20.06.19/09:37

Popüler Kültürden Modüler Kültüre

Başlatan mylia, 22.03.08/11:41

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

mylia

Popüler olan nedir? Popüler olanları aklımızdan geçirdiğimizde, aklıma ilk gelen özelliği nedir? Dolu içerik, sanatsal yetkinlik, sıra dışılık, yoğun emek, insancıl değerler… Bunların hangisi aklımıza geliyor? Yanıt eğer hiçbirisi ise, tam da popüler olanın, popüler kültürün tam ortasındayız demektir.

Popüler kültür ürünleri, öncelikle ticaridir, kolay anlaşılır, kolay tüketilir, ortalama beğeniye hitap eder, algılama, alma için özel bilgi birikim beceri ve hele hele eğitim hiç gerekmez. Ama eğitimlileri de mest ve mestan eder. Popüler kültür ürünleri bir yanıyla sahici olanın, sahici sanatın taklididir. Üretim tarzı olarak, seri standart üretim özelliğindedir. Bu özelliğiyle zaten popüler kültür üretiminin kaynağı olarak, bir genelleme ile 19.yy Fordist band üretim dönemi temel alınır. Bana göre, süreci yazıya kadar geriye götürmek gerekir. Çünkü üretim süreci ve üretim fazlası ile yazının doğrudan ilgisi vardır. Bunun bir başka söylenişi, üretim ilişkileri ve üretim güçleri ilişkisi içinde yazının başat bir yeri ve işlevi vardır.

Popüler ürünleri böylesine yerin dibine batırdığımıza göre, kötü bir şey olması ve herkesin bu ürünlerden köşe bucak kaçması gerekir. Böyle bir sonuç beklemek doğaldır. Ancak, gerçekte böyle bir sonuç ortaya çıkmaz. Kitleler, tüketiciler, bu ürünlere sahip olmakla, değerli ürünlere ulaştığı duygusuna kapılır… Rahatlar. Öteki olma duygusundan kurtulur. Kendisini değerli görür. Arzulanır hisseder. Bacaklarına geçirdiği pantolon bir örtünme, soğuktan koruma ve dahası sosyal bir yaratık olmanın gereği olmanın ötesinde, bu pantolonun altındaki bedenin arzulanır olduğu duygusu yaşanmak istenir. Tüketim politikaları, reklamlar, filimler, diziler, açık veya örtük bu duygu ve anlayış çerçevesinde örgütlenmiştir. Kutsal aile; koca koca kanun kitapları ile korunan “toplumun en küçük ve temel birimi” aslında bir tüketim birimi olarak biçimlendirilmiştir.

Popüler kültür öznelerinin ve popüler kültürün temel niyeti, statükonun korunması, değiştirilmeden sürdürülmesi olduğundan, tüm ürünlerde ve manevi üretimlerde gözle görünmeyen sert bir iktidarı elde tutma amacı ve iktidar mücadelesi örtük olarak yer alır. Malın içinde ideoloji ve hatta iktidar gizlidir.

Artık gelinen aşamada, popüler kültür, biçimsizliği yani tek biçimliliği, sıradanlığı, özgün ve nitelikli olmayışı ile modüler bir hale gelmiştir. İstediğin yere ve zamana monte et ve kullan. Bu durum pek çok açıdan karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, çok izlenen bir dizi, düzeysiz içeriği ile bizi mankafa yaptığı gibi, içerdiği ideoloji ile de, bizi kalıplara sokmaktadır. Bunun yanında, açık ve örtük reklamlarla başka ürünlerin satımı da yapılmakta, tüketim körüklenmektedir. Bizim seyretme zamanımızı işgal eden/sahip olan tv kanalı, bu zamanı reklam şirketine satarak para kazanmakta, reklam şirketi malların reklamı ile para kazanmakta, malları üreten şirket de, bize bu malları satarak para kazanmakta. Sonuçta biz oturup zamanımızı boş programların başında geçirirken, çevrim bizde başlayıp, bizde bitmektedir. Böylece, modüler sistem yerli yerine oturmaktadır. Hatta daha fazlası, aldığımız malın özel ve ayrıksı olduğu sanısı ile sol göğsümüzde bir timsah tasarımı ile dolaşmak bize ayrıcalık vermektedir. Korkmaz/Alemdar’ın da belirttiği gibi (Korkmaz/Alemdar; Popüler Kültür ve İletişim) bu arada bedavadan ve gönüllü mal reklamı yapılması da devam etmektedir. 80 yılında bu ülkede yaşanan “yenilgi” işte bu malın yenilgisidir. Sol göğüste “kararmasın” denilen “cevahir” yerine, taşınan, taşıttırılan timsahlar nedeniyle yaşanan yenilgidir.

