın bir ucundaki o tanımadığım kişi…..o üzerinin çamurunu silemediğim…çöpten ekmek toplarken eline temiz somun verdiğim çocuk duyar beni….duyar beni gözleri beni görmemiş görmeyecek bir eş ruhum duyar…ve dili söylemez yalancı mutlulukları….pembeleri yoktur onun da benim gibi….boyamaz düşlerini yalana..düşün rengini pembe yapmaz…sihaytır düşleri siyah….tıpkı benimkiler gibi…..

iç sesim: evet vardır belkide siyah düşlerin…ama pembeye boyamalıyım diye  düşünüyorsundur…şıklatıyorsundur belkide parmaklarını işte mutluluk diye.

c’est la vie’yi izliyorsundur



sesim: gözlerim kör olur bazen benim görmem bu dediklerini..mutluluğu görmem..mutsuzluk kol gözüyordur çünkü gündüzleğin…ama gece sanıyordur o esas körler….herkes gülücükler saçıyormuş…..haykırmıyordur anneler biryerlerde eti kemiklerine yapışmış bebeğine ağıdını yakarken….o mutlu çocuklar geziyor doğru sizin sokağınızda…yollar onların çünkü..hava onların…..çünkü hava mavi…..yollar yeşil….bize bırakılmış çamurlu yollar..bizlere bırakılmış düşler…ütopik ülkeler…yoktur sizin çünkü düşleriniz…esirisinizdir çünkü varlarınızın..aslında en yoksun yoksulluğunuzun….

iç sesim:bakmasın herkes birbirinin gözlerine..gözler görmesin birbirini…yalanlar söylensin..hep söylendiği gibi…yoklar yok olsun….var dediğimiz var..hem sen neden yoklara var..varlara yok diyorsun…….

sesim: ben demiyorum varlara yok….var olan varlığından habersiz düşer yollara..yürür benim yanımda ifadesiz…kör kuyulara atmıştır o düşlerini…abonozdan örmüştür duvarlarını..suyunu kesmiştir kuyususun…suya sema kurmuştur çölde bir eşi o olamamıştır ona derman…..farksızdır senin var dediğinin yok dediğim o YOKLUKTAN……………………



istanblue


reis34

sanada üstad yüreğine sağlık
"Bir  mektupla gittin. Gideceğini biliyordum ama bu şekilde değil. Seni havaalanından uğurlayacağımı son kez birbirimize sarılacağımızı düşünürdüm. Dün gece sana son kez sarıldığımı bilmiyordum bile acaba sen biliyor muydun? Planlı mıydı kaçışın? Yoksa sabah kalkıp vurdun mu kendini yollara?



Havaalanından dönerken bizim sokağı yürüyeceğimi düşünmüştüm. Sokağın sen tarafından hem de inat etmeden bu sefer. Çiçek kokularının daha güzel olduğunu itiraf edecektim sana eve döner dönmez yazdığım ilk mektupta. Evin sensiz ne kadar boş olduğunu anlatacaktım. Pijamalarını koklayacaktım. Ne bileyim Hollywood tarzı düşerim vardı beni terk edişinle ilgili ama sen bir sabah ansızın kapının altından attığın bir mektupla bir suçlu gibi yok oluyorsun. Bana söz hakkı vermiyorsun. Gitmeni istediğim için değildi o sözlerim sadece rahat gitmeni istemiştim. Benden kaçmadan seni tutsak etmeyecektim. Mektubunu okur okumaz terliklerini tekmeledim. Onları neden bıraktın ki alsaydın keşke tüm aldıklarınla benden. Bu sabah başladım sana yazmaya. Sana ulaşmayacağını bilsem de yazmaya. İçimi  boşaltmak için bir de belki dönersen sensiz geçen yıllarımda yabancılaşmamak için. Senle bu kadar birlikteyken nasıl alışacağım sensizliğe beni yok edecek hayatımda olmaman. İşte sana göstermediğim güçsüzlüğüm. Birden su yüzüne çıkıverdi. Sen yokken nefes alamıyorum.



