16.07.19/22:26

Kuran ve Evrim Teorisi

Başlatan deniz, 17.06.04/11:43

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

baretta1

Evrimi Reddetmek Bilimi Reddetmek Değildir

Günümüzde tüm canlıların evrimsel bir süreç sonucunda meydana geldiklerini savunan Müslümanların sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Bunun nedeni ise bu kişilerin bilgi eksiklikleri, hatalı bakış açıları ve özellikle bilimsel konulardaki bazı yanılgılarıdır. Bunların en başında ise evrim teorisinin bilimsel ve kanıtlanmış bir gerçek olduğu yanılgısı gelir.

Oysa bu kişiler kesin olarak bilmelidirler ki; evrim teorisi, günümüz bilimsel gelişmeleri karşısında tüm dayanaklarını yitirmiştir. Gerek moleküler düzeyde, gerekse biyoloji veya paleontoloji alanlarında yapılan bilimsel araştırmalar, canlıların evrimsel bir süreç sonunda meydana geldikleri yönündeki iddiaları tamamen geçersiz kılmıştır. Bilimsel gerçeklere rağmen evrim teorisinin bu kadar gündemde tutulmasının altında yatan neden ise evrimcilerin yaptıkları demagojiler, yanlış örneklendirmeler, kelime oyunları, kullandıkları çarpık mantık örgüleri ve hatta kimi zaman sahtekarlıklarla halkı yanıltmaya çalışmalarıdır. Evrimcilerin, halk tarafından anlaşılmayan bilimsel terimleri kasten yoğun olarak kullandıkları konuşma ve yazıları analiz edildiğinde, aslında hiçbir delil öne süremedikleri görülür.

Darwinist yayınlar dikkatle incelendiğinde bunu görmek mümkündür. Bu yayınlarda somut bilimsel delillere dayalı bir anlatım yok gibidir. Evrim teorisinin temel açmazları birkaç cümle ile geçiştirilir, öte yandan doğa tarihi konusunda pek çok masalsı senaryo yazılır. İlk canlılığın cansız maddelerden nasıl meydana geldiği, fosil kayıtlarındaki büyük boşluklar, canlılardaki kompleks sistemler gibi temel konuların üzerinde hiç durmazlar. Çünkü açıklayacakları her ayrıntı amaçlarına ters düşecek ve kendi teorilerinin çürüklüğünü gözler önüne serecektir.

İşte Müslüman evrimciler de evrim teorisinin bu sözde bilimsel görüntüsünden etkilenirler. Özellikle de Darwinistlerin kullandıkları "evrim teorisine inanmayan dogmatiktir", "evrim teorisine inanmayan bilimsel değildir" şeklindeki asılsız sloganlardan tedirgin olur ve inandıkları gerçekten taviz verirler. Bilim dünyasında yaşanan gelişmeleri, evrim teorisindeki çelişkileri ve bu teorinin iddialarının tüm geçerliliğini yitirdiğini bilmediklerinden din ile evrimi bağdaştırmaya çalışırlar.  

I_M_A_N

15.08.04/21:18 #11 Son düzenlenme: 24.08.07/15:51 anka
İnsanın Tekevvünü

Ey nuru irfana talib olan hak yolcusu !

Fikren seyahate çıkar da derin maziye doğru bir gezinti yaparsak
insan tarihinin kaç türlü taksimata uğradığını seyrederiz!

Bu seyirde önce; ismeti tefekkür ve çocuk fikirlilik devresini görürüz.
Sonra aklın neticeler verdiği ve maarifi ilham devresi görülür.

Bunu takiben de tecrübe ve fen devresi gelir !
İşte böylece üç devre meydana çıkmış oluyor.

Birinci devrenin başlangıcı ne vakit diye sorulacak olursa
beşerin yer üzerinde zuhuriyledir diye cevap verilir.

Yalnız bu devreler arasında kat'i bir fasıla tayini mümkün değildir.

Mesela şu üçüncü devre denilen fen ve tecrübe devrinde bile bugün
bu dünya yüzünde ateş yakmasını bilmiyen kullandığı alet ve edevatı
taştan başka bir şey olmıyan ifadeye muktedir bulunmıyan vahşiler de
mevcuttur.

Biz kat'i olarak beşerin zuhuru kaç seneliktir bilmiyoruz.

Her insanın muvakkat bir çilehanesi olan şu dünyanın ömrü ne kadardır,
kat'i bir şekilde sezemiyoruz.
Kürede hayat nasıl ve ne vakit başlamıştır,layıkıyla anlatamıyoruz.

Yalnız beşeriyetin fahri ebedisi büyük peygamberin
şöyle bir fermanı Ahmedisi var :

İnnallahe Haleka ademel malum Bade miete elfe elfe adem

Bu küre malum olan Ademden evvel, yüz binlerce Adem devresi geçirmiştir.

