17.07.19/06:33

Militarizm Nedir?

Başlatan ekip6, 05.02.08/15:10

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ekip6

Alıntı yapılan: tanya - 27.11.07/00:21
     

Hep aklıma takılırdı küçükken ögretmenmi olsam subaymı diye.subay olmanın çok onurlu oldugunu biliyordum ama ögretmenlere ilişkin pek birşey yoktu halkımızın gözünde.ne alaka şimdi demeyin sonra ya
kalsın acıklaması .

     Sizlerle militarizmi ne oldugunu tartışarak bulmak istedim.bununla ilgili sizlerde biçok yazı okumuşsunuzdur.
bilgilerinizi esirgemeyin ,nedenmi herkez farklı yerden baktıgından daha geniş tartışma ortamıyla
ögrenecegimize inanıyorum.
     bir mantık sorusuyla tartışmaya başlayalım. Bir ülkede 'darbe'denilince hep aklımıza 'asker' gelir,nedendir?
şimdi ,iki sözcükteki üç harf birbirinin aynı diyerek mantıksız bir bağ kuracağımı sanıyorsanız,bana karşı ön
yargılısınız demektir.
     Yanıtı söylememi istiyorsanız eğer yukarıdaki cümlenin zaten soru olduguna dikkat etmediniz derim.
yanıtını bilsem zaten soru olarak sorarmıydım? o zaman birlikte arayalım yanıtını.

     böylesi bir konuya girerken ,belkide militarizim ,ordu ile birebir özdeş bir kavram olmadığı,
ordunun güvenlik tanımı dışında ,yönetme ve sosyal deger oluşturma  alanlarındaki egemenliği elinde
tutması ve bu egemenligi sürdürecek bir tarzda kendini örgütlemesi ile tanımlıyabileceği hususudur.
yani bir ülkenin ordusunun  varlıgından söz etmek o ülkede militarzmin varlıgını anlatmaz.

     ama bir ülkede örnegin bir ünüversite rektörü eğer ,gerekirse yüzbin şehit daha verir ve işgal altında
tuttugumuz o toprakları ,kanımızın son damlasına kadar koruruz ,diyorsa işte orda militarizmin olasılıgı
var demektir.
     evet nedersiniz bu olasılık var olup olmadıgını neye dayanarak söyleriz.cevapları verdikce militarizim nedir
sorusunada cevap bulacagız.

ekip6

Alıntı yapılan: kuzeys - 27.11.07/01:05

Alıntı yapılan: tanya - 27.11.07/00:21
           ama bir ülkede örnegin bir ünüversite rektörü eğer ,gerekirse yüzbin şehit daha verir ve işgal altında
tuttugumuz o toprakları ,kanımızın son damlasına kadar koruruz ,diyorsa işte orda militarizmin olasılıgı
var demektir.
     


sen soruları doğru sorda ondan sonra cevap bekle.. ülkesi olmayan biri nasıl böyle bir soru sorabilir anlamışda değilim...

Ülken olsaydı meserla bilirdin devletin ve milletinin  çıkarlarını nasıl koruyacağını değil 20 yaşındaki genci kudanktaki bebeği çekinmeden verirdin..

şimdi senin derdin bu değilki ayrımcı politikalar üreteceksin ya..

mesela sen tanya türk polisi tarafından korunan sen.. türk okullarını kullanan sen .vs ve yediği kaba tüküren sen...

neden bu konuları ırak sunucularındaki forumlara yazmıyorsun.. Kürt sorunu hakkında baya bi bilgi edinebilirsin.. hem ayrıca orda kürtde boldur bla bla bla takılırsınız.. o vara der sana sende here dersin açıklarsınız militarizmi..

forum faşizmini açıkladığınız gibi..

ekip6

Alıntı yapılan: tanya - 27.11.07/01:16


kuzeys ,neden ön yargılı davrandıgını daha önceki yazılarına baglıyorum.
kürt sorununu tartışıyor olmam .sadece dünya görüşüyle ilintili .kürt asıllı degilim bilesin .
ülkenin önde gelen sorunlarını tartışmanın seni neden rahatsız ettiğini anlamış degilim.
artı bugün kürt olsaydım başka yerlerde olurdum.senin söyledigin yerlerde degil.
forum da bulun konumum itibarıyla uygulamanın yanlış oldugunu anlattım sadece.