Hep ulaşabilecek uzaklıklar bırakırdım insanlara. Eğer çok özlersem erişebileyim diye. İlk defa özlemenin acısını çekiyorum. İçimde bir yer acıyor. Bu acı hiç geçmeyecek sanki. En büyük aşk acısı 15 gün sürermiş. 15 gün ben bu acıya katlanamam. Uyumam lazım uyumam ve hiç uyanmamam. Yok etmem lazım bu acıyı.



Seni unutmalıyım.Unutmalı ve hayatımı yaşamalıyım ama nasıl?

Bir gün seni tamamen unuttuğumda  başka bir ailenin annesi olacağım. Bana anne diyen sana yabancı çocuklarım olacak. Oğlumu sana benzemediği için daha çok seveceğim. Defterlerim yok olacak,sana mektup yazmak yerine yakında doğacak kızıma yazacak kalemim. Kız kalemim eskiyecek, yıllar beni güçlendirecek, senin hayalini solduracak. Sen bir atölyede mutlaka ki yüksek tavanlı olacak, hayalindeki kadının resimlerini yapacaksın. Bambaşka bir ailen olacak bana yabancı. Hayatın kurulmuş olacak ama düzenin olmayacak. Resimlerindeki hayali kadının gözleri bana benzemesin diye daha bir hırsla batıracaksın mavi renge fırçayı, hayalindeki gözlerim tuvaldeki maviye inat  daha da belirginleşecek.  Kendi resimlerinden nefret edeceksin. Yazık benden sana hep bir nefret kalacak, umursamayacaksın. Seni  kaçırdığım uzaklarda, özlemle dolu bu şehri düşünürken  bir an takılacak aklına tam köprünün ortasında. Kız kulesi eteğini silkelediği için o an da yok olup gidecek gökyüzünde.Ben o anı hep hatırlayacağım.



Hayat sana iyi davranacak belki de. Bensiz daha da mutlu olacaksın. Tüm hayallerine kavuşacaksın. Kimsenin sana ulaşmadığı bir şehirde şarabının acı tadı olacak mektuplarım. Benim hayatım bambaşka kurulacak. Verdiğin sözü tutarsan eğer senin kızında yaşayacak adım.Ya da bambaşka bir adda hep ben olacağım.

Sen git ve Sakın geri dönme

Zaten ne denir ki geri dönse de artık beklenmeyen birine?"


istanblue

Mektubunu okur okumaz terliklerini tekmeledim. Onları neden bıraktın ki alsaydın keşke tüm aldıklarınla benden..


ne denir ki!

reis34


Yabanıl rüzgarlar avuçluyorum saçlarımda şimdilerde. Yağmur hayallerinin ikindiye vurulduğu akşamlarda kanayan sığıntı yüreğim, suskunluğu kuşanarak haykırıyor ve yırtıyor geceyi en tenha yerinden. Dilim dönmüyor kelimelere, adını söylediğim harfler eskidi ceket cebimde taşınmaktan ve artık o harfler küflü birer hançerdir dilimde. Kaçıncı eylüldür bu sensizliğin çürüttüğü? Hangi mevsimdensin ey yar, suratıma çarpılan kaçıncı mevsimdesin? Sorduğum tüm kentlerde yasaklı adın. Korsan eyemler düzenliyorum gecenin bitip tükenmek bilmyen devriyelerine. Yaralandım ve sığındığım tüm anılarım baskına uğruyor, yakılıyor ardarda. Yıkık bir gemiyim kıyıda, yelkenlerim küs bütün rüzgarlara. Ve inatla su alıyorum, masmavi dolduruyorum gövdemi, uslanmaz bir kederle. Kampana çalıyor uzakta ve nehrin öte yanında ışıklar yanıyor, şenlik ateşleri yakılıyor. Bayram diyor birileri, ben su alıyorum gövdeme masmavi.

