16.07.19/10:14

Aydınlanma Çağı

Başlatan ekip1, 05.02.08/11:24

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 26.09.07/11:55

Feodalite içinde gelişen daha sonra iktidarı alan sınıf burjuvazidir. Bu iktidar değişimi, yeni bir dünya görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir iktisadi ve sosyal doktrini de beraberine getirmiştir. Aydınlanma’nın dayandığı ilkeler sadece burjuvaziyi değil tüm insanları kapsayan, eski düzenden –feodaliteden- yana olanlara karşı –asiller ve ruhban sınıf- bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş görünen ilkelerdir. Hürriyet, ilerleme, insanın değeri gibi kavramlar insandan yana olan kavramlardır. Aydınlanma felsefesi önyargıları –özellikle Kilise’nin yarattığı önyargıları- kırmayı amaçlar bu yönüyle anti-dogmatiktir.

Genel olarak değerlendirildiğinde Aydınlanmayı belirleyen temel kavramlar; hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselliktir. Bunlardan Hümanizm, Aydınlanma’da, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen insani bir dünya olduğu anlamına gelir. Dünya artık insanların elindedir. Buna göre dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklılıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü Aydınlanma’nın en önde gelen sözlerinden biridir.

Hümanizmi tamamlayan tavır ise deizm veya ateizmdir. Başka türlü söylemek gerekirse Aydınlanma’nın düşünürlerinin çoğu deist veya ateisttiler. Bu düşünürler batıl inançları, bağnazlığı ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. Din ve dogmatizme karşı çıkarken aynı zamanda bilime ve akla sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içine kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.

1) Rönesans ve Reform

RÖNESANS

Rönesans kelime anlamıyla “yeniden doğuş” demektir. Ancak buradan Batı’da edebiyatın veya sanatın yeniden doğduğu anlamını çıkarmamalıyız keza Batı’da edebiyat ve sanat hâlihazırda vardır. Rönesans’tan anlamamız gereken daha çok sanatın yönünün değişmesidir. Rönesans hareketinin görüldüğü yerlerde bu hareketi simgeleyen belli nitelikleri görmek mümkündür -Eski Yunan sanatına dönmek, dinsel konularda bile insanı merkez olarak almak, dünyayı gerçeklerini değerlendirmek gibi. Bu düşünüş Ortaçağ düşünüşüne zıttır çünkü Ortaçağ düşünüşü yalnız öteki dünyayı merkez yapıyor, yalnız Tanrı’yı ve dini temaları sanatın konusu olarak kabul ediyordu.

Ancak bu döneminde yaşayanlar eski düşünüşten kendilerini tamamen kurtarmış değillerdir. Geçmişin izleri yer yer sürmekteydi. Bu dönemde Roma sanatına ilgi artmış ve eski eserler yeniden gün ışığına çıkmıştır. Tüm bunlar Rönesans’ın sadece yenilik olmadığını gösterir.  Rönesans, modernizmin öncüsü olduğu kadar Ortaçağ’ın da mirasçısıdır. Daha açık söylemek gerekirse Batı’da Ortaçağ ile modern dünya arasında bir basamak, Avrupa’daki Aydınlanma’ya giden bir yoldur Rönesans. Ortaçağ birleşmiş bir toplumu savunurken Rönesans bireyi öne aldı ve bireycilik oluştu. O döneme göre ilerici bir akımdır bireycilik. Bireycilik, giyim kuşamdadır. Ahlak ve inançta serbestlik ister. Kilisenin baskısına direnir, giderek baş kaldırır. Protestanlık, işte bu başkaldırışın dindeki görünüşüdür.

Bütün bu değişimlerde yeni yeni ortaya çıkan bir sınıfın yani burjuvazinin payı büyüktür. İktisadi olarak gelişen ve zenginleşen burjuvazi Ortaçağ’ın ve Hıristiyanlık’ın sıkıcı ahlâk kurallarını eğip bükecektir tabi ister istemez. Yaşama tutkuyla bağlılığı, zevk ve sevinç içinde yaşama arzusunu, giderek biçim ve maddenin yetkinlik ve güzelliğine önem vermeyi getirecektir doğal olarak.

Rönesans hareketi, Batı’da her ülkede aynı zamanda başlamadı. Bazı yerlerde hiç görülmedi bile. Bunun gibi, kimi sanat kollarında pek erkenden başlayan bu uyanış, kimi sanat kollarında bulunmadı. Ama Rönesans hareketinin, Batı’da önce İtalya’da başladığı ve oradan yayıldığı bir gerçektir.

Rönesans felsefesini inceleyecek olursak ilk göreceğimiz hümanizmdir. Rönesans’ın felsefesi insan merkezci bir felsefedir. Hümanizm deyimi, ilkin ve dar anlamıyla, ilkçağ edebiyatı üzerindeki, daha çok filolojik nitelikte olan çalışmalara verilen bir addır. İlkçağ edebiyatı ile ilgili uğraşların ortaya çıkması ise, yeni bir yaşam anlayışı ve duygusunun kendisine biçim kazandırmak istemesinden ileri gelmiştir. Bu yeni anlayış, dinden bağımsız bir kültür kurmak, insan ve dünya ile ilgili bir felsefe yaratmak istiyordu. O halde hümanizm, sadece filolojik bir araştırma değil, modern insanın yeni yaşam anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır.

Ancak Hümanizm dinden tümüyle de ayrı düşünülmemeli aksine dinle yakından ilgilenen kişilerdi hümanistlerin çoğu. Hümanist hareket ilk olarak İtalya’da ortaya çıktı. Hareketin öncüsü, 14.y.y.’da yaşamış şair Petrorka’dır. 15.y.y.’da hareketin en önemli merkezi Laurent de Medicis’nin Fleronsa’sı olur. 16.y.y.’da ise, bütün Batı’yı sarar hareket: Başta Hollandalı Erasmus olmak üzere, Alman Reuchlin ve Pirkheimer, Fransız Bude ve Estienne, İngiliz Colet ve Thomos Morus hümanist hareketin akla gelen ilk büyük adlarıdır. İtalya, Rönesans edebiyatının ilk tohumlarını 14.y.y.’da ekecek şekilde olgundu. Dante, bir Ortaçağ adamıydı. Ama yeniçağların da habercisiydi. Çağdaş, Petrorko ise bütün bütüne bir Rönesans adamıdır. Boccaceio’nun “Decameran”, İtalyan Rönesans’ının bugüne değin ününü koruyan eserleri arasındadır. 15.y.y.’ın ortalarından, 16.y.y.’ın ortalarına değin geçen dönem İtalya’da Rönesans edebiyatının altın çağıdır. Akla önce dört büyük destan geliyor. Fulci; Boiarda ve özellikle –Aristo ve Tasso. Siyasal kuramın en önemli eserlerinden biri olan “Hükümdar”ın yazarı o çok ünlü Makyavel de bu dönemdedir. Benvenuto Cellini’nin otobiyografisi.

Rönesans İspanyası, “Don Kişot”u yazan Ceruontes’i yetiştirdi. Onun adı, eseri gibi, dünya edebiyatının ölümsüzleri arasındadır.

1492’de başlayan İtalya savaşları, Fransa ile bu ülke arasındaki ilişkileri çoğaltarak, Rönesans’ın Fransa’ya girmesinde büyük bir rol oynuyor. Yeni bir düşünce ve duygu dünyasının fethine çıkan Bude, R. Estienne gibi coşkun hümanistlerin yanı sıra özellikle Robelais, Ronsord, Montaigne, Rönesans edebiyatının Fransa’da önde gelen temsilcileridir.

Rönesans, Kuzey Avrupa’da edebiyattan çok mimarlığı ve resmi etkiler. Özellikle Almanya’da böyledir. Fakat İngiltere’de Tudarlar Çağı İngiliz edebiyatının en parlak dönemidir belki de. 16.y.y. şairlerle, eşine ancak 5. Yüzyıl Atina’sında rastlanabilecek tiyatro yazarlarıyla doludur. İngiltere’de ünlü “Ütopya”nın yazarı Thomos Morus, Spenser, Francis, Bacon, Marlow, Ben Jonson, Rönesans düşünce edebiyatının İngiltere’deki büyük adlarıdır. Ama o çağ anılınca akla ilk gelen dev var; Shakespeore. Shakespeore (1364-1616), iki dönemin can çelişen feodalizm ile doğan kapitalizmin karşılaştığı noktada yaşadı ve her ikisiyle de mücadele etti.