80 öncesinin insanları olarak bizler 12 Eylül cuntasına yenilmedik. Biz, modüler kültüre, yani küresel dünyanın artan saldırısına, malların taşıdığı ideolojiye ve gücüne yenildik. Pembe kıravatlara, anti-ageinglere, yaratılan meta/hastalıklara… O yılların bir figürü olan Ağca’nın tahliyesi nedeniyle bir kez daha yenilgi duygusuna kapılsak da, sonuçta o katil de, sadece bir katildi. Ağca’ya tetiği çektiren güç, Irak işgali sırasında yüzünü en fütursuz bir biçimde açık etti. Ağca bize kurşun sıktı, ama teslim alamadı. Irakta, Amerikalı askerlerin, korumakla görevli oldukları bir müzenin kapısını açarak “Girsene Ali Baba, bunlar senin” diyerek yağmayı teşvik etmesi (Prof.Dr.Nurçay Türkoğlu, Toplumsal İletişim, s.15. İst.2004) her türlü komplo teorisinin üstünde – ve tümünü doğrulayan- bir içerik ve niteliğe sahiptir. Geçmişin yok edilerek, şimdinin ve geleceğin de parçalanması ve teslim alınması, hem de en Avrupa-merkezci bir aşağılamayla…

Şimdi, modüler kültür, modüler mobilya işlevine sahip. Modüler mobilya da modüler düşünmenin bir aracı. Çok yönlü bir etki ve neden sonuç ilişkisi oluşuyor. Renksiz, biçimsiz, her eve, her yere, her şeye, her sevgiliye uygun eşya ya da fikir. Görünüşte hesaplı gibi bu nesneler ama hesaplı değil, içerdikleri ve sonuçları itibariyle içten hesaplı.

Bu işi bilenler zaten çoktan bilinç endüstrisi, kültür endüstrisi gibi iri ve oturaklı lafları çoktan söylemişler. Bizim söylediklerimiz çok da yeni ve özgün değil. Ancak, 80 öncesi ve sonra değerlendirmesi, yenilgisi bağlamında bir tespit olduğunu dikkatlere sunmak isteriz.

Günümüzde, modüler kültür sadece mallar dünyasını ilgilendirmiyor. Her alanda geçerli bir yaklaşım. Örneğin hukukta da aynı şey geçerli. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin herhangi bir kararı iktidar için olumlu bir nitelikte ise, “artık onlar da bize hak verdi” deniyor. Mobilyanın o kısmı politikanın o köşesine yerleştiriliyor. Tersi bir kararda ise, modüler nitelikli olmasının verdiği rahatlıkla parça hemen değiştiriliyor; “Bizi bağlamaz, ulemaya soralım”. Benzer yaklaşım, güncel “içki yasağı” tartışmalarında da görülüyor; hemen Anayasa’nın 58. maddesini haykır “Gençleri alkolden koruyacağız”. Nasılsa Anayasanın tamamını bilen yok. Hukuk bilincine sahip olan kaç kişi var zaten? Derhal cımbızlanıp, popüler/modüler söylem salonun uygun köşesine yerleştiriliyor. Anayasa’da daha önce gelen eşitlik ilkesi, çalışma özgürlüğü vb. gibi maddeler şimdilik beynin ardiyelerine gönderilsin. Bu konuda en iyi tanımlamaya rahmetli Bülent Oran yapmıştır; “Yeşilçam Tıbbı, Yeşilçam Hukuk diye bir şey var. Salondaki 500 seyirciden ikisi doktor veya avukat, olayın saçmalığını bilse de, aslolan geriye kalan 498 kişidir. Onlar inanır ve etkilenir.”

Bizler 12 Eylül sinemasındaki, gerçeği bilen 2 kişiydik. Bu nedenle yenildik. Ağca işin son figüranıydı belki.

Sabri Kuşkonmaz

asya

“Yeşilçam Tıbbı, Yeşilçam Hukuk diye bir şey var. Salondaki 500 seyirciden ikisi doktor veya avukat, olayın saçmalığını bilse de, aslolan geriye kalan 498 kişidir. Onlar inanır ve etkilenir.”
Bülent Oran’ın bu sözünün altı çizilmeli, gerçekten her şeyi özetliyor.

Dışarıya çıktığınızda çevrenizde gördüğünüz insanların ya da gittiğiniz evlerin birbirine ne kadar benzediğini fark ediyorsunuz değil mi? Eğitimli ya da eğitimsiz hep aynı şeyler konuşuluyor her yerde. TV’de izlenen dizi ve popüler kişilikler en büyük ortak nokta. Saatlerce dizideki gelişmeler anlatılıyor, birbirlerinin ağzından lafı alarak, heyecanla… Marka gözlükler, çantalar, giysilerin taklitleri yapılıp pazara sürülüyor. Ekonomik gücü yetmeyen ama üst gelir grubunun yaşantısına özenen, onlardan olduğunu, ayrıksı düşmediğini kendine ve onlara kanıtlamaya çalışanlar “peynir ekmek gibi” tüketiyor bunları. 

