20.07.19/00:51

Kuran ve Evrim Teorisi

Başlatan deniz, 17.06.04/11:43

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

gostragon

islamda evrim çok farklıdır. İslamda evrim: Tabiat ve çevre koşullarının vermiş oldruğu şekilde canlılar evrim gecirir. Başka bir canlı diğer bir canlıya dönüşmez.

gostragon

Alıntı yapılan: -459.4 - 09.06.08/12:47
AlıntıSiteme üye ol oku.

Bence bu tip reklamlardan sıfır para almalı.
Nakliyat reklamı gibi bişey bu da.
Nakliyat firmalarına haksızlık oluyor.


:2funny: :2funny:
Alıntı yapılan: korhankoral.com - 09.06.08/12:40
Sen öyle san. İslamı da evrimi de bilmeden cahillik etmeyelim. Adem'in topraktan yaratılması S.Ateş, E.Hamdi gibi tüm büyük tefsircilerce İnsanın dönüştürüle dönüştürüle İnsan haline getirildiğini simgeler. Daha yüzlerce alim görüşü ve onlarca ayet vardır. Siteme üye ol oku.


bana bir ayet göstersene

Sapiens

BKZ islmada evrimci yaratılşış düşüncesi insan yayınları 80 elrin sonu yada 90 alrın başı olmaıs laızm daha evvelde burda bahsi geçmişti
mevlananın ibni arabinin evrimle alaklı değişik formülleir vardır

Khaos

Mitolojiyi evirmiş çevirmişler  evrimle alakalandırmışlar. Komik olan bilim ne dese bunlar islamda var diye ortaya çıkılması. Madem var da niye önce bilim buluyor Dünyanın yuvarlak olduğunu da sen sonra değiştirip, "yok o eskiden yanlış tercüme etmişler İslam da var Dünyanın yuvarlak olduğu" diye çevirip çevirip atıyorsunuz habire anlamak mümkün değil.

korhankoral.com

Penguen kuş beynine uygun bir espiri anlayışın var. Senden önce yazana cevabım: Cahil arkadaşlarım, İslam felsefesinde bir çok felsefeci Darwinden asırlar önce ervimi ortaya koymuşlardır. En sonuncusu İ.Hakkı dır. Ama penguen gibi kirli ruh sahipleri yanlış anlamasın diye diyorim ki: Bunların hepsini buraya copy paste yapamam. Benim sitemde derlediğim ve yazdığım eserleri okumanıza da gerek yok. Zahmet edip google dan evrimci islam filozofları diye aratın. Bozkurt kardeşime ve siz cahil beyinlere aşağıda geniş bir özet hazırladım. Gerçi sayfanın başında yazılanları okusaydınız bu cahilane soruları sormayacaktınız. Aşağıdakileri de okuyacağınızı sanmıyorum. ama amaç elbette sizi ikna etmek değil önyargısız ilim ve bilime açık beyinlere hitap etmek:
“Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.” (3/59) ayetiyle, Hz. Adem’in topraktan yaratılışı, toprağın dünyevi bir maddiliği simgelemesi açısından, onun bildiğimiz bedene sahip bir varlık olduğuna işaret eder. Ancak bu bedenli varlık, sonradan ona ol dendiğinde gerçek anlamıyla insan olmuştur. Dikkat edelim ayette, başlangıçtaki bir ol emrinden değil, beden yaratıldıktan sonraki (topraktan yaratılmadan sonraki) ol emrinden bahsedilir. Elmalılı Hamdi Yazır şöyle der: “İnsanın yaradılışı ilk meydana geliş üzerine tertip olunmuş, Ol emri, ikincide verilmiştir.”