Miras yoluyla geçen soyluluk, dinsel bağnazlık ve ırkçı düşünceler gibi Ortaçağ kavramlarına karşı çıkarken bir yandan da tüm insanların eşitliğinden yanadır -örneğin kara Afrikalı Othello, ahlâk ve zekâca çevresindeki Venedikli soylulardan üstündür v.b. Babaların otoritesine karşı gençliğin özgürlüğünü savunur. Aşk için mücadelelerinde kadın kahramanları korur ve insan ilişkilerinde gerçeğe özel bir önem verir. Hamlet, Kral, Leon, Othello gerçeği bıkmadan ararlar. Ve gerçek sonunda yalana ikiyüzlülüğe daima üstün gelir onda. Yönetici düşünce olarak doğayı alır. Hareket, yaratış güzellik ve iyilik doğadır.

REFORM

Kilise, Ortaçağ boyunca, bir yan toplumdaki etkinliğini artırırken diğer yandan da sınıfsal olarak yerini belirlemiştir. Ruhban zümre egemen sınıflar arasında yerini alır ve yaşamları da bu sınıfların yaşamları gibidir. Öyle ki, ruhbani başkanların çoğu, laik derebeyleri gibi bir kısmı da günahkâr saydıkları insanlar gibi yaşamaya başlamıştır. Bu nedenle hem kilise’nin başkanı, yani papa, hem de üyeleri –yani papazlar- bakımından bir yenilik gereksinmesi duyulur. Bu gereksinmeyi duyanlardan biri de Luther’dir.

Ortaçağ, insan bedenini, kötülüğün kaynağı kabul etmişti. Bu nedenle Hıristiyanlık, aklın rolünü sınırlamış, bir otoriteye uyma düşüncesini aşılamaya çalışmıştı. Oysa Rönesans bunun tersini yapıyordu. Doğaya dönerek çıplak bedeni anıtlaştırıyor, eleştiri düşüncesini ortaya koyuyor, Kutsal Kitabın Latince metnini denetleme olanağı verecek olan, Grek ve İbrani dillerini genelleştiriyordu. Arka arkaya gelen keşifler ve buluşlar ise insanlığın gururunu yükseltiyordu. Başlarda yoksul halktan oluşan Katolik kilisesi zamanla büyük servetler ele geçirmişti. Almanya’da toprağın üçte biri kilisenindi. 15.y.y. sonlarından başlayarak artan yaşam pahalılığı içinde rahip, rahip olmayan birçok kimseler hırs ile bakıyorlardı. Kilise emlağına soylular, Kilise’de yapılacak ilk düzenlemenin, bu emlağı Kiliseden almak olduğu kanısında idiler. Çünkü gelişmeler, soyluların servetini kararsız bir duruma getirmişti. Fransa kralı Fransa’daki emlaktan yararlanma arzusunda idi. Özetle kilise emlakının ele geçirilmesi sosyal sınıfları harekete geçiriyordu.

Katolik mezhebinde iki hanedan, Habsburg ve Fransız hanedanları arasındaki savaş da Protestanlığın yararına olmuştur. Almanya’da Luther, Fransa’da Calvin, İsviçre’de Zuingli çeşitli sorunlar hakkında birbirinden az çok farklı düşünce ve inanışlarla ortaya çıkmışlar ve Reform hareketinin önderleri olmuşlardır. Luther mezhebi az zamanda, Almanya’dan başka, İsveç ve Danimarka hükümdarlarının kabulüyle, İskandinavya ülkelerinde ve Baltık kıyılarında da yayıldı. Kalvinizm ise İsviçre’de, Fransa’da Hollanda’da ve İskoçya’a yer tuttu. Fransa Kalvinistlere Hügno (Hugeenat), İskoçya’dakiler de Presbiteryan adı verildi.30

Protestanlık İngiltere’ye de geçti. Fakat buradaki reform hareketi, bir mezhep yenilikçisinin görüş ve çabası ile değil, Kral XVIII. Henri’nin, kişisel ve siyasal nedenleri yüzünden papa ile ilişkisini kesmesi ile başladı. Angilikanizm adını alan İngiliz Protestanlığı, XVIII. Henri’nin yerine geçenlerin döneminde, çeşitli eğilimlerin etkisiyle, ileri geri bazı aşamalar geçirdikten sonra, Elizabeth zamanında çıkarılan kanunlar ile iyice yerleşti ve sağlamlaştı. Anglikanizm, gerek kuralları, gerek örgüt bakımından Protestanlığın, Katolikliğe en yakın olan bölümüdür. Protestan kiliseleri aydınlanmacı düşünceleri kabul etmeye eğilimliydi. İncil okuması akılcı bir eğitim ortaya çıkarmış, filolojik yollarla yorum yapmaya çalışmıştı ve ruhban sınıfından olmayanlar da bundan yararlanıyordu. Mezheplerin çoğulculuğu, pozitif bir değerlendirmeyle kurtuluşa giden yolların çokluğu olarak anlaşılabilir.

2) Keşifler Avrupa’sı

15.y.y. ortalarından 16.y.y. sonlarına değin Osmanlı imparatorluğunun en güçlü ve görkemli yıllarına rastlayan –bir buçuk yüzyıllık dönemde-Batı Avrupa’da Ortaçağ’ın son izleri de silinir; askeri, coğrafi, iktisadi, düşünsel, dinsel, siyasal, alanlarda büyük değişiklikler olur. Ufuk genişler ve Batı’nın Yeniçağ’ın belirgin özellikleriyle başlar.

Avrupa denizcilik sektörüne önem vermeye başlamıştı –denizcilik, zamanla bir kâr kaynağı ve iktidar alanı olduğunu göstermeye başlamıştı. Egemenlik alanlarını genişletme eğiliminde olan devletlerin tüm ticari ve politik girişimleri komşu denizler üzerinde yayılmaya yönelikti ve etki alanları zamanla okyanuslara kadar uzandı. Yüzyıllara yayılan bu sürecin temel özellikleri ve bazı kuvvet çizgileri, içerdiği kronolojik olgulardan çok daha önemlidir. Avrupa’da gemicilik alanındaki gelişmeler hep 12. Yüzyıldan yani Haçlı Seferleri’nden sonra başlamıştır. Bunun içindir ki bu gelişmeler üzerinde Doğu dünyasının büyük bir etkisi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ilerlemelerle 15.y.y.’dan başlayarak Avrupalıların o zamana değin tanıdığı dünyanın sınırları genişlemeye başlar.

Kronolojik açıdan ilk büyük keşif “Newfoundland”ın bulunması, Avrupa’nın gözünü artık yerlerdeki keşiflerden, Okyanus ötesine dikmiş olduğunu gösterir. Keşiflerde her zaman düş ve hırsın payı olmuştur; Avrupa denizlerdeki başarısını da buna borçludur. Ada keşfetme düşü, Avrupa’nın diğer kültürlerle bağlaştığı bir edebi tema değildir. Bu düş olağanüstü bir enerji potansiyeli taşır ve en önemli özelliği sürekliliğidir. Gezginler tarafından keşfedilen ve haritalarda gösterilen bu ada tutkusunu en çok 18.y.y.’daki bir teknik buluş yatıştırabilmiştir. Deniz kronometresinin icat edilmesi, küçük adalarının konumlarının belirlenmesini kolaylaştırmış, Atlantik’in sayısız ada ile dolu olduğu hayali de son bulmuştur. Kolomb ve John Cobat gibi denizcilerin peşine düşerek yani adalar keşfetmeyi düşleyen denizciler Avrupa’yı ekonomik ticari, kültürel alanlarda zenginleştirmişlerdir. Bu teknik buluş vasıtasıyla Müslüman dünyasıyla daha çok etkileşime geçen Avrupalılar baharat ve doğu mallarını Avrupa’ya tanıttılar. Özellikle ipek ve altın en çok aranan metalardı. Baharatın doğu Hint adalarından, ipeğin de Çin’den geldiği biliniyordu. Bunları ya Müslümanlar Güney’den deniz yolu ile ya da Türkler Asya’nın ortasından kara yolu ile Akdeniz ve Karadeniz’e getiriyorlardı. Bu baharat ve altın ülkelerine Müslümanların aracılığı olmaksızın denizden ya da karadan gidilmesi, bu malların asıl yerinden alınması büyük kazançlar sağlayacaktı. Bu keşifleri güdüleyen önemli bir iktisadi nedendi.

Matbaacılığın keşfi, Doğu ve Müslüman dünyası ile savaş ve ticaret ilişkileri, coğrafya bilgisinin Avrupa’da da yayılmasına neden olmuştu. Özellikle dünyanın yuvarlaklığına bir çok kimse inanmıştı. Dünyanın yuvarlak olduğu fikri, Hindistan’a bir çok yoldan ulaşılabileceği fikrini de uyandırıyordu. Bu dönemin bilgileri, kaşiflerin düşünceleri üzerine büyük bir etki yapıyordu.

