Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Alternetif, bağımsız ve özgür habercilik için Bianet.[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
tıkla
   Ana Sayfa   Son Konular Kim Nerede? Ara Seslenme T.Bugun Yönetim Takvim Güncel Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3  Hepsi   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Entropi  (Okunma Sayısı 2746 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« : 22.02.05/13:04 »

Entropi'nin Tanımı

Entropi, en kaba tamınıyla, bir sistemin düzensizliğinin ölçüsüdür. Entropi öylesine yararlı bir fiziksel kavramdır ki, pek çok disiplin içinde ayrı ayrı entropi fonksiyonları kullanılır. Örneğin termodinamik entropi, topolojik entropi vs... gibi. Sistemin düzensizliği arttıkça artan herhangi bir fonksiyon rahatça entropi fonksiyonu olabilir. Örneğin bir bardak suyumuz olduğunu ve bunun içine bir damla mürekkep damlatıp gözlediğimizi düşünelim ve içeride neler olduğunu hayal etmeye çalışalım: mürekkep molekülleri başlangıçta kısa bir süre bir arada bekleştikten sonra su içine dağılmaya başlayacaklardır çünkü kendilerine çarpan su molekülleri tarafından değişik yönlere saçılırlar.

Şimdi olağanüstü bir bilgisayarın sistemin bütün mümkün durumlarını sayabildiğini düşünün. Sistemin bir durumu denildiğinde anlamamız gereken şey örneğin bir molekülün belirli bir koordinata ve belirli bir hıza; bir başka molekülün bir başka belirli koordinata ve hıza vs... sahip olduğu bir konfigurasyondur. Bardaktaki mürekkep örneğimizde bu tür durumların sayısının çok çok (hatta hayal edebileceğimizden de çok) fazla olduğu açıktır, ama neyse ki bu durumları saymak gibi bir ihtiyaç içinde değiliz zira bunların çok büyük bir kısmı mürekkebin moleküllerinin bardak içinde oraya buraya rasgele dağıldığı, düzensiz, yani yüksek entropili durumlara karşılık gelirler. Bizim için bunların hepsi homojen durumlardır çunku biz karışıma baktığımızda o molekülün burda, bir başkasının şurda olmasına aldırmadan, mürekkebin homojen olarak dağıldığını söyler geçeriz. Yani olağanüstü sayıda farklı mikroskopik durum tek bir makroskobik duruma, yani homojen duruma karşılık gelir.

Esasında suya her mürekkep damlatışımızda, mürekkebin dağılmasının nedeni budur. Homojen bir makroskobik duruma karşılık gelen mikroskobik durumların sayısının fazlalığı onun olasılığını arttırır. Çünkü istatistik fizik yasaları bir makroskobik durumun olasılığının, ona karşılık gelen mikroskobik durumlarla orantılı olduğunu söyler bize.

Ancak, su molekülerinin mürekkebi yeniden bir damla haline getirmesi ya da belki küçük bir köşede toplaması olasılığı sıfıra çok yakın olmakla birlikte, sıfır değildir. Bu sadece moleküllerin çok özel hız ve koordinatlara sahip oldukları durumlarda mümkündür ve bu durumların sayısı da öylesine azdır ki evrenin başlangıcından bu yana bir kez olsun elde edilmiş olmaları bile pek muhtemel gözükmemektedir.

[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
alıntılar

 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #1 : 22.02.05/13:05 »

Düzensizliğin Düzeni

Geçmişten günümüze kadar “evrende kaos var mı? Yok mu?” sorusu, beyinleri devamlı meşgul etmiş, ama modern bilimin gelişmesiyle daha somut bir anlam kazanmıştır.

Kaosun sözlük anlamı “kargaşa, düzensizlik” tir. Kargaşa ve düzensizliğin olduğu bir yerde de her şey bir rastlantı şeklinde gelişir. Buna kaynaklık eden temel yasa da termodinamiğin ikinci kanunu olarak da bilinen entropi ilkesidir. Bu ilke bize herhangi bir cisimde, toplam ısının sıcaklığa oranını vererek, bu oranın eşitleme süreci bakımından ne kadar önemli olduğunu gösterir. Başka bir deyişle entropi, bir fiziksel sistemin ne kadar düzenlenmemiş olduğunu düzenden düzensizliğe veya organize olmuşluktan dağılmaya geçişi gösteren niceliksel bir ölçüdür. Ve kapalı bir sistemde de entropi ya da dağınıklık her zaman artar.

Bunu örneklerle açıklamaya çalışırsak; sıcak suya buz koyduğumuzda, su buzu eritir. Çünkü sıcak olan kısımdan soğuk kısma doğru ısı akımı, aralarındaki sıcaklık farkını dengeleyene kadar yavaş yavaş buzu eriterek sistemi tamamlamaya çalışır. Sistem tamamlandığında da buz tamamiyle erimiş olur. Dolayısıyla kapalı bir sistemde ısı, daima sıcak olan kısımdan, soğuk kısma doğru akar. Bunun tam tersi imkânsızdır. Tıpkı zamanın yönü gibi.

İkinci örnek olarak da; kapalı bir valf bulunan bir boruyla birbirine bağlı, eşit hacimli iki kapalı kap olan A yı ve B’ yi göz önüne alalım. A kabı gazla dolu iken B de boş olsun. Valfı açtığımız takdirde gaz, A ve B içinde eşit basınçlı bir denge durumuna gelene kadar, kapalı kaptan boş olana geçecektir. Gaz, entropi artışı yasasına uygun olarak hareket ettiğinden, bir kere valf açıldıktan sonra tüm gazın A’ da kalması son derece olanaksız bir düzen olacaktır. Ve bu nedenle maksimum entropi sağlanıncaya kadar, gaz B’ye dolacaktır.(Bu eşit basınç düzeni basitçe daha muhtemel olandır)

Üçüncü bir örnek olarak da; sulandırılmış biraz mavi, biraz da sarı boya olan iki tüpümüz olsun. Bu iki boyayı aynı kaba boşalttığımızda boya molekülleri, moleküllere özgü zıplamalarla, düzgün bir yeşil karışım olana kadar hareket edeceklerdir. Moleküller tamamıyla rastgele, düzensiz dağılmış olmalarına karşın, kendileri için olabilecek en dengeli biçimi almışlardır. İşlemi tersine çevirmeye karar verdiğimizde, yani düzenli, rastlantısal olmayan bir duruma başka bir deyişle ayrı ayrı, mavi ve sarı sıvılar elde etmek istediğimizde (diyelim ki altta mavi, üstte sarı sıvı) sistemin karışmaya, rasgele, dengeli ve düzensiz yeşil haline varmaya yönelen çok güçlü “isteğine” karşı savaşmak zorunda kalabiliriz. Böylece kapalı sistem tam anlamıyla düzensizliğe, erişebilecek en son dengeyi arayacaktır. Bu yüzdendir ki kumdan yaptığımız kaleler yavaş yavaş bozularak, özelliğini yitirip dümdüz olur. Yanardağlar da, tek düzeliğin dengesini aramada dünyamızın gürültülü sözcüleri olurlar. Kayalar ise biz fark edemeden kuma; kum da denizdeki tuza dönüşür. Aynı şekilde big bang patlamasıyla start alan gözlemlediğimiz evrenimiz de bir andaki durumu bir önceki durumuna göre düzensizliğini artırarak genişlemesini, tüm enerjisinin bütün noktalarında tamamen denk hale (yani Entropisini maksimum dereceye yükselterek hiçbir olay gerçekleşmeyecek duruma) gelinceye kadar sürdürecek ve sonunda sistem kendi kendini yok edecektir.

Bununla beraber Klasik bilim her şeyi parçalı, belirli bir düzen içinde oluşturulmuş şeyler ve parçalı, düzensiz, rastlantısal olarak iki katagoriye ayırır. Yere savrulan bir avuç kahve tanesinin oluşturduğu düzen, bir patlamanın ardında oluşan döküntü ve bir rulet tekerleğinin ortaya çıkardığı rakam dizinleri hep düzensizdir. Kar taneleri, bilgisayarlar ve canlıların hepsi düzenli birimlerdir. Yukarıdaki ifadeyi göz önüne alarak bu konu irdelendiğinde ise; düzenli olan her şeyin düzensizlik içinde mevcut olduğu ve zamanla Entropi ilkesi gereğince de düzensizliğe kayarak düzenin sona ereceğini göstermektedir. Kuantum fiziği açısından olaya bakıldığında da belirsizlik ilkesi kaos kavramına ışık tutmasına karşın, çift yarıklı deney, tünelleme etkisi ve Bell deneyi ile kuantum altı düzeyinin teoriden çıkıp deneysel olarak da ispat edilmesiyle olay devrim niteliğinde bambaşka bir açı kazanmıştır. Şimdi sırasıyla bunu görelim; üzerinde birbirine koşut iki dar yarık bulunan bir bölme düşünelim. Bölmenin bir yanına belli bir renkte (yani belli bir dalga boyunda) bir ışık kaynağı konmuş olsun. Işık çoğu bölmeyi aydınlatacak, ama az bir bölümü de yarıklardan geçecektir. Bölmenin öbür yanından yeterince uzağa da bir perde konmuş olsun. Perdenin üzerindeki herhangi bir noktaya, her iki yarıktan da ışık dalgaları geçecektir. Ancak genel olarak, ışığın kaynaktan perdeye kat ettiği yol her iki yarık için değişik olacaktır. Bu demektir ki, yarıklardan çıkan dalgalar perdeye vardıklarında aynı fazda olmayacak, bazı yerlerde birbirlerini yok edecekler, bazılarında ise kuvvetlendireceklerdir. Sonuç, kendine özgü açık/koyu girişim çizgileri şeklidir. Işık yerine diyelim ki, makineli tüfekten yayınlanan kurşunları düşündüğümüzde ise kurşunlardan bir kısmı I. diğer kısmı ise II. Delikten geçerek düzgün bir dağılım gerçekleştirecektir. (girişim dalgası değil)