Prof.Dr. Süleyman Ateş, “Ayetlerde Adem’in yeryüzünde yaratıldıktan sonra göğe çıkarıldığından söz edilmemiştir. (Bizim bildiğimiz) vaad edilen cennet ise, kötülüklerden korunan müminlerin gireceği cennettir. Mel’un Şeytan oraya giremez (şeytanın cennete girip Adem ve Havva’yı kandırmasını hatırlayalım). “Onların önünde altın tepsiler ve kadehler dolaşır. Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı her şey var. Ve siz orada sürekli kalacaksınız” (43/71) ayetinin bildirdiği üzere, orada gönlün çektiği hiçbir nimet yasaklanmamıştır (yasak ağacın meyvesini hatırlayalım). O cennetin nimetleri kesintisiz ve orada hayat ebedidir (Şeytanın Ademle Havva’yı ebedi hayatla kandırmasını hatırlayalım). (Eğer Adem’in içinde bulunduğu cennet, bildiğimiz ebedi cennet olsaydı) Orada günah işlenmezdi (Adem’le Havva’nın günah işleyip cennetten kovulmasını hatırlayalım). Çünkü Kur’an’da cennet, doğru hareket edenlerin, ne saçmalamaya ne de günaha sokmayan bir kadehten iştahla içecekleri yer olarak nitelendirilmektedir (52/23). Demek ki ebedi cennette günah işlenmez, halbuki Adem’in bulunduğu cennette günah işlenmiş, Allah’ın emrine karşı gelinmiştir (Kurtubi, 1/302).” diyerek görüşlerimize deliller getirir.

Hamdi Yazır’ın yorumlarına paralel olarak diyebiliriz ki, “Gerçekten biz insanı en güzel biçimde yarattık” ayetiyle, insan cinsini maddi ve manevi olarak doğrultmanın, kıvama koymanın, biçimlendirmenin en güzelinde yarattık denmektedir. Bu, insanın kıvama koymanın en güzel biçimindeyken yaratıldığını, yani insanın yaratılırken ki halini bildirir. Çünkü ayette geçen takvim kelimesi, eğriyi doğrultma, kıvama, nizama koyma, kıymetlendirme manalarına gelir. Ahsen-i takvim ise, büyük bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu, her manasıyla biçimlendirmenin en güzel hali olup, maddi ve manevi her türlü güzelliği kapsar. Belinin doğrultularak biçiminin güzelleştirilmesinden (Homo Sapiens* öncesi insansı türlerin gelişimini düşünelim), kuvvet ve melekelerinin yükseltilmesiyle akıl, irfan ve ahlak güzelliğine ermesine kadar gider. Belinin doğrultulmasını, fiziksel anlamın yanında, yerden göğe yükselmek için bir başlangıç anını simgeliyor olarak da düşünebiliriz. Benzer şekilde Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle der: “Diğer canlılar sürünür, dört ayak üzerinde yüz üstü gezerlerken, insan doğrulmuş, yiyecekleri kendi eliyle alacak durumda yaratılmıştır (İnsanın sürekli iki ayak üzerinde yürüyen tek dört ayaklı canlı oluşu, evrimsel açıdan çok önemli bir gelişmedir ve kitabımızın ilerki bölümlerinde üzerinde durulacaktır). Ayette insanın hem bedensel hem de ruhsal yönden en güzel biçimde yaratıldığı anlatılmıştır.”

“Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife yapacağım (yeryüzüne bir halife atayacağım).” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi halife yapacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz.” Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.”” (2/30) Allah, Adem’i yeryüzünde halife yapacağını ya da yeryüzüne bir halife atayacağını söylüyor; cennete değil. Hamdi Yazır şöyle der: “Çünkü bu ayetlerde anlatılan insanın ilk yaradılışı değil, halife yapılmasıdır. O nedenle Allah, halife yaratacağım demiyor da halife yapacağım diyor. Çünkü insanı zaten yaratmıştır; söz konusu olan şey, yarattığını “belli bir kıvama getirip” geliştirmektir.” Melekler de, zaten öncesinden yaratılmış olan insanın kan dökücü ve bozguncu tabiatını haliyle bilmekteydiler. Ya da bildiğimiz manada insanın ataları olan dünya canlılarının böyle özellikler sergilemelerinden çıkarım yaparak, dünyevi bir varlık olarak insanın da kan dökücü olacağına hükmetmişlerdi.

