24.05.19/23:30

Demokrasi Mavalı

Başlatan mylia, 24.03.08/11:34

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

mylia

Bizim sosyalizmimiz demokrasidir. Bence burada çatışan, elitlerin eski usül demokrasisi ve, ki bu halkı olmayan bir demokrasidir, buna karşı halkın tam demoktasisidir, ki onunla eşitlik, adalet, özgürlük ile kadınlar ve erkeklerin sosyal gelişimleri inşa edilir.
Hugo Chavez(*)


            Hayır! Şimdi yazacağım cümleyi bir gün yazabileceğimi düşünmemiştim. “Demokrasiden boğuluyorum.” Belki de daha doğrusu, beni boğan “demokrasi” değil, bu nitelemeyle örtülen yalanlardır. Her türlü yalanın kuyruğuna “demokrasi” nitelemesini taktınız mı yalanlar gerçeğe dönüşüyor gerçeğe dönüşüyor. “Orjinali”yle, sahtesiyle, özgünüyle... Neyle nitelerseniz niteleyin “demokrasi” takısını kaldırarak, ardından gelen cümleleri okuduğunuzda, yalan bütün dişlerini göstererek karşımıza çıkıveriyor. Bu kadar yanlış bilgilendirmenin, çarpıtmanın, yanılsamanın arasında bu nitelemeyi kaldırarak okumayı “akıl edecek” bir akıl kalmışsa... “Piyasaların istikrara ihtiyacı vardır ve istikrar sağlayacak olan demokrasi”dir cümlesini ne kadar çok okumuş ve duymuşuzdur son zamanlarda. Oysa “piyasalara” lazım olan demokrasinin kimin için gerekli olduğu olduğu açıktır. Bunun için “piyasa” kavramını ve birazcık tarihsel gelişimini bilmek yeterlidir. Çok zaman “piyasa güçlerinin” istikrarları için “demokrasiyi nasıl hiçe saydıklarını” gösteren acılar ve yıkımlarla dolu dünyamız... Kapitalizmin aklının bu en büyük icadı bütün tarihi boyunca, batının ve onun emperyalist amaçları için uydurduğu yalanların bir örtüsü olmasının ötesinde bir anlam taşıdı mı?
            Fransız devriminin ilkelerini selamlıyoruz elbet. Onun eşitlik, özgürlük ve kardeşlik'i devrimin sınıfsal karakteri gereği ve tarihin nesnel akışının bir sonucu olarak “ilerici” niteliğiyle selamlanırken, bugün bile hala niteliği tartıştığımız “özgürlük” doğrudan doğruya devrimi yapan sınıfın isterlerine koşut olarak “mülkiyet edinme özgürlügü” olarak anlaşılmalı. Evet ezilen “mülk” edinmekte sonuna kadar özgürdür ama “mülk” edinebilecek “eşitlik olanağı” ise temelden, bütün yollarıyla kapanmıştır. Feodalizm biterken, yeni oluşan kapitalist sınıfın diktatörlüğü başlamıştır. Batı demokrasisi daha oluşurken, kendi diktatörlüğünü oluşturacak, sermaye her türlü kontrolün dışında (bugün ne kadar tanıdık geliyor değil mi?) “vahşetini” sergilemeye başlayacaktır. Ebu Camal Mubiya, Clr. James'in kitabı “Siyah Jakobenler”den söz ederken, Fransız devriminin temelinde “siyah köle gücünün” etkisini bir kez daha hatırlatıyordu. Batının resmi tarihinde “siyah jakobenleri” okuyanınız, bileniniz var mı? Fransız burjuva devrimi adı üstünde bir burjuva devrimiydi... Ezilenler içinse toprak köleliğinden, sermaye köleliğine geçiş anlamını taşıyordu. Ancak bu “geçiş” çok önemli, niteliksel bir geçişti. Devrimdi ve her devrim gibi “niteliği” değiştirme gücü vardı. Bu açılardan elbette insanlığın ileriye doğru atılımının en önemli dönemeçlerinden biriydi. Batının kültürel temellerinin doruk noktası Sovyet Devrimi oldu ancak Batı yine onu elleriyle yıktı ve kendi tarihsel çöküşünün de düğmesine bastı. Sovyet devriminin çözülüşü, kapitalizmin ve “demokrasinin” zaferiydi ama bu zaferin üstündeki yaldızlar dökülüp, gerçek Batının yüzü ortaya çıkmakta fazla gecikmedi.
            Bugün Almanya'da müslüman ülkelerden gelen insanlar başta olmak üzere, yani “bireyin” kutsiyetinin, her şeyin üzerinde tutulduğu Batı kültüründe” artık “bireyin saydamlaştırılması” biçiminde adlandırılarak, Orwall'in 1984'üne rahmet okutacak planlar yapılırken, Katolik kilisesi Batının Hıristiyan köklerinin zedelenmeye başladığını, bunun mutlaka önüne geçilmesi gerektiğini söylerken, faşist Haider (şu Avusturya seçimlerini kazanıp başbakan olan ve faşist olduğu için istifa etmek zorunda bırakılan adam) artık Avusturya'da cami ve minare görmek istemediğini, ezan sesi duymak istemediğini haykırıyordu. Sonuçta çokkültürlü, çok toplumlu, demokrasi havarasi Batının hakim sınıfından yükselen sesler, İkinci Dünya Savaşı öncesi Batı burjuvazinin seslerini yakınlamaya başlıyor.