Batılılar için önemli bir zenginlik kaynağı olan Hindistan’a başlıca dört yoldan gidilebilirdi. Bu yollar; güneydoğu, güneybatı, kuzeydoğu, kuzeybatı bu yolların hepsi denendi ve kültürel ve ticari alanda bir çok alış veriş yapıldı. Batıya ilerleyiş sayesinde Amerika kıtası bulundu. Bu alandaki keşifler hızla birbirini izledi. 16.y.y.’ın sonlarında, Amerika’nın, Asya’nın bir parçası değil, ayrı bir kıta olduğu anlaşıldı.

Coğrafi Keşifler Avrupalıya sadece ticari olanaklarını açmamış, ondan daha önemlisi başka medeniyetleri zenginleştirecek Aydınlanma Hareketinin en önemli basamaklarından birini oluşturmuştur


ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 26.09.07/11:58

3) Keşifler Sonrası Avrupa

15. ve 16.y.y.’larda çok az sayıda insan sorunları devlet çıkarları çerçevesinin ötesinde ele alınabiliyordu. Bu tip bir yaklaşım aynı anda hem geriye hem ileriye doğru bir bakış içermekteydi. “Avrupa” sözcüğü kendi başına tekilliklerin üstünde bir anlayışı ifade ediyordu. Gerçekte bu hiç de yeni değildi ve Hıristiyanlık ideali bir referans rolü oynayacak bir geçiş tarzı sunuyordu. Haçlı Seferlerine ilişkin planlar, Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmeleriyle yeni bir dürtü kazanmış ve bir süre için Batı’nın İnebahtı’ya hatta ötesine kadar birliği açısından bağlayıcı öğe olmuştur. 1444 Varna yenilgisinden ders çıkaran Doğu Avrupa Prenslikleri özellikle Türk tehlikesine karşı duyarlıydılar; örneğin, Bohemya Kralı Georg Podicbrad, Avrupa Hıristiyanlığını işbirliğine davet etmişti. Hıristiyanlık sözcüğünün dinsel içeriği yerini “Avrupa”ya bırakacaktı.
     
Büyük bir kara ve deniz gezgini olan Guillaume Postel’in yazıları gerçekçilikten yoksundu, ama belirli bir etkiye de sahipti. Kitabında Postel denizciliğin ve ticaret hukukunun devletin dengesine katkıda bulunduğu bir evrensel imparatorluk tasvir etmişti; bu dengeyi desteklemek amacıyla, Postel, askeri alanda özellikle batmaz tekne inşaatında icatların yapılmasını öneriyordu. O’nun için bu dünya’da “uyumlu yaşam”, “iyi yaşam” Fransa Kralı ile elde edilebilirdi. Mitolojiye göre, denizlerde İskit ülkesinden Herkül Sütunlarına kadar yayılan Troyalılarla ilgili bir konuydu bu. Bu ideal enter nasyonalizm, böylece yayılmacı ve emperyalist eğilimlerle iç içe geçmişti. Bu eğilimler iç kesimlerinkinden daha iyi ve daha bilinçli olan deniz halkları arasında kendine uygun bir yer bulmuştu. Dahası, hukukçular Bartelomeo’da Sassoferato’nun formüle ettiği önerileri geliştirmişlerdi: Halkların hakları kuramı, yani, Grotius’a göre denizcilik ilişkilerine ayrıcalıklı bir yer veren ulusların hakları kuramı; ticaret hukuku bir devlet yasası olarak kabul edildi. Buna ek olarak 16.y.y. boyunca ticaret hukukuna kuralları ve uygulamaları açıklığa kavuşturulmaya, standartlaşmaya ve enter nasyonelleştirmeye çalışıldı. Grotius, hukuku, Tanrı iradesi karşısında bağımsız ve nesnel bir kurum olarak değerlendirmişti. Doğal hukuk yanlısı olan düşünür, hukuku insan doğasının bir ürünü olarak görmüştür. Laik doğal hukuk anlayışının kurucusu olan filozof doğal hukuğun insan doğasından çıksa bile, aynı zamanda belli bir uygunluk düzeyine erişen uluslar tarafından kabul edilmiş kurallar olarak ele almıştır.
     
Avrupalılar için deniz her zaman ele geçirilmek istenen kıskançlıkla korunan veya gıpta edilen bir öğe olarak kalmıştır. Dolayısıyla Coğrafi Keşifler de bu doğrultuda yoğunlaşmış ve önemi zaman içerisinde daha da fazla artmıştı. Avrupalıların yeni yerler keşfetme arzusu onu yeni zenginliklere ulaştırdığı gibi yeni medeniyetlerle de tanıştırmıştır. Böylece Avrupa Coğrafi Keşifler sayesinde kendi kabuğundan çıkmış, dünyaya açılmıştır. Tanıdığı yeni medeniyetler ona yalnızca maddi anlamda bir zenginlik sunmamış, bilimini tekniğini, düşünsel dünyasını da tanımıştır. Avrupa değişik medeniyetlerin ürünlerinden bir sentez yaparak, güçlü bir atılım yapmasını bilmiştir. Elindeki fırsatı kaçırmak istemeyen Avrupa Devletleri, teknik açıdan kendini geliştirmek zorunda hissetti ve gemi yapımında büyük başarılar sağladı. Aydınlıklar çağının Avrupa’sı bu konumunu coğrafi keşiflerle birlikte tanıdığı medeniyetlerin tekniğinden düşünsel dünyasına kadar, uzanan kültür ürünlerine borçludur diyebiliriz.

4) Kapitalizmin Gelişmesi

Kapitalizm gelişirken kaba sömürgeciliğe başvurmuştur. Avrupa sömürgelerinden elde ettiği zenginlikleri ana karaya denizler aracılığıyla taşıyordu. Sömürgecilikte başı çekenler keşiflere ilk önce çıkmış olan Portekizliler ve İspanyollardır. Daha sonra İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar da bu kervana katılır. Bu deniz aşırı sömürgecilik kara ticaretinin azalmasını ve deniz ticaretinin artmasını beraberinde getirmiştir. Yeni ticaret yolları ile ticareti yapılan metalarında niteliği değişir; Amerika tütün, kakao, vanilya; Asya İran halılarını ve atlarını; Hindistan ceviz, biber, tarçın ve afyonla kumaşlarını; Sonda adaları, Hindistan cevizi ve karanfillerini, kâfur ve kıymetli ağaçlarını; Çin, ipeğini ve porseleni sağlamaya başladı.

Keşfedilen yeni dünyada madenlerde çalışacak ve toprağı işleyecek yeterli el emeği yoktu –yerliler ilk günden vahşice yok edilmeye başlanmıştı. Yerlilerin yerine Afrika’dan siyahlar getirilmeye başlanmasıyla insan ticareti başladı. Sömürgeciliğin kuruluşundan ve ticaret biçiminin değiştirilmesinden, iktisadi düşüncelerde etkilendi; çalışma, Ortaçağ’da, Tanrı’nın buyruğu bir görev herkesin bağlı olacağı bir kural gibi kabul ediliyordu. Örf ve teamül ile lonca örgütü, patronla ücretli işçinin, satanla, satın alanın karşılıklı ve birbirine zıt çıkarlarını dengeliyordu. Emeğin, haklı ve ılımlı bir fiyatı olması gerekeceği düşünülüyordu. Hiç kimsenin yüksek kazançlar elde etme hakkı yoktu. Oysa 15.y.y.’ın sonlarından başlayarak bu “sınırlı kazanç” kuralı bırakılır. Ticaret alanı ve kazanç sınırı genişler böylece, ticaret maddesi ve konusu sayılmayacak hiçbir şey kalmamış artık.

Bir çok kentte bankalar açılmaya –bu sayede keşiflerle uğraşanlar ve sömürgeciler sermaye kaynakları buluyorlardı- ve ticari malların güvenlik altına alınması için çek ve poliçe kullanılmaya başlandı. Avrupa, Amerika’dan önemli miktarda değerli maden getirmişti bununla birlikte burjuvazi güçlendi. Deniz ve sömürge ticaretinin yanı sıra iç ticaret de hayli gelişmişti; uluslar arası fuarlar kuruluyordu. Kapitalist düzenin gelişimi iyiye gidiyordu; Kapitalizm ilk önce İngiltere’de gelişti. İngiltere’de ileri derecede sanayi bölgeleri belirmişti. Örneğin Belçika’da Verviers Bölgesi, İsviçre’nin bazı kantonları, Silezya’da kanton sanayi bölgesi.