Prof.Dr. Süleyman Ateş şöyle der: “Adem’in yeryüzünde yaratıldığı, ayetlerin kesin ifadesidir. Adem, dünyadaki bahçelerin birinde yaratılmıştır. Adem’den çok önce yaratılmış olan insan, henüz olgunlaşmadığı için, kan dökücü, bozguncu, barbar idi (Gerçi bu kötü özelliklerinden, istisnalar hariç, hala kurtulamamıştır, çünkü nede olsa bir yönüyle dünyevi bir varlıktır). Ancak büyük bir öğrenim gücüne, eğitimle uslanıp yüksek ahlak sahibi olma yeteneğine sahipti. İşte yüce Allah, insanın bu yönünü bilmeyen meleklere, Adem’in öğrenim ile ilerleyeceğini, dillerin kökeni olan isimleri bulup, bunlardan diller yapacağını, dil ve yazı ile somut hale getireceği ilimde çok ileri düzeye ulaşacağını, bundan dolayı insanın halifeliğe layık olduğunu bildirmiştir. Melekler, eşyadaki tekamülün gitgide ilerleyip Adem’i meydana getirmek üzere olduğunu görmüştür. Ama ondaki akli ve ruhi, yeteneklerin olgunlaştırılacağını, Adem’in ruhen olgunluğa eriştiğinde melekleri dahi geçeceğini bilememişlerdir (ki kendi ifadeleriyle, Allah’ın kendilerine bildirdiklerinden başkasını bilemezler)  ki bunun üzerine Allah onlara hitaben, “Ben sizin bilemediğiniz şeyleri bilirim.” demiştir (Bu ve benzer ayetlerde Allah’la meleklerin konuşması da, Allah’ın kendi bildirdiklerinden başka bilgisi olmayan meleklere, Adem’in halife olacağı gibi yeni bilgileri bildirmesidir. Bunun sonucunda melekler, bunu da bilmiş, ve Adem’e secde ederek kabul etmiş, ancak şeytan, saf ve tam anlamıyla melek olmadığı için, kabul etmemiştir.).”  Tevrat Tekvin bölümü, 2/7-8’de “Ve Rab Allah, yerin toprağından Adam’ı yaptı (dikkat edelim burada da yarattı değil yaptı deniyor) ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve Adam yaşayan can oldu. Ve Rab Allah, şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu.” denerek Adem’in dünyada yaratıldığı ve söz konusu cennetin dünyada bir bahçe olduğu anlatılır. Sırası gelmişken belirtelim, Adem ismi, İbrani kökenli olup, Tervat’ın Tekvin bölümünde, “Adam” olarak çok sık geçer. Hz. Adem, diğer din ve dillerde de değişik biçimlerde adlandırılmıştır. Hamdi Yazır’ın dediklerine göre, “Ebu’l Beşer’in (Beşerin babasının) çeşitli dillerde başka başka isimlerle yâd olunduğu naklediliyor. Şehristani’nin El- milel ve’n Nihal’deki açıklamalarına göre, Mecusilerden Küyumseriye grubu, “Keyumers, Adem’dir derler.” Hint ve Acem tarihlerinde de benzer isimler vardır. İbnü Esir de, “Kamil’inde, mecusun Ceyumers dediği Hz. Adem’dir diye zikreder.”

Sonuç olarak, Hamdi Yazır ve Prof. Dr. Süleyman Ateş’in üzerinde durdukları gibi, “Adem, isimleri konuşmuştur. Demek ki Adem’den önceki yaratıklar, lisan diyebileceğimiz bir konuşma tarzından mahrumdular, ve bunun için de insan değildiler.  Meleklerde ise bizatihi kelam*  sıfatının olmadığı, ancak ilim sıfatında bir hisse bulunduğu anlaşılır. Ayetlerde geçen Allah’la meleklerin konuşması da, kelami (lafızsal), bir konuşma değil ilmi olarak bilme halidir. Yani Allah ile meleklerin konuşması, ismin (yani gerçeği simgeleyen, gerçeğin vekili olan suretin) karışmadığı ve bizzat hakikat üzerinde olan bir ilmi cereyandır. Öyleyse meleklere olan kelamın hakikati, ancak manadan ibarettir. Lafsa ve isme ait suretler değildir. Aslında asıl ilim, mutlak hakikatin kendisidir ve kelam, ilmin bir tecellisi, ilmin göstergesi olan bir şekli biçimdir. Yani salt ilimde mutlak hakikatin bir belirişi, kelamda ise simgesel ve vekil tarzında tecellisi vardır. Çünkü isim salt kendisi olarak bir şey olmayıp bir şeyin temsili ya da vekilidir ve isim demek, bir şeyi zihne yükseltmek için alamet ve delil olan şey demektir.” Benzer şekilde Adnan Fırat da, “Dil; sembolleştirme, zihnin nesneye müdahalesi veya zihnin iktidarıdır.” der.

korhankoral.com

“Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım.” (38/71) İniş sırasına göre, insanın yaradılışı, ilk defa 38. surenin bu ve devam ayetlerinde anlatılmıştır. Bu ayette de görüyoruz ki, demek ki insan, çamurdan yani dünya maddesinden, dünyada yaratılmıştır.