Nemli bir zindanda titreyen bir mum alevi yarım kalan aşkların ve şiirlerin uçurumuna sessiz bir ağıt tutturuyor. Solmasın diyordun ya aşklar, senin kırdığın benimse yollara düştüğü.managua yanıyor hala, ayağı kayan bir benimse hiçbir yanım. Ellerimde kırılan aynalara soruyorum biraz da seni. Nasıl diyorum yüzümün suretinden başka gösterebileceğiniz hiçbir şey yok mu? Ben miyim düşlerini kanatıp kanatıp ağlayan, ben miyim bu adam, saçlarında güz vurgunu? Ya bu toprak kokusu ne gözlerime bulaşan?

Bilirim kirlenen kentinde kirli karlar yağıyor kalbine. Üşüme nolur, bir dilek tut yine de , sana emanet verdiğim yıldızıma. Bana karanlığını bırak sadece, kederle üşüyen yalnız kuşları bırak bana. Nasıl olsa bir cinayet zanlısıyım, çünkü öldürdüm kendimi, uçurumlara binbir kırık gülüş savurdum. Çağladığın tüm mevsimleri ateşe Verdi sürülmüşlüğümle. Çekip gittiğim tüm şehirler senden yana, ellerim çirkinleşiyor ve kötürüm geceye naat yazıyorum. Umut adına bindiğim tüm trenler gecikiyor, umursamıyorum, nasılsa yok beni benden başka bekleyen. Kurşuni bir sessizliğe fısıldıyorum kahkahalarını, meczup gözlerimi kendim oyuyorum. Kendim asıyorum kendimi, sensizliğin sokağında kurulu darağacına. Beklenen baharlarda beklenen yağmurlar da yağmadı ve altında, cebimdeki cinayet suretlerinden tanı ve ateşe vermeden hasta bedenimi sakın bakma gözlerime, delirebilirim.

İmlasız bir güze konuğum şimdilerde. Yıldızlar küskün biraz, mevsimler düşlerim kadar yorgun. Kırmızıdan daha uzun türkülerde yok artık dilimde. Adını uzak dostların unutulmuşluğuna sakladım. Uzun yolculuklardan bıktım usandım. Yurdum dediğim her yer yangınlar içinde. Değiştirebilirm sanırken beni, evreni, dünyayı ve herşeyi; sen değişmeyen bir dipnot olarak kaldın böğrümde. Şiirlerime bulaşan gözlerimi yakıyorum kızıl bir akşamın gurubunda, ellerim, yüzüm kapkara. Ve de yüreğim…

Sağlıcakla kale ey Yar! Akşam olduğunda donuyorsa ellerin acımasız ayazlarda,çocuklar korkuyla bakıyorsa yüzüne, sevgi adına tutunduğun her dal kırılıyorsa, devriyeler basıyorsa sokağınızı, gideceğin tüm yollar kapalıysa, vakitsiz karlar vuruyorsa yamacına, dokunduğun çiçekler soluyorsa, bil ki ben yaşıyorum ve bembeyaz saçlı çocuklar taşıyorken ahımı, ben onulmaz vaktinde çıkıp geleceğim mahşerin tam orta yerine sadece senin için.
Sağlıcakla kal ey Yar!

istanblue

ben bu mektubu defalarca yazmış
defalarca yakmışım...

reis34

Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi.
Seni taşa benzettiler.
Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki?

Taşın sözü yok mudur ey yâr?
Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar.
Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur.
Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin.
Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın.
Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın.
sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın.
Sen çoğaldıkça ben azaldım;

seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler.
Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında?
Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah?
Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin.
Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin.
Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi?
Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi?
Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan?
Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi.
Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan.
Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara.
Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan.
Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır.
Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır.

Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası.
Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız.
Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.


Sen değilsin; taş benim ey yâr.
Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok.
Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr.
Suskunluğum taş olmaklığımdan.
Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk...
Taşıdığım sensin ey yâr.
Söze sığdıramadığım.
Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime? Katılaştı, katılaştı. Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar. Ben ağlayamadım; sen ağla...

Taş değil misin ey yâr?