Olağanüstü olan şey, ışık kaynağı yerine belli bir hızı olan parçacıklar (yani belli uzunluklardaki dalgalara karşılık olan ), örneğin elektronlar kullanıldığında tıpatıp aynı girişim çizgilerinin elde edileceğidir. Tek bir elektronun özelliklerini incelersek, şüphesiz o bir parçacıktır. Ve biz klasik nesnelliğe inanıyorsak, o zaman tıpkı ya I no.’ lu delikten, ya da II no.’ lu delikten geçmeleri gereken makineli tüfek kurşunları örneğinde olduğu gibi, düzgün bir dağılım gerçekleştirecektir. (Başka bir deyişle, elektron bir parçacık olduğu için, dünya nesnel ise, her zaman bir parçacık olarak kalır ve I no.’ lu ya da II no.’ lu delikten geçmesi gerekli olmaktadır)

Fakat böyle olmayıp yani kurşun parçacıklarındaki gibi değil, ışık dalgalarında olduğu gibi girişim desenleri oluşturarak, klasik nesnellik tanımını burada tehlikeye düşürüp kuantum tekinsizliğine girerler. Bunun sonucu olarak da, deliklerin yanına, hangi delikten geçtiğini görmek üzere bir dedektör sistemi kurmadığımız sürece, elektronun ya I, ya da II numaralı delikten geçeceği şeklindeki önerme anlamsız olacaktır. Çünkü gerçekte onları gözlemlemeden dünyadaki olaylar hakkında konuşamayız. (Nelis Bhor’un süper Realizmi) Bu da bizi, biz onu gözlemlemesek de dünyanın nesnelliğini varsayan klasik dünya görüşünün tamamen farklı olduğu gerçeğine götürmektedir.

Buna başka bir açıdan değinirsek; diyelim ki deliklere yaklaşırken bir elektronun ne olduğunu gözümüzde canlandırmaya (anlamaya) çalışırsak, Richard Feyman’ın dediği gibi, kanalizasyon çukuruna batarsınız. Çünkü, elektronu küçük bir kurşun gibi göz önünde canlandırmaya çalıştığımız taktirde kurşun modeli tesbit etmeliyiz. Ama öyle olmaz. Bu sefer elektronu bir çeşit dalga gibi hayal etmeye çalışırsak o takdirde, perdede dalgalar tespit etmeliyiz. Ama öyle de olmaz, Tek tek parçacıklar elde ederiz. Bu yüzden görsel olarak var olan bu paradoks, kafalarımızdaki bir nesnellik resmini gerçek dünyaya uydurmaya çalışmamızdan kaynaklanmaktadır. İşte Bhor’un yorumu, bu tür fantazilerin, gerçek dünyada uygulanabilir bir şeye karşılık olmadıkları için anlamsız oldukları, dolayısıyla tam olarak betimlemek için nasıl gözlemlediğimizi belirlemek zorunda olduğumuz şeklindedir.

Kuantum boyutlarında karşımıza çıkan bir başka olay da ‘Tünelleme etkisi’dir. Buna göre boş bir bardak (bir engel) içinde duran bir misket düşünelim. Eğer misket üzerinde etki yapan hiçbir kuvvet yoksa, tuzak içinde olduğundan bardaktan kaçamaz. Fakat kuantum teorisinde, parçacığı bir elektron olarak düşünüp (göz önüne aldığımızda) engel içinde elektron dalga şekli için Shördinger denklemini çözersek, bu çözümün dalganın küçük bir parçasının engel dışına sızdığını göstermesi dikkate değer bir durum olarak elektronun belli bir engel dışında bulunma (bir duvardan geçme özelliği ki, bu durum mistiklerin bir engelden geçme, birkaç yerde aynı anda görünme ve bulunmalarını da açıklamaktadır) olasılığına sahip olduğu anlamına gelerek, buna engelde kuantum mekanik tünel açma denir. Bu da parçacıkların gerçekten, klasik fiziğe göre bulunmaları mümkün olmayan bir yerde,engelin diğer tarafında bulunabilirliliğini göstermektedir. Bu olay aynı zamanda atomik çekirdeğin kendiliğinden parçacıklar yaydığı nükleer aktiviteyi de açıklar. Çünkü çekirdek gerçekte yaydığı parçacıklara bir engel gibi davranır. (Buradaki parçacıklar bardak içindeki misketlere benzer) Ancak çekirdek içindeki parçacıklar bu nükleer engeli tünel açma yoluyla aşarak, çekirdekten uzaklaşıp,dışta radyoaktivite olarak görünürler.

Bununla birlikte, kuantum fiziğindeki madde-antimadde arasındaki etkileşmenin aralarındaki mesafeye bağlı olmaksızın gerçekleşmesine, “Tanrı zar atmaz” diyen Einstein ve arkadaşları EPR paradoksu ile bunun hem yerel nedensellik ilkesine (yani uzak olayların herhangi bir aracılık olmadan yerel olayların anında etkileyemeyeceği ilkesi) hem de Determinist ilkesine ters düştüğünden, kuantum fiziğinin yetersiz ya da yanlış olduğu fikriyle karşı çıktılar. Ve bu durumun uzun yıllar felsefik olarak tartışılması sonucunda, Cerndeki fizikçi Jhon Bell, teorik bir durum olan bu görüşlere karşın, olaya deneysel yönden yaklaşıp kuantum gerçekliğinin ardında bir başka gerçekliğin gizli olduğunu bularak, Einsten’ın determinist ilkesi ile Bhor’un madde –antimadde arasındaki etkileşmenin sonucu yerel nedensellik ilkesinin olamayacağı görüşünün bu boyutta birleşmesini sağlamıştır. Yani Bell’in bulgusu, alışılmış kuantum teorisinin bir şekilde eksik ve yanı sıra gizli değişkenler şeklinde, dünyanın durumu hakkında ek fiziksel bilgi vererek bir alt kuantum teorisinin mevcut olduğunu göstermiştir. Eğer fizikçiler bu değişkenleri bilselerdi, belli bir ölçümün sonucunu (yalnızca çeşitli sonuçların olasılıklarını değil) kestirebilirlerdi. Hatta parçacıkların momentum ve konumlarını aynı anda belirleyebilir ve determinizmin varlığını da yeniden tahsis edebilirlerdi.

Yani eğer biz gerçekliğin bir kart destesi olduğunu düşünürsek, kuantum teorisinin yapmakta olduğu gibi dağıtımı yapılan tüm ellerin olasılığı konusunda öngörüde bulunmayacak, bunun yerine gizli değişkenler vasıtasıyla destenin içine bakıp her eldeki tek tek kartlar hakkında kestirimde bulunabileceğiz. Böylece kuantum fiziğindeki bu üç özellik bize; dünyanın bizim onu gözlemlememizden bağımsız, belirli bir varlık durumu olduğu fikrini sona erdirerek, klasik nesnelliğin var olmadığını, gerçek, gözlemci tarafından yaratılarak dünyanın insanın niyetinden bağımsız olarak belli bir durumda var olmadığını göstermektedir. Tıpkı bir cihazı kurup onu gözlemleyişimize kadar, atomik dünyanın belirli bir durumda olmayışı gibi.

Tüm bunlarla birlikte Jhon Bell’in ortaya koyduğu gizli değişkenler bazı bilim adamlarınca tünel süreci olan Takyonlar vasıtasıyla açıklanırken, David Bhom da Kuantum altı düzeyi, kuantum potansiyeli adını verdiği holografik bir sistemle açıklayıp evrende her şeyin, her şeyle çaprazlama biçimde ilişkili halde evrenin tüm boyutlarıyla tek bölünmez bir bütün olduğunu belirterek, düzensizliğin var olmadığını göstermiştir. Tıpkı Gliserin dolu bir kavanozun içine bir mürekkep damlası yerleştirildikten sonra ,kavanoz içindeki silindirin döndürülmesiyle birlikte,bu damlanın yayılıp gözden kaybolması, ters yönde çevrilmesiyle de damlanın yeniden bir araya gelerek belirmesinin damlanın ortadan kaybolmasıyla yok olmayarak sistemin farklı boyutlarında farklı düzenlerin mevcut olduğunu göstermesi ile suretleri meydana getiren holografik plakaya kaydedilmiş bulunan girişim deseninin çıplak gözle bakıldığında düzensizlik biçiminde görünmesi gibi.

Bu noktada Neils Bhor da “büyük bir yenilik, ortaya çıktığında önce karışık ve garip görünür” sözüyle destek vermektedir. Böyle bir anlayışta bizi; (ister takyonik, ister holografik olsun, ikisi de aynı şeyi söylemektedir) canlı-cansız, madde-şuur, dualitesinin var olmadığı, yani her şeyin canlı ve şuurlu olarak; maddenin, şuurun bir hali olduğu, dolayısıyla şuur ve madde arasındaki görünür farklılığın bir yanılsamadan ibaret olarak ancak her ikisinin, nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluşabilen bir yapay olgusu olduğuna götürür. Bunun sonucu olarak da, kaos kavramının böyle bir evren için kesinlikle söz konusu olamayacağı, ancak aksi durumdaki bir yapıda mevcut olabileceği ortaya çıkmaktadır (*) Çünkü her şeyi var kıldığı gibi kaos durumunu da yaratan şuurdur.


Kenan KESKİN


* Zaten matematikçiler de rastgeleliğin formülünü bir türlü bulamadıkları gibi,klasik anlayış içinde dahi düzensizlik tanımının mevcut olamayacağı çözümler gösterilmiştir. Bunlardan Poincare ile Ilya Prigogine yi verebiliriz. (bkz. Evrenin Kozmik Çocukları - Sufizm ve İnsan / fizik)

Kaynakça

Heinz R.Pagels; Kozmik Kod.
Stephen Hawking; Zamanın Kısa Tarihi.
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #2 : 22.02.05/13:06 »

Entropi ve Düzenlilik

Evrendeki düzenin anlamını kavramak için, öncelikle evrenin en temel fizik yasalarından biri olan, Termodinamiğin İkinci Kanunu'ndan söz etmek gerekir.

Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Aynı gerçek "Entropi Kanunu" olarak da ifade edilir. Entropi, fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli, organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini artırır. Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin entropisi de o kadar yüksek demektir.

Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Ya da evinizi "kendi haline" bırakırsanız, her geçen gün daha düzensizleştiğini, dağıldığını, tozlandığını görürsünüz. Ancak bilinçli bir müdahale ile (yani evi temizleyip düzenleyerek) bu süreci geriye çevirebilirsiniz.

Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da diğer adıyla Entropi Kanunu, doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük bilimadamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu "bütün bilimlerin birinci kanunu" olarak tanımlamıştır. Amerikalı bilimadamı Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View (Entropi: Yeni Bir Dünya Görüşü) adlı kitabında şöyle der: Entropi Kanunu, tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein, bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu olduğunu söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.(1)

İşin ilginç yanı ise, entropi kanununun, evrenin her türlü doğaüstü müdahaleye kapalı bir madde yığını olduğunu iddia eden materyalizmi kesin biçimde geçersiz kılmasıdır. Çünkü evrende çok belirgin bir düzen vardır, ama evrenin kendi kanunları bu düzeni bozmaya yöneliktir. Bundan iki sonuç çıkmaktadır:

1) Evren materyalistlerin iddia ettiği gibi sonsuzdan beri var olamaz. Çünkü eğer böyle olsa, Termodinamiğin İkinci Kanunu, şimdiye kadar çoktan evrendeki entropiyi maksimum düzeye çıkarmış olurdu ve evren, hiçbir düzene sahip olmayan tekdüze (homojen) bir madde yığını haline gelirdi.

2) Big Bang'in ardından evrenin hiçbir doğaüstü müdahale ve kontrol olmadan şekillendiği iddiası da geçersizdir. Çünkü Big Bang'in ardından ortaya çıkan evren, sadece düzensizliğin hüküm sürdüğü bir evrendir. Ama bu evrende giderek düzenlilik artmış ve evren bugünkü düzenli yapısına kavuşmuştur. Bu, doğa kanunlarına (entropi yasasına) aykırı bir biçimde gerçekleştiğine göre, demek ki evren doğaüstü bir yaratılışla düzenlenmiştir.

Bu ikinci maddeyi bir örnekle açıklayalım. Evreni, içinde yığınla taşlar ve kayalar olan dev bir mağara olarak düşünelim. Bu mağarayı doğal şartlara bırakır ve milyarlarca yıl beklerseniz, ilk halinden bile daha düzensizleştiğini (taşların ufalandığını, birbirleriyle karışıp tekdüze ve şekilsiz bir yapı haline geldiklerini) görürsünüz. Ama eğer milyarlarca yıl sonra mağaranın içinde bu taşlardan yapılmış ve ince ince işlenmiş heykeller bulursanız, bu düzenliliğin doğa kanunları ile açıklanamayacağına hemen karar verirsiniz. Yapılabilecek tek açıklama, bu mağaranın bir "akıl" tarafından düzenlenmiş olduğudur.

İşte evrende hüküm süren düzen de, bizlere evrene hakim olan üstün bir Aklın varlığını gösterir. Nobel ödüllü ünlü Alman fizikçi Max Planck, evrendeki bu düzeni şöyle açıklar: Özetlemek gerekirse, pozitif bilimler tarafından doğanın dev yapısı hakkında bize öğretilen her şey, kesin bir düzenin hüküm sürdüğünü göstermektedir—bu insan zihninden bağımsız bir düzendir. Algılarımızla tanımlayabildiğimiz kadarıyla, bu düzen ancak amaçlı bir düzenleme sayesinde ortaya çıkmış olabilir. Dolayısıyla evrenin bilinçli bir düzene sahip olduğuna dair açık kanıt vardır.(2)

Evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve hiçbir biçimde düzenlenmediğini savunan materyalizm, evrendeki büyük denge ve düzen karşısında büyük bir açmazdadır. Paul Davies, bunu şöyle ifade eder: Evrende nereye bakarsak bakalım, en uzaktaki galaksilerden atomun derinliklerine kadar, bir düzenle karşılaşırız... Bu düzenli, özel evrenin merkezinde "bilgi" kavramı yatmaktadır. Yüksek derecede özelleşmiş olan ve organize edilmiş bir düzenleme sergileyen bir sistem, tarif edilebilmek için çok yoğun bir bilgi gerektirir. Ya da bir başka deyişle bu sistem yoğun bir "bilgi" içermektedir...

Bu durumda çok merak uyandırıcı bir soru ile karşı karşıya geliriz. Eğer bilgi ve düzen, sürekli olarak yok olmaya yönelik doğal bir eğilime sahiplerse, Dünya'yı çok özel bir yer kılan bütün o bilgi ilk başta nereden gelmiştir? Evren, zembereği yavaş yavaş boşalan bir saate benzemektedir. Öyleyse ilk başta nasıl kurulmuştur? (3) Einstein ise, evrendeki söz konusu düzenin "beklenmedik" bir şey olduğunu ve aslında bir "mucize" sayılması gerektiğini şöyle açıklamıştır: Açıkçası, a priori (önkabul) olarak, Dünya'nın, ancak bizim onu düzenleyici aklımızla düzenlediğimiz takdirde kanunlu (düzenli) hale gelebileceğini beklememiz gerekir. Bu, bir lisandaki kelimelerin alfabetik dizilimi gibi bir düzen olacaktır... Ama maddesel Dünya'da, a priori olarak beklemememiz gereken çok yüksek seviyede bir düzen vardır. Bu bir "mucize"dir ve bilgimizin gelişmesine paralel olarak daha da güçlenmektedir.(4) Kısacası evrende var olan ve büyük bir "bilgi" içeren düzen, tüm evrene hakim olan üstün bir Yaratıcı tarafından oluşturulmuştur. Daha açık bir ifadeyle, tüm evren, Allah tarafından yaratılmıştır, düzenlenmiştir ve O'nun tarafından bozulmaya uğramaktan korunmaktadır.

Nitekim Allah Kuran'da göklerin ve yerin ancak Kendi kudreti altında iken bozulmaya uğramadığını şöyle bildirmektedir: Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Evrendeki bu İlahi düzen, materyalistlerin ortaya attığı "evren başıboş bir madde yığınıdır" iddiasının saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır. Allah, bunu bir başka ayetinde şöyle açıklar:

Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı... (Müminun Suresi, 71)


Dipnotlar

1-Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View, New York, Viking Press, 1980, s. 6
2-Max Planck'ın Mayıs 937 tarihli tebliğinden; A. Barth, The Creation, 1968, s. 144
3-Paul Davies, "Chance or Choice: Is the Universe an Accident?", New Scientist, vol. 80, 1978, s. 506
4-Albert Einstein, Lettres á Maurice Solovine, 1956, s. 114-115
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #3 : 22.02.05/13:07 »

Entropi ve Zaman

Her Otostopçunun Galaksi Rehber'inde, evrendeki her uygarlığın kabaca üç aşamadan geçtiği söylenir. Bunlar araştırma, sorgulama ve bilgelik aşamalarıdır ve nasıl, niçin ve nerede sorularına karşılık gelirler. Fizikte zaman konusu henuz birinci aşamadadır. Örneğin bir fizikçi size zamanın "entropi"nin arttığı yönde aktığını söylediğinde bu kesinlikle zamanın niçin aktığı sorusunun cevabı değildir. Ama yine de incelenmeye değer bir cevaptır ve entropi kavramı diğer fiziksel ve toplumsal olaylara olduğu kadar zaman konusuna bakış açımızı da oldukça renklendirebilir.

Fizikçimiz bize zamanın entropinin arttığı yöne doğru aktığını söylediğinde kastettigi şey, zamanın akış yönü olarak entopinin arttığı yönü algılıyor olmamızdır. Örneğin biri size bir film gösterse ve filmde yerde kırılmış yatan bir vazonun derlenip toparlanıp sapasağlam bir şekilde yeniden masanın üstüne sıçradığını görseniz filmin tersten oynatıldığına dair bir iddiaya süphesiz girerdiniz. Çünkü vazonun yerde kırık bir şekilde yatması durumu, masa üzerinde sağlam durması durumundan daha yüksek bir entropiye sahiptir ve zaman da entropinin arttığı yöne yani vazonun kırıldığı yöne doğru akmaktadır.

Neden zamanın akış yönü olarak entropinin arttığı yönü algılıyoruz? Bunun sadece deneyimlerimize dayanan bir algılama olduğu düşünülebilirse de cok daha fiziksel bir açıklaması vardır aslında. Bir bilgisayar bir bilgi bitini kaydettiğinde, hafızasını düzensiz bir durumdan düzenli bir duruma geçirmiş yani kendi içinde entropisini azaltmış olur. Ancak buna karşılık çevresine bir miktar ısı salarak evrenin toplam entropisini geri dönülmez bir şekilde arttırır. İnsan beyni de ayni sekilde bir bilgi depoladiginda evrenin entropisi artar. Artık kaydettiği bilgi evrenin entropisinin daha az olduğu dönemin bir hatırasıdır. Öyleyse biz her zaman daha az entropili donemleri hatırlayabiliriz. Hatırlayabildiğimiz zaman bizim için geçmiş olduğuna göre zamanın geçmişten geleceğe doğru akması demek entropinin arttığı yöne doğru akması demektir.
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #4 : 22.02.05/13:08 »

Entropi Nereye Kadar ?

Masaya bıraktığımız bir bardak çay zamanla soğur, fakat hiçbir zaman kendiliğinden ısınmaz. Çünkü tabiattaki değişimler enerjinin niteliğini azaltan yönde gerçekleşir.* Buna göre çayın yüksek sıcaklıktaki enerjisi niteliğinden kaybederek çevre havaya geçer. Burada izafî olarak daha düzenli bir halden giderek ona göre daha düzensiz gözüken bir hâle geçiş, yani entropi artışı sözkonusudur.

