17.07.19/06:36

Türkiye Cumhuriyeti Üzerine Bir Tez

Başlatan ekip1, 05.02.08/11:32

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 27.09.07/10:12

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihi biliniyor. Devletçi olmak, burjuva egemenliği sürdürmek temel olmak üzere, her şeyi yapıyorlar. Mustafa Kemal, gerekli olduğunu gördüğü an, bir komünist parti de kuruyor, muhalefette örgütlüyor. Bunu yaptırdığı adamları, günü geldiğinde harcıyor, asıyor ve tüm bunları yapanlar da, yaptıranlar da, sonuçta harcananlar da, hep devlet için çalışıyor.

Bunu kolaylaştıran bir neden var. Burjuva egemenlik, aslında burjuvazinin kendi sınıfsal çıkarlarını, ulusal çıkarlar olarak ortaya koyması, örgütlenmesine dayanıyor. Yani ulusal çıkar, her zaman ve her zaman burjuva sınıfın çıkarlarının dolaysız ifadesidir. Burjuvazi, sınıfsal çıkarlarını ulusal çıkar adına tüm toplumun çıkarları olarak sunduktan sonradır ki, bu çerçevede bir ideolojik yapıştırıcı elde ediyor. Tüm toplum, en ücra köşesine kadar, bu ulusal çıkarlara göre şekilleniyor. Vatan ve vatan hainleri de böyle belirleniyor. Bu ulusal çıkara, burjuvazinin çıkarlarına karşı çıkan herkes vatan haini oluyor. Böylece her şeyin üzerinde bir ulusal çıkar, her şeyin üzerinde bir ulusal birlik oluşuyor. Ama bu ulusal birlik ancak burjuva devlete, sömürü ve aşağılanmaya karşı çıkmama temelinde gerçekleşiyor. Daha açık söylemek gerekirse, sömürülenlerin, ezilenlerin, kendi çıkarlarını görmemeleri, kendi sınıfsal gerçeklerinin bilincine varmamaları gerekiyor. Böylece ezilenler, burjuvaziye karşı, ulusal çıkara karşı olmamak adına ses çıkaramaz hale geliyor. Burjuva devlet, burjuva çıkarlara ters düşen her şeye, “bu ulusal çıkarlarıma ters” diyerek saldırıyor, tüm toplumun saldırmasına zemin hazırlıyor.

Bir örnek vermek gerekirse; M. Ağar, cep telefonlarının dinlenmesi için giriştikleri operasyonu, “insan haklarına ve özel hayatın gizliliğine” karşı suç olarak görenlere, devletin üstün çıkarları adına seslenmişti: “Bunu yaptık. Bütün detaylarını konuşmak vatana ihanettir” demişti. Örnekler bununla da bitmiyor. Kredi kartları ile bir banka dolandırıcılığı yapan kişi, devletin çıkarları için daha fazla şey söylemem diyor. Söylemez çetesi de devlet için yaptıklarını anlatıyor. Tüm bunlar, gerçekten vatana hizmettir. Onların vatanına. Onların vatanı budur. İşte vatan dedikleri, işte ulusal çıkar dedikleri, işte ulusal birlik dedikleri budur.

Hep söylenir, bir avuç azınlık olan burjuvazi nasıl çoğunluğu yönetir. Kabul etmek gerekir, bunun sırrı, önemli ölçüde ideolojidedir, yüzyıllardır süren alışkanlıklar ve önyargılardadır. Kabul etmek gerekir ki, soru terstir. Soru, doğru biçimi ile şöyle sorulabilir; “üreten, yaratan, toplumun çoğunluğunu oluşturan ezilenler neden kendi adlarına davranmıyor, neden kendi kaderini eline almıyor, ne yapılmalı ki bu çoğunluk artık sömürülmesin?”