ekip6

Alıntı yapılan: kuzeys - 27.11.07/01:45

Militarizm ile Barışamayan Kadınlar
Savaş dönemlerinde savaşın kadınları güçlendirdiğine dair ekonomik temelli yaygın bir tez vardır. Bu teze göre kadınlar, savaş dönemlerinde çıkamadıkları kamusal alana çıkabilmiş, erkeklerin bıraktığı işlerin (tarla, fabrika gibi) başına geçmiş ve savaş boyunca ekonomik faaliyetleri onlar devralmışlardır. 20. yy. başında, kadınların hak kazanımları da bu görüşe bağlanır. Savaş dönemlerinde kadınların ekonomik alanda daha aktif oldukları doğrudur; fakat bu durum onların özgürleştiğini ve sistemin değiştiğini göstermemektedir. Çünkü savaşlar kadınları güçlendirmez; aksine savaşın tüm insanlar için getirdiği hayati tehditlerin yanı sıra kadınlar sadece kadınlık durumları ile ilgili çok çeşitli tehditlere maruz kalırlar. Tecavüz, savaş dönemlerinde stratejik olarak daha yoğunluklu uygulanan bir politikadır. Bu noktada kadın bedeni ile vatan özdeşleştirilir. Pınar Selek’in de dediği gibi: Savaş dönemlerinde…“Vatan, ülke dişileşir... Vatanın zapt edilmesi kadının başka erkekler tarafından kullanılmasını ya da tecavüze uğratılmasını hatırlatır.” Bu strateji aslında iki yönlüdür. Bir taraftan “düşman” askerler morallerini yükseltmek için tecavüzü bir araç olarak kullanırlar. Diğer taraftan da, kendi kadınlarının tecavüze uğraması aslında erkeğin yenilgisidir (namusu kirlenen aslında erkeğin ta kendisidir), ve böylece onun düşmana saldırması için bir motivasyondur.
Savaşlar devletin sağladığı sosyal haklar bakımından da kayıp dönemlerdir. Bu durum, kadınlar açısından; devletin sağladığı sağlık, eğitim, çocuk bakımı gibi hizmetlerin geri çekilmesi, böylece güçsüzleşmeleri demektir. Savaş döneminde cinsel şiddet ve sosyal hakların kaybı olgularının kesişimdeki en önemli örneklerden bir tanesi olarak Bosna Savaşı verilebilir. 1992–93 yılları arasında burada 20.000 Müslüman kadına tecavüz edilmiştir. Savaş koşullarından ötürü de büyük çoğunluğu kürtaj imkânı bulamamıştır. Savaş sona erdikten sonra da tecavüze uğrayan kadınlar ve gayri-meşru çocukları genelde toplumdan dışlanmışlardır. Tecavüz savaş sırasında Müslüman erkekler için Sırp askerlerine karşı bir motivasyon kaynağı olmuşken; savaş sonrasında bir utanç kaynağı ve psikolojik şiddetin sebebi olmuştur.

Kadınların militarizmden fiziksel olarak etkilenmesi için sıcak savaş durumu şart değildir. Askeri üslerin bulunduğu yerlerde kadına yönelik şiddetin her koşulda arttığı gözlemlenmiştir. Ulusal güvenlik söylemleri ile açılan yerli ya da yabancı askeri üsleri, o bölgede yaşayan kadınların güvenliğini sağlamaz. Tersine, bu bölgelerde kadınlar fuhuşa zorlanmakta, ayrıca tecavüz vakaları artmaktadır. Okinawa’daki anti militarist kadın hareketi de böyle bir sürecin sonucunda oluşmuştur. Okinawa’da yaşananları anlatmanın[4], sıcak savaşın olmadığı coğrafyalardaki militarizm ve kadın ilişkisini ortaya koymak açısından önemli olacağı kanaatindeyiz.