“Onu kıvama erdirip (ona güzel ve düzgün bir biçim verip) içine ruhumdan üflediğimde, önünde secde ederek eğilin!”” (38/72) İnsanın kıvama erişi, daha önce üzerinde durduğumuz gibi, insansılık aşamasındaki, bu halimize göre deforme hal diyebileceğimiz bedensel tabiatından, bu halimize en yakın bedensel tabiatına evrimidir. Ancak bu evrim belli bir aşamaya geldikten sonra, bilincinde gerçek anlamda belki de ani bir sıçrayış gerçekleştirilmiş (ki bu zamana kadar yapılan tüm arkeolojik çalışmalar, kültürel verilerde böyle bir bilinçsel sıçramayı desteklemektedir), yani Allah Ruhu’nu üflemiştir. Zira dikkat edelim, o kıvama getirildikten yani evrimsel olarak gerekli olan en üst basamağa çıkarıldıktan sonra ona ruh üflenmiştir. İşte meleklerin secde edeceği, hayvanlarda da varlığı düşünülebilecek bir nevi can anlamında olan bedensel zata ait ruh değil, içkin ve aşıkın Zat’tan gelen Ruh’tur ki, Allah’tan başkasına secde edilmez. İşte bu Ruh’tan dolayı insan hayvandan ayrılır. Zira akıl, muhakeme, idrak seviyesinin olgunluğu gibi vasıflar, hayvan canlarında çok daha alt düzeydedir.

Prof. Dr. Süleyman Ateş insanın genel yaradılış ayetlerini şu şekilde özetler: “(38/71)’de Allah, kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağını söyler. “Onu tesviye ettiğim..” (38/75) ve “Yarattı ve tesviye etti.” (87/2) ayetlerinden anlaşıldığı üzere de, tesviye, yaratmadan sonra olur. Demek ki insan maddesi çamurdan yaratıldıktan sonra, bir de insan suretini alması, insanlık seviyesine gelmesi için bir müddet de tesviye edilmiş, bedeninin parçaları, kıvama gelmesi için düzeltilmiştir (evrimin bir süreci). Bu nedenle çeşitli ayetlerde, çeşitli yaratılış kademelerine işaret edilmiştir. (3/59) da topraktan, (23/12) de çamur hülasasından, (15/28) de kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan, yaratıldığı söylenmiştir.”

“Andolsun biz insanı pişmemiş çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan (kuru bir çamurdan, yoluna girmiş, şekillendirilmiş bir balçıktan) yarattık.” (15/26) “Ve le kad halaknel insane min salsalim min hameim mesnun.”,  “İnsanı kiremit gibi pişmiş çamurdan (vurulduğunda testi gibi ses çıkaran kuru bir balçıktan) yarattı.” (55/14) “Halekal'insane min salsalin kelfahhari.”  1. ayetde geçen salsal, vurulunca ses veren, çınlayan, pişmeden kurumuş çamurdur; pişince fahhar adını alır. 2. Ayette geçen fahhar, iyi pişkin kiremit, saksı gibi çin çin ses verecek kadar kurumuş, hayat vasfından tamamen uzak kupkuru topraktır. Bu tabirler, sanki insanın bir nevi çıkış noktası olan dünyanın, içinde insanlığın oluşumunu barındıran hallerine atıfta bulunur. Yani, yerin bir ateş topu olduğu hali, sonra kupkuru hayatsız ilk evrelerini ve suyun oluşumuyla hayatsız, kuru toprağın çamura dönüşmesini ve insan olma macerasında hız kazanmasını.. Kur’an’da bu maceraya dahil olan tüm madde, yani Adem’in maddesi, ayrı ayrı yerlerde, değişik özelliklerdeki toprak maddeleri ile temsil edilir. Razi, bu temsillerin, Adem’in yaradılış aşamalarına işaret olduğunu söyler. Bu ayetlerde ve bir çok ayette gördüğümüz toprak, çamur, kokuşmuş çamur v.b. tabirlerle anlatılan, bu aşamaların temsilinden başka bir şey değildir.