İşte kan ve kemik torbasından ibaret olan, cismi boynunun aldığı kadar
bir çukura sığan, fakat o içinde sessiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan manası,
idrakinin azameti alemlere sığmayan insan, bu muammaların
karşısında aciz kalmıyor. Nazarını arşı Rahmana çeviriyor.
Hilkatin evvelini arıyor, sahibini taharri ediyor.
Karanlıkları vicdan nuruyla parçalıyor, araştırmasına devam ediyor.
Nihayet ilhamın ineceği mahal bulunan vicdanına vaki olan tecelli
ile aradığında muvaffak oluyor ve (Allah var) diyor.

Ey hakikat yolcusu !

İnsan asude kaldığı vakit hilkate ibretle nazar ederse,
acaba, bu alem ne vakit var olmuştur ? diye bir sual sorar.

Halbuki, alemin tekevvünü yani peyda oluşu, bir zaman meselesi değildir.

Tekevvünü alem, ta... ebediyete ve ezeliyete kadar giden muammanın
tamamıyla halli de, fennin kudreti ihtivası dahilinde değildir.

Vakıa, yüz bin asırdan beri yedi kudretin hayat ışığını uyandırdığı
söyleniyorsa da, bu sözde bir hakikat olarak kat'iyen ifade edemez.

Çünkü bizim naçiz arşınımızla, senelerimizle alemin hayatını ölçmek
pek kolay bir şey değildir.

Bununla beraber insan, hayat nasıl başlamıştır ? diye yine sualini sorar.

İşte İnsanın, bu muazzam ve dehşetli suale cesareti,
manasının ebediliğine ve ruhunun mahvolmayacağına onun ebediyetle
bir ittisali olduğuna apaçık bir delilidir.

DİKKAT !

Hayat, hakkın bir sırrı ve bir emri ezelisidir. Onun her noktada zuhuru,
bizim idrakimize göre bir mebde, bir meade maliktir.

Hayatın bir emri hak olduğunda hiç şüphe yoktur. Bununla beraber
başlangıcı bize mechul kalmıştır ve ihtimal ki bu acaip sırrı, vicdanen ve
ilhamen hisseden insan, fennen hiç bir vakit keşfedemeyecektir.

Yalnız şurası bilinmelidir ki : Her emir, hakka nisbetle bir fiili daim
ve zamansız kaimdir.

Evet bu mevcudat, hak ile kaim ve onun aşkıyla daimdir.


Ummanı gayıpten, bu alemde her ne peyda olmuş ise, bu kaideyi asliye tabidir.

Bu her zerrede müşahede edilmektedir.

Bu öyle bir akıntı ile giderkir ki : Basitten mürekkebe, ednadan alaya, nakıstan kamile
doğru devamlı ve nihayetsiz bir surettedir.

Hiç durmaksızın seyrini ikmal etmektedir.

İşte buna fen usulü evrim diyor. Din de, seyri sülük diyor.

Şu mezahirde bu sayısız yeni çıkan hadislerden her hangisini, ayrıca nazarı
tetkike alırsak; onun bir mebde-i, bir de mead-ı olduğunu görürüz.

Küçük, büyük görülen ve görülmeyen her zerre, her katre, her manzume,
her alem bu kaidenin mahkumudur.

Her gün her dakika, her anı gayri münkasem icrayı fiil eden kanun tekamül,
tekemmül ede ede şekilden şekille tahavvül ede ede şu levhai hayat meydana
gelmiştir.

DİKKAT !

Fen adamları, bunu pek yakın bir zamanda söylerlerken  
büyük kitap Kur'anı Mübin :

Külle yevmin hüve fi şen Rahman \29

fermanı ilahisiyle on beş asır evvel beyan etmiştir. İmamı Ali efendimiz,
ayeti celiledeki "yevm" kelimesini (an) ile tefsir buyurmuşlar ve bu işin
inceliğini duyurmuşlardır.

İNSANIN TEKEVVÜNÜ

İnsanın, elli eltmış kiloluk kan ve kemik torbasından ibaret olan
cesedi tetkike alınırsa ; insan ceseden bir hayvan olduğundan
bu tekevvünü düşünmek için ; fikrin uzun boylu yorulmasını mucip bir şey yoktur.

Her yeni çıkan hali, hadiseyi her mevcudu izhar eden kudreti mutlaka,
bu alemi kainatta meydana getirdiği değişmez emirleri ve kanunları mucibince,
insanı da sahayı mevcudiyete atmıştır.

Fakat insan bu zuhurda, ayrı bir mazhariyete sahip olmuştur.

Evet, dendiği gibi insan, yalnız iki ayaklı tüysüz bir mahluk olsaydı bu kadar
dedikoduya hacet var mı idi, insan, tefekküre ve düşündüğünün bir çok
kısmını tatbike kendisini muhit olan eşyanın büyük bir kısmını tağyir ve
tebdile muktedirdir. Asası buna müsait ve müsteit olarak zuhur etmiştir

Yani İnsan, bugünkü şekliyle insan olarak zahir olmuştur.
Bu namütenahi alemler, vicdanı insaniyi ihtivadan aciz iken,
vicdanı insan, bu kainatı ilmen ihtiva eder bir anda yaradılmıştır.
Zira insan, idrak ve tefekküre muktedir olarak tecelli etmiştir.
Onun için nüshai kübradır (Büyük alemdir), müstakil bir varlıktır.
------------------------



Yalnız nazarı hakikatte meşhud olan ancak hak olduğunu göremiyen
kalb bu manadan gafildir.