İlk olarak söylenmesi gereken, belli bir tarihte, belli bir coğrafyada sıcak savaşın olmaması şiddet ortamının olmayacağı anlamına gelmez. Okinawa’da da şu anda bir savaş bulunmamaktadır. Ancak bölgenin tarihine baktığımızda 2. Dünya Savaşı ve sonrası dönemde ülkedeki şiddet ortamının hiç ortadan kalkmadığını görürüz. 2. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın işgal ettiği Okinawa’da nüfusun dörtte biri savaşa bağlı sebeplerden dolayı ölmüş. Pek çok Okinawalı, şiddet ortamına dayanamayıp toplu intihar etmişlerdir. Ancak bazı intiharlar şüphelidir. Savaşta hemşire olarak çalıştırılan kız enstitülerinden öğrenci ve öğretmenlerin intiharları hala şüpheli karşılanmaktadır, Japon askerlerine hizmet etmeyi reddettikleri için öldürülmüş oldukları da iddia edilmektedir. Ayrıca yaklaşık 500 Okinawalı ve 1000 Koreli kadın Japon askerleri için kurulan 130 askeri geneleve zorla yerleştirilmişlerdir. Savaş bittikten sonra ise ülkedeki şiddet ortamının bittiğini iddia etmek güçtür. Bunun başlıca nedeni, bu kadar ciddi bir travmanın çok kısa sürede geçemeyecek olmasıdır. Diğer bir sebep ise Amerikan güçlerinin 1972’ye kadar bölgede kalması ve 40 kadar askeri üs açmasıdır. Savaşın bittiği tarih olan 1945’te bu yana ABD’li askerler 200’den fazla kayıtlı tecavüzde bulunmuş, bunların yüzde 60’ı için herhangi bir cezai işlemde bulunulmamıştır.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz şiddet biçimlerini daha çok kamusal alanda karşılığını bulan şiddet biçimleri olarak yorumlayabiliriz. Ancak özel alan deyince ilk aklımıza gelen ailede de militarizm kadınlara yönelik bir fiziksel şiddet olarak yeniden üretilmektedir. Müjgan Halis’in “Batman’da Kadınlar Ölüyor” adlı kitabındaki anlatılar bizim bu konudaki referans noktamızı oluşturdu. Buradaki anlatılarda ortaklaşan olgu; evin dışındaki şiddet ortamının kadınlara (eş ya da çocuk) şiddet ya da baskı olarak geri dönmesi idi. Bir taraftan dışarıdaki şiddet ortamı kadına yönelik şiddeti de beraberinde arttırmış, diğer taraftan da aile “reis”leri ki muhalif tavırları bile olsa, kadının kamusal alanı çıkmasını engellemişlerdir. İntihar eden kadınların, intihar sebeplerinin ortaklaştığı nokta ise bu şiddet ortamı ve yalnızlaşmadır. Kadınlar hakkındaki anlatıların çoğunda intihar etmeden önce bulundukları ortamdan gitmek istedikleri belirtilmiş ve gidemeyenlerin intiharların bu durumun etkili olduğu anlatılmıştır. Diğer bir taraftan zorunlu göçle yerlerinden edilen kadınların, hem göç ettirilirken yaşadıkları travmanın hem de gittikleri yerdeki koşullara alışamamalarının intiharlarındaki etkisinden söz edilmektedir. Bu veriler ışığında, Türkiye’deki son dönem namus cinayetleri tartışmasını sadece kültüre, töreye, geleneğe bağlamanın, bölgedeki koşullar ve militarist şiddet ortamının üstünü örttüğünü düşünüyoruz. Bu bölgede yaşanan intihar ve öldürme olaylarındaki kadınlar, dolaylı değil doğrudan militarist şiddet ortamının dolaylı değil doğrudan etkilenenleridir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz kadına yönelik militarist şiddet biçimlerinde devletin her zaman bir aktör olduğunu söylemek gerekir. Ancak çoğu zaman devlet gizil olarak işler. Devlet şiddetinin en çok açığa çıktığı militarist şiddet biçiminin ise gözaltında cinsel taciz ve tecavüz olduğu söylenebilir. Bu noktada Av. Eren Keskin’in “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi”ne bakmak önemlidir. Eren Keskin cezaevine girdiğinde siyasi tutuklarla beraber kalmıştır. Burada; kadınlarla konuşmaya başladıkça, daha önce çeşitli işkence hikâyeleri dinlemesine rağmen, kadınların hikâyelerinin çok daha farklı olduğunu gözlemlemiştir. Kadınlara bu konuda neden hukuki bir mücadele vermediklerini sorduğunda aldığı cevap hep korku olmuştur. Ancak bu korku, devlet korkusundan ziyade, kadınların kendi çevreleri ve mücadele arkadaşları tarafından dışlanmak konusunda yaşadıkları çekincedir. Bu durumda iki taraflı bir analiz yapmak gerekmektedir. Bir tarafta devletin kadın mahkûmlara uyguladığı işkence tekniklerinin cinsel olması; diğer taraftan da muhalif yapıların da kendi içinde ataerkiden arınmamış olduğudur. Eren Keskin bu durumu şöyle ifade eder: “Bu on yıllık çalışmada, cinsel şiddet yaşayıp da bu mağduriyetinin annesini üzmekten korkacak diye açıklamayan hiçbir kadın tanımadım.” Eren Keskin çalışmasını bu perspektifle, hukuki mücadeleyi temel alarak yürütüyor. Ancak hukuki mücadele konusunda da, hukuksal zeminin kendisinin ataerkil olduğunu belirtiyor. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi, Türk Ceza Kanunu’nda; kadına yönelik şiddet içeren suçların Genel Ahlak ve Aileye Karşı Cürümler başlığı altında düzenlenmiş olmasıdır. Eren Keskin’in yapmış olduğu bu proje, devlet kaynaklı şiddeti açığa çıkarması ve hukuksal yollarla bu şiddet ile mücadele etmesi açısından çok değerlidir. Aksi takdirde; kadınlar kendi yaşadıkları şiddeti deşifre etmeden ve diğer kadınlarla dayanışmadan, militarist şiddet ile mücadelenin mümkün olmadığı açıktır. Bu noktada, biz de çalışmamızın bundan sonraki kısmında dünyadan ve Türkiye’den kadınların militarist şiddet karşısında örgütledikleri direnişlerden örneklere bakacağız.