Ezilenler iki ayrı vatanın olduğunu bilincine çıkarmalıdır. Bu vatan onların vatanıdır. Onların vatanı çek defterleri ve kasaların içindeki paralarla belirlenir. Bu açıdan burjuva egemenliğine karşı koyan herkes vatan hainidir. Hukuk da burada biter. Hukuk, egemen sınıfın, kendi çıkarlarını ifade edebileceği bir yasalar ve kabuller sistemidir. Öyle ise ezilenlerin, devrimcilerin ayrı bir vatanları ve ayrı bir hukukları vardır.

Burjuvazi egemenliğini sürdürmek için “ulusal çıkar” ardına gizlenir. Ülkemizin egemen sınıfı, burjuvazi ise, bu açıdan daha iyi tanınmalıdır. Osmanlı’nın yerine oluşturulan burjuva egemenlik, aynı zamanda bir modern sömürgenin, modern lejyonerlik sisteminin oluşturulması anlamına gelmekteydi. Onun için, Misak-ı Milli içinde egemenlikleri, tam bir lejyoner cumhuriyetinin kuruluşunu ifade ediyor. Mandacıdırlar ve bunu gizlemek için anti-emperyalist oldukları yalanına dayanırlar. İş birlikçidirler ve bunu gizlemek için bağımsızlıktan söz ederler. Dini her zaman kullanmışlardır, her değeri kullanmışlardır ve bunu örtmek için “laiklikten” söz ederler. Ülkeyi satmışlardır o yüzden “ulusal kurtuluştan” söz ederler. Halkları imha etmişlerdir, onun için dış güçlerin oyunları ve komünizm zehrinden söz ederler. Katliamlarını gizlemek için ırk ayrımı yoktur diye bağırırlar. Ezilenleri her fırsatta yok etmişlerdir, her fırsatta komünistleri, hakkını arayanları imha etmişlerdir, onun için “sınıfsız, imtiyazsız” bir toplumuz derler. Yani bu topraklarda burjuva egemenlik, o özlü sözlerinde olduğu gibi, sınıfsız ve imtiyazsız planyadan geçirilmek demektir.

Ulusal çıkarların ifadesi olarak öne çıkarılan Türkçülük, gerçekte, Türk halkına ya da Türkmenlere dayanmaz. Tersine, ta Osmanlı döneminden beri imha ettikleri, Alevi Türkmenleridir. Kendi kültürü yok edilmiş, silinmiş bir halkın kimliğini, en tehlikesiz kimlik olarak gördüklerinden Türklüğü ulusal birleştirici olarak seçmişlerdir. Bu yolla herkesi zorla Türkleştirmişler, Laz’ın, Arap’ın, Pontos’un, Abhaz’ın, Adige’nin, Kafkas halkların, Pomak’ın vb. kültürünü, Türk kültürü olarak yutturmuşlar. Hem Türk kültürünü yok etmişler hem de bu kültür adına tüm halkların kültürlerini yok etmişlerdir.

Türkçülük, öylesine belirsiz, öylesine şekilsiz bir çerçevedir ki, nereye çeksen oraya götürülmüştür. Gerektiğinde İslam’a düşman olabilmiştir. Gerek görmüşlerdir, Türklük, bu kez en çok İslamcı olmuştur. Böylesine şekilsiz bir tarif, istenildiği yere çekilebilmiştir. Gerektiğinde Türklük, komünizm ile ilişkilendirilmiş, tarihten gelen sol gelenek olmuştur, gerektiğinde Bozkurt ile faşistlikle bağlanmıştır.