            Bizdeki durumu ise Güray Öz çok güzel özetliyordu: “Çünkü şimdi liberal bile olmayan entel kuşağı, yazıya çiziye egemen olma hevesindedir. (Yazıya ve çiziye egemen olursanız, akla da egemen olursunuz çünkü. N.A) Gazete köşelerinde çizdikleri cumhuriyet cumhuriyete benzemiyor. Demokratik haklar onlar için yalnızca bireyin daracık dünyasının ulaşılması güç, ekonomisi yalan sanal olanaklarıyla sınırlıdır. Hepiniz örgürsünüz istediğinizi yapabilirsiniz ama sakın çizgiden çıkmayın. Neoliberal dünyamızın her geçen gün biraz daha sıkılaşan düzenine itiraz etmeyin. Piyasayı esas alın, borsayı gözleyin, süperlere biat edin, dünyamızın keyfini bozmayın. Anlattıkları gerçek, yaşadığımız karanlık budur. (Güray Öz, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2007, s.6)
            Medyaya hakim bu yarı aydın, neoliberal kuşak, demokrasi yalanını yutturmak için sık sık kabeleri Batı demokrasilerine göndermelerde bulunur. Siz de kalkıp sık sık, artık ikiyüzlülükten surat kalmamış Batının marifetlerini kendilerine anımsattığınızda ileri sürdükleri tek şey, “kötünün örnek olamayacağıdır.” Yeni-Batıcıların bu argümanını didikleyip, bugünkü demokrasinin Batının ve kapitalizmin diktatörlüğünün bir payandasından başka bir şey olmadığını göstermek gerekmektedir. Bu Batıcılar bireyin saydamlaştırılması konusunda suskundurlar, Hollanda'da “vatandaş Hollandaca konuş” yazılarına karşı suskundurlar, kapitalizimin her türlü pisliğine karşı suskundurlar. Bunlardan bir tanesi yazılarından bir tanesinde komşu evin çocuklarına bakmaya giden bir emekçi kadının kocasıyla yaptığı konuşmaya kulak misafiri olduğu bir tren yolculuğunu anlatıyordu ve kadının parasının hesabını yapması “hayranlıkla” aktardıktan sonra benim ülkemin kadınlarının da bunları konuşacağı günler gelecek” sözleriye yazısını sonlandırıyordu. “Bu yeni-Batıcı, solcu, o kadının komşu evin çocuklarına parayla niye bakıcılık yaptığını sorgulamıyordu. Neden o komşular, çocuklarını başkasına baktıracak kadar zengindiler ve öteki kadın neden onların çocuklarına bakacak kadar yoksul! Temel çelişki budur ve bizim yeni-Batıcı, AB'ci, solcularımızın arzuladığı, Batı demokrasisiyle gelecek “mutluluğumuz” bu kadardır.
            Batı çökmektedir. Batının dünyaya söyleyecek hiçbir sözü kalmamıştır. Her türlü yalanı “demokrasi”dir. Her türlü sorunumuzun Kürt sorunu da dahil olmak üzere “kimlik” temelinde ve demokrasiyle çözümleneceği de kuyruklu yalandır. İslamcı Ahmet Taşgetiren “bugün Kürt sorunu” olarak tarif edilen şeyin içeriğinin ABD ve AB tarafından doldurulduğunu ve tarif edildiğini söyledikten sonra, bu “sorunun” içeriğinin ve tarifinin baştan sona yeniden yapıldıktan sonra çözümünün mümkün olduğunu söylüyordu. (Gerçek Hayat, 3/9 Ağustos 2007) O bu sorunun içeriğini elbet dünya görüşü gereği ortak İslami bir temelle doldurmayı düşünmüştür ve büyük bir yanılgı içindedir ama sorunun kendisini tarif etmesi açısından söyledikleri doğrudur.
            Yeni-batıcı, solculardan, “ezberi bozmak” nitelemesini çok duyduk son zamanlarda, duymaya devam ediyoruz. Ezber bozmak sorunlarımızın içini Batı tarifleriyle ve çözümleriyle doldurmaktan geçmiyor. Kapitalizmi sorgulamaya başlamak ve “batı demokrasileri” mavalının kavalını çalan çobanlara insanların “koyun” olmadığını her seferinde tekrar tekrar anımsatacak, sorgulamaları yapmamız gerekiyor. Batı'dan başlamak gerekiyor. Batıdan...


Nihat Ateş
(*) http://sol.org.tr/index.php?yazino=13263