Çok büyük bir ormanda dolaştığımızı düşünelim; ağaçlar arasındaki uzaklıkların eşit olduğu bir orman. Bunun büyük ihtimalle insanlar tarafından yapıldığını düşünür ve şu sonucu çıkarırız: eğer tabiatın bizim günlük sağduyu ve pratik mantığımıza bakan yüzüyle kendi işleyişine müdahale edilmezse, düzensiz bir yapılanmaya, bir başka deyişle düzensizliğe gidiş daha büyük ihtimaldir.**

İstatistik mekaniğin ana sonuçlarından birisi de, tecrit edilmiş (kapalı) sistemlerin düzensizliğe meylettiği ve entropinin de bu düzensizliğin bir ölçüsü olduğudur. Yani kâinatta kendisini dışarıya kapatan, enerji ve madde kayıplarını dışarıdan yeni madde ve enerji girdileriyle telâfi etmeyen bütün sistemler bu anlamda bir düzensizliğe, dağılmaya ve ölüme doğru gitme eğilimindedir. Meselâ bakımsız kalan bir bahçe; sulamadığımız, bakımını yapmadığımız bir ağaç; tamiri, tadilatı yapılmayan, zaman nehrinin sağından solundan aşındırdığı bir ev; Güneş (ve uzay) ile ilgisi kesilen ve kapalı sisteme dönüşen yeryüzü.

Fakat entropi denilen âdetullahın kâinat ve tabiat açısından birer istisnası var. Bugünkü bilgilerimize göre eğer madde ve zamanın ilk yaratılışı bir büyük patlama (big bang) ile başladıysa, bu patlamadan zaman içinde bugünkü galaksi ve yıldız sistemlerinin ortaya çıkması, özellikle de Güneş sistemi ve Dünya gibi dakik işleyen düzenlerin şekillenmesi entropinin geçerli olmadığı bir durumdur. Bununla irtibatlı bir diğer istisna tabiatta görülmektedir: Hayat. Bakımsız bir ağacın dalında çürümüş bir meyve toprağa düşer ve ölür. Ölmüş meyvenin ölmüş çekirdeği düştüğü yerde çürürken, yani entropiye boyun eğmiş görünürken yeni bir hayatın, yeni bir ağacın doğmasına vesile olur; entropiye direnir. İlâhî kudret ölüden diri çıkartır. Sürülüp havalandırılan, sonra da ekilen, sulanan, çapalanan, zararlılara karşı ilâçlanan bir tarla da entropiye meydan okur. Tabiat baharda yemyeşil bir örtü olur, ürün verir. Kışın soğukluğunda ortada bir şey yok iken, az bir zaman sonra ilâhî irâde ortaya bir varlık getirir.

Aslında yaratılış hikmeti gereği, mânevî yanı ağır basan bir varlık konumundaki insan için de aynı durum sözkonusudur. Kendi başına bırakılıp bedenen beslenmeyen ve korunmayan bir insan nasıl biyolojik ölüme giderse, mânen doğru gıdalarla beslenemeyen, yaratılma sebebine uyanamayan, ruhun hayat derecesine çıkamayan insan da bozuşur, kokuşur, kendisine ve kâinata karşı zararlı bir unsur hâline gelir.

Bir çocuğun ileride kötü insan olması için, o çocuğun ruh terbiyesi konusunda herhangi bir çaba göstermemek yeterli aslında. Çünkü tahrip kolay ve herşey kendi hâline bırakıldığında entropiye meyilli. İşte bu mânevî entropiye yine ilâhî iradenin meşieti gereği tek bir değerler sistemi izin vermez, direnir ve karşı çıkar: Din. Bu mânâda, Bediüzzaman'dan ilham alarak, "din hayatın ta kendisidir, hattâ gerçek hayattır" diyebiliriz.

Zihin ve kalbin entropi kurbanı olmaması, yani hedefsiz, gâyesiz (terbiye ve sevgiden yoksun) kalmaması, dolayısıyla ölçüsüz yaşamaması için aslında çok yönlü bir ihtimam gerekiyor. İnsan çok kıymetli bir varlık ve Yaratıcı'nın Rab sıfatının insan için tecellisi diğer canlılar için olandan çok farklı.

İnsan, teklif ve imtihan meydanı olan bu dünyada hem iyi, hem de kötüye meyilli bir fıtratta yaratılmış. Kendisine verilen istidatlar gelişmeye açık. Bu yüzden, yaratılışındaki mükemmellikle orantılı bir hikmetli terbiye insanı mânevî entropiden korumak için teklif edilmiş. Çocukluktan itibaren güzel ahlâk ile beslenen bir ruhun Yaratıcı'ya saygılı ve dürüst yaşamaya alışması, dolayısıyla zaman içinde dinin onun için ikinci bir tabiat haline gelmesi mânen kokuşmaya yol vermemesi açısından önemli.

Kendilerine ve topluma zararlı insanlar nasıl ortaya çıkıyorlar ki?!... Onlar dünyaya bu halleriyle mi geliyorlar?!... Çocukluğunda ve gençliğinde ruhu aç bırakılmış, güzel ahlâk adına hiçbir misâlle karşılaşmamış, yaratılıştan murad edilen aydın(lanmış) insan ufkuna ulaşamamış insanlar bunlar. Meselâ, başlangıçta suç işlemeye eğilimli hâle gelen, zaman içinde de suç işlemeye alışan, çoğu kez "sokak çocuğu" diye nitelendirdiğimiz çocuklar, veya canavarlığı başka mahfillerde öğrenen dış görünümü düzgün çocuklar. Gözlerimizin önünde mânevî bir entropi yaşayan insanlar bunlar. Karşılarına hârikulâdeden bir hüsn-ü misâl çıkmadığı takdirde, ahsen olma potansiyellerini giderek yitiren ve yolu herzaman kolay olagelmiş esfel bölgesine doğru yürümeye devam eden insanlar. Koca koca adamlar; kaba, saldırgan, sürekli hak çiğneyen, insanların malını gaspeden, namusa saldıran, cana kıyan canavarlar... İkisini yanyana koyduğumuzda, işte bu diğerinin çocukluk hâli veya öteki bunun ileride alacağı hâl.

Biyolojik sistemlerin termodinamikle ilgili yönleri olduğu gibi, ahlâkı belirleyen ruhî ve mânevî sistemlerin de bu mukayeseye elverişli bir hakikati olduğunu görüyoruz. Biyolojik bir sistem dışa açık olduğu ve bu durumunu devam ettirdiği sürece hayatta kalma şansına sahip oluyor. Kapalı hâle gelip dışarıdan beslenmediğinde, entropi kayıplarını dışarıdan telafi etme imkânı ortadan kalktığında ise, dağılmaya ve ölüme gidiyor. Meselâ dünya üzerindeki hayat uzaya ve Güneş'e açık olması dolayısıyla açık sistem özelliği gösteriyor. Güneş'ten gelen ışık ve ısı, buna bağlı hava hareketleri burada hayatın devamlılığını sağlıyor. Yeryüzü'nün Güneş'le irtibatının kesilmesi ise onu ölüme götürüyor. Jeolojik geçmişte meydana gelmiş küçük kıyametler sırasında bu durumun görüldüğüne dair kuvvetli izler mevcut. Bir göktaşı çarpmasını tâkiben veya çok büyük bir volkanik faaliyet sırasında (gerek doğrudan, gerekse yangınlar sebebiyle) yukarıya yükselen toz, gaz ve küllerden dolayı güneş ışığının yeryüzüne ulaşamaması sonucu havanın kararması ve soğuması, fotosentezin durması, bitki örtüsünün ölmesi ve buna bağlı olarak besin zincirinin bozulması, ot ve etle beslenen hayvan topluluklarının kitleler hâlinde yokolması yeryüzünde kapalı hâle gelen hayat sisteminin nasıl bozulduğunu gösteren misâller.

İnsan da açık bir sistem, hem ruhu hem bedeniyle. Bedenen ayakta kalabilmek için dışarıdan oksijen, su ve diğer gıdaları alarak, belli bir nem ve sıcaklık aralığında yaşayarak hayatiyetini devam ettiriyor insan. Mânen ayakta kalabilmesi de, onu Yaratıcısı'na, kendisine ve insanlığa karşı müsbet bir varlık olma olgunluğuna ulaştıran ahlâk ve terbiyenin muhtevasına bağlı. İnsanın aile, okul, medya veya diğer çevreden kaynaklanan menfî unsurlarla beslenmesi ve kötü ahlâk(lılar) ile teması zâhiren birşeyler ilave ediyor gibi görünse de, artıya eksi eklendikçe azalma olması gibi, hergün ondan birşeyler alıp götürüyor, onu huzursuz bir ruh durumuna getiriyor. Fizikî anlamda Dünya ile Güneş münasebeti nasıl yeryüzünü açık bir hayat sistemi olarak koruyorsa, mânevî anlamda bütün bir insanlık ile hidayet güneşi (Şems-i Hidayet) Hz. Peygamber (sas) arasındaki münasebet de, dinin hayata hayat olması bakımından, insanlığın mânen muhafazasını, olgunlaşmasını ve kul olma şuurunun artmasını sağlıyor. Bu noktada milletlerin, toplumların ve toplulukların açık sistem olmalarının da ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Nasıl bir ferd kendisini, çeşitli ortak paydalarla bağlı olduğu ve onun için mânevî bir çatı hükmünde olan, onu dış dünyanın menfiliklerinden koruyan bir topluluktan ayırıp tecrit eder, yalnızlığa iterse mânen çürüyüp yozlaşır, aynı şekilde kendisini dünyadaki müsbet gelişmelerden tecrit ederek içe kapanan, dolayısıyla gerektiğinde yenileyemeyen, zamanın nabzını tutamayan toplumlar da çeşitli zâfiyetlere düçar olur, kendi kendini yemeye başlar, onun bu durumundan cesaretlenen hasımları da onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar. Giderek düzeni bozulan sözkonusu toplum ve topluluk, bunun teşhisini de doğru koyamazsa fâsit bir daire içine girer. İşte bu tepetaklak yuvarlanmayı "toplumun mânevî entropisinin artması" olarak nitelendirsek yanlış olmaz herhalde.