İşte dünya çağında burjuva egemenliğin tüm deneylerini içselleştirmede bir başarı. Burjuva ideolojisi bitmiş, köhneleşmiş bir toplumu ayakta tutmak için var. Böyle olunca, felsefi anlamda faydacılık, onun içeriğidir. Yani her gelişme karşısında istenilen yöne çekilebilecek bir şekilsizlik içinde burjuva çıkarları ulusal çıkar olarak ifade edilebilme esnekliği. İşte Kemalizm, bunu başarmıştır. Bel kemiği öylesine esnektir ki, bir gün dinci, bir gün din düşmanı olabilmektedir. Böylesine bir ideolojiyi halklara kabul ettirebilmek için ise, mutlaka ve mutlaka halkların kimliksizleştirilmesi gerekiyor. Baskı, imha ve her türlü saldırı ile halklar sindirildikçe kimliksizleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarihi boyunca en çok değer verdiği kişiliği, ihanetçi kişilikte bulmuştur. Kapıkulu sistemi de budur. Pek çok general, devlet görevlisi ve etkili kişi, ailesi olmayan, dolayısıyla ailesi dâhil ihanet edemeyeceği hiçbir değeri olmayan kişilerden yetiştirilmiştir. İşte onun içindir ki, ideolojileri bu kadar çürük, ama bu kadar etkili olabilmiştir. Yine işte onun içindir ki, burjuva egemenliğine karşı geliş, tüm hakların da dirilişinin, Anadolu’da insanın dirilişinin ifadesidir. Halkların kendi kimliklerine sahip çıkması, burjuva egemenliğin yıkılarak başka bir dünyanın kurulmasının belki de yolunu açmakta zorunlu kılmaktadır.

Bugün bu egemenlik aygıtı çözülmektedir. Türk dışında halkların da var olduğu artık sır değildir. Kürt hareketinin deneyimi göstermiştir ki, katliam ve zorla halkları yok saymaya alışmış bu sistem, kendi anladığı dil ile zorla yıkılacak, parçalanacaktır. Artık, Kürt vardır, artık Karadeniz dağlarında köyleri boşaltmaya başlamalarından da anlaşılacağı gibi, Laz ve Pontos vardır. Artık, ihanetçi dedikleri Çerkez Ethem’in halkı vardır. (Çerkez Ethem, burjuva gerçekliği çok geç anlamaya başlamıştır. Onun için ihanetçilikle suçlanmaktadır. Başlangıcında Teşkilat-ı Mahsusa’da birliktedirler.) Bunları artık herkes kabul etmek durumunda. Burjuvazi de, devlet de kabul ediyor.

Şimdi, bu devletin tarihine şekil vermiş taktik gündeme gelecektir. Tehlike sınırını geçmediği ölçüde, önce bu halkların varlığını kabul etmek, sonra da bunları tekrar imha etmek. Bunu ilk uygulayacakları halk ise Kürt halkı olarak görülüyor.


ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 27.09.07/10:14

Devlet çözülüyor. Halkların imhası ve inkârı üzerine kurulu, ezilenlerin imhası üzerine kurulu, her şekle girerek her türlü inanç ve değeri dejenere ederek burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder hale getirme üzerine kurulu bu sistem, çatırdıyor. Yalnız artık çatırdadığında bizim kadar burjuvazi de görüyor. Onun için, çözülüşün içinden daha güçlü çıkmak için daha kapsamlı planlar yaptıkları anlaşılıyor. En azından bu devletin tarihine bakarak, bunu beklemek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken, nasıl M. Suphi ve Çerkez Ethem adına şekillenen halk hareketini boğabilmiştir? Bunu yeniden hatırlamak gerekiyor. M. Suphi, bu modern lejyonerlere bu kadar güvenecek ölçüde sınıf çıkarlarının anlamını unutmuştur. Çerkez Ethem’in önemi de buradadır. Çerkez Ethem, bu modern lejyonerlerin kendi amaç ve ideallerinin düşmanı olduğunu görebilmiştir. Onlara teslim olmaması, onun hakkında yürütülen karalama kampanyasının da temelidir. Çerkez Ethem’i, M. Suphi’den daha devrimci kılan noktada buradadır. Eğer kişinin eylemine bakacaksak, eğer eylem bakış açısının ifadesi ise, bu açıdan bu modern lejyonerlere güvenip güvenmemek bir ölçü olmalıdır. Yeterli olmasa da ciddi bir ölçüdür. Demek ki, burjuvazinin oynadığı oyunlar, sadece saldırı, sadece hapis vb. değildir.