Eğer insan istiklali tam üzere yaratılmamış olsa idi, yani vechi insan;
zat nurlarının parladığı yer olmasa idi, hiç melekler ona hudu' ile secde ederler miydi ?

Melaikenin Ademe etdiği secdenin yine hakikatde Cenabı Hakka raci olduğu
pek aşikardır. O halde o müstakil bir varlıktır.

Hulasa: İnsanın hakikatini tarif, kitabı aklın verasıdır.

Zira insan, zatın görüldüğü yerdir.


Nazarı mecazide sen de varsın, ben de varım, eşya da var.
Bir gün gelir sen aslına, bende aslıma, herşey aslına.
Binaenaleyh hakikatte varoloan ancak Allah. Herşey onunla kaim,
onun aşkıyla daimdir. Bunu içinden duyana kalp sahibi denir.
Büyük kitap Kur'anı Mübinde : mevize zikri hak herkes için değil, kalbi olana
vardır diye açık ilan eder.

Hazreti Mevlana buyuruyor :

Nitekim can ten, ten candan gizli değildir, ve lakin kimseye
canı görmeğe destur verilmemiştir.

Bu gözle o görülmez, bununla beraber onun tasarrufu, asarı da meydandadır.
Onun için beden aynasından ruhun cemali seyredilir.
Fakat aynen görmek mümkün değildir.

DİKKAT !

Ayna kırılmakla o cemale bir zarar gelmez.

Bu mevzuu biraz açayım umuru hariciye misal vermeden geçemiyeceğim...
Bir adam bir kürsüye çıkmış çok güzel konuşuyor. Çok mühim şeyler beyan ediyor,
siz de geriden işitiyorsunuz, sözler hoşunuza gitti,
şu adamı göreyim diyorsunuz, koşarak geliyorsunuz,
fakat kürsünün gerisinde yasakçı var, yasak diyor.Yalvarıyorsunuz,
yahut müsaade et şu adamın yüzünü göreyim, hayır,
yasak öyle emir almışız. Sözlerini işitiyor musun, anlıyor musun...
işitiyorum, anlıyorum amma ne olursun yüzünü göreyim, olmaz,
pek merak ediyorsun bak karşıdaki aynaya karşıda ayna var. Oradan seyret.
Dikkatle bakıyorsun, konuşan adamı görüyorsun, fakat aynı mi ? Meğer o konuşan
adama da emir verilmiş, sen karşıdaki aynadan başka tarafa bakmayacaksın !

Biri geliyor, aynaya bir taş atıyor. Ayna parça, parça oluyor, fakat konuşana
bir zarar oluyor mu ? Hayır. Belki daha ziyade genişliyor. Zira ayna kırılmazdan evvel
mukayyet idi, Yüzünü başka tarafa çeviremiyordu. Şimdi kayıttan kurtuldu her tarafa
çeviriyor, daha etraflı görüyor.

Şu misalden ölüm denilen şeyinde ne olduğunu anla !


gerilla




DARWIN EFSANESİNİN SONU


Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan bir efsane olan evrim fikri, 19. yüzyılda kapsamlı bir teori olarak ortaya atıldı. Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme, Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerinin Allah tarafından ayrı ayrı yaratıldıkları gerçeğini reddediyordu. Darwin'e göre, tüm türler ortak bir atadan geliyorlardı ve zaman içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı.


Darwin'in teorisi, hiç bir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu. Hatta, Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori bir çok önemli soru karşısında açık veriyordu.


Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini güçlendireceğini umuyordu. Ancak gelişen bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer dayanaksız bırakmıştır. Öyle ki evrim teorisi bugün, lehinde yürütülen tüm propagandalara rağmen, Avustralyalı ünlü moleküler biyolog Michael Denton'ın Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında vurguladığı gibi "kriz içinde bir teori"dir.


Darwinizm'in bilim karşısındaki yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir:


1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır.


2) Teorinin öne sürdüğü "evrim mekanizmaları", gerçekte hiç bir evrimleştirici etkiye sahip değildir.


3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır.