Sonuçta insan (dolayısıyla toplum), Yaratıcısı'nın onu yaratmaktan muradına uygun bir hayatı akıl, kalp ve mânâ entropisine direnmekle, bu konuda göstereceği sürekli bir çabayla sürdürebiliyor. Aksi takdirde, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin de belirttiği gibi : "İnsan, kendine verilen irade, his, şuur gibi ahlâk ve karakterinin oluşmasına vesile olabilecek ilk mevhibelerini değerlendirip Yaratan'ın emirleri istikametinde kendini sık sık yenilemezse, 'kendi olarak' kalması bir yana, bozulup gitmesi mukadder demektir."


Yrd.Doç.Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ


* Termodinamiğin ikinci ilkesi
** Aslında bir ağacın dallanması ve dallarda yaprakların oluşması açık bir düzen gösterir, aynı şekilde yapraklar da toprağa bir hesap ile düşer ve zâhiren bir mânâ ifâde etmeyen şekilde dağılırlar. Teklif sırrından dolayı, yapraklar üstüste düzenli bir şekilde istiflenecek ve pratik sağduyumuzun görmeye alıştığının tersine anlamlı bir geometri oluşturacak şekilde düşmezler. Böyle dış görünüşü itibariyle de anlamlı bir görüntüyle karşılaştığımızda, buraya insan eli değdiğini düşünürüz (aslında abes iş görmeyen küllî iradenin ince hesabı gereği, bir yaprağın düşmesinden bir rüzgarın esmesine kadar kâinattaki her hâdise ve hareket O'nun takdiri ve izni iledir, dolayısıyla anlamlıdır fakat hâdiseleri, günlük hayat akışımıza göre yaratılmış olan algılama hassamız derindeki bu hesabı, tıpkı fraktal geometride olduğu gibi, kolay kolay göremez)
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #5 : 22.02.05/13:10 »

Dünyaya Yeni Bir Bakış

Tarih boyunca insanoğlu, hayatın etkinliklerini düzenlemek için, bir referans çerçevesi kurma gereksinimi duymuştur. Günlük varoluşun nedenlerini, nasıllarını açıklamak ve düzenlemek gereksinimi, her toplum kültürünün temel etkeni olmuştur. Bir toplumun dünya görüşünün en ilginç yönü, çoğunluk için, o toplumun tek tek mensuplarının, söz konusu dünya görüşünün, davranışlarını ve çevrelerindeki gerçekliği anlama biçimlerini nasıl etkilediğinin bilincinde olmamalarıdır. Bir dünya görüşü, çocukluktan itibaren sorgulanmaksızın devam edecek biçimde benimsetebildiği ölçüde başarılıdır.

Modern dünya görüşümüz 400 yıl önce şekillendiği ve o zamandan beri ilk anlayışının çoğunu sürdürmektedir. 17. yy Newton’cu dünya makinesi paradigmasının tesiri altında yaşıyoruz.

Artık, düzenleyici tarih çerçevesi olarak Newton’un dünya makinesinin yerini alacak yeni bir dünya görüşü doğmak üzeredir; Entropi yasası, tarihin gelecek döneminde, hakim bir paradigma olarak yer alacaktır.

Entropi yasası, termodinamiğin ikinci yasasıdır. Birinci yasa, evrende, madde ve enerjinin daimi olduğunu, yaratılamayacağını veya yok edilemeyeceğini açıklar. Sadece şekil değişir, fakat öz, asla... İkinci yasa, Entropi yasası; madde ve enerjinin sadece bir doğrultuda değiştirilebileceğini bildirir. Yararlanabilenden yararlanamayana, geçerliden geçersize veya düzenliden düzensize doğru. İkinci yasa, tüm evrende her şeyin bir yapı ve değer ile başladığını ve değiştirilemez biçimde, rastgele kaos ve tükenme doğrultusunda gittiğini söyler. Entropi, evrenin alt sistemlerinden birisinde elde edilebilen enerjinin, elde edilemeyen forma dönüştürülmesinin ölçümüdür.

Her dünya görüşünün mimarları vardır. Mekanik dünya görüşünün mimarları: Francis Bacon, Rene Descartes, Isaac Newton.

Bacon, Antik Yunan dünya görüşüne sert bir saldırı yaparak, Platon, Aristotales ve Homeros’un çalışmalarını, sadece “tartışmalı bilgi” olarak küçümsedi.

Yunanlılar için bilimin amacı, olguların metafiziksel “niçin”ini sormaktı. Bacon ise, bilimin olguların “nasıl”ına adanması gerektiğini düşünüyordu. Bacon, yeni bilimsel yönteminde, gözlemciyi, gözlenenden ayıracak ve nesnel bilginin gelişimi için tarafsız bir forum sağlayacaktı.

Descartes, dünyayı anlamamızı, gizli şifrelerini kodlayabilmemizi ve bunu insan amaçlarına uygun olarak kontrol etmemizi sağlayacak anahtarı bulacaktı: Matematik...

Descartes, tüm doğanın, hareket halindeki basit bir maddeye döndürülmesini başardı. Tüm niteliği, niceliğe indirgemeyi becerdi ve ardından inançla, sadece uzay ve konumun önem taşıdığını ilan etti.

Yunanlılar’ın tarihi ilerleyen kaos ve çürüme olarak görmesi matematik dışıydı ve bu yüzden lanetlendi. Eğer, kişisel bir Tanrı sürekli olarak olaylara müdahale ediyorsa, nasıl olur da bir kişi doğa düzeninin dinamiğini kesinlikle bilebilirdi? Bir dünya görüşü olarak işler görebilmek için mekaniksel paradigma, her şeyin başında bütünüyle kestirebilir olmak zorundaydı. Bu yüzden Tanrı, kibarca sahneden emekliye ayrıltıldı. Tabii önceleri tüm taslağı yapan ve onu harekete geçiren “Ulu Matematikçi” olarak takdir edildi. Ancak sonunda yeni paradigmanın sarhoşluğuyla Tanrı, tamamen unutuldu.

Descartes, insanoğluna dünya gerçekliğini yağmalayıp onun efendisi olabileceği inancını verdi. Ardından Newton, bunun yapılması için gereken aletleri temin etti.

Newton, mekanik hareketin tasviri için matematiksel yöntemi keşfetti. Mekanik dünya görüşü, matematikle ölçülen tek şey olduğu için, hareket halindeki maddeyle ayrıntılı olarak ilgilendi. Bu mekanik dünya paradigmasının mimarları, hayatın tüm niteliklerini, bir parçası olan niceliklerinden ayırıp ortadan kaldırmakla, tamamı ile cansız maddeden yapılmış, soğuk ve atıl bir evrenle karşı karşıya kaldılar.

İnsanların düzensiz davranışları ve devletin mükemmel işleyememesi bu paradigmaya uymuyordu. Çözüm bulundu: Toplum, evreni yöneten doğa yasalarına bağlanmalıydı. İnsanlık, artık hayatta yeni bir gayeye sahipti. Ortaçağın ahiret hayatında kurtuluş arama amacı gitmiş, onun yerine, bu dünya içinde mükemmellik arama fikri gelmişti. Tarih, bu paradigmayla sunulan, iyi düzenlenmiş ve tamamıyla önceden kestirilebilen bir konuma doğru gelişen bir yol olarak görünmekteydi.

Evrensel yasalar ve toplum mekanizması arasındaki ilişkiyi bulmak için John Locke, devlet ve toplum işleyişini dünya makinesi paradigmasıyla aynı çizgiye getirirken, Adam Smith bu görevi ekonomi için yaptı.

Locke’un ulaştığı cevap şöyleydi: Toplumun tabii yasaları ihlal ediliyordu; çünkü sosyal düzen uzun zarardır. Dünyaya hükmeden ilahi merkezcilikten kaynaklanan geleneklere ve adetlere dayanıyordu. Locke, Tanrı tanım gereği bilinemeyeceği için, dinin toplumun yapısını oluşturamayacağı sonucuna vardı. Böylece, dinin, kişinin özel konusu olabileceğini, fakat toplumsal etkinlikler için temel olamayacağını ilan etti. İnsanı evrende yapayalnız bıraktı. Locke’un formülasyonunda, devletin yapılandırılacağı tek temel, saf kişiler çıkar olmalıydı.

Locke ile birey, anlam ve amaç bulmak için hazcı üretim ve tüketim etkinliklerine indirgenmiştir.

İnsanların ihtiyaç ve arzuları, hayalleri ve dilekleri maddi-şahsi çıkar anlayışıyla sınırlandırıldı.

Adam Smithde ekonominin de bazı kurallara uyması gerektiğini ileri sürdü. Prensibi, hükümetin, sanayi ve ticari işlerine müdahale etmemesiydi. Smith, insan faaliyetinin esasının maddi çıkar olduğuna inanır. ?ahsi çıkarın önüne toplumsal engeller çıkartılmamalıdır. Böylece, ekonomiden ahlak fikrini çıkarır. Smith’e göre yapılması gereken ahlaki seçimler yoktu, sadece şahsi çıkarını kollayan kişilerce yapılacak faydacıl yargılar vardı.

Mekanik dünya paradigması en büyük zaferini Charles Darwin’in biyolojik evrim teorisinin başarısızlığıyla yaşadı. Herbert Spencer gibi toplum filozofları, evrim teorisinden mekanik dünya görüşünü yasallaştıracak biçimde istifade etti. Doğal ayıklanma kavramını, en uygun olanın varlığını sürdürebilmesi kavramına dönüştürdüler.

Yaşamlarını sürdürebilmeyi başarabilen ve bunları kendi torunlarına geçirebilen sadece maddi çıkarlarını en iyi biçimde koruyabilirlerdi. Evrim, giderek geliştirilen düzen süreci olarak görüldü.

Mekanik çağ, ilerleme görüşüyle vasıflandırılır. İlerleme, doğal dünyanın dışında, asıl konumunda var olduğundan, daha büyük bir değer yaratmaktır. Mekanik dünya görüşü, beslendiği enerji çevresi tükenmeye yaklaştığından canlılığını yitirmeye başlamıştır.

Entropi Yasası

Termodinamiğin her iki yasası şöyle özetlenebilir: Evrenin toplam enerji muhtevası sabittir ve entropi sürekli artmaktadır.

İfade edilen, enerjinin yaratılması ve yok edilmesinin imkansız olduğudur. Yapabileceğimiz, enerjinin bir formdan başka bir forma dönüştürülmesidir.