Burjuva egemenlik, bu topraklara kendi egemenliği dışında hiçbir değerle bağlı hissetmemektedir. Kadrolarını da bu değerlerden arındırarak, ailelerinden koparılmış kesimlerden seçmesi boşuna değildir. Modern kapıkulu sistemi de tam budur. Bu noktada vezirlerin Hıristiyan köle çocuklarının değerlerinden koparılması ile yetiştirilen Osmanlı’dan geri kalır değildir. Devlete hizmeti her şeyin üzerinde tutan, bunun ilk sınavı olarak, kendi kişisel geçmişine ihanetle işe başlayarak yetiştirilen bir kadrodur söz konusu olan.

Bu devlet, tam da Birinci Dünya Savaşı öncesi bir dönemi hatırlatacak tarzda çözülüyor. Yine emperyalist merkezler arasında Pazar paylaşım savaşımı gündemde. Yine bu savaşımın merkezi bu topraklar, bu kez Osmanlı gibi paylaşılmayı bekleyen bir yarı-sömürge imparatorluk yerine, her biri emperyalist gücün sömürgesi olan devletlerin sahip değiştirmesi, yeniden paylaşımı söz konusu. Yine egemen güçler arasında iktidar kavgası, bu paylaşım savaşımına göre şekilleniyor. Yine ezilenler bir kere daha yok edilmek, kişiliksiz kılınmak isteniyor. Ama yine önemli bir farkla ki, bu kez Kürt halkının diriliş mücadelesi var. Farklılıklarıyla birlikte, tam 1.Dünya Savaşı öncesini hatırlatır bir tablo var.

Bu noktada Marks’ın Hegel’den aktardığı satırları hatırlayalım. “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde şöyle yazıyor: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.” Şimdi bu satırları, böylesine bir benzerlik içinde olduğumuz bölgemize uygulamak, en azından bu çerçevede düşünmek gerekiyor. 1-) Eğer böylesi bir ortamda mücadele bir halkın kurtuluşunu amaçlıyorsa, o dönem bir trajediye dönüşen Ermeni ve Pontos mücadelesini hatırlamak gerekli. Ermeni ve Pontoslar, emperyalist güçlere güvenmenin, bu güçlerden birine oynamanın sonuçlarını ağır bedellerle ödediler. Ermenilerin ödediği bedel biliniyor. Pontosların aynı yıllarda dağlarda 14.000 asker kaçağı savaşçı bulundurdukları biliniyor. 14.000 gerilla niye yenilir? Ne için savaştığını bilmediğinden, ideolojinin eksiğinden, kurtuluşu kendi gücünde görmemekten, kendi bilincine varamamaktan. Sınıfsal çıkarların önemini kavramamaktan, bir emperyalist güce güvenmekten. Böyle olunca, kendi tarihlerine de sahip çıkamadılar. Şimdi Kürt hareketi, şimdi çevresini kuşatan bu kurtlar sofrasına yem olmaktan ancak onu bugüne taşıyan devrimci çizgiye şiddet içermeden bağlı kalarak başarıya ulaşabilir. Sadece başarıya ulaşmakla kalmaz, tüm bölgeyi tutuşturacak ateşi körükleyebilir. 2-) M. Suphi’nin, M. Kemal’e güvenerek onun kuvvetlerinin yanına gelmesi bir trajedi ise, yeniden, Anadolu solunun Kemalizm ile bağlarını kesip atamaması, mutlaka bir komedi ile sonuçlanacaktır. Çerkez’in başından itibaren içinde bulunduğu Teşkilat-ı Mahsusayı geç kavraması, geç anlaması kendi trajedisini hazırladı. Ama bugün, devletin hizmetine girmeye gönüllü olan Çerkezlerin sonun bir komedi olacağı kesin. 3-) Burjuva cepheden bakalım, M. Kemal, Enver Paşa’nın komiğidir. Onlar çoktan komiklerini bulmuşlardır. Herkesin bir komiği de şart değil ama acaba M. Kemal’in komiği kim olacaktır? Mesela, iki yıl teşhisi mümkün olmayan siroz yerine, teşhisi mümkün ama tedavisi olmayan Pentagon virüsü AIDS’ten mi ecele teslim olacaktır bu kişi? Yoksa sahte ulusal bağımsızlık yerine komedi olarak “komik bir devlet” mi kalacaktır? Acaba bir trajedi ise İttihat ve Terakki komedisi ne olacaktır?

