18.07.19/06:52

makaleler

Başlatan sabýr, 11.04.08/13:37

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

sabýr

 MELİH ARAT  m.arat@zaman.com.tr  Yazarlar 
Yardım alıyor musunuz, ediyor musunuz? 



Ara, gittiği bir şehirde eski arkadaşı On ve nişanlısı Ten ile pazar kahvaltısında buluştu. Kahvaltıdan sonra yeni açılan kent ormanına yürüyüşe gittiler. On, son model ve lüks bir Kore arabası almıştı. Şıkır şıkır görünen siyah arabayla kent ormanına ulaştılar.
Ormanın girişindeki tabeladaki yürüyüş rotasını inceleyerek yürüyüşe başladılar. Bir buçuk saat kadar sonra patikadan yürüdükten sonra yol bitti; ya ormanın içinden geçerek girişe ulaşmaya çalışacaklardı ya da geldikleri yoldan geri döneceklerdi. On, "Ormanın içinden yürüyelim." diye teklif etti, bir süre yürüdükten sonra kayboldular. Neyse ki, bir süre sonra eski patikaya ulaşmayı başardılar. On, son model arabasının kapısını uzaktan kumandayla açmaya çalıştıysa da açamadı. Sonra birden "Allah" dedi, "Farları kapatmayı unutmuşum. Akü bitti, herhalde." Arabayı anahtarla açtı. Haklıydı gerçekten. Akü tamamen bitmişti. Bu durumda arabayı itmek gerekiyordu. Ne var ki, araba yokuş aşağı durumdaydı ve tek çare arabayı gerisin geriye itmekti. Ten direksiyona geçti, Ara ve On ise arabayı itmeye başladılar; arabayı doğru rotaya sokmak çok zordu; zira araba 1,6 tondu. Son derece zorlanarak arabayı yokuşun tepesine almayı başardılar. Amaçları arabayı vurdurmaktı, yani araba hızlandığında motor çalışacaktı. Önlerinde bu iş için oldukça uzun bir mesafe vardı. 250 metrelik mesafede motor kesin çalışacak gibi görünüyordu. Tüm güçleriyle arabayı ittiler ama araba yine çalışmadı. Birkaç kere daha denediler; ama sonuç değişmedi. Ormanın girişinden ana yola çıktılar. Ne var ki yardım alabilecekleri kimse görünmüyordu. Bu durumda önlerinde birkaç seçenek vardı. Çekici çağırmak, bir arkadaşı arayıp akü şarj kablosu istemek, yol yardım ekibini çağırmak, otostop çekmek.
Ara, yolun karşı şeridinde park etmiş çok eski iki araba gördü. Öndeki arabanın kaput kapağı açıktı ve motorun üstüne üç kişi eğilmişti. Ara bunlardan birinin tamirci olabileceği düşüncesiyle hızla yanlarına gitti. "Geçmiş olsun" dedi. Adamlardan biri "Sağol abi", dedi. "İnşaat işçisiyim, üç gündür yevmiye alamıyorum, gazım da bitti, ben de yardım için yeğenlerimi çağırdım. Ama istasyonlar bidonla artık benzin de vermiyorlar. Çekici için paramız da yok, ne yapacağımızı bilemiyoruz, bir çözüm arıyoruz." Ara, "Geçmiş olsun, üzüldüm. Sizde akü şarj kablosu var mı, bizim de farlar açık kalmış, akü bitmiş." İnşaat işçisi olan adam "Kablo yok ama istersen aküyü sökelim, sizin arabaya takalım, çalışınca söker yine bizim arabaya bağlarız" dedi. Daha sonra aküyü söktüler. On'un arabasına taktılar ve araba çalıştı. Ara, inşaat işçisinin cebine onun problemini çözecek kadar bir para sıkıştırdı. On ve nişanlışı, Ara'ya karşı kendilerini çok mahcup hissediyorlardı. Ara'yı önce ormanda kaybedip susuz ve ter içinde bırakmışlardı.
On ve nişanlısı Ara'dan özür dilerken onların sözünü kesti. "Sizce dedi, şu inşaat ustası mı bize yardım etti, yoksa biz mi ona yardım ettik?" "İnşaat ustası yardım etti" diye cevap verdiler. Ara, "Hayır" dedi. "Allah, bizim ona yardım etmemiz için bir vesile oluşturdu. Böyle son model bir arabanın aküsü normalde bitmez, ayrıca bu kadar vurdurma çabasından sonra da araba çalışır; arabanın kaldığı son nokta tam inşaat işçisinin arabasının kaldığı yerin önüydü. Biz her şekilde oradan kurtulurduk, tamirciyle, yol yardımla, bir arkadaşla vesaire... Ama üç günlük yevmiyesini alamamış bir işçinin yeğenlerini çağırmak için kullandığı son telefon kontöründen başka bir çaresi kalmamıştı. Allah bizim ona yardım etmemiz için bir vesile yarattı, ona verdiğimiz bir paranın da bizim için pek önemi yoktu, ama onun için değeri çoktu. Onun için olanlara üzüleceğinize, böyle bir hayra vesile olan Allah'a şükredelim."