ekip6

Alıntı yapılan: kuzeys - 27.11.07/01:45

Savaş Karşıtı Kadın Örgütleri
Savaş karşıtı örgütlenmelerin büyük çoğunluğunda kadınların öncülük ettiğini görmekteyiz. Bunun nedenini kadınların doğaları itibariyle barışçıl olmalarına değil çalışma boyunca belirttiğimiz gibi savaşlardan ve militarizmden en çok etkilenenlerin kadınlar olmasına bağlıyoruz. Dünyadaki savaş karşıtı kadın örgütlenmelerinin en güçlü ve etkili olanlarının İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri gibi militarizmin ve aktif savaş halinin en yoğun olduğu ülkelerde olması pek tabii tesadüfi değil. Biz de çalışmamızda özellikle bu ülkedeki kadın örgütlerine bakacağız. Daha sonra bu örgütlerin birbirleriyle örtüşen ve ayrışan özelliklerini belirleyip çeşitli eleştiri noktaları sunacağız.

Barıştan Yana Kadınlar Koalisyonu (Coalition of Woman for Peace)
Barıştan Yana Kadınlar Koalisyonu 2000’de 2. İntifada’nın başlamasından altı hafta sonra, İsrail vatandaşı İsrailli ve Filistinli kadınlar tarafından kurulan bir örgüt. Temel amaçları adil barış ve İsrail’in demokratikleşmesi. Sadece İsrail ve Filistin arasındaki savaşa karşı çıkmıyorlar, aynı zamanda bu savaşı besleyen İsrail’deki militarizasyon süreçlerine de ciddi eleştiriler getiriyorlar. Temel ilkeleri işgalin bitmesi, kadınların barış görüşmelerine aktif katılımının sağlanması, 1967 sınırlarına geri dönülmesi, mülteci sorununun çözümünde İsrail’in sorumluluk alması, İsrail’in demilitarizasyonu, tüm İsrail vatandaşları için eşitlik. Barıştan Yana Kadınlar Koalisyonu bu saydığımız ilkelerde ortaklaşan pek çok kadın örgütünün bir araya geldiği ortak bir platform olarak düşünebiliriz. Birazdan bahsedeceğimiz Bat Shalom, New Profile, Siyahlı Kadınlar, Özgürlük ve Barış için Kadınlar Birliği gibi örgütler Barıştan Yana Kadınlar Koalisyonu’nda bir arada çalışmalar yürütüyorlar.

Bat Shalom
Bat Shalom 1993’te İsrail vatandaşı İsrail ve Filistinli feminist kadınlar tarafından kurulmuş bir taban örgütlenmesidir. Ancak bu örgütü tek başına düşünmek yanlış olacaktır çünkü sınırın öte tarafındaki Kudüs Kadın Merkezi (Jerusalem Center for Woman) ile kardeş örgütlerdir.