Şimdi de çözülüş içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden yapılanma, yani rehabilitasyon çabalarını görmek gerekiyor. Bu açıdan olup biteni anlamak için, bir perdenin önüne, bir de perdenin arkasına bakmak gerekiyor. Burjuvazi de çözülüşü görüyor ve artık köşe yazarlarının diline düşecek ölçüde de kabul ediyor. Öyleyse çözülüş bir veri durumdur. Çözülüşü sağlayan şey, en başından, yukarıda anlatılan tüm Türkiye Cumhuriyetini sarsarak gelişen Kürt hareketi, onu geçte izlemeye başlayan devrimci hareket ve emperyalistler arasındaki kızışan Pazar paylaşım savaşıdır.

Bu etkenleri burjuvazinin de gördüğünü bilmek gerekiyor. Öyle ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bu koşullardaki temel hedefi, iki devrimi bastırmak ve bölgede süren paylaşımdan güçlenerek, bir bölgesel güç olarak çıkmak olarak belirginleşmektedir. Bu hem nesnelliğin sonucu böyledir hem de Türkiye Cumhuriyeti ve ABD’nin böylesi planları olduğu her gelişme tarafından açığa vurulmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, kısa vadede ve acil olarak iki devrimi bastırmak hedefine kilitlenmiştir. Ama bunu sadece şiddet ile yapmaya kalkması saf bir hareket olacaktır. Evet, elinde şiddet dışında kalan tüm yöntemleri işlevsizleşmektedir. Ama tarihe bakınca, hiçbir şeyden vazgeçmeyecekleri de açıktır.

Kürt hareketi açısından bakalım, Türkiye Cumhuriyeti acaba ne zaman, eğer bir Kürt devleti lazım ise onu da biz kuralım diyecektir. Bunu komünist parti kurma yolunda yapmışlardı. Çerkez Ethem’in çıkardığı sosyalist Yeni Dünya dergisini onun elinden almak için, Yeşil Orducu ve İ. Hakkı’yı kullanmışlar ve sonuçta Yeni Dünya ölmüştür. Hem de Çerkez Ethem’in “Bolşevizm için çok ama çok propaganda lazım” dediği dönemde. Tarihteki sahte, ya da resmi TKP gibi, bir Kürt hareketi devşirme politikalarının tümden başarısız olduğunu söylemek olanaklı değildir. Bir yandan komünistlerle iyi ilişki, bir yandan sahtekarlık. Sonuç; devşirme kadro oluşturma. Bu politikanın şiddetle beslenmesi. Bunun başarılması için ise, dumanlı bir hava yaratılması. Öyle ya kurt dumanlı havaları sever. Bozkurt’un da başka bir havayı seveceğini sanmamak gerekir.

Öyle ise anlaşma istekleri, oyalama ve dost gibi aracılar, bu işin hep kullanılan yöntemleri olmalı. Olmalı ne kelime, işte tarih, işte Çerkez Ethem’in tasfiyesine gidiş şekilleri. Üstelik Ethem, bir noktadan sonra, bunlarla yollarını ayırmış ve hiç güvenmiyor. Verdikleri her güvencenin, Osmanlı’nın pusu geleneğinin ifadesi olduğunu biliyor. Ethem, en iyi pusu atış şekillerinin, “gel düello edelim”e kadar varan mert savaşçı taktiklerinden geldiğini biliyor. Bunların pusuları, Orta Asya bozkırlarında pusu atan insanlardaki düşmanına düşman diyebilme erdeminin zerresini taşımıyor.