Avrupa’da bazı kentleri bir üniversitenin ya da bir yüksek okulun merkeziydi. Böylece Ruhban sınıfının yanı sıra ilahiyatçılar, hukukçular ve birkaç hâkimden oluşan öğretmenler sınıfı ortaya çıkmıştı. Avukatlar ve eczacılar daha büyük kentlerin akademik karakterini tamamlıyordu. Burjuvalar iyi bir öğrenim sayesinde belirli bir kültüre sahipti. Çok kitap okunuyordu; dinsel doğa açıklamaları, ahlâk öğretisi ve de tüm dünyadan ilginç olaylar üzerine kitaplar tercih ediliyordu. Siyasal görüşler aynı zamanda tarihe duyulan ilginin de nedeni oluyordu. Burjuvazi kendini düşünsel anlamda da geliştiriyor, ufkunu genişletiyordu. Çıkarlarının mevcut düzenle uyuşmaması sonucu Rönesans’ı başlatacak, Aydınlanma’nın basamaklarından birini oluşturacaktı.

Lonca başkanları çoğu kez hâlâ yönetimde bulunuyordu; Fakat asıl iktidar genellikle soylulara özgü bir yaşam süren ve çoğunlukla küçük çiftlikleri olan toprak sahibi kent ileri gelenlerine ya da ekonomik yönden oluşturdukları kilit mevkileriyle ticaret adamlarına ait oligarşinin elindeydi. Kent tarihi içsel hareketlerle, loncaların tepkileriyle, tüccarlara karşı zanaatkârlarla ve belediye meclisinde görev yapan kent ileri gelenlerine karşı tüccarlarla doludur. Bütün yüzyıl boyunca bu savaş, en sert biçimde, sanayileşmiş kentin büyük girişimcilerin kent yönetiminde bulunan eski ailelere başkaldırdığı ve işçilerin de savaşa katıldığı Cenevre Cumhuriyetinde yapılmıştır. Kent ileri gelenleri bazı başarılardan sonra 1782 Fransa Savora ve Bern monarşi ve aristokrasinin birleşik silahlı bir mücadelesiyle yeniden haklarını kazanmıştır. Felemenk gibi Cenevre’de Paris Devrimi’nin provasıdır ama karşı devrimin zaferiyle sonuçlanmıştır.
     
Avrupalı tüccarlar giderek daha yoğun bir şekilde deniz aşırı bölgelere gidiyorlardı. Avrupa’da 17.y.y.’ın deniz yolu sistemi ve daha uygun taşıma olanakları için kentlerinde yapılan örgü ve dokuma ürünlerinin taşraya taşınmasında sanayileşme yavaş yavaş fabrikalaşmaya başlamıştı. Söz konusu olan ilk tekstil fabrikasyonu idi; bununla birlikte eski saat sanayi üzerinden makine üretimi, giderek daha fazla önem kazanıyordu. Buhar gücü keşfedilmiş ve 18. Yüzyıl sonlarına doğru fabrikasyon için teknik olarak kullanılabilir duruma gelmişti. Orta derecedeki ticaretiyle önem taşıyan imparatorluk kenti Lindau’u örnek verebiliriz. Lindau her şeyden önce ticaretle uğraşan ancak ketende üretimi ticaretle birleştiren bir kent örneğidir. Zanaat ve ticaret, birçok kentte girişime dönüşmektedir. Hammadde alımı bir işletme için taşrada, evde yapılan işin işlenmesi yapılan işin kentte işlenerek değerli hale sokulması, yurt dışına satış gibi.
     
Ticari işletmenin merkezi hâlâ tüccarların depolarının, bürosunun ve evinin aynı çatı altında bulunduğu kentteki eviydi. Çoğu kez eşi tarafından desteklenen bir tüccar, bütün işi az bir personelle yürütmekte ve gözetim altında tutmaktaydı. Buna ek olarak bir de –bu özellikle cumhuriyetler için geçerlidir- kent siyasetine bağlanım söz konusu idi. Cumhuriyet karşı duyulan sorumluluğun ve ticari ilginin bu ayrılması zor karışımı, zamanın az ya da çok bir kısmını kente ayırmayı anlaşılır kılmaktaydı. Tüccarlar her yerde giderek daha da zenginleşiyordu. Zenginlikleri küçük burjuva kentlerinin ölçülerini zorluyordu. Dar sokaklardaki eski ticarethaneler artık yetmemekteydi. Gerektiğinde layık olduğu şekilde temsil edilebilecek daha güzel ticarethaneler kurmak isteniyordu. Tıpkı soylular gibi tüccarlar da, özgür ve toplumsal olarak daha seçkin bir şekilde hareket edebilecekleri taşrada ev sahibi olmak istiyorlardı. Tüccarlar Cumhuriyet koşullarında iktidarı ele geçirmiş ve loncalara girmişlerdi. Nüfuslu ve saygındılar. Ancak soyluların gözünde sonradan görme “türedi” olarak kalmışlardı. Tüccarların ince ve soylu uğraşlar için, av, kumar ve kadınlar için zamanı yoktu. Çok yoğun çalışıyorlardı.
     
Monarşiler, vaktiyle yüksek devlet makamlarını soyluların arasına yerleştirebilmiş, ancak tüccarları bu konuya sadece küçük ölçüde dahil edebilmişti. Eski kent ileri gelenlerine ve eski taşra soylularına karşı verilen savaş Cenevre ve Felemenk’te başarısızlıkla sonuçlanmıştı; Fransız devriminden başlayarak ticaretle ilgilenen sanayiciler tabakası –büyük burjuvazi olarak- krallıkla birlikte ya da onsuz, tüm dünyada zafer olayına çıkacaktı.
     
Tüccarlar ve zanaatkârlar kenti şimdiki durumuna getirmişlerdi. Ancak loncaların kente egemen olduğu ve ilerici ögeyi oluşturduğu zamanlar geride kalmıştı. Tüccarlar özellikle Cumhuriyetlerde hâlâ işler durumdaydı. Ancak, çoğu kez sadece zanaatkârların eski imtiyazlarının ürkekçe korunmasını amaçlayan lonca üyelerinin ve merkezlerinin toplumsal buluşma yerleri olarak, taşraya karşı kentlerin konumu korunmaya ve köylerde bağımsız zanatların gelişmesi engellenmeye çalışılıyordu; öte yandan zanaat işlerini fabrikaya dönüştürme tehdidinde, girişimcilerin yükselmesi büyük bir kıskançlıkla izlenmekteydi. Tüccarlar sonunda kent yönetimlerindeki loncalara sızmış ve nüfus kazanmışlardı. Zanaatkârlar kendi küçük işletmesini de kapsayan evinde oturmaktaydı. Ustanın emri altında birkaç kalfa bulunuyordu. Vasıfsız işçi başvurusu  yasal olarak sınırlandığı için, işletmeyi genişletmek olanaksızdı. Büyük girişimlerin gelişimi, büyük tüccarların yaptığı gibi sadece hizmetin taşraya taşınmasıyla mümkün oluyordu. XIX.y.y.’da lonca düzeninin fes edilmesinden sonra    –örneğin- bir demirci dükkanından metal fabrikası oluşturabilmişti.
     
Burjuvazi her şeyden önce imtiyazlı soyluların yanında yer isteyerek hak iddia etti. Monarşilerde özgürlüğe kavuşmuştu. Sadece akademisyenlerle birlikte daha eğitimli değil aynı zamanda tüccarlarla birlikti; bir çok soyludan daha varlıklı olmuştu. Ekonomik ve düşünsel özgürlükle devlet içinde yönetime katılma hakkı elde etmeye çalışıyordu ve bu engeller de çoğunlukla  çok yüksekti. Burjuvazi soyluluğa yükselmekten, ileri gelenler arasına girmek istemekten vazgeçmişti. Burjuva olarak kalmak istiyor, burjuva olmaktan gurur duyuyordu. Ancak burjuvazi daha fazla hak ve özgürlük istiyordu. Mevcut olan siyasal düzen onun daha fazla hak ve özgürlük almasını engelliyordu. Burjuvazinin çıkarları tüccarlarla uyuşuyordu. Düşünsel, kültürel alanda ise akademisyenlerin çok şey öğrenmiş ve onlarla birlikte hareket edebilirdi.
     
Mevcut olan toplumsal sistem toplumun diğer kesimlerini de rahatsız etmeye başlamış, yetmemeye başlamıştı. Ancak soylular aristokrat kesim ve ruhban sınıf mevcut sistemi korumak için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Reform ve Rönesans hareketlerinin başlamasına engel olamadılar. Toplumun Reform’a ve Rönesans’a ihtiyacı vardı. Fakat Rönesans hareketinin başını çeken kesim burjuvazi olmuştu.
     