1989 yılında İsrailli ve Filistinli feminist kadın barış aktivistleri Brüksel’de buluştu. Bu buluşmanın sonuncunda kurulan diyalog daha sonra devam etti ve 1994 yılına gelindiğinde “Jerusalem Link” kuruldu. Sınırın İsrail tarafında kalan kadınlar Bat Shalom, Filistin tarafında kalan kadınlar ise Kudüs Kadın Merkezi altında örgütlendi. Bu iki örgüt ortak siyasal ilke ve amaçlar paylaşmaktadır ki bunların en temeli bir arada barış içinde yaşamdır.

New Profile
New Profile, İsrailli kadın ve erkeklerin İsrail’in militarist devlet ve toplum yapısına karşı 1998’de kurduğu bir feminist bir örgüttür. İsrailli kadın ve erkek vicdani retçiler de New Profile üzerinden örgütlenirler. İsrail’in sadece Filistin’e yönelik savaşkan politikalarına muhalefet oluşturmakla kalmaz İsrail’deki eğitim sisteminden yasalara, güvenlik politikalarından sivil topluma kadar hayatın, siyasetin ve ekonominin içine işlemiş militarizmi eleştirip buna karşı sürekli eylemler yaparlar.


Siyahlı Kadınlar(Women in Black)
Siyahlı Kadınlar bir örgütten ziyade ‘barış için eylemlilik ağı’ olarak tanımlıyorlar kendilerini. İlk olarak 1988’deki Birinci İntifada’nın hemen sonrasında kurulmuş. Siyah işgal ve savaşta ölenler için tutulan yasın sembolü. Ama siyah giyen kadınların şiddet uygulanan ya da uygulanması muhtemel yerlerde tuttukları nöbetler matemden ve pasifist bir duruştan ziyade askeri otoriterleri rahatsız eden, güvenlik söylemini tersine çeviren “aktif” bir meydan okumaya dönüşmektedir. İsrail’de başlayan bu eylemlilik ağı kısa sürede tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, İtalya, İspanya, Azerbaycan ve Sırbistan Siyahlı Kadınların aktif oldukları ülkelerin başında gelir.

Codepink
Codepink, Amerikalı kadınlar tarafından 2002’de kurulmuştur. Kuruluş amacı Irak Savaşı’nı sona erdirilmesine yönelik eylemlilikler yapmaktır. Ayrıca başka savaşların çıkmasını engellemek, askeri harcamaların başta sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamalara aktarılmasını sağlamak da vardır. Amerikan güvenlik politikasının ülkenin maruz kaldığı tehdit oranına göre çeşitli renklerle nitelendirdiği güvenlik alarmlarına karşı, Amerikalı savaş karşıtı kadınlar pembe alarm vermişlerdir. Süreç içinde Guantanamo’daki ya da Vicenza[5]’daki ABD politikasına karşı tavır almışlar, Iraklı kadınlarla dayanışmak için Irak’a gidip Savaş Gözlem Bürosunu kurmuşlardır.

Özgürlük ve Barış İçin Uluslararası Kadın Birliği (The Women's International League for Peace and Freedom)

Özgürlük ve Barış için Uluslararası Kadın Birliği 37’den fazla ülkede şubesi bulunan, genel merkezi New York’ta olan uluslararası bir sivil toplum örgütüdür. Temel ilkeleri savaşı ortaya çıkaran sebeplerle mücadele etmek, savaşın meşru bir araç olduğu algısını kırmak, tüm dünya ülkelerine silahsızlanma yönünde baskı yapmak, Birleşmiş Milletlerin demokratikleşmesi için diğer STK’larla dayanışmak, herkes için sosyal, politik ve ekonomik eşitliği savunmak ve çevre mücadelesine aktif destek vermek olarak sıralanabilir. Bu saydığımız amaçlara ulaşmanın yolunu uluslararası kamuoyuna şiddetten içermeyen baskılarda bulunmaktan geçtiğini ifade ediyorlar. WILPF 1915 yılında Avrupalı suffragetler tarafından 1. Dünya Savaşı’na karşı kurulmuş. Savaş sonrası ise, imzalanan barış anlaşmalarına karşı çıkmış, bunların yeni savaşların meydana gelmesini engelleyecek ilkeler temel alınarak tekrar hazırlanmasını talep etmiş. Afrika, Asya ve Amerika’daki pek çok ülkede başta şiddete ve ırkçılığa karşı olmak üzere pek çok alanda insan hakları mücadelesi vermiş.
Barış Anneleri
1996 yılında Türkiye’deki savaşın bitmesini isteyen kadınlar tarafından “Kürt ve Türk halkları arasında güçlü bağların kurularak özgür ve ortak vatanda bir arada kardeşçe yaşamın tesis edilmesi ve en temel ihtiyaç olan barışın sağlanması amacıyla” kurulmuş bir barış hareketidir.