Hayat Tesadüfen Ortaya Çıktı İddiasının Geçersizliği

Darwin teorisini 1800'lerin ortasında geliştirmişti. O dönemin en dikkat çekici özeliği ise, bilim düzeyinin bugünle kıyaslanamayacak kadar geri olmasıydı. Ne Darwin ne de teoriye öncülük eden diğer isimler, canlıların nasıl üredikleri, nasıl bir biyokimyaya sahip oldukları, kalıtımın nasıl gerçekleştiği gibi konularda hemen hiç bir bilgiye sahip değillerdi. Canlılığın detayları gözlemlenemediği için, hayatın tesadüfen ortaya çıkmış ve yine tesadüflerle gelişmiş olabileceği iddiasını makul gösterebilmişlerdi. Oysa 20. yüzyılın gelişen bilimi, canlılığın detaylarında evrimcilerin hiç ummadıkları kadar karmaşık bir bilgi ve plan olduğunu ortaya çıkardı. Darwin ve yandaşları "bir hücrenin oluşması için gerekli kimyasalları karıştırıp uzunca bir süre beklemek yeterlidir" diyorlardı. Oysa 20. yüzyılın ikinci yarısında modern elektron mikroskoplarının altında incelenen canlı hücresi, bambaşka bir tablo ortaya koydu. Hücrede o denli karmaşık bir tasarım vardı ki, bu yapının tesadüfen oluşması, ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle'un ifadesiyle, "bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması" kadar imkansızdı. (Fred Hoyle, Nature, 12 Kasım 1981)


Hatta bu benzetme bile yetersizdir; çünkü insanoğlu ulaştığı teknolojiyle Boeing 747 yapabildi, ama bugün hala dünyanın hiç bir laboratuvarında tek bir canlı hücresi bile sentezlenemedi.


Peki bu neyi gösterir? Bu kadar karmaşık bir yapı, evrim teorisinin iddia ettiği gibi tesadüflerle ortaya çıkmış olamaz. Nasıl bir saat, çarkların tesadüfen meydana gelmesiyle oluşamaz ve kendisini yapan bir saatçinin varlığını ispatlarsa, hücre-ve canlılığın tüm diğer parçaları-kendilerini yaratan üstün bir Yaratıcı'nın varlığını ispatlar.


Bugün evrim teorisini kriz içine sokan en büyük gerçeklerden biri budur. Nitekim hiç bir evrimci canlılığın tesadüfen nasıl ortaya çıktığı sorusuna cevap aramaya bile çalışmamaktadır.







Hayali Mekanizmalar

Canlılığın yeryüzünde tesadüfen ortaya çıkmasının imkansız oluşu gibi, canlı türlerinin birbirlerine dönüşmesi de imkansızdır. Çünkü doğada böyle bir güç yoktur. Doğa dediğimiz taşı, toprağı, havayı, suyu oluşturan bütün, bilinçsiz atomların bir toplamıdır. Bu cansız madde yığını, bir solucanı balığa çevirecek, sonra onu karaya çıkarıp sürüngen yapacak, sonra kuş yapıp uçuracak ve en son olarak da insana dönüştürecek bir güce sahip değildir. Bunun aksini iddia eden Darwin, "evrim mekanizması" olarak tek bir kavram öne sürmüştü: Doğal seleksiyon. Doğal seleksiyon doğal seçme demektir. Güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşabilen zebralar hayatta kalacaktır. Ama elbette bu mekanizma, zebraları evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin fillere dönüştürmez.


Nitekim doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir gözlemlenmiş delil yoktur. Ünlü bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle itiraf eder:


"Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur. (Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC)


Doğal seleksiyonun hiç bir evrimleştirici etkiye sahip olmadığını gören evrimciler, 20. yüzyılda iddialarına bir de "mutasyon" kavramını eklemişlerdir. Mutasyonlar, radyasyon gibi dış etkenler sonucunda canlıların genlerinde meydana gelen bozulmalardır. Evrimciler ise bu bozulmaların canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler. Bu iddia bilimsel veriler tarafından yalanlanmaktadır. Çünkü gözlemlenen tüm etkili mutasyonlar, canlılara sadece zarar verirler. Mutasyonlar insanlarda mongolizm, Down Sendromu, albinizm, cücelik, orak hücre anemisi gibi zihinsel ya da bedensel bozukluklara ya da kanser gibi hastalıklara neden olmaktadırlar.


Bugüne dek, canlıların genetik bilgisini geliştiren tek bir mutasyon bile gözlemlenememiştir. Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, bir evrimci olmasına rağmen "ne kadar çok sayıda olurlarsa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir evrim meydana getirmezler." itirafında bulunur. (Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 88)







Evrimin Fosil Kayıtlarındaki Çöküşü

Evrim teorisi, 20. yüzyıldaki bir diğer büyük hezimetini de fosil kayıtlarında yaşadı. Evrimin öne sürdüğü ve canlıların ilkel türlerden gelişmiş türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi beklenen "ara geçiş formlarına" (örneğin yarı balık-yarı kuşlara ya da yarı sürüngen-yarı memelilere) bir türlü rastlanamadı. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamış olsalardı, bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması ve bunların fosillerinin bulunması gerekirdi. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aradılar, ama tek bir tane bile bulamadılar. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder: Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (Derek A. Ager. "The Nature of the Fossil Record". Proceedings of the British Geological Association, vol. 87, no. 2, s. 133)


Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir.