Yine verdiğimiz 1. ayette geçen mesnun kelimesi, bozulmuş, kötü kokan demektir. Sürtülmüş, kazınmış veya bilenmiş anlamı da verir. Bir şekil veya örnek üzere resmedilmiş anlamına da gelir. Herhangi bir şeyin sünneti deyimi de buradan gelir ki, üzerine konmuş olan örneği demektir. Hameim mesnun ise, kokuşmuş, vasfı değişmiş kara çamur demektir. Demek ki insanın aslı topraktır ama toprak birden bire değil, çeşitli aşamalardan geçirilerek insan yapılmıştır. Önce toprağın su ile karışmasıyla çamur, (“...Ben muhakkak çamurdan bir beşer yaratacağım”(38/71) sonra üzerinden uzun zamanlar geçtikçe kokuşan, vasfı değişen hame, ve bundan süzülüp alınan şeyler (tek hücreli yaratıklar) (“...Biz insanı çamurdan bir sülaleden (süzmeden) yarattık.”(23/12)), sonra hücrelerin bölünerek çoğalma, yani eşinin kendisinden yaratılması aşaması (“Sizi bir tek candan yarattı, ondan eşini yarattı.” (4/1)), daha sonra da eşeyli üreme aşaması (“O ikisinden birçok erkekler ve kadınlar yaratıp yeryüzüne yaydı.” (4/1))... Bu konuda diğer bazı ayetler şunlardır: “Oysa O sizi aşama aşama (türlü merhalelerden geçirerek) yarattı.” (71/14)), “Sizi bir çamurdan yaratan...” (6/2), “Ve O’nun ayetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır, sonra siz şimdi insansınız. (Yeryüzüne) yayılmaktasınız.” (30/20). Görüldüğü gibi ayetler, özellikle insanın oluşumunda, gökten inme ani bir yaratmayı değil yeryüzünde vesilelere bağlı olarak gerçekleştirilen aşama aşama bir yaratmayı vurgular. Hamdi Yazır ve Prof.Dr. Süleyman Ateş’in de üzerinde durdukları gibi, insan kendi kendine var olmuş ve olgunlaşmış, başlangıcı olmayan bir varlık olmadığı gibi, bir anda yaratılıvermiş basit bir yaratık da değil, zamanın başlangıcından bu yana devir devir, aşama aşama yaratıla gelmiş adı sanı geçmeyen şeylerden süzülüp birbirlerine katıla katıla birleştirilmiş ve terbiye edile edile bir takım nitelik ve özellikler ilave olunarak yetiştirilmiş, bir yaratıktır. Bu, verdiğimiz (71/14) ayetinde bahsedilen yaratmadır. “Sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik” (23/14) ifadesince de, bambaşka bir ruhani yaratdılış kazanmış, hatta ölümden sonra da bir hayata aday ve yolcu yapılmıştır.

“Andolsun ki biz insanı çamurdan bir sülaleden (süzmeden) yarattık.” (23/12) Sülale, bir şeyden incelik ve yumuşaklıkla sıyrılıp çıkarılan sonuç şey ve/veya şeyler anlamını verir. Ayet, insanın evrelerden geçen yaradılışı içre, çamurdan sıyrılıp çıkarılmış bir sülaleden bahseder. Ayetin açık manası, bu sülalenin Adem’den önce olmasıdır. Hamdi Yazır, bahsettiğimiz  bu görüşlere, şunları ekler: “Allah, çamurdan madenleri, bitkileri ve hayvanları sıyırıp çıkardıktan sonra, bunların hülasasından da insanı hiç yokken yaratmış ve insan bunların sonucu olmuştur. Kuru toprağın ilk insan hücresi haline gelinceye kadar geçirmiş olduğu yaradılış ve seçilme evrelerinin anlaşılabilmesi için, İslam alimlerince, maden, bitki ve hayvanların tasniflerine çok önem verilmiştir.”