Bir de popüler düşünceler var kafalara enjekte edilen.  Milli duygular şahlandırılıyor zaman zaman.  Ya da laiklik din haline getiriliyor, Atatürk putlaştırılıyor ve buna inanmayanlar dışlanıp aşağılanıyor, ülkeden kovuluyor.  Güncel bir olayda bir “günah keçisi” bulunuyor ve ona saldırmayan vatan haini sayılıyor. Düşünce tembelliği almış başını gidiyor ve bu, siyasi, ekonomik alanda egemen güçlerin işine geliyor. İstediği şekilde yönlendiriyor çünkü “boş ve eğilimli, yönlendirilmeyi bekleyen” kitleleri.

Bir alışveriş sonunda…  Alan memnun, satan memnun, ne yazık ki!
Sonuçta iki kişiyiz işte bu salonda gerçeği bilen…

pissen

Buram, buram sosyalist edebiyatı koksada bu yazı, kısa samsun sigarası ile mallboro içmek aynı kapitalist üretim ilişkilerine hitap eder.
Popüler olan klasik'ten (yani en geçerli olan) dan sonra gelendir. Bir yenilikçilik kuşanmaz çoğu zaman, çünkü zihni ,akılı yormaz beğeniye hitap eder ve aranan kanı empoze etmek için şırıngaya ihtiyaç duymaz.Kabullenmiş olanın üzerine oynar ve yazar. Var olan öznenin inavasyonlarıdır.
Buradaki soru veya sorun popüler kültür yada modüler kültür değil, toplumun yaşamış oldğu kültür erezyonudur.Her çağ kendi doğrusunu yaratır ve onu şekillendirir. Doğru veya yanlış göreceli kavramlardır toplum antropolojilerinde.
Ve komik olan şudurki yazar; oyuncusundan daha çok inanır kendi hikayesine, hatta öylesine inanırki oyuncuyu saf dışı bırakır ve kendi oynar, kendi yazdığı oyunu. Sonra çıkar der biz aslında iki kişiydik.. Yoo hayır sen aslında tek kişiydin senin şizofren oluşun karşındaki hayalin gerçekte var olduğu anlamına gelmez.

güneþinkýzý

Alıntı yapılan: pissen - 24.05.08/22:39

...

Ve komik olan şudur ki yazar; oyuncusundan daha çok inanır kendi hikayesine, hatta öylesine inanır ki oyuncuyu saf dışı bırakır ve kendi oynar, kendi yazdığı oyunu.Sonra çıkar der biz aslında iki kişiydik..Yoo hayır sen aslında tek kişiydin senin şizofren oluşun karşındaki hayalin gerçekte var olduğu anlamına gelmez.


Yorum kusunca kendini, bazılarının midesi bulanabilir!

Çok güzel!!!

kelime

27.05.08/16:46 #4 Son düzenlenme: 27.05.08/16:50 kelime
popüler olan objeler çekim gücü yüksek toplumsal mıknatıslardır. bu mıknatısların gücü toplumun gereksinlerine göre artar veya azalır. çok popüler bir şarkı kısa sürede tüketilir ve popüler olmaktan çıkar. çünkü çekim gücü yok olmuştur.

çekim gücü salt objeye değil aynı zamanda diğer objelere de bağlıdır. objelerin çok ve büyük rekabet halinde olduğu ortamlarda çok fazla mıknatıs vardır. bu da mıknatısları çok çabuk vazgeçilir kılar.

sonuç olarak üretim çoksa ve çeşitliyse modüler kültür olarak nitelenebilecek güç birliği odakları oluşabilir.

kiya

Alıntı yapılan: pissen - 24.05.08/22:39

Popüler olan klasik'ten (yani en geçerli olan) dan sonra gelendir. Bir yenilikçilik kuşanmaz çoğu zaman, çünkü zihni ,akılı yormaz beğeniye hitap eder ve aranan kanı empoze etmek için şırıngaya ihtiyaç duymaz.Kabullenmiş olanın üzerine oynar ve yazar. Var olan öznenin inavasyonlarıdır.
Buradaki soru veya sorun popüler kültür yada modüler kültür değil, toplumun yaşamış oldğu kültür erezyonudur.Her çağ kendi doğrusunu yaratır ve onu şekillendirir. Doğru veya yanlış göreceli kavramlardır toplum antropolojilerinde.



popüler olan klasikten önce gelendir kültür coğrafyasında. diyarbakırlı amcam, "yav o kadar uzaktan gelmişler, ayıp olmasın diye dinliyik işte" diye dinleyebilir klasik müzik orkestrasını. ama kendi türküsünü de canı gönülden dinler.

klasik yok iken popüler vardır. pop, yaşanmakta olandır. şimdi'dir, çalınmakta olandır.