Örgütlenmelere İlişkin Değerlendirme
Yukarıda sıraladığımız tüm kadın örgütlenmeleri ve bu çalışmada yer vermediğimiz daha niceleri; sadece hedefleri arasında barış kelimesini telaffuz ediyor olmaları ile bile çok değerli girişimlerdir. Ancak barışın bu kadar zor olduğu bir dünyada, barışın peşinden koşan tüm insanların dileklerine biraz olsun ulaşabilmelerinin de; eleştiri getirerek, gelişerek, yeniden gözden geçirerek olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle de, çalışmanın bu bölümünden sonra, kadın örgütlenmelerine dair hali hazırda var olan eleştirilerin özeti ve yorumunu yapmaya çalışacak ardından da biz kendi perspektifimizle bir kadın barış mücadelesini nasıl tanımlıyoruz, bu konuyu tartışacağız.

Barış talebi ile ortaya çıkan tüm kadın örgütlenmeleri için tabii ki de en önemli vurgu kadınlar olarak savaşa karşı durmalarıdır. Ancak bu noktada, kadınlık kavramı özellikle ataerkil yapılar ve aktörler tarafından hep yeniden tanımlanma konusunda ‘çekici’ bir kavram olduğu için, önemli bir risk göze çarpar. Bu da kadınların savaşa karşı olmalarının onların özleri itibariyle, savaşa ya da kavgaya-gürültüye karşı olmaları; uysal olmaları, kavga etmek konusunda güçsüz ve böylece kavga aleyhtarı oldukları yönündeki yorumlardır. Böylece, kadınların savaş karşıtı tavırları ve barış taleplerinin politik anlamı manipüle edilir. Ki bu söylemler çoğu zaman kadınlar tarafından, hatta bazen bu kadın örgütleri içinde geliştirilebilmektedir. Kadınların, kadınlık durumları ile ilişki içerisindeki mücadelelerinin özelliği ve anlamı saklı tutulmakla beraber; bahsettiğimiz özcü yaklaşımdan kaçınmak, ataerkinin sınırlarını zorlayan bir kadın hareketi için önemli görünmektedir. Bir yandan ‘barış’ talebinin kendisi; nasıl bir barış, hangi koşullarda bir barış ve kimlerin kimlerle barışı sorularının cevapları ile yüklü politik anlamları olan bir kavramdır. Yani apolitik bir barış söylemi çok mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de kadınların barış talebi politik ortamı yatıştırıcı ve politika dışı bir talep olmaktan ziyade politikanın tam ortasında konumlanabilir bir taleptir.

Bir diğer nokta da savaşa karşı olmanın sınırlarının nasıl belirleneceğidir. Bir barış örgütlenmesi çoğunlukla öncelikle kendi bölgesindeki savaşa karşı olarak ortaya çıkar; tabi çoğu zaman en mantıklı ve işler olan yol da budur. Ancak belli bir bölgedeki savaşa karşı olma durumu, savaşın akıl ve ahlak dışı bir yığın nedenselleştirilmesinin yapıldığı günümüzde tehlikeli olabilir. Haklı savaş-haksız savaş tanımlamaları bazen barışı temelinden sarsacak karşıtlıklar yaratabilir. Mesela; yukarıda bahsettiğimiz Okinawa örneğinde, Amerika’daki bir grup feminist Okinawa’da ve genel olarak askeri üslerdeki cinsiyetçi ve militer politikaları eleştirmektedirler ama üssün tamamen ortadan kaldırılması konusunda bir tavır belirtmezler. Çünkü üssün gerekli olabileceğini de düşünmektedirler. Ama Okinawa’lı kadınlar üssün kaldırılması gerektiğini düşünürler, çünkü onlar için bu üs yakın ve sıcak bir tehdittir. Aynı militer yapıya karşı birlikte hareket edebilecek kadınların, özellikle de Amerikalı kadınların kendilerini geri çekmeleri ile savaşa topyekûn karşı olan bir tavır örgütlemediklerini görüyoruz.