Aydınlanmanın basamaklarından biri de Rönesans burjuvazisinin toplumun diğer kesimlerini de arkasına alarak mevcut siyasal yapıya bir karşı çıkıştır. Bunda başarılı da olunmuştur. Toplum siyasal ve düşünsel anlamda yeni bir döneme girmiş, bilimin, tekniğin, sanatın gelişiminin önü açılmıştır.

ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 26.09.07/12:00

Kiliseler ve Ruhban Sınıfı

Filozofların korkunç düşmanları vardı; başta can düşmanları olan Hıristiyanlık geliyordu. Ona yönelttikleri eleştiri, aklı alabildiğine zorluyordu. Filozoflar Hıristiyanlığı, doğaya karşı olmakla, yoksulluğu, özveriyi, acıyı, alçakgönüllülüğü, boyun eğmeyi öğütlemekle suçluyorlardı. Hıristiyan, çocuğunun ölümüne ebedi mutluluğu kazandığı için seviniyordu; ayinde geri kalmamak için hemcinsini ölüme terk edip gidiyordu.
Hıristiyanlığı topluma zararlı olmakla suçluyorlardı. Manastırlar, miskin yatağı olmuşlardı ve böylece devleti, yığınla tarımcı, zanaatçı ve tacirden yoksun kılıyorlardı. Kilise adamlarının bekar kalmaları zorunluluğu, insanların çoğalmasını engelliyordu; bu da nice üretici, tüketici ve askerin toplumdan eksilişi demekti. Papa’ya para göndermek yüzünden ulus yoksullaşıyordu. Din adamları, uçsuz bucaksız mülklerinin sahibi oldukları halde, vergiden bağışıktılar ve devlet de gelirinden oluyordu. Dinsel düşünceler yurttaşları bölüyordu. Kilisenin tarihi, bitip-tükenmez karışıklıklar ve savaşlar tarihinden başka bir şey değildi. Kilise, yurttaşlara, direnme ve disiplinsizlik düşüncesi aşılıyordu; Yurttaşlar, insanlardan önce Tanrıya itaat etmeliydiler; hükümetin emirlerini yerine getirmekten çok, Tanrının emirlerine uymalıydılar. Yurttaşlar, bütünüyle devlete ait değillerdi; ölüm anını ebedi mutluluk anı olarak düşünen insanlara karşı ne yapılabilirdi?
Bu ve buna benzer sonuçlar şunu koyuyordu ortaya: Kilise adamları, hepsi sahtekâr ve ikiyüzlü idiler. Aradıkları tek şey, kendi kişisel çıkarları, zenginlik ve hükmetme idi. Hesaplarını insanların bilgisizliği, korkusu, zayıflığı üstüne kuruyor, onları masallarla aldatıyor, onların sırtından yaşıyor ve onlarla alay ediyorlardı.

Kiliseye karşı savaşı Voltaire yönetiyordu. “Alçağı ezelim!” diye haykırıyordu. Aslında bütün yaşamında böyle düşünmüştü ne var ki, 1760 yılından başlayarak, bu onda bir saplantıdır ve onu hiçbir şey durduramıyordu. Oturduğu Ferney’den baştan aşağıya alayla dolu eleştiriler yollayıp duruyordu; ve alaydan çok, aklın hünerlerinden hoşlananlar için bunlar yazılmış şeylerdi. Sonunda inançsızlık her yana yayılır. İşportacılar soylulara, burjuvalara ve din adamlarına, dine karşı yazılmış eserleri taşır dururlar. Kahvelerde, halka açık bahçelerde, casuslar da, Kiliseye ve dine karşı ne söyleniyor, ne ediliyor kulak verip dinlerler; karşı çıkanlar arasında rahipler bile vardır. Kilise ister istemez zayıfladı. Devletin işe karışması, devrin düşüncesinin kendi içine sızması, iç bölünmeler yüzünden direnci en aza inmişti. Her yanda krallar, prensler, soylular, yıldan yıla, başpiskoposların, piskoposların, başlıca rahiplerin seçimini ele geçirmişlerdi. Bu görevleri çoğu kez soylu ailelerin yaşça en küçüklerine ya da saraydaki gözdelere veriyorlardı ve bunu yaparken de, yeteneğe ve liyakate pek de aldırış etmiyorlardı. Böylece, yığınla yüksek rütbeli papaz, büyük senyörler gibi yaşam sürüyor, şölenler veriyor, ava gidiyor, entrika çeviriyor, diplomatlık ediyor; tarımla fabrikayla, yol ve köprülerle uğraşıyor; bunları yaparken, asıl görevlerini de savsaklıyorlardı, yani ilahi kelamı yaymayı bir yana bırakıyor rahip yetiştirmeyi umursamıyorlardı. Çoğu kez soylu sınıfından olmayan sıradan rahipler ise, üzerlerine önemli görevler aldıkları halde, devede kulak bir ücretle yaşıyorlardı; pek çok halde küskün ve cesaretleri kırılmış durumdaydılar; din üstüne bilgileri de öyle ahım şahım değildi. Din adamlarının kaleminden çıkmış incelemelerin de düzeyi düşmüştü. Öte yandan, yığınla Kilise erbabı, yeni düşüncelere kaptırmışlardı kendilerini; az çok açıkça yaradancı, kimi zaman da tanrı tanımaz idiler. Onların dışında kalanların da inancı gevşedi; vaaz edenler, kendilerinden emin oldukları, ayrıca da pek inanmadıkları için, doğmalardan söz etmez olmuşlardı. Devlet hemen her yanda, Kiliseyi, ilke olarak savunuyordu. Engizisyon İspanya’da, Portekiz’de iş başındaydı; ateşte yakmalar sürüyordu. Her yerde sansür vardı; piskoposlardan ve rahip meclislerinden gelen mahkumiyet kararları bir tehlikeydi ve hükümetçe alınan önlemler her zaman söz konusuydu.

Mahkumiyetler vardı, zulümler, kapı dışarı etmeler vardı. Ne var ki, krallar, Kilise’de işlerine yarayabilecek olanı seviyorlardı. Kendileri olsun, gözdeleri, metresleri, bakanları olsun hepsi yani düşüncelerin arkasından gidiyorlardı. Kilise önce, düşünsel güçlere takılıp kalmayan; Tanrı aşkı diye hemcinslerine duydukları o derin aşkla, donanmış olarak, kendilerini sessiz sedasız hastalara, yaşlılara, yoksullara, çocuklara adayan büyük rahip ve rahibeler kitlesi sayesinde varlığını sürdürdü. Sonra, eskiden olduğu gibi, kardeşlerini kurtarmak için gidip yaşamlarını feda eden misyonerler vardı. Öte yandan gürültü, patırtı etmeden dinlerini yaşamaya gayret eden ve her geçen gün, daha özü-sözü bir, daha bilinçli, daha namusa daha bağlı, daha sevdalı olan o binlerce dindar insan sayesinde Kilisenin varlığı sürdü.

Yığınla dini-bütün vardır ki, Descartes’in ve Locke’un hayranıdırlar; bu kimseler, bilimin gerçekleriyle Hıristiyanlığın gerçeklerini uzlaştıran “aydın” Hıristiyanlardır. Haklarda eşitlik mi? Sosyal yararlılık mı? İsa’nın öğretisi budur. Tanrının oğlu, İsa’nın kardeşleri olan insanlar da, doğadan gelen bir eşitlik vardır; onların görevleri birbirine eşit değildir, yoksa kendileri hep eşit kalırlar. Bu insanların hükümdarları, yalnız devletin iyiliğini göz önünde tutmak ve her şeyde ilahi kanunu izlemekle yükümlüdürler. Bu ilahi kanun, kötülüğü yasaklar, herkesin hatta düşmanların iyiliğine çalışmayı emreder ve bizim için ne yapmalarını istiyorsak başkalarına da onu yapmaya buyurur. Sosyal acılar için tek ilaç insanların birbirine karşı duydukları ateşli aşktır, tanrısal sevgidir. Sanayileşen Anglo Sakson ülkelerde Hıristiyanlar, işçilere iç yaşama sevincini ve tevekkülü vaaz edeceklerdir; patronlara da Hıristiyan kardeşliğini, içlerinden insanlık tutkunu bir hareket de doğacaktır. Harekatı yönlendiren Sharp ve Wilberforce, işçi sorununa çözüm getirilmesini isterken, Afrikalı ticaretiyle köleliğin kaldırılmasını da savunacaklardır.