07.04.2008
http://bulgartest.zaman.com.tr/bulgaristan/yazarDetay.do?haberno=205



   
   AHMET KURUCAN
a.kurucan@zaman.com.tr Aile Sağlık
"İslam; Allah adına şiddeti kınamak!"
 
 
İzninizle fıkıh eksenli yazıları kaleme aldığımız bu köşede bugün bir konferansı, "olan" ile "olması gereken" zaviyelerinden değerlendirmeye çalışacağım.
Oklahoma'da Dinlerarası Diyalog Enstitüsü ile Oklahoma Üniversitesi'nin başını çektiği, yerel bazı kurumların da desteklediği uluslararası bir konferans yapıldı geçen hafta sonu. Konu "İslam özelinde Allah adına yapılan şiddeti kınamak". Yerli-yabancı, müslüman-gayrimüslim ama hepsi sahasında uzman kişilerden oluşan oldukça seçkin bir konuşmacı kitlesi vardı. Bir güne sığıştırılmaya çalışılan 16 tebliğ, sabah ve öğleden sonraki açılışlarda yapılan özel konuşmalarla muhteva daha da zenginleştirildi. Konferansı anlatmak bir dizi veya dosya çalışmasını gerektirir. Onu başka bir fasla bırakarak 'olan'a ve 'olması gereken'e geçelim.

Şöyle düşünüyorum; başlıktan da anlaşılacağı gibi böylesi akademik aktiviteler aslında İslam dini mensuplarının kendilerini özeleştiriye tabi tutmaları için hazırladıkları zeminlerdir. Bu özeleştiri zemininde herkes eteğindeki taşı dökebilir, düşüncelerini, kanaatlarını dile getirebilir; yeter ki söyleyecek sözü bulunsun ve bu söz uzmanının ağzından çıksın, hakaret içermesin, problemin kemikleşmesine değil çözümüne katkıda bulunsun.

Nitekim öyle oldu; Müslüman ilim adamları teorik temeller, tarihî ve güncel gerçekler zaviyesinden ele aldıkları konuşmalarında özellikle Batılıların yanlış anladıkları "onları nerede bulursanız öldürün" gibi yerlerin doğru izahlarını yaptılar, intihar saldırıları misali kelimenin tam anlamıyla yanlış olan yanlışlıkların da yanlış olduğunu dile getirdiler. Bir manada müdafaa ve özeleştiri ekseninde gidip gelen söz konusu konuşmaların hem de Müslümanlar tarafından dile getirilmesi bize çok şeyler kazandırıyor.