Entropi, artık işe dönüştürülemeyen enerji miktarının ölçümüdür. Entropi artışı, “elde edilebilir” enerjide bir azalışı ifade eder.

Kapalı bir sistem içinde, enerji seviyelerindeki fark her zaman dengelenme eğilimindedir. Enerji seviyelerinde fark bulunmaması durumuna denge hali denir. Denge hali, entropinin, iş görebilmek için elde edilebilir serbest enerjinin bulunmadığı maksimumdur.

Dünya üzerinde iki tür elde edilebilir enerji kaynağı bulunmaktadır: Yeryüzü stoğumuz ve güneş ışınları. Dünya üzerinde maddi entropinin sürekli olarak arttığı ve nihai olarak maksimuma ulaşmak zorundadır. Bu durum, dünyanın evrenle ilişkisinde kapalı sistem olmasından kaynaklanır. Entropi yasası, doğadaki her şeyin sadece kullanılabilir olandan kullanılamayan hale dönüştürüleceğini belirtir. Locke ve diğer mekanik paradigma mimarları dünyanın gerçekte, kaostan düzene doğru ilerlediğini ileri sürdü. Zaman gerçekte olduğundan doğanın hızla dönüştürülmesi gerektiğine karar kıldılar. Bu görüş bütünüyle mahsurluydu.

Zaman sadece iş gerçekleştirebilecek elde edilebilir enerjinin var olduğunda sürebilecektir. Evren, elde edilebilir enerjiyi tükettikçe, giderek daha az “gerçek” zamanın kaldığı ve oluşumların azaldığı görülecek. Zamanla, ısı ölümünün nihai denklik “gerçek” anı geldiğinde her şey oluşumunu durduracaktır ve böylece zaman artık beliren bir şey olmayacağından, duyumsanılan an olmayacaktır. Öyleyse enerji harcandıkça zaman tükenmektedir.

Yüksek entropi kültüründe, yaşamın ağır basan amacı, maddi servet yaratmak ve düşünülebilen her insani arzunun tatmini için yüksek enerji akışı kullanmaktır. Dolayısıyla, insan özgürlüğü, daha fazla servet birikimiyle denk tutulur. Büyük ödül, zenginliklerini çıkarmak için çevrenin dönüştürülmesine verilir.

Yüksek entropili materyalist değer sistemi, Tanrı’yı toplumdan çıkararak dünyada cenneti kurmaya kalkıştı. Bunu yaparken de insanı evrenin merkezine yerleştirdi ve var oluşumuzun mutlak amacını, ne kadar iptidai olursa olsun her türlü maddi arzumuzu doyurma diye niteledi. “Hakikati”, ölçülebilecek, nicelleştirebilecek ve sınanabilecek olanlara indirgedik. Nitelikli, ruhi ve metafizik olanları inkar ettik. Her yana yayılan bir ikinciliğe baktık. Akıllarımız bedenlerinden koparıldı. Bedenlerimiz de “etrafımızdaki” dünyadan... Tüm değerlerin üzerinde, maddi ilerleme, verimlilik ve uzmanlık kavramlarını kutsadık. Süreç içinde, aile, cemiyet ve geleneği yok ettik. Fizik etkinliğimizin ötesindeki her sınırın üstesinden gelme yeteneğimize inancımız haricinde, tüm mutlak değerlerimizi geride bıraktık. Oysa bir organizma, kendi atıklarının ortasında uzun zaman yaşamaz.

Düşük entropi toplumunu tanımlamadan önce dikkatimizi asli ilkelere, hayatlarımıza anlam ve yön veren en temel değerlere yöneltmek zorundayız. Zamanımızın en acil gereksinimi; insan nedir? Nereden gelir? Hayatın amacı nedir? Sorularına açıklık getirecek üstün bir çaba ve metafiziksel bir yeni yapılandırma olmalıdır. Bunlar var oluşun temel sorularıdır. Bu temel soruları mekanik dünya görüşü, kendi açıklamalarına uymadığı için, “bilim öncesi” diyerek es geçmiştir.

Büyük dinlerin hepsinde var olan geleneksel bilgeliğin, uzun süreler boyu, insan yaşamını nihai amacının maddi arzuların tatmin edilmesi olmadığını evrenin metafiziki birliğiyle bütünleşmekten kaynaklanan özgürlük tecrübesi olarak düşünüldü. Hedef “bizi özgür kılacak hakikat”i sunmak; gerçekten, kim olduğumuzu bulup kendimizi tanımak; tüm var oluşu bir arada tutan mutlak ilkeyi tanımlamak; Tanrı’yı tanımaktır. Bunu bilmek, varlığımızın ve yaşamımızın bu aşkın hakikate uygun olarak düzenlenmesinin temelidir. Bu geleneksel bilgeliğe bağlanmadan doğan insanın tekamülüdür.

Amacımız, sadece maddi olanı, Tanrıyı tefekkür ederek aşmaksa sahiplenme ve tüketim, dikkatimizi geçici, dünyanın sürekli değer yitiren enerjisine yönelterek sadece yaşamlarımızı darmadağın etmeye yarar. Sahip olduklarımız, bizi sahiplenmeye başlar. Onlara bağımlı hale geliriz. İleride bizden alınmalarından korkarız. Kendimizi, kim olduğumuzla değil, nelere sahip olduğumuzla tanımlıyoruz.

Yüksek entropi toplumunda iş laikleşmiştir; saat ve verimle bölünür ve ölçülür ve aşkın bir anlama sahip olamadığı için çalışanın üzerinde bir yüktür.

Düşük entropi toplumunda insan emeği, “gerçekten kim olduğumuzu bilmeye” yardımcı bir faaliyet olarak kutsanır. Böylece, işe yüklenilen pozitif bir değer bulunur.

E. F. Schumacher, bu değerin üç aşamalı olduğunu söyler: “Kişiye kendi yeteneklerini kullanma ve geliştirme fırsatını vermek; ortak bir görevde diğer insanlarla birleştirerek ben merkezciliğini aşmasına yardımcı olmak; ve varlığını sürdürebilmesi için gerekli eşya ve hizmetleri sağlamak.

Mevcut mekanik dünya görüşünden kendimizi koparabilmek için yapılması gereken ilk kurul, bizim kendimizi dönüştürmemizdir. Eski düşünüş ve davranış tarzımızı ebediyen bir yana bırakıp yeni entropik dünya görüşünü üstlendiğimizde, kültürümüzü ilerletme ve yeniden yapılandırmaya hazır olabiliriz.

Bunun için, bilim, eğitim ve din yeniden tanımlanmalıdır.


A. Adem GİRGİN
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #6 : 22.02.05/13:12 »

Entropi ve Evrim

Fiziğin en temel kanunlarından biri olan "Termodinamiğin İkinci Kanunu", evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız bütün herşey zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur.

Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Aynı kaçınılmaz süreç canlı varlıklar için çok daha hızlı işler. İşte Termodinamiğin İkinci Kanunu bu doğal sürecin, fiziksel denklem ve hesaplamalarla ifade ediliş biçimidir.

Bu ünlü fizik kanunu, "Entropi Kanunu" olarak da adlandırılır. Entropi, fizikte bir sistemin içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli, organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini artırır. Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin entropisi de o kadar yüksek demektir.

Entropi Kanunu, tüm evrenin geri dönüşü olmayan bir şekilde sürekli daha düzensiz, plansız ve dağınık bir yapıya doğru ilerlediğini ortaya koymuştur. Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da diğer adıyla Entropi Kanunu, doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük bilim adamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu "bütün bilimlerin birinci kanunu" olarak tanımlamıştır:

Entropi Kanunu, tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein, bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu olduğunu söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder. (Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View, New York: Viking Press, 1980, s. 6. )

Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu bütünüyle gözardı ederek ortaya atılmış bir iddiadır. Evrim bu kanunla temelinden çelişen tam tersi bir mekanizma öne sürer. Evrime göre, dağınık, düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi kendilerine tesadüflerle bir araya gelerek düzenli ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere, organizasyonlara ve tasarımlara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardı. Evrime göre, her aşamada daha planlı, daha düzenli, daha kompleks ve daha organize bir yapıya doğru ilerleyen bu hayali süreç, Entropi Kanunu'nun ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır. Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en başından en sonuna kadar varsayılan hiçbir aşamasının gerçekleşmesi mümkün değildir. Evrimci bilim adamları da bu açık çelişkinin farkındadırlar. J. H. Rush şöyle der:

Evrimin kompleks süreci içinde yaşam, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nda belirtilen eğilime belirgin bir çelişki oluşturur. (J. H. Rush, The Dawn of Life, New York: Signet, 1962, s. 35.)

Evrimci bilim adamı Roger Lewin de bir başka bilimsel dergi olan Science'daki bir makalesinde evrimin termodinamik açmazını şöyle dile getirmektedir:

Biyologların karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci Kanunu'yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar. (Roger Lewin, "A Downward Slope to Greater Diversity", Science, cilt 217, 24 Eylül 1982, s. 1239)

Kendisi de evrim teorisinin savunucularından olan George Stavropoulos, canlılığın kendiliğinden oluşmasının termodinamik açıdan imkansızlığını ve fotosentez gibi kompleks canlı mekanizmaların kökenini doğa kanunlarıyla açıklamanın mümkün olmadığını, ünlü bilimsel yayın American Scientist'te şu ifadelerle kabul etmektedir:

Normal şartlarda, Termodinamiğin İkinci Kanunu doğrultusunda, hiçbir kompleks organik molekül hiçbir zaman kendi kendine oluşamaz, tersine parçalanır. Gerçekte, bir şey ne kadar kompleks olursa o kadar kararsızdır ve kesin olarak eninde sonunda parçalanır, dağılır. Fotosentez, bütün yaşamsal süreçler ve yaşamın kendisi, karmaşık veya kasıtlı olarak karmaşıklaştırılmış açıklamalara rağmen, halen termodinamik ya da bir başka kesin bilim dalı vasıtasıyla anlaşılamamıştır. (George P. Stavropoulos, "The Frontiers and Limits of Science", American Scientist, cilt 65, Kasım-Aralık 1977, s. 674.)