Sonuç

Tüm bu bulgular, 20. yüzyılın sonunda evrim teorisini kesin biçimde geçersiz kılmıştır. Ancak bu gerçek dünyanın çoğu ülkesinde kamuoyundan gizlenir ve insanlar evrim masalları ile aldatılmaya devam edilir. Evrim dogmatik bir ısrarla savunulur. Bunun tek nedeni ise, bazı çevrelerin, yaratılış gerçeğini ve dolayısıyla Allah'ın varlığını ideolojik ve felsefi nedenlerle kabul etmek istemeyişleridir. Yaratılış karşısında öne sürülebilecek tek alternatif evrim olduğu için de, ısrarla bu bilim dışı efsaneyi yaşatmak istemektedirler.  

buz

21.10.04/13:56 #13 Son düzenlenme: 21.10.04/14:33 buz
Farzedelim ki Darwin teorisi ve ya ona yakın bir şey kanıtlandı,bu Yaratıcı'nın yokluğunu kanıtlar mıydı acaba..Yani varlıkların ayrı ayrı tasarlanmış -yaratılmış olması onların evrimin savunduğu bir mantık içinde insanlara sebep ,sonuç ilişkilerini kurabilecekleri bir düzende ortaya çıkarılmış olmasına engel mi ....Şunun gibi bu,bir öykünüz var ve kahramanları belli,ancak siz olayın kurgusu içinde belli zamanlarda onları ortaya çıkartıyorsunuz.Kısaca bilim O'nun yokluğunu kanıtlayamaz,kanıtlayamayacak  ,çünkü bilimin bunun için harcadığı emeğe gerek yok ,O yok olsaydı kendine düşkün insan çoktan O'nun olduğu fikrini terkederdi,bence.
Yazı için teşekkürler Gerilla.

deniz

zaten evrim teorisi kurana ters düşmez.
bu dincilerin neden darvin duyunca nevirleri döner anlamıyorum :)

buz

Evrim teorisi üzerine çalışmış İslam filozofları var,bulmaya çalışıyorum,bulursam eklerim.

marcos

22.10.04/01:24 #16 Son düzenlenme: 22.10.04/01:25 marcos
Sevgili Maymun arkadaslarim..Harun Yahya ve ekibi gibi konusmayin..


Everim teorsi bir gercektir
Hey ay biri cikip Darwin efsanesi sonu diyor bisey cikmiyor..Evrim teorisi darwinden önce ortaya atildi ancak Darwin sistematiklestirdi. Evrimsel degisimin mekanizmasını simdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karsısında Darwin'in göruslerinin özu hala saglamlıgnı koruyor...

Newton yercekimi ilkesiyle, devinim yasalarında nasıl yerini almıasa, Darwin de, insanın, ottan cicegeee, amipten maymuna uzanan, organik dunyanın bir parcası oldugunu göstermistir.

gerilla

maymun arkadaşım marcos
AlıntıEverim teorsi bir gercektir


teori:Kuram, nazariye, gerçekliği ispatlanmamış bilimsel idda.

AlıntıNewtonun yercekimi kanunu


kanun: Geçerli olan kural, Yasa,

sanırım teori-kanun farkını anlamışsındır


kuzeys

Eyyt be maynun atalrımız bizi ikinci kez geçecekken sizin konuştuğunuz konuya bakın.. Bilmiyomusunuz atalrımız tanrıların lanetinden yavaş yvaş kurtulmaya başladır. Tv lere çıkıyor film dizi çeviriyorlar..hatta bilem bilgisayar kullanıyorlar telefon ediyor.. ee yemek içmek sıçmak.. sevişmek zaten var.. uydurun uyduru bakalım.. yok zoruma giden yaşan tarihin hiçe sayılması... ATALAR YAŞIYOR VE YAŞAMAYA DEVAM EDECEK . DİYALEKTK DENİLEN ZIMBIRTI BUNU SÖYLÜYOR..