Her şeyden önce bu tür yaklaşımlar, karşı cephede yer alanları insafa davet ediyor. Özellikle ötekini anlama gayreti içinde bulunanlar, bu yaklaşımdan ciddi etkileniyor ve kendi inanç değerleri ve tarihleri ile hesaplaşmaya başlıyorlar. Nitekim bazı konuşmacılar hem İncil ve Tevrat'ın masaya yatırılacağı, hem de Haçlı seferlerinden yüzyıllar süren mezhep savaşlarına, oradan sömürgecilik geçmişlerine kadar teorik ve tarihî açıdan benzeri bir özeleştiriyi kendilerinin de yapması gerektiğini vurguladılar. Batı medyasının terörist dediği kişilerin, onlara reva görülen politikalar zaviyesinden bakıldığında hürriyet ve bağımsızlık savaşçısı, Irak'ta kitle imha silahları değil, petrolün egemen unsur olduğu gerçeklerini Batılı uzmanların ağzından dinledik. Bunlar az bir kazanım olmasa gerek!

Bir başka kazanım; şu ana kadar bizi hep kendilerinden yani Doğu dünyası üzerinde çalışan oryantalist ağızlardan dinlemiş insanlara, bizi bizim anlatmamızdır. Ötekini ötekinin ağzından dinlemek her zaman insanın daha doğru bilgi edinmesi, karşılıklı ilişkiler adına daha doğru politikalar belirlemesinin temel noktalarından biridir. Nitekim anlatılan mevzular sonunda 'hiç böyle düşünmemiştik, bu zaviyeden bakmamıştık' diyen, sunumlar esnasında sürekli not alan katılımcıların varlığı bu kazanımı açıkça ispatlamaktadır.

Yeterli mi? Elbette değil. Zaten 'olan' ile 'olması gereken' ayrımını bu yüzden yaptık. Bir dinin anlaşılmasında olgusal diyebileceğimiz fenomolojik ve empatik yaklaşımlardan söz edilir sosyal bilimlerde. Olgusal seviyede, o dini olduğu gibi anlama çabası esastır. Empatik yaklaşımda ise insanın ilgili dinin mensubu gibi kendini görmesi, görmeye çalışması ve hissetmesi esastır. "Günde beş vakit Rabb'ine ibadet eden bir kişinin masum insanların ölümüne sebebiyet vereceği, kesin intihar saldırısına girmesi mümkün değil. Bunun başka bir nedeni olmalı" sözü, empatik seviyede Müslümanları anlama gayreti adına alınan seviyeyi gösterir.

Etnosentrik bir zihin ve ruh hali ve bunun tabii uzantısı olarak hayat ve ötesine ait her türlü hakikatı kendi tekelinde tutmaya çalışan bir medeniyet ile karşı karşıya ve iç içeyiz. Bu dünyaya anlatacağımız çok şeyler var. Kat edeceğimiz mesafe oldukça uzun. Tevfik Allah'tan. Amenna; ama gayret bizden.


10 Nisan 2008, Perşembe

sabýr

islamdaki inceliğe dikkat (Biz dikkatimizi bunu idrak edemeyenlere ,hep bana rab bana olanlara takmışız kafayı)

...Bayram namazından sonra geldiği evinde Efendimiz'e erkenden hazırlanmış kurban etini takdim ederler.

Tebessüm eden yüzünde bir memnuniyetsizlik işareti dolaşır: - Şu anda çevremizdeki komşular da et yiyorlar mı?

- Hayır, derler, kimse henüz kurban eti yiyecek durumda değil. Biz herkesten önce size takdim etmek istedik. Elinin tersiyle iteler önündeki tabağı.

- Götürün bu tabağı önümden. Komşumun, halkımın yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman onlarında bacalarından duman tüter et pişirdikleri anlaşılırsa işte o zaman onlarla birlikte et yiyebilirim.

Bir misal de O'nun halifesi Hazreti Ömer'den verelim. Bakalım o nasıl benimsemiş bu durumu? Bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram ederler. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur:

- Bu ne? Ürkek sesle cevap verirler:

- Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık... Sert bir sesle sorar:

- Benim idare ettiğim halkım da şu anda soğuk suyla yapılmış bal şerbetini içebiliyor mu?