Görüldüğü gibi, evrim iddiası bütünüyle fizik yasalarına aykırı olarak ortaya atılmış bir iddiadır. Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrim teorisi karşısına bilimsel ve mantıksal açıdan aşılması imkansız bir fiziksel engel oluşturmaktadır. Bu engeli aşacak hiçbir bilimsel ve tutarlı açıklama getiremeyen evrimciler ise bu sorunu ancak hayal güçlerinde aşabilmektedirler. Örneğin, ünlü evrimcilerden Jeremy Rifkin, evrimin, bu fizik kanununu sihirli bir güçle aştığına inandığını belirtmektedir:

Entropi Kanunu, evrimin bu gezegendeki yaşam için mevcut olan tüm enerjiyi dağıtacağını söyler. Bizim evrim anlayışımız ise bunun tam tersidir. Biz evrimin sihirli bir şekilde yeryüzünde daha büyük bir değer ve düzen artışı sağladığına inanıyoruz. (Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View, s. 55)

Bu sözler evrimin bilimsel bir tezden daha çok dogmatik bir inanç biçimi olduğunu ifade etmektedir.

Açık Sistem Yanılgısı

Bazı evrim savunucuları, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun yalnızca "kapalı sistemler" için geçerli olduğu, "açık sistemler"in ise bu kanunun dışında olduğu gibi bir savunmaya başvururlar. Oysa bu iddia bazı evrimcilerin, her zamanki gibi, teorilerini çıkmaza sokan bilimsel gerçekleri çarpıtma çabasından öteye gitmez. Nitekim pek çok bilim adamı bu iddianın geçersiz olduğunu, termodinamikle bağdaşmadığını açıkça belirtmektedir. Bunlardan biri olan Harvard'lı bilim adamı Prof. John Ross, Chemical and Engineering News dergisinde yer alan ifadelerinde, kendisi de evrimci görüşe sahip olmasına rağmen bu gerçek dışı iddialarının önemli bir bilimsel hata olduğunu şöyle belirtir :

Termodinamiğin ikinci kuralının bilinen hiçbir ihlali yoktur. Normalde ikinci kural izole sistemler için kullanılır, ancak ikinci kural açık sistemlere de aynı derecede iyi bir şekilde uygulanabilir... Buna rağmen termodinamiğin ikinci kuralının dengeden uzak sistemler için geçerli olmadığı görüşü hakimdir. Bu hatanın kendisini sonsuza kadar sürdürmeyeceğinden emin olmak çok önemlidir. (John Ross, Chemical and Engineering News, 27 Temmuz 1980, s. 40)

Açık sistem, dışarıdan enerji ve madde giriş-çıkışı olan bir termodinamik sistemdir. Evrimciler de dünyanın bir açık sistem olduğunu, Güneş'ten sürekli bir enerji akışına maruz kaldığını, dolayısıyla Entropi Kanunu'nun dünya için geçersiz olduğunu ve düzensiz, basit, cansız yapılardan düzenli, kompleks canlıların oluşabileceğini öne sürmektedirler. Oysa burada açık bir çarpıtma vardır. Çünkü bir sisteme dışarıdan enerji girmesi, o sistemi düzenli hale getirmek için yeterli değildir. Bu ham enerjiyi kullanılabilir hale getirecek özel mekanizmalar gerekir. Örneğin bir arabanın, benzindeki enerjiyi işe dönüştürmesi için motora, transmisyon sistemlerine ve bunları idare eden kontrol mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Böyle bir enerji dönüştürücü sistem olmasa, arabanın benzindeki enerjiyi kullanabilmesi mümkün olmayacaktır. Aynı durum canlılık için de geçerlidir. Canlılığın enerjisini Güneş'ten aldığı doğrudur. Fakat Güneş enerjisi, ancak canlılardaki inanılmaz komplekslikteki enerji dönüşüm sistemleri (örneğin bitkilerdeki fotosentez, insan ve hayvanlardaki sindirim sistemleri) sayesinde kimyasal enerjiye çevrilebilmektedir.

Örneğin, midesi ve bağırsakları olmayan bir insan en kalorili gıdaları da yese bu gıdalardaki enerjiyi kullanamaz ve ölür. Bu tür enerji dönüşüm sistemleri olmasa hiçbir canlı varlığını devam ettiremez. Güneş'in de enerji dönüşüm sistemi olmayan bir canlı ya da cansız bir varlık için, yakıcı, bozucu ve parçalayıcı bir enerji kaynağı olmaktan başka bir anlamı yoktur. Görüldüğü gibi herhangi bir enerji dönüştürücü mekanizması olmayan bir sistem, açık da olsa kapalı da olsa, evrim için hiçbir avantaj teşkil etmemektedir. İlkel dünya şartlarında doğada böyle kompleks ve bilinçli mekanizmaların bulunduğunu ise hiç kimse iddia etmemektedir. Zaten evrimciler açısından bu noktadaki problem, bitkilerdeki fotosentez mekanizması gibi modern teknoloji tarafından bile taklit edilemeyen kompleks enerji dönüşüm mekanizmalarının nasıl ortaya çıktığı sorusudur. İlkel dünyaya dışarıdan giren Güneş enerjisinin de bu yüzden hiçbir şekilde canlılıktaki kompleks molekül ve yapıları, organize biyolojik sistemleri meydana getirecek etkisi yoktur. Dahası, sıcaklık ne kadar artarsa artsın amino asitler düzenli dizilimlerde bağ yapmaya karşı direnç gösterirler. Amino asitlerin çok daha karmaşık moleküller olan proteinleri, proteinlerin de kendilerinden daha kompleks ve planlı yapılar olan hücre organellerini oluşturmaları için tek başına enerji hiçbir anlam taşımaz.

Ilya Prigogine ve Öz-Örgütlenme Yanılgısı

Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun evrimsel bir süreci imkansız kıldığının farkında olan bazı evrimci bilim adamları yakın geçmişte Termodinamiğin İkinci Kanunu ve Evrim Teorisi arasındaki uçurumu kapatabilmek, evrime bir yol açabilmek umuduyla çeşitli spekülasyonlar üretme gayretine girmişlerdir. Termodinamiği ve evrimi uzlaştırma umuduyla ortaya atılan iddialarla en fazla adı duyulmuş olan kişi Belçikalı fizikçi Ilya Prigogine'dir. Prigogine, Kaos Kuramı'ndan hareket ederek kaostan (karmaşadan) düzen oluşabileceğine dair bir takım varsayımlar ortaya atmıştır. Ancak, bütün çabalarına rağmen, termodinamiği ve evrimi uzlaştırmayı başaramamıştır.

Aslında Prigogine başta, fizikte "geri-dönüşümsüz" (irreversible) olarak tanımlanan süreçleri geri dönüştürebilmenin formülünü bulmak gibi ütopik bir amaçla yola çıkmıştır. Bilindiği gibi geri-dönüşümsüz süreçler (irreversible processes) tersine çevrilmesi pratikte imkansız olan süreçleri ifade eder. Örneğin tahta bir masanın yanması ya da bebek şeklindeki bir şekerin suda erimesi geri-dönüşümsüz süreçlerdir. Yani, masanın yanmış küllerini ve yanarken havaya duman olarak karışıp gitmiş karbondioksit ve su buharını tekrar bir araya getirip bunların moleküllerini düzenleyerek aynı masayı geri getirmek mümkün değildir.

Ya da tüm molekülleri suyun içinde çözünerek dağılmış olan bir şekeri tekrar başlangıçtaki şekline döndürecek bir yöntem yoktur. Kısacası, fiziksel ya da kimyasal bir süreç sonucunda başka formlara dönüşen bu maddeleri tekrar ilk orjinal hallerine geri döndürmek hiçbir şekilde ve hiçbir yöntemle mümkün değildir. Hiçbir fizik ya da kimya kanunu böyle bir geri dönüşüme izin vermez.İşte Prigogine böyle imkansız bir süreci gerçekleştirecek formülleri icat ederek fizikte yeni bir devrim yaratmak, tarihe geçmek gibi bir beklentiyle geri-dönüşümsüz süreçler üzerinde sayısız çalışma yürütmüş ve tezler öne sürmüştür. Hiçbir somut sonuca varamamasına karşın, fizikte yeni bir çığır açabilme umuduyla bu yönde gösterdiği çabalardan ötürü 1977'de Nobel ödülünü almıştır. Çalışmalarında, fiziğin yalnızca istatiksel olarak ele aldığı geri-dönüşümsüz süreçleri temel yasalara bağlamaya çalışmış fakat başarısız olmuştur. Tamamen teorik, gerçek hayatta uygulama ve gözlemleme imkanı olmayan pek çok matematiksel önermeyi içeren kitapları fizik, kimya ve termodinamik alanında otorite sayılan bilim adamları tarafından hiçbir somut ve pratik değere sahip olmamakla eleştirilmiştir. Örneğin, termodinamik, istatiksel mekanik ve biçim oluşumu (pattern formation) konularında otorite sayılan fizikçilerden ve Review of Modern Physics kitabının yazarlarından biri olan P. Hohenberg'in, Prigogine'nin çalışması hakkındaki yorumu Mayıs 1995 tarihli Scientific American dergisinde, şöyle aktarılır:

Teorisinin açıkladığı tek bir olay bile bilmiyorum. (Scientific American, Mayıs 1995, "From Complexity to Perplexity".)

Wisconsin üniversitesinden teorik fizikçi Cosma Shalizi de Prigogine'in çalışmalarının hiçbir somut sonuç ya da açıklamaya varmaması hakkında şunları söylemektedir.