korhankoral.com

“Allah sizi yerden bir nebat tarzıyla bitirdi.” (71/17) ayetinde geçen nebat, isim olarak, yerde biten yani yerden çıkıp yetişen her şeye denir. Bu durumda insanın kökeni toprak olduğundan, ilk canlılar olan ilkel tek hücreli canlılar, hatta onların da hücre bütünlüğü haline gelmeden önceki halleri, toprak ve su ortamında, güneşten gelen enerjiyle oluştuğundan, bunların, yerden biten bitki (toprak-su-güneş etkisiyle) ya da genel anlamıyla nebat tarzında olduklarını söylemek, ne kadar da dikkat çekici ve doğru bir görüştür. Öyle ki ayette bitki ya da nebat değil, nebat tarzında deniyor. Bu da can alıcı bir noktadır. Bu ayet, bir manada insan dahil tüm canlıların evrimsel birliğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Bu oluşum, sonra hayvani ve daha sonra insani hayat formlarına bürünmüş olabilir. Bu bürünüş, her adımında yavaş yavaş olmamış da olabilir. Yani anlık sıçramaların (olumlu mutasyonlar) ve uzun zamansal devirlerde biriken evrimleşmenin bir neticesi olabilir. Ancak burada kesin olan, Adem’in ilk yaradılışı ve kökeni ne olursa olsun, onun yaradılışta tam manasıyla insan değilken, Ol emri gereği belki de ani bir bilinçsel sıçrayışla insan olduğu ve bu oluştan önceki safhalarda bitkisel ve sonra hayvani bir tarzda olsa da, bir şekilde kökenlerinin çok derin zamansal geçmişlere uzanıyor olduğudur. Bu manada muhtelif ayetlerde insanın kökenine dair açıklamalara baktığımızda, bu oluşumun topraktan yaratma, sonra kün (ol), son aşamada da feyekün (hemen oluverme) şeklinde gerçekleştiği görülür. Buradan da Adem’deki bilinç sıçrayışının ani olduğunu çıkarabiliriz. Bu söylediklerimiz, Hamdi Yazır’ın tefsirinde de geçer. Hamdi Yazır bunlara ilaveten şöyle der: “Şu halde insan bir hayvan tohumundan olmuştur veya bir bitki tohumundan olmuştur diye şüphe etmek de meseleyi değiştirmez. İlk insan yine bizzat yaratılmıştır. Farzedelim ki Adem bir hayvandan doğmuş olsun, bir hayvan veya bir bitki insan oluversin. Bu da bir kün (ol) emrinden başka bir şey midir? Faraza bir insan nesnastan (yarısı insan efsanevi bir goril cinsi) doğmuş demek, ilk insan insan tohumuna muhtaç olmamıştır, insan için insan tohumu zorunlu değildir demek olmaz mı? O halde bu oluşta da yaratma ve Ol emrinden başka ilmi bir izah yapma ihtimali yoktur. Daha sona, Adem’in bir değil, bir çok farz edilmesi de meseleyi değiştirmez. Tersine misalleri çoğaltır.”

“İnsanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken uzun zamandan (dehr) bir süre (hin) gelip geçmedi mi?” (“İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz, uzun bir zaman geçmemiş midir?”) (76/1) Dehr, bir vakitle sınırlanmamış olan zaman demektir. (45/24)’de de geçtiği gibi, büyük tefsir ve dil alimi Ragıb el İfsehani’nin (öl.1108) açıklamasına göre, asıl manası, alemin varoluşunun başlangıcından son bulmasına kadar bütün süre, yani zamanın tamamı demektir. Bu nedenle Dehryeciler, bu bütüncül zamana yaradan vasfı verir ve Kur’an ayetlerinde eleştirilirler. Yani dehr, tek olan, bütün zamandır. Hin ise sınırlı her hangi bir zaman, bir süre demektir. Yani dehr içre hin’ler sonsuzdur. İşte bu tüm zaman (dehr) içre, insanın olduğu, ama daha anılır bir şey olmadığı bir zaman aralığı (hin) vardır. Bu anılır bir şey olmama hali, ilk ilkel canlı formlardan, homo spaiensin ortaya çıkışına kadar ki tüm canlılar zincirini kapsar. Adnan Fırat, bu ayetin açıklamasında şöyle der: “Evet "daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti” ifadesi, çok açık bir şekilde insanın insanlaşmasına değin, yaratılışının, "uzun zamanlardan bir süre içinde gerçekleştiğini açıklamaktadır. Bu ayet çok açık bir şekilde yaratma surecinde, başlarda insanın “anılmaya değer bir şey” olmadığını vurgular ve bu dönemin uzun geçtiğini açıklar. İnsanın anılmaya değer bir şey olmaması daha insanalaşamamış olmasıdır.”