- Nerede? derler. Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar! Kelimelere basarak konuşur:

- Ben, der, yönettiğim insanların yemediğini yemem, içmediğini de içmem. Götürün bu soğuk bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu.
...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=677630

gobilibozo

Bir Ömer gerekli bize sadece bir Ömer yanında 15 tane de kurmay ekip şu ülkeyi gülistana çevirmek için :)

sabýr

evet canım.öyle.

sabýr

Şuurlu Müslüman
 
 
Dünyaya gelen her insanda nefsi emmare vardır. Yani emreden nefis... Nefsi emmare, istediği şeyi zorla almaya çalışır. Dünyaya gelen çocuk, süt ister. Süt emmediği zaman ağlar, bağırır.
Çocuk büyüdükçe istekleri de değişir. Mesela annesi, çocuğu alıp pazara çıkar. Çocuk tezgâhta bir bebek görür, onu ister, bebeği aldırana kadar ağlar, bağırır.

Bu hal devam eder...

İnsan büyüdükçe, canı haram şeyler de istemeye başlar. İşte bu isteklere, 'nefis' denir.

İnsanda şeytanla melek mücadele halindedir. Şeytan, kendisine göre bir hayat yaşamasını ister; melek, onu korumaya çalışır.

Şair diyor ki,

"Bin bir derde uğradım ben bile bile,

Neler çektim neler, bu kafa ile..."

İnsan, gençlik yıllarında nefsine mağlup oluyor. Yaşlandıkça, o mağlubiyetin acılarını çekmeye uğraşıyor. Alışkanlıklar köleliktir, azat olmaksa çok zordur.

Bizler henüz ölmedik, sağız. Bunun için dünyada yapılması gerekenleri yapmak zorundayız. Herkes iyiyle kötüyü karıştırarak bir dünya nizamı kuruyorsa, bizler de iyiler ve iyilikler harcı ile kendi dünyamızı kurup, düşüncelerimizi mücessem hale getirmeliyiz.

Devir cemaat devri... Fertler tek başına işe yaramıyor. Lafları dinlenmiyor

...Artık her meseleye ilmin eli yetişmeli. İlmi geri iten, karanlık gecede fenerini yere çarpan yolcudan farksızdır.

Alışkanlıkların bağlarından kurtulmanın çarelerini aramak zamanı gelmiştir. İlmin ve aklın hâkimiyeti gerekmektedir. Velhasıl, bir şeyler yapmak zarureti vardır.

Yediklerinizin, içtiklerinizin helal yoldan kazanılması dinin icabı değil midir? Başkalarından yardım almamak, tam tersine muhtaçlara yardım etmek, dindarlara düşmez mi?

Namaz kılıp, Allah'ın emirlerini tekrarlamak, onları hatırlamak, sonra camiden dağılıp, çarşıda pazarda İslam'ı tatbik etmek, dinden başka nedir?

Teraziyi doğru tutmak din değil midir? Başkalarını kandırmamak, çalışkan olmak, bilgili olmak, sıhhatli olmak... Bunların çarelerini araştırmak din değil midir?

Aynı zamanda bunların bütünü dünya işi değil midir?

Ey Müslüman,

Güneş zamanında doğuyor, zamanı gelince göçüyor, çiçekler belirli tarihlerde açıyor, fırtınaların ve kuyruklu yıldızların bile zamanı varken, hepsi bir mesai içinde hareket ederken, sen nasıl keyfî hareket edebilirsin ve nasıl olur da işini zamanında yapmayı din dışı sayabilirsin?

Yeryüzündeki nizamı görmez misin? Sular, topraklar ve hava temizleniyor. Elbette bunlar kendiliğinden olmuyor. Öyleyse nizamlı olmalısın ve temizliğin imandan geldiğini anlamalısın.

İslamiyet, diriler dinidir. Ölülerden herhangi bir şey istenmiyor. İslam'ın bütünü dünyada tatbik edilecek. Ahirette mükâfatı alınacak.

Şuurlu Müslüman, dünya işini ibadete çevirendir. Her hareketine ibadetin mührünü basandır. İslamiyet'i öğrenen ve yaşayandır. İfrattan ve tefritten kaçandır. Allah'a asker olup, yeryüzünü bir talimgâh bilendir.