Eğitim Ve Aydınlanan Halk

Aydınlanmanın temeli insan aklına karşı sınırsız bir güven duyulması; her şeyin akıl süzgecinden geçirilerek eleştirilmesi, ölçülüp, biçilmesidir. Aydınlanma insan aklının bağımsız bir güç olduğunu, kendinden başka hiçbir şeye hesap vermek durumunda olmadığını, kendi kendine yettiğini ileri sürer. Akla karşı duyulan bu kesin inanç, toplum yaşamına, devlete, ahlâka, dine ve insan aklını sınırlayarak boyunduruk altına almak isteyen her türlü otoriteye karşı şiddetli bir eleştiri ve mücadeleye girilmesine yol açtı.
Aydınlanma, reformun ve karşı reformun mirasına konmalıydı. Protestanlar her yerde papazlar zümresinin eğitimine büyük önem veriyor, ancak, eğitimin daha geniş bir şekilde ele alınması gerektiğini biliyorlardı; Çünkü tüm halkın yani inanca göre eğitilmesi gerekiyordu ve bu da bütün çocukların genel eğitim ve öğretimi anlamına geliyordu. Kilise dersleri ilk olarak doğru inanç ve doğru iş hakkında, İncil’den aktarılan tasarı dünyasının ilahiyatta titiz bir biçimde toplanması hakkında bilgi veren, herkesin anlayabileceği şekilde yazılmış soru-yanıt kitapçığı olan Hıristiyanlığın temellerini öğreten ders kitabına dayanarak yapılıyordu. Önceden belirlenmiş soru-yanıt yoluyla tartışma yapılıyor, doğru ve yanlış davranışlar hakkında talimat alınıyor, Avrupa’nın oluşumunun temelini atan çok eski bir yüksek kültür olan İsrail halkının dünyası hakkında temel bilgilerle tanışılıyordu. Tüm bunlar yoğun bir İncil okumasıyla pekiştiriliyordu.
Katoliklerin ders kitabı da benzer bir etki ediyordu; bununla birlikte burada İncil okuması geniş ölçüde ortadan kalkmıştı ve Barok’un yoğunlaştırılmış kültür duygulara ve düşünüş tarzına el koymuştu. Bilme ve okuma daha çok yüksek tabakanın ve din adamlarının özellikle de yüksek düzeyli dersleri okutma tekeliyle Cizvitlerin işiydi.

Ne olursa olsun Aydınlanma mümkün olan her yerde reformcu yaratının üzerine bir şeyler kuruyordu. Gerçi yine de bir  vurgu  değişikliği  gerekiyordu.  Locke eğitim üzerine adlı kitabında, özgür insanlar yetiştirmek, bireyleri ve yurttaşları eğitmek istiyordu. Bundan böyle pedagojik yayımların ardı arkası kesilmez olmuştu. Okulların durumu, Aydınlanmanın ana ödevi durumuna gelmişti. Çünkü taşlaşmış ve dar olarak görülen bir okul sistemiyle karşılaşılmıştı. Her alanda eski olanın değiştirilmesine dayanılmıştı; ancak, çoğu kez öğretmenlerden gelen bir karşı koymayla karşılaşılıyordu. Mümkün olduğunca geliştirilmiş eski Matematik ve Fizik disiplinlerinin yanı sıra hayvan, insan ve bitkileri ama aynı zamanda yer bilim olarak yerkabuğunu oluşturan cansız taşları da gözlemleyen doğa bilgisi ortaya çıkmıştı. Coğrafya üzerinde yaşanan ve keşiflerin birbirini izlediği bu olağanüstü yeryüzüne ilişkin bilgi veriyordu. Ama aynı zamanda tarih bilgisi de şimdi yüzyıl içinde yaptıkları ve yapamadıklarıyla insanın bilimi olarak hiç değilse daha iyi bir geleceği ilerleme olarak anlaşılıyordu. Şimdiye değin egemen olan Antik Çağ’ın yanı sıra daha yeni tarih ve anayurt tarihi ortaya çıkmıştı. Doğal hukuk, hukuk fakültelerinde kendi yolunu açıyor ve Aristoteles etiğinin yerini alıyordu.

Üniversiteler geleneksel ve akademik mesleğe hazırlıyor, eğitimli ilahiyatçılar, hukukçular ve az bir uygulama ilişkisiyle hekimler yetiştiriliyordu. Fakat uygulama yüzyıl sonlarına doğru tıp fakültelerinde önemli değişikliklere yol açacaktı. O zamana kadar Doctor Medicinae, hastalığa teşhis koyan ve onu bilimsel olarak çözümleyen uzmandı. Doktorluğun araç-gereç kullanmayı gerektiren kısmı doktorların yamağı olarak hiçbir akademik eğitime sahip olmayan cerrahların işi idi. Tıp bilimindeki ilerlemeler, ya bizzat üniversitede ya da tıbbi-cerrahi topluluklarda yeni yönelimlere zorluyordu. Modern doktorun yolu açılmıştı. Ancak şimdi toplum ve devletinin, titiz bir eğitim ve öğretimle başka mesleklere acilen ihtiyacı vardı. Her şeyden önce mühendislerin yetiştirilmesi gerekiyordu; çünkü teknik ilerleme her yerde kendini hissettiriyordu. Doğramacılar, inşaat ustaları, köprücüler, mimarlar uzun zamandır vardı. Ancak şimdi matematiksel –geometrik yollarla bunların sistematik eğitim ve öğretimine başlanmıştı.

Almanya’da ilk önce moderncilik akademileri açılmıştı. Mühendislerin mesleği doğum halinde bulunuyordu; 19. Yüzyılda teknik meslek yüksekokullarıyla kesin olarak kendini gösterecektir. Henüz 18. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Zanaat okullarının, sanayii okullarının, matematik – doğa bilimleri liselerinin ve teknik öğretim kurumlarının habercisi olan “sanat okulları” daha geniş bir zanaat – teknik eğitimin gerçekleşmesi için çaba gösteriyorlardı. Buna koşul olarak muhasebe ve özellikle de önemli yabancı dil dersleriyle uygulamaya yönelik “ticaret okulları” aracılığıyla ticari, çoğalan memurlar için “maliye okulları” hukuksal – ulusal ekonomi karakterlerinde hizmet veriyordu. Ancak aydınlanma burada mı kalacaktı? Meslek eğitimi elbette gerekliydi ve arzulanan bir şeydi. Ama sadece teknikler ve akılcı bilginin karşısında insanları ihmal etme tehlikesi ortaya çıkıyordu. Burada Basedow’un Dessav’da Martın Plonta ve ulysses von dalıs’in Grovbünden de gerçekleştirmeye çalıştığı bütünsel bir eğitimin ilk denemeleri olan insan sever akım kendini gösteriyordu. Ancak böyle bir şey sadece belirli seçkinleri etkiliyordu. Kentsel koşullardan gelen yüksek tabaka çocuklarını ister genel bir inanca fikirden olsun, ister akılcı devlet politikası düşünenden mümkün olan herkesin yeni ışığa katılmasını sağlamak yeni hareketin özünde yatıyordu. Henüz yüzyıl başında, basit gündelik sorunların, tıpkı felsefenin büyük sorunları gibi incelenmeye değer olup olmadığı sorusu akılları kurcalıyordu. Eğer halk aydınlatılacaksa, bu ilk önce okuma-yazma bilmezlikle mücadele yoluyla ve daha iyi, daha geniş kapsamlı ve olabildiğince kolay anlaşılır bir okul eğitimiyle olmalıydı. Bu da alt tabaka için özel okulların, yeni fabrika okullarının ve yoksullar için okulların kurulmasıyla yapılabilirdi. O zamanki kent ve taşra okulları her çocuğa açık olacak şekilde daha demokratik bir biçime sokulabilirdi. O zaman ileri gelenlerin çocukları pis kokulu çocuklarıyla aynı havasız yere kapatılmaya razı olmak zorundaydılar; böylece çoğu kez ilahiyatın işsiz adaylar tarafından verilen özel dersler, herkese açık okula yeğleniyordu. Zenginin ve yoksulun aynı okul sırasında oturmasına ilişkin hayali devletine göre az ya da çok başarıyla ancak 19. Yüzyılda gerçekleştirecekti.

ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 26.09.07/12:03

Eleştirici Düşüncedeki Gelişmeler

Aydınlanma çağının en temel özelliklerinden birisi de eleştirici düşüncedeki gelişmelerdir. Bu dönemde eleştirici düşünce her alanda kendini göstermiştir –hiçbir şey olduğu gibi kabul edilmiyor eleştiri süzgecinden geçiriliyordu. Akıl, insan yaşamında ve düşünce alanında kabul gördüğünden bu yana dogmatik düşünce karşısında daha sağlam durur hale geldi. Aydınlanma çağının insanı, akla duyulan bu güven ve eleştirel tavır, eskinin terk edilmesini ve yeninin üretilmesini sağlamış, Avrupa toplumunu çağın ötesine götürmüştür.

Felsefede eleştiri çağı Locke’la başlar Kant’a kadar uzanır. Bu dönemin düşünürleri arasında özellikle Kant ve Hume geleneksel metafiziğe kuşkuyla bakarak bilginin gücünü belirlemeye başlamışlardır. Kant’ın felsefesinde, aklın ve bilginin doğası konu alınır. Kant bilgi yetisini sorgular. Hem kuşkuculuktan hem de dogmatizmden sakınmak isteyen Kant, Hume’un birçok görüşünü paylaşmakla birlikte,onun kuşkuculuğunu kabul etmez; metafiziklerin dogmatizmine, varlıkla ilgili temelsiz spekülasyonlarına karşı çıkar. Kant’ın tespit etmiş olduğu gibi geleneksel anlamda metafiziği, yeni dünyanın, Tanrının ve ruhun gerçek doğaları, evrenin başı sonu gibi konularda yalnızca aklı kullanarak bir bilgi elde etmeye çalışan temel felsefi disiplin olarak değerlendirilmiştir. Metafizikte böyle bir bilgiye yalnızca akıl yoluyla, ulaşılmaya çalışılır. Çünkü duyuların tanıklığına başvurulan empirik şeylerin kendilerinin temel doğrularına, bunlar duyular tarafından algılanmayan konular oldukları için nüfuz etme olanağı vermez.

Aydınlanma çağında en büyük eleştiri hedeflerinden biri de din ve dine dayalı ahlaktır. Bu eleştiriyle birlikte dinin ve dine dayalı ahlâkın –ki bu ahlâk ortaçağ Katolik Hıristiyanlığının ahlâkıdır- toplumdaki baskısı azalmış birey din karşısında önem kazanmış “birey ahlâkı”, “kitle ahlâkı” karşısında belirlemeye başlamıştır.

Aydınlanmanın çoğu düşünürleri, ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önünde en büyük engel olarak görmüşlerdir. Din inançlarla uygulamaların yalnız kişisel değil fakat toplumsal karar alma ve eylemde yol göstericiler olarak görülmesi eleştirilmiştir; böylece, dini düşünce, uygulama inanç ve kuralların toplumsal anlam ve öneminin büyük ölçekli olduğu bir “altın çağı”nın geçmişte yaşandığı kabul edilir.

Dini inançların toplumsal yaşamdaki katı baskıları ve kilise o dönemin düşünürleri tarafından katı bir biçimde eleştirilirken Protestanlık içinde bulunduğu çağa ayak uydurmaya çalışmıştır. Toplumdaki batıl inançlar da dinden kaynaklansın ya da kaynaklanmasın şiddetle eleştirilmiştir. Bu eleştiriler yapılırken bir yandan da halk olabildiğince eğitilmeye ve aydınlatılmaya çalışılıyordu. Ortaçağ Katolik Hıristiyanlığı ve dogmatik batıl inançlar derin yaralar olarak yerini daha insancıl bir Hıristiyanlığa bırakmak zorunda kalmıştır. Dinin büyük bir değişikliğe uğraması zor olduğundan, değişim büyük olmasa bile, en azından uygulama alanlarında daha insancıl olunmuştur. Zaten dinin toplum yaşamına müdahalesi oldukça kısıtlanmıştır. Bu en çok henüz genç sayılan burjuva sınıfının işine yaramıştır.

Birey kendi vicdanını gönlünce işleme olanağı bulmuş, ahlâk anlayışını kendisi temellendirmiştir. Böylece din karşısındaki yığın değil kendi ahlâk anlayışını kendisi belirleyebilen bir şahsiyet olmuştur.

Aydınlanma çağı aklın mutlak üstünlüğünü kabul ederek başlamış ve devam etmiştir. Zaten aydınlanmanın diğer adı da Akıl Çağı’dır. Bu çağda aklın tüm doğmatik inançlara karşın mutlak bir zaferi vardır. Akıl artık hem bilimlerdeki gelişmenin temel dayanağı, hem de toplumdaki bireylerin günlük yaşamını belirleyen, ahlâkın bile ona göre şekil aldığı yol göstericidir. Bireysel ve toplumsal yaşam, aklın ilkelerine göre düzenleniyordu. Akılcılık, bilginin tek gerçek kaynağının akıl ve bilimin de temelde akıl yoluyla oluşturulmuş olan tümdengelimsel bir sistem olduğunu, doğruluğun tek ve temel ölçütünün mantıksal tutarlılıktan meydana geldiğini iddia eder.

Akılcılık, Aydınlanma’da insanın rasyonelliği doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre akıl insana matematiğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrettiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısı ile rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. İnsan iradesini belirleyen öğede akıl olduğu için insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek zorundadır. Bundan dolayı insan varlığı, yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir. Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim süzgecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır. Öte yandan akılcılık, ahlâk alanında, neyin iyi ve doğru, neyin kötü ve yanlış olduğuna karar verilen, duygu gelenek, otorite ya da arzulara değil, akla başvurulması gerektiğini öne sürer. Din alanında ise, inancın doğruluğuna, vahiy ya da başka olağanüstü yollarla değil de salt akıl ve diğer doğal yetiler aracılığıyla ulaşılması gerektiğini dile getirir.

Aydınlanma ile birlikte insana ve insan aklına verilen önem bireyi toplum ve devlet karşısında öne çıkarmıştır. Bireyin önem kazanması da yine insan aklına duyulan inançtan kaynaklanmaktadır. “İnsan akıl sahibi bir varlıktır ve değerlidir.” Düşünceleri hakim olmuştu artık. Ortaçağa baktığımızda bireyin din ve gelenekler karşısında ezildiğini Tanrının buyruklarını yerine getirmekten başka bir görevi olmadığını görüyoruz. Bireyin eleştirmeye ve sorgulamaya hakkı yoktu. O sadece mevcut toplumun içerisinde edilgen bir nesne idi.

Aydınlanma ile birlikte akla ve bireye verilen önem bireyi ön plana çıkardığı gibi, onu bir o kadar da etrafından sorumlu kılmıştır. Bireyin aklını kullanma özgürlüğü, ona sorumluluğu dayatmış, böylelikle birey toplumun etkin  bir  üyesi  haline  gelmiştir.

Artık Tanrının ve devletin karşısında, görevi sadece emirlere itaat etmek olan bir yığın değil, bilen, eleştiren, sorgulayan bireyler topluluğu vardır. Aydınlanmadan sonra bireycilik bir öğreti olarak kabul edilmiştir. Bireyin ve somut olanın gerçekçiliğini vurgular, siyasi ve toplumsal olarak, devletin birey için var olduğunu iddia eder ve bireyin özgürlüğüne önem verir. Kendisine yeten, kendi kendisini yönlendirebilen bireyi, toplum ve devlet karşısında ön plana çıkartır. Tüm siyasi örgüt ve toplumsal oluşumların temel ve en yüksek amacının bireyin, kişinin haklarını korumak, bağımsızlığını güvence altına almak ve gelişimini hızlandırmak olduğunu savunur. Bireycilik 18. y.y.’da, klasik ekonomi politiğinin yükselişi ile anlam ve önem kazanmıştır. Bireylerinin dışındaki bir gerçeklik olarak toplumun varoluşunu yadsıyan, özgür bireylerin ekonomik alandaki rekabetlerinin yararlı sonuçlarını vurgulayan, iş bölümünün gelişimi ile birlikte, rollerde söz konusu olan çeşitlemeyle, bireysel farklılıklara özel bir önem arzeder. Başka bir deyişle, ontolojik, siyasi ve toplumsal olarak bireyi ön plana çıkartan bireyciliğe göre devlet bireylerin kendi amaçlarına ulaşmak için kullanmak durumunda oldukları bir araçtır ve hiçbir zaman kendi içinde bir amaç olmaz. Toplumun bireysel üyeleri için varolduğunu söyler. Bireycilik, ekonomi alanında serbest rekabet teşebbüs özgürlüğünü demek olan liberal anlayışa, dini bir çerçeve içinde ise, bireyin Tanrıyla olan ilişkisinin devlet ya da başka kurumlar tarafından değil de, bireyin kendisi tarafından belirlendiğini bireyin dini konularda özgürce düşünme ve tartışma hakkının bulunduğunu, bireyin dilediği dine ya da dini topluluğa girebileceğini savunur.
Ahlâki anlamda da, ulusal adet ve gelenekler eleştirilmiştir. Ahlâki yükümlülüğün bireyin bilincinde doğuştan varolduğunu, ahlâki ödevlerinin kaynağının toplum ya da başka kurumlar olmayıp, bireyin kendisi olduğu savunulmuştur.