Diğer yandan federasyona kadar bir çözüm bile Türkiye Cumhuriyeti’nin kendini rehabilite ederek, daha güçlü kurmasının olanaklarını da taşıyor. Ama bu federasyonun Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edileceğinin işareti olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti için, düşmanını hareket sahasına çekme, tehlikeyi evcilleştirme söz konusudur. Ama yine de Türkiye Cumhuriyeti’nin eski yapı üzerinde, olduğu gibi, yeniden kendi egemenliğini sürdürebileceğini düşünmek yanlış olur. Onun için rehabilitasyon gereklidir ve bunun ayakları da bu sürecin içinde vardır. Bir yandan liberal İslam, bir yandan devletçi-az Kemalist bir Kürt hareketi ve en kolay görülen liberal bir sol. Türkiye Cumhuriyeti işte kurtarıcı olarak bunları görmektedir. Buna bağlı olarak “ulusal çıkarların” yeniden tarif etmektedir.

Bu hareketlerden yararlanmanın risklerini bilmektedir. Ama tarihi boyunca hiçbir değere bağlı olmayan bir egemenlik için, bu riskler, bizim dünyamızdan algılandığı kadar fazla değildir. Devleti egemenlik aygıtı ve burjuvazinin sınıf çıkarlarının cisimleşmiş tarihi olarak kavramak bu açıdan belirleyici önemdedir. Türkiye Cumhuriyeti için a) bölgesel bir güç olma, b) Kürt sorununu çözme ve içeriyi tümden temizleyerek iki devrimi bastırma, c) yeniden kendini yapılandırma aynı denklem içine girmiştir.

1. Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve İngiltere-Fransa ekseninde kendine yer arma ile temizleme birleşmişti. Bunun gereği olarak, savaşa girme ile halkların imhası birleştirilmiş, bunun öncesinde on yıllar süren bir doldur boşalt siyaseti ile devlete bağlı güçler yaratılmış. Topal Osman güzel bir örnektir. Acaba Topal Osman’ı Laz ve Pontosların imhasında devletin kılıcı yapan şey ile, Söylemezler, Ağar-Çatlı eksenini bir arada düşünmek tarihi çok mu zorlamak olur?

Ezilenler açısından ise, Anadolu, halkların hapishanesi olmaktan çıkmaya yöneldikçe, tüm bölgede özgürlükçü hareketin dinamikleri güçlenecektir. Ortadoğu devrimleri ile Anadolu devrimleri arasındaki bağ artıyor. Paylaşım savaşının bölge çapında keskinleşmesi özgürlükçü hareketlerin potansiyelini artırıyor.

ekip1

Alıntı yapılan: güneşinkızı - 27.09.07/12:07


AlıntıŞimdi de çözülüş içerisinde Türkiye Cumhuriyeti�nin yeniden yapılanma, yani rehabilitasyon çabalarını görmek gerekiyor. Bu açıdan olup biteni anlamak için, bir perdenin önüne, bir de perdenin arkasına bakmak gerekiyor.
ve sonra da perdeleri açabilmek..

AlıntıAğar-Çatlı eksenini bir arada düşünmek tarihi çok mu zorlamak olur?

Ağar ve Çatlı eksenini birarada düşünmekten ziyade bu eksenin hangi merkezden geçtiğini görebilmek ve bilebilmek hatta bundan da mühim olan bu görüşü ve bilişi gerçekleştirirken ne yapıldığıdır(yapılabildiğidir)?

ekip1

Alıntı yapılan: penniless - 27.09.07/12:15

Görmek ve bilmek elbette yetersiz ancak eylemde ifade etmeye kalkıştığında kendini bulacağan yer ya mezardır ya da hücre. Öyle bir memlekette yaşıyoruz ki başbakanı "devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" diyerek çetelerin bu devletin kolluk kuvveti olduğunu bize zaten açıkca gösterecek kadar yüzsüz ama bu yüzsüzlüğün sebebi tabii ki onlar değil. Eşşek olursan semer vuran çok olur..