Günah işlemek için sevaptan kaçanlara inat, sevabın yollarını açmak için âdetini ibadete çevir. Şu imtihan âleminde imtihanını ver.
Hekimoğlu ismail


gökdeniz

aslında makalenin tümü kaderciligi anlatmasına ragmen ,iyi niyet temennileri mevcut.iyi niyetlede olmuyor..

eger bu dünya sınav yeri ise konumlar, koşullar ,eşit olması gerekmezmi...

neye göre sınav allah aklı verdiyse verdigi akılda o nun kurallarını tanımıyorsa suç kimin..?.

iki insan'ı düşünün ayrı yerlerde dogmuş,biri en iyi konum koşullarda yetişmiş..

digeride,en pasif bir şekilde okumadan bile yoksun ...nasıl bir imtihanki bunları sınayacaksınız..!!

'''insanlar yaşadıkları gibi düşünürler,düşündükleri gibi degil...'''


sabýr

iyiniyetle olmuyor diyerek kestirip atmak için o kadar çok şey gördümkü bende. kaç kere artık yok kimseye iyilik dediğimde. Sonra değişik şekillerde iyilik yaptıklarıma pişman gibi olsamda alakasız kişilerdende iyilik gördüm.Ve bunu yapılan iyiliğin asla karşılıksız kalmayacağı sözüyle pekiştirdim. Gayet uyumlu bir seyir çizmekte. yeri ve dengeyi iyi analiz edip ona göre hal uygulamak gerekiyor.
  Allah bir surede nesil yaratmaktan söz ediyor. İnsanlar eşit olsaydı sınav sözkonusu olmayacaktı. Herkez pekiyi olacaktı. Allah yeni bir topluluk yaratıp bunu sınava tabi tutacaktı. Bu belirtiliyor.
   Biz müslüman ülkesinde yaşamaktayız. Hırıstiyan değil. Her yerde bir cami var, kilise değil.Okuma yazma bilmeyen bune diye soracak deli değilse ki deliler sorgulanmaz. sadece akıl sahipleri sorgulanacak. demekki görünenler var. Akılda verilmiş ise ötesi yok. Bu senin seçimin. Artvin yöresinde çoğu kişi okumuştur. Batıda okumayan bile mevcuttur. İki kişi koşullar mevcut okuyup kendini yetiştirmiyor, diğeri mum ışığında satlerce soğukta yerine göre ölüm tehlikesinde kendini yetiştiriyor. Hayatını kurtarıyor. kimin elinde azmin. aklın. iradenin.

gökdeniz

sevgili sabır,seni inan çok iyi anlıyourm,ama benim söylediklerimi kabüllenmek zorunda degilsin elbette,bu bir görüştür .

yaşadıgımız ülkenin devlet politikasının insanları ne şekilde yönlendirdigi ve egittigiyle
ilintili bir çok şeyler,insanlar yaşadıgı gibi düşünür de derken yaşam koşullarının ne kadar zor oldugunu iyi bildigini düşünüyorum.bu yaşam mücadelesinde insanların aldıgı egitimde onun yönelişini belirlemezmi,yani anlattıkların dogru olsa dahi imkan tanınmadıgından yapması olanaksızdır.şartlar ve imkanlar elvermediginden.burda sorgulamak gereken
önce insanlara imkamlar verilir,ondan sonra yanlışmı dogrumu yapıyoru tartışmak olmalıydı.
yani,okuma yazma yı ögretmeden okumasını beklemek gibi,yada iş imkanı yaratmadan
iş beklemek gibi,üstüne alınma sözüm ona makalede bir dahihanelikde beklenmektedir
bu anlamıylada,insanlardan konum koşul itibarıyla yapamayacagı şeyleri istemektedir.
öyle bir düzen olmalıki,insanlar örgür iradesini kullanıp dogru ve yanlışı seçmeli.
bu olanak tanınmadan yargılamak bu anlamıylada yanlıştır.
örnek:bir bozuk düzende ,egitiminden,ahlaki degerlerinden yoksun bir insandan ne derece
profösör olmasını bekliyebilirizki...olmadı diyede yargılayacaz...olurmu sence..?