Aydınlanma çağı, her alanda bir eleştiri çağı olmuştur. Eleştirilerin en büyük hedefi özgür düşünceyi kısıtlayan, aklın varlığından bihaber olarak görülen Katoliklik ve Katolik Kiliseleri idi. Ortaçağ skolastik düşüncesinin uzantısı olan bu kurum filozoflar tarafından ağır eleştirilere uğruyordu.

İncil bilimsel eleştiriye tabi tutulmaya başlamıştı. Gerçi herkes halâ vahiy kavramında ısrar ediyordu ama vahiy, doğal dinin mükemmelleştirilmesinden başka bir şey değildi. Her insanın doğasından gelen dinsel bir gereksinimi vardı. Sadece bu eğilimi Hıristiyan öğretisinin yardımıyla mükemmelleştirmek söz konusu idi. Böylece, gerçekle vahyinin öneminin azaltılması için hatta ortadan kaldırılması bir başka deyişle sadece tanrısal doğa yasalarını tanıyan ama kişisel bir tanrıyı tanımayan yaradancılık için, hatta hiçbir dinsel doğmaya bağlı olmayan düşünce biçimi için bir yol açılmış oluyordu. Bu yüzyılda birçok yaradancı ve birkaç da tanrı tanımaz vardı. Ama bütün dikkate alındığında dindarlık sağlamlaşmıştı, fakat eleştirel bir biçimde sağlamlaşmıştı. Geleneksel kiliseye bağlı kalınmıştı. Gerçi artık insanlar heretik oldukları gerekçesiyle yakılmıyordu ama sınır dışı edilme tehlikesi vardı. Sadece İngiltere, Hollanda ve Berlin’de özgürce hareket edebiliyordu. Bununla birlikte sonunda her konuda zamana uygun aydınlanmacı bir tutum kendini kabul ettirmişti. Dinsel öğretinin katı biçimciliğinden yana olanlar azınlığa inmişti.

Ahlâk da bu gelişmelerden nasibini almıştır. Ahlâk Ortaçağ’dan bu yana din çerçevesinde ele alınıyordu. Ahlâk üzerinde Kilisenin rolü büyüktü. Yeniçağ’da dinin inancın doğrularına vahiy ya da başka doğa üstü yollarla değil de, salt akıl ve diğer doğal yetkiler aracılığı ile ulaşılması gerektiği görüşü hakimdi. Ahlâk alanında neyin iyi ve doğru, neyin kötü ve yanlış olduğuna karar verirken, duygu, gelenek, otorite ya da arzulara değil de, akla başvurulması gerektiği savunulmuştur. Böylece ahlâk dinin egemenliğinden kurtularak, bilimsel felsefi bir boyut kazanmıştır. Bu çağda, geleneksel ya da ahlâkın, ahlâk felsefesinin, iyi ve doğruya ilişkin bir araştırmadan değil de ahlâk kuramlarıyla, ahlâki inançların ifadesinde kullanılan terim ve önermelerin mantıksal analizinden meydana geldiğini savunan analitik yaklaşım yer alır. İnsanın düşüncesi, eylemi ve dilinde ortaya çıkan ahlâki öğelerin doğası ve anlamını çözümleyen analitik ahlâk; ahlâki kavramların anlamlarıyla ahlâki yargıları haklandırma temellendirme veya desteklemede kullanılan yöntemlerin mantıksal analizinden meydana gelir. Şu halde ahlâk normatif kurallar bütünü olarak değil, yargıları anlam ve kökenleriyle araştırılan bir olgu haline gelmiştir. Bu doğrultuda değişik ahlâk anlayışları ortaya çıkmıştır.

Rasyonel Ahlâk; Bu ahlâk anlayışına göre özerk olan yani ahlâkta nihayi ve en yüksek amacın, dış koşul ve etkilerden, insanın duyusal boyutundan bağımsız olarak, insanın kendisi, insan aklı tarafından belirlenir. Mutluluğu değil de insanın ahlâki gelişme ve yetkinliğini en yüksek amaç olarak görür. Rasyonalist ahlâk çerçevesinde Kant’ın öncülüğünü yaptığı “Ödev Ahlâkı”  önemli bir yer tutar. Ödev Ahlâkı önemli bir eylemin sonuçlarından bağımsız olarak bir takım ahlâki ödev ya da davranış kuralarını yerine getirip getirmemesinden çok, eylemin temellerindeki ilke ve ödevin önemli olduğunu savunur; insanın akıllı ve sorumlu bir varlık olarak yerine getirmek durumunda olduğu bir takım ödevleri olduğu düşüncesinden hareket ederek ahlâkın temeline ödevi yerleştirir. Düşünce tarihinde deontolojik bir ahlâk anlayışı benimseyen büyük filozofların ilki olan alman filozofu Kant, ahlâkta temel olanın, eylemin sonucundan çok ahlâk yasasına saygı ödev duygusu ve insandaki akılı öze hitap eden ödevleri gerçekleştirme olduğunu söyler. Ona göre, ahlâki eylemin gerisinde bir ilkenin bulunması onun bir ödeve dayanağı olması eylemin kendisinden ve sonuçlarından çok daha önemlidir. Kant’ın sonuçlar yerine ilkelerle ilgilenmesinin, ahlâkın temeline ödev ve ödev duygusunu yerleştirmesinin en önemli nedeni, onun tüm insanların ahlâklı olabileceği konusundaki sarsılmaz inancıdır. Ona göre, insanlar yalnızca etki edebilecekleri, kendi denetimleri altında bulunan şeylerden sorumlu tutulabilirler. Oysa eylemlerin sonuçları, çoğu zaman, insanların denetleyebilecekleri alanın dışında kalır. Bundan dolayı, ahlâki eylemin sonuçları önemli ve özsel değildir. O akıllı insan varlıkları olarak bizim bir takım ödevlerimiz olduğuna inanır. Söz konusu ödevler ise, "Her zaman doğruyu söylemelisin”, “Hiç kimseyi öldürmemelisin”, türünden kategorik ödevlerdir. Yani bunlar insana akıllı ve yüce varlık olduğu için, mutlak bir biçimde ve koşulsuz olarak yapmak zorunda olduğu şeyleri söyleyen buyruklardır. Bu buyruklar, onları yerine getirince hangi sonuçların olacağını dikkate almadan yerine getirilen buyruklardır. Onlar, insanlara belirli şekillerde eylemlerini söyleyen buyruklardır. Kant ahlâkı kategorilerden oluşan bir buyruk olarak görür.

Empirik Ahlâk: Empiristler, etiğin deneyden çıktığını ve temellerinin bir moral duygudan kaynaklandığını kabul etmişlerdir. Bu anlayışa göre, Ahlâkta daha çok aklı ve iradesi tarafından değil, arzu, istek, haz ve duygularıyla belirlenip dış koşullara göre belirlendiğidir. Empirik ahlâk mutluluğu ahlâki eylemin sonsal en yüksek hedefi olarak görür. Mutculuk, mutluluk ahlâkı olarak da bilinir ve empirik ahlâk çerçevesinde ele alınır. Mutluluk ahlâkı, ahlâkı eylemin nihai hedefinin mutluluk, doğru eylemin en yüksek amacının kişinin kendisini tam olarak gerçekleştirmesi potansiyel güç ve yeteneklerini tam olarak hayata geçirmesi olduğunu savunur. Örneğin, bütün bir antik Çağ Yunan Ahlâkı mutçu bir ahlâk olarak görülebilir. 18.y.y. aydınlanmasında da ortaya çıkan mutçuluk ahlâk felsefesinde eylemin ahlâki değerini, ilkede değil de, sonuçta bulan bir ahlâk görüşüdür. Yeni Çağ’da mutçuluk Antik Yunan’daki bireyci karakterini yitirir. Modern toplumun, modern hukuk ve modern devlet anlayışlarının ortaya çıkışıyla birlikte, mutluluk ideali toplum geneline yaygınlaştırılır. Artık söz konusu olan, tek tek kişilerin değil, toplumun mutluluğu, toplumsal bir mutluluktur. Bu dönemde, bencil temellere değil de, özgeci temellere dayanan bir yaşama ideali ortaya çıkar.