Tüm bu yorumlarda barış arayışının en önemli ayaklarından birini karşı olunan durumun sadece savaş değil, militarizasyon olarak tanımlanmasının mücadele etmek açısından önemli alanlar açtığı görülür. Cynthia Enloe’nun da çeşitli yazılarında belirttiği gibi; savaş yerine militarizm kavramını kullanmak, belli bir durumdan ziyade sürece bakmanın ve sınırlı bir alandan ziyade kültürlerarası bir düzlemde politika yapmanın, mücadele etmenin yollarını açar. Böylece kadınlar sadece sıcak savaş anındaki değil, mutfaklarındaki, yatak odalarındaki; yakınlarındaki alışveriş merkezindeki veya yemyeşil ağaçlarla kaplı askeri üsteki şiddetle, militarizasyonla ilgili olarak diyalog kurma ve mücadelelerini alternatif ağlar kurarak güçlendirme imkânı bulabilirler.

Sonuç Yerine…Biz de bu yazıyı yazan iki kadın olarak öncelikle barış talebimizden yola çıkarak militarizmi incelemeye karar verdik. Çünkü etrafımıza feminist bir merakla bakmaya çalışırken biz de fark ettik ki; sıcak savaşın, şiddetin yanında masum görünen, gizlenen ve evimizin içinde dolaşan militarizme bakmak da vazgeçilmez. Militarizmin bu haline bakmadan o en şiddetli can alan hali ile de mücadele edemiyoruz. Bu yüzden de barış talebimiz sadece savaşın karşıtı olmakla yetinemiyor. Bizce barış; tüm etnik, milli, dini, sınıfsal ve cinsel yönelim ve kimlikle ilgili kategorileri manipüle etmeden ve ama bu kavramlar ile yapılan ayrımlarla güçsüzleşmeden talep edilebilen bir barış olmalı. Yani bizce barış ancak politik bir proje olduğu takdirde bir talep haline gelebiliyor.   Feminist hareket için nasıl özel olanın kamusal olduğu ciddi bir açılımsa ve bu noktadan hareket ederek ataerkinin sınırlarını zorlayan politikalar geliştirilebilirse; barış için de militarizasyon kavramının önemli bir nokta olduğunu, barış yanlısı bir tavrın da ancak bu militarizasyon süreçlerine alternatif stratejiler geliştirerek örgütlenebileceğini düşünüyoruz.

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=331

ekip6

Alıntı yapılan: tanya - 27.11.07/11:55

kuzeys üzerinden..

Tanya al sana muhalif bir o kadar militarizm karşıtı bi yazı .. Türk den ve kürten öte düşünce ve nicelizm var..

ve her iki yazıyı kıyaslayınca senin kemikleşmen bariz bi şekilde ortaya çıkıyor. Kürt değilmisin o zaman provekatörsün üçüncü bi ihtimal daha varda onu düşünmek ve kabul etmek bile istemezsin eminim...
-------------
---------------------------------------------------------------------------------------------------------

yanlış düzene başkaldırmak...

provekatörlükse evet prrovektörüm...
dünya halklarının ayırt etmeden yaşanası bir dünya istemesi provekatörlükse evet prrovektörüm...
sınırsız bir dünya istemek provekatörlükse evet prrovektörüm...
kimliklerini ifade etmek isteyen halklara ,eziyet ederek asimile edenlere karşı durmak,provekatörlükse evet prrovektörüm...
ırkcılıga karşı durmak provekatörlükse evet prrovektörüm...
militarizme karşı durmak provekatörlükse evet prrovektörüm...
düşüncelerini acıkça ifade etmek ,provekatörlükse evet prrovektörüm...
evet ben provekatörüm, senin bozuk düzen anlayışına göre ....kuzeys

ekip6

Alıntı yapılan: güneşinkızı - 27.11.07/13:26

Militarizm kavramı durup dururken gökten düşmemiştir elbet!

Etki mutlaka tepkiyi doğurur fakat her tepki de sonuçta bir başka etkiyi gebe bırakır...Militarizmin temelinde olan güdü budur, peki farkı nedir?İşleyişi; sitem tıkandığı anda, kullanacağı gereçlerle belirlenir?