“Sizi tek bir candan (bir nefisten) yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi…” (39/6), “Halekaküm min nefsiv vahıdetin sümme ceale minha zevceha ...”, “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun…”(4/1) “Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka minha zevcelna ve besse minhüma ricalen kesırav ve nisa  vettekullahellezı tesaelune bihı vel ehram  innellahe kane aleyküm rakıyba.” Ayetlerde geçen minha, o nefisten demektir. Nefis, canlı anlamına gelir ve nefes de, canlılık belirtisi olan soluk alıp vermeye denir. Ancak ayetlerde, sanıldığı gibi, Hz. Adem ve eşinden değil, nefsin yada canlılığın ilk yaradılışından bahsedilir ki, bilindiği gibi tek hücreli olan ve çoğu canlıda hala süre gelen bu dönemde, canlı, kendisinden üretilmektedir. Bu ayetin, Hz. Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış bir Havva’yı anlattığını düşünmek, kadının eğri kaburga kemiğinden yaratıldığını söyleyen hadislere dayanarak ileri sürülmüştür. Aslında bu tür hadisler, Arapça bir deyim olarak, kadının hassas ruhi yapısına ve onu kırmamak gerektiğine, hoş tutulması gerektiğine işaret eder. Zira kaburga kemiği eğridir ve az bir baskıyla çabucak kırılır. Bu tür bazı hadislerde Hz. Adem ve Hz. Havva’dan değil de, genel olarak kadının yaradılış fıtratından bahsediliyor olması, görüşümüzü doğrular. Havva’nın, Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması, İslami bir inanç değil, Tevrat’ta geçen bir ifadedir: “Ve Rab Allah, adamın üzerine derin bir uyku getirdi. Ve Adam’dan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı.” (Tekvin: 2/21-22). Ancak bu Tevradi düşünce, bizim tefsircilerimizi hatta bir ölçüde hadisçilerimizi de etkilemiş olabilir.

“Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip alemlere üstün kıldı. (Bunlar) birbirinden türeyen nesil(ler)dir. Allah, işitendir, bilendir.” (3/33,34), “İşte bunlar Allah’ın nimet verdiği peygamberlerden, Adem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdığımız nesilden, İbrahim ve İsrail neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz insanlardandır. Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (19/58) Hamdi Yazır ve bazı diğer tefsircilere göre, ayetlerde geçen ıstıfa (seçme) terimi, bir şeyi yabancı maddelerden ayıklamak, saf, halis ve temizini almak, özünü seçmek anlamları verdiğinden, Allah’ın, Adem’in gelecek kuşaklarından, peygamberleri, süzerek meydana getirdiği, peygamberlerin tüm insanların özü, süzülmüşü olduğu söylenebilir. Yani peygamberliği de, Allah’ın Rab’lık* vasfının bir tecellisi ve evrensel kanunlar olan evrim ve seçilme kanunlarıyla birlikte düşünmek gerekir. Bununla birlikte ayetlerde, Nuh, İbrahim v.b. nin seçilmesi gibi, Adem’in de seçildiği söylenir. Yani ıstıfa’yı yukardaki anlamına da dayanarak, benzerlerinden ayırarak seçmek anlamına alırsak, tıpkı diyelim Hz.Nuh’un, zamanındaki insanlar arasından seçilmesi gibi, Hz. Adem’in de dönemindeki insanlar arasından seçildiğini söyleyebiliriz. Çünkü ortada benzer seçenekler yoksa seçmekten nasıl bahsedilebilir? Yani ayet, Hz. Adem’i de katarak, “Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip alemlere üstün kıldı…” diyor. Ve ardından, “(Bunlar) birbirinden türeyen nesil(ler)dir...” diyerek, Nuh, İbrahim v.b. lerinin Adem ilk nedeninden türediğini değil, birbirlerinden türeyen bir nesilden olduğunu söylüyor. Sonuçta, Hz. Adem’in, peygamberler zincirinin ilk halkası olduğu vurgulanmakla birlikte, insanlık zincirinin ilk tek halkası olduğu söylenmiyor. (19/58) ayetinde “İşte bunlar Allah’ın nimet verdiği peygamberlerden, Adem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdığımız nesilden, İbrahim ve İsrail neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz insanlardandır…” denilerek, peygamberlerin Adem neslinden, Nuh neslinden, v.b., yol gösterilip seçilen insanlar olduğu söylenir. Peki bütün insanlar, salt Hz. Adem’in neslinden geliyorsa, neden peygamberlik sinsilesinin Hz. Adem nesline dayandığı özellikle vurgulansın? Bunu cevabı ancak, Hz. Adem’in de Hz. Nuh gibi, türleri arasından seçilmiş olduğu, yani insanlığın ilk ve tek başlangıç noktası olmadığı şeklinde verilebilir.