kursatotcu

önce Darwin ne demiş bir bakalım:
  "türlerin kökeni" türkçeye çevrilmiştir.
    bu belkide teoriye karşı öne sürülebilecek en aşikar ve ciddi itirazdır   öyleyse neden her jeolojik oluşum ve her katman bu tür ara bağlar ile dolu deği?...  inancıma göre bunun açıklaması jeolojik kayıtın son derece kusurlu ve noksan oluşunda yatmaktadır (53) ... Bu jeolojik kaydın kusurlu olduğu görüşünü reddeden haklı olarak tüm teoriyi de reddedecektir (54)
   Bununla akraba olan bir başka zorluk vardır ki çok daha ciddidir demek istediğim hayvanlar alemnin birkaç ana kısmına ait olan türlerin bilinen en altaki fosilli kayalarda birdenbire ortaya çıkması hali. Aynı gruptaki tüm mevcut türlerin tek bir atanın soyundan geldikleri yolundaki beni ikna eden argümanların çoğu eşit oranda bir kuvvetle bilinen en erken türler içinde geçerlidir mesela kambriyen ve silüryen döneme ait trilobitlerin kambriyen dönemden çok önce yaşamış olması gereken ve de muhtemelen bilinen herhangi bir hayvandan çok farklı olan bir kabuklunun soyundan türediği şüphe götürmez sonuç olarak eğer teori doğruysa en alttaki kambiryen katman  tortullaşmadan önce kambryen çağdan günümüze dek geçen tüm süre kadar veya belkli de bundan çok daha uzun dönemlerin geçtiği ve bu uzun dönemler esnasında dünyanın canlı yaratıklarla dolup taştığı tartışılmazdır. niçin kambriyen sistemden önce var olduğu düşünülen bu en önceki dönemlere ait fosilce zengin tortular bulamadığımız sorusuna  hiç bir tatmin edici cevap veremiyorum...  mevcut durum anlaşılmazlığını korumak zorunda ve bu durum burada ele alınan görüşlere karşı geçerli bir argüman olarak haklı bir şekilde öne sürülebilir. (55)
(53):Charles Darwin, the origin of species (türlerin kökeni), ( Chicago Britannica,1952) s: 152
(54) s: 179
(55): s:163-164
Kitap:  İnsanın  Türeyişi          Yazar: Darwin
     sayfa:226: her evrimci beş büyük omurgalı sınıfının yani memelilerin, kuşların, sürüngenlerin, ikiyaşayışlıların ve balıkların bir tek ilk örnekten (prototyp) türediğini kabul eder çünkü hepsinin özellikle embryonel dönem boyunca ortak yanları pek çoktur balıklar sınıfı organlanma bakımından en aşağı durumda bulunduğu ve yeryüzünde öbürlerinden önce belirdiği için omurgalılar aleminin bütün üyelerinin balığa benzer bir hayvandan türediği sonucuna varabiliriz. Maymun, fil, kalibri , yılan kurbağa, balık vb. gibi birbirinden pek başka hayvanların hepsinin aynı ana-babadan türeyebildiği inancı doğa tarihindeki son ilerlemeyi izlememiş kimselere  pek garip görünecektir. çünkü bu inanç bugün birbirine hiç benzemeyen bu biçimlerin hepsini birbirine sıkıca bağlayan canlıların eskiden yaşamış olduğunu üstü kapalı olarak söylemek demektir.
  sayfa: 232: bütün memeliler sınıfının atalarının iki eşeyli olmaktan VAZGEÇTİKTEN uzun zaman sonra her iki eşeyinde süt verdiği,  v e yavrularının böylelikle beslendiği keselilerde ise her iki eşeyinde yavrularını keselerinde taşıdığı başka bir görüş olarak söylenebilir.
Sayfa 235: omurgalılar aleminde belli belirsiz tanımayı başarabildiğimiz en eski atalar görünüşe göre bugünkü tulumluların (Ascidians) kurtçuklarına (larvae)  benzeyen bir grup deniz hayvanından oluşuyordu. bu hayvanlar batrak gibi az organlanmış bir grup balığın doğumuna yol açmış olabilir ve onlardan parlak pullu balıklar ve onlardan da karamaruya benzer başka balıklar gelişmiş olmalıdır böyle balıklardan iki yaşayışlılara (Amphibia) geçmemize küçük bir adım yeter. kuşların ve sürüngenlerin bir zamanlar sıkı sıkıya birbirlerine bağlı olduklarını ve tekdeliklilerin bugün memelilerle sürüngenleri önemsiz ölçüde birleştirdiğini görmüştük ama bugün daha yukarı olan üç hısım sınıfın yani memelilerin kuşların ve sürüngenlerin daha aşağı omurgalı sınıflarından yani iki yaşayışlılardan ve balıklardan hangi türeme çizgisini izleyerek doğduğunu hiç kimse söyleyemez memeliler sınıfında eski tekdeliklilerden eski keselilere ve onlardan etenlilerin (placental mammals)  ilk atalarına çıkan basamakları izlemek güç değildir. böylece makigillere (Lemuridae) yükselebilmekteyiz. ve onlarla insanımsımaymungiller (simiadae) arasındaki uzaklık çok büyük değildir. insanımsımaymungillerde iki büyük dala, Yeni dünya ve Eski dünya maymunlarına ayrılmıştır. ve sonunculardan çok uzak bir dönemde evrenin mucizesi ve övüncesi olan insan türemiştir.  böylece insana pek uzun ama soylu nitelikte olduğu söylenemeyecek bir soyağacı (pedigree) bağışlamış oluyoruz. dünya sık sık söylendiği gibi insanın doğumu için uzun zaman hazırlanmış gibi görünmektedir. ve bu bir bakıma tam anlamı ile doğrudur çünkü insan doğumunu uzun bir atalar dizisine borçludur. bu zincirdeki halkalardan bir teki varolmasaydı insan tam bugün olduduğu gibi olmazdı gözlerimizi bile bile kapamadıkça bugünkü bilgimizle soyumuzu aşağı yukarı tanıyabiliriz bundan utanç duymamız da gerekmez en aşağı organizma ayaklarımızın altındaki inorganik tozdan çok daha yukarı bir şeydir. ve önyargısız hiç kimse herhangi bir canlı varlığı o varlık ne kadar aşağı olursa olsun onun olağanüstü yapılışı ve özellikleri karşısında coşkuya kapılmadan  inceleyemez.