Yaşadığı toplumda militan olmayan insan yoktur diye düşünüyorum!

Savaşa karşı duruş ta bir militarizmdir...

ekip6

Alıntı yapılan: tanya - 28.11.07/20:28

Avrupa’da bayramlarda askeri tören düzenleyen iki ülkeden biri Türkiye; Diğeri de Fransa. TC bir yığın yamukluğu için kendisine Fransa’yı örnek gösterir. Ancak hangi konu örnek gösterilirse onun biraz inceliğine bakıldığında TC’de herşeyin tek yanlı olduğu ortaya çıkar. Bunun en ünlü örneğini üniter devlet oluşturur. Kelimedeki benzerliğin sanki muhtevaları da eşitlediği gibi bir anlayış hakim TC devlet adam ve kadınlarında. Üniter devlet Fransa’da her milliyetin kendi dilini resmi olarak kullanma özgürlüğü ve hatta adı federasyon olmadan merkezden apayrı yasaları olan bölgeleri vardır. Siroz olduğunda Atatürk gibi önemli bir adam olacağını sananlar ülkesinde bunun yadırganacak bir yanının olmaması gerekir.

Türkiye’de okullar Milli savunma bakanlığından daha farklı bir mantıkla örgütlenmemiş olan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır. Karakteristik bir belirleme bu. Yani öğretimden önce gelen eğitim. elli bilgilerin küçük insanlara verilmesinden önce onlara belli bir ruhsal şekillenme veriliyor. Öğretim pek iyi olmasa da eğitimin çok başarılı olduğuna toplumsal pratik tanıklık ediyor. Şiddet “değerine” bağlı olarak şekillendirilen küçük insanlar kendilerini ezebilecek olanların önünde eğilirken ezebileceklerini akıllarında sıraya sokuyorlar. Hatta bu sırayı çabucak yapabilmeleri için öğretmenleri yol gösterici oluyor.

Okullarımız askeri birlikleri kendisine örnek almış gibi. Öğretmenler subay, öğrenciler de er. Nasıl askerlikte mutlak disiplin aranıyor ise okullarda da benzeri bir eğitim okula başlanılan ilk günde başlatılıyor. Sözde sınıf ayırımlarını ortadan kaldırmak üzere önlük adı verilen kara ya da mavi bir entari giydirilip, hikmeti nedir bilinmez beyaz bir yaka da boyunlarına dolandıktan sonra okul avlusunda tanımadıkları bir öğretmen tarafından sıraya sokulup, “hazırol-rahat” emirlerine uymaya alıştırılıp sınıflara alınan minikler artık o zamana kadar oldukları çocuk olmaktan çıkıyor ve “varlığını Türk varlığına armağan ederek” özel bir duruma girmiş olduğunu kabul ediyor. Bu çocuğun dünyasında nicel bir dönüm noktası oluşturur. Daha önce de evde sokakta şiddetle tanışılmıştır ama şimdi örgütlü ve her yandan kuşatan bir şiddet ortamına gelinmiştir.

Hergün tekrarlanan bu törenler tam tamına bir şartlı refleks oluşturur. Zil sesine şartlanmış Pavlovun köpeklerinin gösterdiği reaksiyonların benzeri bu eğitim sisteminin sonucu olarak karşımıza çıkar. İçine girilen durumun sorgulanamaması için aptallaştırılma eyleminin bir parçası olarak tüm insanlığı kendinden aşağıda görmeyi dayatan şoven bir milliyetçilik anlayışı, insanları aslında dışta bırakan ve taşa toprağa ve o toprağın altında yatan “şehitlere” bağlılığı esas alan bir yurtseverlik, “Türk olduğu için, doğru ve çalışkan olan” ve “varlığını Türk varlığına emanet etmiş” insanın, bütün dünyanın kendisine düşman olduğu gerçeği karşısında içinde bulunduğu “şartlı refleksi” sorgulayabilmesi hemen hemen imkansızdır.

ekip6

Alıntı yapılan: ice - 29.11.07/18:56

Avrupa deyince sadece AB ülkelerini kastediyorsak tamam ama eski sovyet cumhuriyetlerinin hepsinde aynı militarist anlayış günümüzde de hala egemen ne yazıkki.