"kabullenmiş olanın üzerine oynar" diye bir kural da yoktur. rock'n roll, popüler kültür olarak ortaya çıktığında hiç de kabullenilmiş değildi ve yeterince yenilikçiydi.

cem karaca ne kadar pop kültürün bir öğesi ise, mustafa sandal da o kadar öğesidir.

esas olarak pop karşısındaki bu tür sızlanmaların hepsi; pop kültüre etki edememenin getirdiği sızlanmalardır ki, "o iki kişinin" çözmesi gereken sorun budur.

pop, günahkar değildir; tersine, yaşamın kendisidir!

popüler kültürün kirlenmesi, yaşamın kirlenmesine paralel gelişir.

yaşam alternatifleri önermek isteyenin tutacağı yol ise; popu aşağılamak değil, popüler alternatifler üretmek olabilir.

gerisi, iki kişinin rakı sohbeti olacaktır, niyet ne olursa olsun...

pissen

Yurudum insanı, öğrenecek elbet düşünürken olayları, sıralamaya koymayı.Klasik yok iken popüler vardır. Yani neyin popülasyonu bu.İsa'nın gözyaşları yok iken tanrının gözyaşları vardır diyebilirmiyiz.Nereden nasıl, bileceksin! Veya eski olmandan yeni var diyebilirmiyiz.
Popülerin klasikten önce gelebilmesi için, önce kendi başına var olup geçerli bir yol belirtmesi gerekir. Adı üzerinde popüler, geçerli olanı kendi doğası içerisinde eleştirip, varolanın üzerinde değişimler yapıp daha önceden,yıkılmış bir irade üzerine kurar kendini. Aysu kayacı'nın kalçalarından,çok olduğunu savunduğu sanatçılık macerasının, altında yatan 80'lerin pop furyası değil Techno müzüğin, insan hücerelerine ot tadındaki etkisidir.Yani diyebiliriz ki kendi doğasına göre Techno müzik bir klasiktir.MELANIE C, I turn to you favorimdir.Ama bu daha popüler bir hal alabilir,gelişebilir ve değişebilir.Otoretiyi yıkan üretimden sonra, gelişim ve değişimin hatta tükenişin yolu açıktır.Burada mevzu trend olayına döner ve böylece akıp gider.
"kabullenmiş olanın üzerine oynar" diye bir kural da yoktur. Bu düşünceyi böyle kabul etmek demek tüm sebeb-sonuç ilişkilerini nedensellik yasasını ezip geçmek demektir.Devrimci bir duruş ve devrimci bir tarzdır. Gelin görünki dünyada toplum antropolojisini, görmezden gelen kabullenişmiş veya süre gelen sosyolojik ilişkileri kökünden ret edip, kendi içinde tartışma ihtiyacı ve gereği görmeyen çok az düşünce vardır. Bunlar megolamanlıkları, hat safhaya çıkmış narsist kişi ve düşünce özellikleridir.Mucitler ve icatlar devri ingiliz sanayi devrimin, yeni dünya düzeninde kendisini bulmasıyla birlikte kendi varlığını ve misyonunu tamamlamak üzerdir.Bilimde kesin bir şey yoktur ancak yargılar vardır diyerek net olarak böyle bir şey iddea edilmesede bu durum artık klasik, yani geçerli bir düşünce mekanizması haline gelmiştir.
Senin köylü örneğin; bu ülkenin kurtarıcısı,kimileriin ilahı olan Mustafa Kemal'in bir sözünde gayet açık ve net bir biçimde anlatılır. Köylü milletin efendisidir. Gelin görünki yapılan bütün inkilaplar köylülüğün kaldırılması modern zamana geçiş içindir.Savaşta çıkan bir ülke içerisinde, ankarada'da ilk kurulan bina opera binasıdır.Gelin görünki, opera,bale,tiyatro gibi kavramlar kelime olarak en çok kullanılan şeyler oldğu halde en az tüketilen şeylerdir.Çünkü düşünce yere gerektiği kadar pek, sağlam basamamaktadır.Ali amcanın türküsünün, çay tadında tutması, kolay olmasından yorucu olmamasından kaynaklıdır.Ve bunu kabullenmek,etkileşimsel zincirler olayına katılıp,klasik olanı görmezden gelip daha kolay olanı almaktır. Tam bu noktada Yakup Kadri Karaosmanoğlu  amcamızın şu sözleri devreye girmektedir "klasik şiirin yıkıldığından beri, şiiri, bin kişi bin türlü tarif ediyor. Şeytan üfürdü,yel götürdü; tabii tanrıda boş durmadı,kendi rolünü oynadı.