imtihanlar eşit konumlarda,koşullarda, gerçekleşmeliki adil olsun sevgili sabır...teşekkürler

sabýr

Alıntı yapılan: gökdeniz - 04.05.08/12:16
... imkan tanınmadıgından yapması olanaksızdır.şartlar ve imkanlar elvermediginden.burda sorgulamak gereken
önce insanlara imkamlar verilir,ondan sonra yanlışmı dogrumu yapıyoru tartışmak olmalıydı.
yani,okuma yazma yı ögretmeden okumasını beklemek gibi,yada iş imkanı yaratmadan
iş beklemek gibi,üstüne alınma sözüm ona makalede bir dahihanelikde beklenmektedir
bu anlamıylada,insanlardan konum koşul itibarıyla yapamayacagı şeyleri istemektedir.
öyle bir düzen olmalıki,insanlar örgür iradesini kullanıp dogru ve yanlışı seçmeli.
bu olanak tanınmadan yargılamak bu anlamıylada yanlıştır.
örnek:bir bozuk düzende ,egitiminden,ahlaki degerlerinden yoksun bir insandan ne derece
profösör olmasını bekliyebilirizki...olmadı diyede yargılayacaz...olurmu sence..?

imtihanlar eşit konumlarda,koşullarda, gerçekleşmeliki adil olsun sevgili sabır...teşekkürler


Biraz dağınık geldi bana yazınız. Nerden giriş yapacağımı bilemedim. Makaleyimi ele alacağım. Yargıyımı. yargı burda kimim kimi yargıladığı mı?biz birbirmizi mi ?allah' mı bizi. Alıntı olsaydı. direk o konuda yazardım. Ortadan birşeyler yazayım. Nasrettin Hoca misali ya tutarsa olsun.
   öncelikle anlattıklarınız doğru olsa dahi demişsiniz. surelerden alıntı yapabilirim.ama öncelikle anlaşılmayanın ne olduğunu bilmeliyim.Birde imkandan söz etmişsiniz. Makaleye göre bir mükemmeliyetçilik algısı alarak mı?" imkan varmıki olsun "gibi mi oldu.doğrumu anladım. öyleyse ben kendi düşüncemi aktarayım.Birlik olmak, aynı duygular altında toplanmak insanlara güzel duygular yaşatır. milli bayramlarımız gibi. Ben önce kişiden gidiyorum kişinin yöneldiği olgu, etrafında aynı görüşte toplanan olursa bir iki olur ,2 üç olur 5 olur 10 olur. Ya da olmaz. Ben yazdım sen okudun. okuma ve yazma imkanı bulduk.kimse karışmadı. kimse de engel olmadı. Devlet politikası aynı protokölde devam. Fakirler daha fakir, zenginler daha zengin. Ben ne yaptım bana düşeni. sen ne yaptın bilmiyorum. Yazarsan bilirim. Kendi imkanlarımda ve devletin sağladığı imkanlarda okudum. Hem okudum hem çalıştım. Hemde Allah' ı yar ve yardımcı bildim. A dan z ye yapamasamda dünyada çalışmakta ibadettir desturuyla Allah'ı uzaklaştırmadım kendimden. Tam hakkını veremiyorum diye. Ben veremiyorsam pek çok kişi veremiyor olabilir. Kim kimi yargılıyor. Baktık şartlar müsait ortam ve insanlar mevcut birlik olduk ve birlikte hareket ediyoruz. Maddi manevi gücümüz ne bu. devletin gücü ne bu elden gelin budur denir. güç .akıl, imkan ve zaman yetebildiğince olur birşeyler.
    Parasızlıksa herkeze yapacak biriş var, patron olamasanda. Ailede herkezin bir büyüğüde olmayabilir namaz kılan ona örnek olan. örnek olan vardır yapmaz, içinde olan vardır kendiliğinden yapar. Kişinin içindeki cevherdir. Zengindir para haram işletir.zengindir helalden Allah rızası gözetir. Fakirdir zengine bakar Allah'a isyanla geçirir, fakirdir tevekkül eder.
   Bu adillik kavramı kafa karıştırıyor, olmalı.Eğer buysa derimki herkezin imtihanı farklı bir değil. zorluk burda. anlatırım ama uzun olacak. esas hangisinden giriş yapacağımı bilmem lazım.Bu dağınık olursa anlaşılmaz. nokta nokta konuşulması gerektiği inancındayım çünkü.Birde şu var kimsenin üzerinde güç beklenmiyor. Allah dağına göre kış verir, denmiş. Kimseye kaldıramayacağı yük vermemiş. Sadece verdikleriyle (akıl) karşılaştığı zorluklarla nasıl başetmesi gerektiği öğrenmekte yatıyor. Hıdır elimdem gelende budur misali. Herkes elinden geleni yapıyormu? eksikliğimiz; bir üye yazmış türkler çok laf etmesini bilir, ama işe gelince pek yapmaz. peynir gemisini lafla yürütmüş olmak istemem bende.bu cevap olmadı diyorum. tane tane devam edebilirim.