not: "insanın türeyişi" kitabında insanın maymundan geldiği savunulurken şu hususla ifade edildi;
1: vücut kılları, tüyleri nasıl yok oldu?   cevap: güneşin etkisiyle
2: çeneler ve dişler nasıl küçüldü?  cevap: insan ateşi bulunca sert olan yiyecekler artık ısıtılarak yumuşadı ve dolayısıyla çene ve dişlere eskisi gibi fazla iş düşmeyince veya zorlanmayınca otomatik olarak çene ve dişler küçüldü.
3: maymunlardaki kuyruk nasıl insana yok oldu?  cevap: devamlı üstüne otura otura aşındı, çok uzun zaman sonra tabi ki sonraki kuşaklara etkisiyle beraber yok denecek pozisyona gelmiş oldu  bundan şüphe edilmemeli.
  Not: "bundan şüphe edilemez" ifadesi kitapta çokça kullanılıyor. Örnek:
   sayfa: 219: bundan dolayı insanın Eski dünyanın gerçek maymunlar soyunun bir dalı olduğundan soykütüğüne uygun bir görüşle dar-burunlu maymunlarla birlikte sınıflanması gerektiğinden pek de şüphe edilemez.   

Yorum: ben evvelden bu evrim konusunu araştırmıştım, orada edimdiğim hayati bilgi şuydu:  bahsedilen kambriyen tabakasında milyonlarca tür bir den bire araştırmacıların karşısına çıkıyordu. Yani bu katmandan önceki katmanlarda bu birden bire karşımıza çıkan türlerle ilgili olan fosil yoktu.  İşte bu buluş evrim teorisinin gerçek yüzünü gösterdi. zira bu teoriye göre ortak bir atadan gelme kabul edilir. miyonlarca yıl süren bir süreç sonucu canlılar daha iyiye doğru gelişiyor ve mesela balıklar diyelim, suda yaşarken yavaş yavaş  sürüngenleşmeye başlıyor. Yine kara hayvanları yavaş yavaş kanatlanmaya başlıyorlar gibi bir düşünceyi savunur bunlar ancak  sudan karaya geçme, karadan havaya geçiş meselesinde  ara geçiş formu olması icap eder. mesela yarı kuş yarı sürüngen gibi, yani böyle milyonlarca ara geçiş formu yani fosili olması gerekir bu teoriye göre ancak Darwin kendi zamanında böyle bir ara formu bulamadıklarını söylemiş ve  bilim ilerlerse ilerde bulunabileceğini ifade etmiştir 1850 yılında yayımladığı türlerin kökeni adlı kitapta.   yani bu kambriyen tabakası meselesi çok önemlidir. Geniş bilgialmak için mesela harun yahyanın kitaplarında bu konuda geniş bilgi vardır(evrim aldatmacası) bakın bir de bir önceki katmanlarda olmayan milyonlarca tür var. bu ne demek? bu katmanda bu hayvanlar varedildi demek. İşte evrimcilerin en sıkıştıkları konulardan biridir bu. size tavsiyem bu konuyu araştırın. Ateistler hemen bugün araştırmanız gerek bu konuyu. Ve Darwin nasıl da  kolayca insanın türeyişindeki zincirleri bize anlatıyor gördünüz.  Bir adım yeterli diyor türlerin değişiminden bahsederken.  ne diyor bu adam? ama dünyada bu adam nasıl anlatılıyor değil mi? 