Tekrar belirtmekte fayda vardır ki, ayetlerin ifadesiyle, tüm peygamberler Hz. Adem’in soyundan gelir. Ama zaten tüm insanlar Adem nesli olduğuna ve peygamberler de insan olduğuna göre, zaten her insan gibi peygamberler de Adem neslinden değil midir? Neden peygamberlerin Hz. Adem’in neslinden olduğu özellikle vurgulanır? Bunun bizce tek açıklaması, insanlığın ilk üyelerinin, kadın ya da erkek olsun, Adem ve eşi olarak simgelenmesi, yani Adem ve Havva’nın birer insan değil, insanlar gurubu olması ve bu grup içindeki, daha özel bir grubun (yada belki bir kişinin), Hz. Adem olarak, nübüvvet vasfına sahip insanlardan oluştuğu (veya bir insan olduğu) ve tüm gelecek peygamberlerin de bu insanlardan (ya da insandan) türediğidir. Zira cennedi bilinçten çıkarıldıktan sonra tövbesi kabul edilen ve Allah yolunda takva sahibi olan/olanlar da bu ilk peygamber/peygamberler, yani Hz. Adem’dir. Ve bizce yine bu nedenlerle, Kur’a’da ilk insanlar, ilk iki insan olarak Adem ve Havva diye değil de, cinsiyet sınıflandırması yapılmadan Adem ve eşi şeklinde tanımlanır. Ancak Hz. Adem olarak tanımlanan ilk peygamber/peygamberler grubu (bu grup, aynı anda birden ortaya çıkmış bir topluluğu değil de, aralarında çok yada az zaman farklarıda olsa, insanlığın ilk dönemlerinde ortaya çıkan peygamberleri simgeler), peygamberliğin erkeklere mahsus olması nedeniyle, bir cinsiyet sınıflandırmasını da içinde barındırır.




harunserdar_nr

Korhan sanırım islamı savunuyorsun,çünkü yazdıklarını okumadım okuncak gibi de değiller.
Ama reklam yapıp dünyanın şeyini yazacağına kısa öz olsaydın keşke.

Ya islamda evrim varsa vardır yoksa yoktur,bizi huzura götürecek olan bunlar değildirler ki,
Bazı şeyleri bazı insanlar acayip zorluyorlar.İnsan beynide bir yere kadar.
Bırakında bazı şeyler esas sahibinde kalsın, bize yapmamız gerekeneler zaten
söylenmiş abartmaya gerek yok diye düşünüyorum.
Unutmamak gerekir ki bazı sorgulamaların sonu küfre gidebilir!

korhankoral.com

ben İslam'ı savunmuyorum. İslam benim savunmamı gerektirecek kadar aciz olmadığı gibi, benim düşüncelerim tüm dinlerin metafiziksel özünü savunmaktır. Burası bir felsefe- düşünce sitesiyse, ki kimi üyelere göre değil, gereken şeyler gerektiği detayıyla yazılmalıdır. Siz istediğiniz kadarını okursunuz kimisi daha çok yaz der, ki muhalefet amacıyla bunu diyenler var, kimisi hiç yazma der. Ben size özetin özetini yolluyorum. Ancak bukadar kısaltılır. ama okuyup anlamaya çalışmak ssadece sizin değil diğer üyelerin de hakkı ya da reddetme özgürlüğüdür. Ama reddederken çok yazmışsın demek sadece kendini düşünmek olur.

-459.4

Yok eğer tartışılacak birşey bulmuşsan, arama azmin dışında diyecek şeyim yok.
Yok zaten bu konu hakkında söyleyecek şeyim.
Söyleyeceğimi başta söyledim.