lebiderya

İhtiyar adam ve at!
 
 
Ama Anayasa Mahkemesi'nin kararına şaşanlara şaşıyorum. Sanki bu ülkede 367 Komedisi yaşanmamış gibi davrananlara şaşıyorum.
Halkın yüzde 80 küsurluk bir bölümünün özgürlük ve demokrasi talebini hukuk ve etik dışı yöntemlerle mücadele ederek boğacaklarını iddia edenlerin varlığını bilmelerine rağmen şaşıranlara şaşırıyorum.

Hatırlayınız lütfen... Tüm aktörlerin hazır bulunduğu 18 Şubat'taki üniversite panelini. Orada edilen cümleleri, savaştan, vuruşmadan, hukukun silah olarak kullanılmasından, büyük taarruz yapmaktan bahseden bir zihniyetin varlığını hatırlayınız. İşte bu nedenle, gerçekleri, ülkedeki elitin durumunu unutup şaşıranlara şaşıyorum.

Ve onları şaşırtacak bir şey daha söyleyeyim...

Zannediyor musunuz ki özgürlük bu tür mizah tiyatrolarıyla engellenir? Sanıyor musunuz ki, bu ülke bir kısım azgın azınlığının baskılarıyla içine kapanık bir ülke olarak sonsuza kadar yaşayacaktır? Durun size çok meşhur bir hikâye anlatayım...

Bizden epey uzak diyarlarda bir köyde geçiyor olay. Ve bu köyde yaşayan bir yaşlı adamın hayata ve gelişmelere karşı tevekkül içindeki duruşundan bahsediyor. Fakir, lakin bilge bir yaşlı... Köyün, hatta ülkenin en muhteşem atına sahip bu yaşlı adam. Kral elçiler yollayıp çok büyük paralar teklif etmiş ihtiyara. Lakin 'hayır' demiş yaşlı adam; 'Bu at sıradan bir at değil benim için, bir dost. Hiç insan para-pul için dostunu satar mı?'

Köylüler garipsemiş ve içten içe böyle bir alışveriş yapmadığı için akılsızca davrandığını düşünmüşler. Ve günlerden bir gün at ortalıktan kaybolmuş. Tüm köylü atı kralın adamlarının çaldığını düşünmüş. Ve 'Ey bunak, böyle olacağı; bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Onu satsaydın şimdi ülkenin en zengin insanlarından biriydin. Ama şimdi hem beş parasız, hem de atsız kaldın!'

Lakin büyük bir tevekkül ile karşılamış tüm bunları yaşlı bilge. "Karar vermek için acele etmeyin." demiş."Sadece 'at kayıp' deyin, çünkü gerçek bu."

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

Cevabı yine aynı olmuş babalığın; "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz." Ve devam etmiş: "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz."

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın." demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz." diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek olan bu... Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." Yaşlı bilge, "Siz erken karar vermeye devam edin." demiş, "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Anayasa Mahkemesi bir siyasi parti gibi davrandı, gerçek olan şimdilik bu!


07 Haziran 2008, Cumartesi
M.Nedim HAZAR