Allah inanmayanların aslında neye inadıklarını bilmediklerini size göstereceğim: konu determinizm yani insanların özgür iradelerinin olmadığı konusu
*** bakın şimdi ateistlere sorarsanz nedir bu iş? derler ki: bu alem (yani uzay işte) ezelden beri vardı ve sonsuza kadar gidecektir yani alemin sebebi Allah değildir derler. tamam mı buraya kadar? şimdi dikkat: o halde onlara soruyorum: olan her olayın bir nedeni var mıdır? yani mesela telefon çaldı ya niye? ha biri aradı da ondan. niye aradı? aramak istedi. niye aramak istedi? canı sıkıldı. gibi. yani böyle sebep sonuç ilişkisine inanıyor musunuz? genelde bu soruya ateistler "evet" derler. inanırım ona derler. şimdi süper dikkat: o halde madem ezelden(öncesiz, başlangıcı olmayan) beri böyle geldi böyle gidecekse ve her olayın bir nedeni varsa o zaman bakın mesela biz 2005 deyiz ya mesela 100 yıl önceki bir olay bir sonrakini o da bir sonrakinin nedeni diye bakarsak sonuç olarak bu silsilede 100 yıl sonraki olayları etkileyen bir taraf var demektir. yani anlayacağınız örnek: mesela anne babanız nasıl birleştiler? nerede tanıştılar? mesela düğünde tanıştılar. bak demek ki tanışmaları için ikisinin de düğüne gitmesi gerekiyordu gibi. yani anlayın artık yaaaaaaaaaa
neyse ne diyordum: ha yani 100 yıl önceki silsile 100 yıl sonraki olayları belirliyor demektir bu bakış açısıyla baktığımız da tamam mı? ateistler bunu kabul ediyor musunuz? anlayanlar "evet" der zaten. devam edelim o halde: bu belirlenimciliktir yani determinizm. ama sizin yaşadığınız tarihten 10 yıl sonrası da bu bakış açısıyla belirlenmiştir. sizin hareketleriniz de belirlenmiş demektir. hani özgür iradeniz? bak bilmiyorsanız öyle ileri geri konuşmayın. bu iş böyledir. yani ateist de olsan inancın gereği yine özgür iradenin olmadığını bil. kitaplardan delil mi istiyorsun? bak Demokritos diye biri vardı. atomculuk diye kuramı vardı. bunlar determinist idi. yani insanların özgür iradesi yok dediler. yani bizim irademizde önceki olaylarla belirlenir dediler. ne diyorsunuz? yok şöyle yok böyle demeyin. olay bu. hem ateistim diyorsun hem de özgür iradem var diyorsun. sen ne dediğini bilmeyen birisin o halde.

*** Ateist olan Turan Dursun'u örnek göstermemizin nedeni bu mezheplere tarafsız olması ve düşüncelerini gizlememesi, açık bir şekilde ifade etmesidir. 
       Kitap: Din Bu 3 (148-149-150. sayfalar)       yazar: Turan Dursun
"Kısacası "irade" karşıya çıkan seçeneklerden birini seçmedir ya da seçebilme gücüdür. İradesi olan bir seçim yapar. Onu ya da bunu, şu yönü ya da bu yönü, şu biçimde ya da bu biçimde, olumlu ya da olumsuz doğrultuda seçer. Ne var ki Kur'an ayetlerinin hiçbir yoruma yer kalmayacak biçimdeki açık anlatımlarına göre insanın böyle bir seçim yapabilmesi "Tanrı iradesine", "Tanrı'nın dilemesine" bağlıdır. Şimdi buna ilişkin ayetlerden hiç değilse bir kesimine göz atalım "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (İnsan 30)
--- Yorum: (Burada birkaç cebr ayeti vardı)
     Bu ayetlerin açıklamasıyla, insanın bir şey yapma ya da yapmama özgürlüğü şöyle dursun; bir şeye yönelme, bir şeyi dileme, isteme özgürlüğünün bile verilmediği son derece net biçimde anlatılıyor. Çünkü bu ayetlere göre herhangi bir konuda "Tanrı dilemeli" ki insan da dileyebilsin. İnsanın dilemesini, istemesini Tanrı dilemiyor, istemiyorsa insan dileyemez, isteyemez. İnsan iradesine özgürlük tanımayan bu ayetleri yorumlamada nasıl zorluk çekildiğini ve bu zorlamalı yorumların nasıl bir komedi durumu aldığını görmek için Akaid (Kelam) kitaplarına şöyle bir göz atmak yeter. (Örneğin bkz. Ebu Mansur-il Maturidi, Kitabu't-Tevhid Arapça İstanbul 1979) Bu doğrultuda Kur'an'da pek çok ayet var. İslam kelamcısı "Tanrı dilediğini yapar" (Hud 107) ilkesini benimsemiştir. Tanrı dilerse insan iradesini iyiye, dilerse kötüye yöneltir. Anlatılan bu. Bu benimsenince de "insan iradesi" havada kalır. Cebriyye mezhebi ayet ve hadisleri göz önünde tutarak insanin iradesizliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu mezhebe göre insan cansız varlıklar gibidir. Kesmeye yarayan bir bıçağın, yelden sallanan bir ağacın ya da savrulan bir nesnenin, açılıp kapanan bir kapının nasıl özgürlüğü yoksa insanın da bir şey yapma ya da yapmama özgürlüğü yoktur. Ne yapıyor ya da yapmıyorsa zorunlu olarak yapıyor ya da yapmıyor. Eş'ari mezhebinin görüşü de buna yakın olduğu için orta dereceli bir zorunluluk (el Cebru'l-mutavassat) görüşü savundukları kabul edilir. Maturidi mezhebi zorlamalı yorumlarla insan iradesini biraz kurtarma çabasını gösterir. Mutezile mezhebi biraz daha çok gösterir bu çabayı. Ne var ki Kur'an'ın "Tanrı" sının ayetlerdeki açıklamaları karşısında "insan iradesini" kurtarmaya yönelik hiçbir çaba bir şeye yaramaz.