(Prigogine'in yazdığı) "Self Organization in Nonequilibrium Systems" (Dengeden Uzak Sistemlerde Öz Örgütlenme) isimli kitabının tam beş yüz sayfası içinde, gerçek verilerle ilgili sadece dört tane grafik var ve modellerinin deneysel sonuçlarla karşılaştırması hiç yok. Her ikisinin de istatiksel fiziğin başlıkları olması dışında, geri-dönüşümsüzlük hakkındaki fikirlerinin hiçbirisi öz-örgütlenme (self organization) ile bağlantılı değil. (Cosma Shalizi, "Ilya Prigogine", [Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
www.santafe.edu/~shalizi/notebooks/prigogine.html
)

Koyu bir materyalist olan Prigogine'in, fizik alanında sürdürdüğü çalışmaları aynı zamanda evrim teorisine de destek sağlama amacı taşımıştır. Çünkü önceki sayfalarda gördüğümüz gibi, evrim teorisi, Termodinamiğin 2. Kanunu olan "Entropi" kanunu açıkça çelişmektedir. Entropi kanunu, bilindiği gibi her türlü düzenli, organize ve kompleks yapının doğal şartlara terkedildiğinde, düzensizliğe, bozulmaya ve parçalanmaya gideceğini kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşın evrim teorisi düzensiz, dağınık ve bilinçsiz atomların ve moleküllerin bir araya gelerek kompleks ve organize sistemlere sahip canlıları meydana getirdiği iddiasındadır.Evrimin iddia ettiği bu tür bir süreç, fizikteki ve kimyadaki tanımıyla "geri-dönüşümsüz" (irreversible) bir süreçtir. Az önce vermiş olduğumuz yanan masa örneğinde olduğu gibi. Bir masa yandığı zaman düzenli ve kompleks bir yapıdan, düzensiz ve basit bir yapıya geçmiş olur. Küllerin moleküllerinin bir şekilde "geri-dönüşümlü" bir süreç yaşayarak, tekrar masa haline gelmeleri ise imkansızdır. Aynen, doğada dağınık ve düzensiz halde bulunan atomların ve moleküllerin bir şekilde bir araya gelerek çok daha kompleks ve organize yapılar olan proteinleri ve canlı hücrelerini oluşturmalarının imkansızlığı gibi.

Doğada, bu tür geri-dönüşümsüz süreçleri tersine çevirebilecek bir mekanizma yoktur.Prigogine ise bu tür geri-dönüşümsüz süreçleri tersine çevirebilecek formüller icat etme arayışına girmiştir. Prigogine'nin bu konudaki çabaları, bilimsel kaynaklarda, konunun başında da verdiğimiz suda eriyen şeker örneğiyle tarif edilir. Suda eriyen ve molekülleri suyun dört bir tarafına dağılan bir küp şekerin içindeki her glükoz molekülünün, küp şekeri tekrar ilk haliyle birleştirecek biçimde, kendi geri dönüş yolunu bulması pratikte imkansız bir süreçtir. İşte Prigogine bu glükoz moleküllerinin çözüldükleri yoldan geri dönerek başlangıçtaki küp şekeri yeniden meydana getirebilmesi gibi bir imkansızı sağlayacak formüller ve teoriler üretmeye çalışmıştır. Ancak tüm çabaları, bir takım kapsamlı teorik denemeler olmaktan öte bir sonuca ulaşamamıştır. Bu amaç doğrultusunda ortaya attığı tezlerin en önemli ikisi, "Self-Organization" (öz örgütlenme) teorisi ile "Dissipative Structures" (enerji dağıtan yapılar) teorisidir. Bu teorilerden birincisi basit moleküllerin kendiliklerinden örgütlenerek kompleks canlı sistemlerini oluşturabileceklerini savunur. İkincisi ise, düzensiz, yüksek entropili sistemlerde düzenli, kompleks yapıların oluşabileceğini iddia eder. Ancak, bunların hiçbiri evrimcilere yeni hayal dünyaları yaratmaktan başka bir bilimsel ve pratik değere sahip değildir.Bu teorilerinin hiçbir konuyu açıklamadığı ve hiçbir sonuca ulaşamadığı pek çok bilim adamı tarafından ifade edilmektedir. Ünlü fizikçi Joel Keizer şöyle yazmaktadır:

Dengeden uzak "enerji dağıtan yapılar"ın (dissipative structures) sabitliği için öne sürdüğü kriterler, dengeye çok yakın durumlar dışında başarısızlığa uğradı.(Joel Keizer, "Statistical Thermodynamics of Nonequilibrium Processes", Berlin: Springer-Verlag, 1987, s. 360—1 )

Teorik fizikçi Cosma Shalizi de bu konuda şunları söylemektedir: (Prigogine) öz-örgütlenme (self organization) konusunda, hemen herkesten önce titiz ve esaslı bir çalışma öne sürmeyi denedi. Başaramadı, fakat girişimi etkileyiciydi. (Cosma Shalizi, "Ilya Prigogine", [Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
www.santafe.edu/~shalizi/notebooks/prigogine.html
)

Self -Organizing Systems: The Emergence of Order adlı yayının editörü olan F. Eugene Yates, aynı yayında bir makale yazan Nobel ödüllü bilim adamları Philip W. Anderson ve Daniel L. Stein'ın Prigogine'e yönelik eleştirilerini şöyle özetlemektedir:

Yazarlar (Philip W. Anderson ve Daniel L. Stein) "enerji dağıtan yapılar" (dissipative structures) hakkında geliştirilmiş bir teori olmadığını (aksine iddialar olmasına rağmen) ve belki de kararlı hiçbir "enerji dağıtan yapı" olmadığını savunmaktalar... Bu nedenle yazarlar dissipative structures ve bunların kırılmış simetrileri hakkındaki spekülasyonların şu an için hayatın kökeni ve devamı hakkındaki soruları açıklayamayacağına inanıyorlar. (F. Eugene Yates, Self-Organizing Systems: The Emergence of Order, "Broken Symmetry, Emergent Properties, Dissipative Structures, Life: Are They Related" (NY: Plenum Press, 1987), s. 445-457.)

Kısacası, Prigogine'in teorik çalışmaları, hayatın kökenini açıklama yönünden hiçbir değer taşımamaktadır. Aynı Nobel ödüllü yazarlar, Prigogine'nin teorileri hakkında şu yorumu da yapmaktadırlar:

Bu alandaki birçok kitap ve makaledeki iddiaların aksine, biz böyle bir teorinin ("dissipative structures" teorisi) olmadığına, ve hatta Prigogine, Haken ve meslektaşlarının varlığından bahsettikleri bu tür yapıların (enerji dağıtan yapılar) belki de hiç varolmadıklarına inanıyoruz. (F. Eugene Yates, Self-Organizing Systems: The Emergence of Order, "Broken Symmetry, Emergent Properties, Dissipative Structures, Life: Are They Related" (NY: Plenum Press, 1987), s. 447.)

Kısaca konularında uzman bilim adamları Prigogine'in kurguladığı tezlerin hiçbir gerçekliği ve geçerliği olmadığı, hatta tezlerinde bahsettiği türden yapıların (dissipative structures) belki de gerçekte var bile olmadığını belirtmektedirler.Prigogine'in iddiaları, Jean Bricmont'un "Kaosun Bilimi mi Yoksa Bilimde Kaos mu?" adlı eserinde de çok detaylı olarak ele alınmış ve geçersizliği ortaya konmuştur.Tüm bunlara rağmen, her ne kadar Prigogine evrimi destekleyen bir yöntem bulamadıysa da, yalnızca bu tür girişimlerde bulunması dahi evrimcilerin kendisini baş tacı etmesine neden olmuştur. Pek çok evrimci Prigogine'in ortaya attığı "öz örgütlenme" kavramına büyük bir umutla ve yüzeysel bir tarafgirlikle sarılmıştır. Prigogine'in hayali teorileri ve sanal kavramları, konunun ayrıntılarını bilmeyen pek çok kimseyi, evrimin termodinamik açmazının çözüldüğü gibi bir düşünceye kaptırmıştır. Oysa Prigogine dahi, moleküler düzeyde ürettiği teorilerin, canlı sistemler, örneğin bir canlı hücresi için geçerli olmadığını kabul ederek şöyle demiştir:

Kaos Teorisi ve... canlıların oldukça düzenli olan hücreleri ele alındığında, bunlardaki biyolojik düzenlilik, teorinin karşısına net bir problem olarak çıkmaktadır. (Ilya Prigogine, Isabelle Stengers, Order Out of Chaos, New York: Bantam Books, 1984, s. 175)

Yaptığı çalışmalarla bir sonuca varamayan Prigogine, evrimin termodinamik kurallarına aykırı olduğunu da bizzat şöyle itiraf etmiştir:

Yüzyılı aşkın bir süredir aklımıza takılan bir soru var: Termodinamiğin tanımladığı ve sürekli artan bir düzensizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, canlı bir varlığın evriminin nasıl bir anlamı olabilir? (Ilya Prigogine, Isabelle Stengers, Order Out of Chaos, New York: Bantam Books, 1984, s. 129.)

İşte Prigogine'in evrim ile Entropi Kanunu ve diğer fizik yasaları arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen teorilerinin ve evrimcilerin bunlardan cesaret alarak yürüttükleri spekülasyonların içeriği budur.

Öz Örgütlenme: Materyalist Bir Dogma

Evrimcilerin "öz örgütlenme" kavramıyla savundukları iddia, cansız maddenin kendi kendini düzenleyip, organize edip, kompleks bir canlı varlık meydana getirebileceği yönündeki inançtır. Bu kesinlikle bilime aykırı bir inançtır, çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle bir yeteneği olmadığını göstermektedir. Ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle maddenin kendi kendine hayat oluşturamayacağını şöyle bir örnekle anlatır:

Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı, ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın, ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın: Kesinlikle hiçbir şey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında. (Fred Hoyle, The Intelligent Universe, New York: Holt, Rinehard & Winston, 1983, s. 256 )

Evrimci biyolog Andrew Scott ise aynı gerçeği şöyle kabul etmektedir:

Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elekromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir. (Andrew Scott, "Update on Genesis", New Scientist, Vol. 106, 2 Mayıs 1985, s. 30)

Peki evrimciler neden hala "maddenin öz örgütlenmesi" gibi bilimsel olmayan senaryolara inanmaktadırlar? Neden canlı sistemlerde açıkça görülen bilinci ve tasarımı reddetme konusunda bu kadar ısrarcıdırlar? Bu soruların cevabı, evrim teorisinin asıl temeli olan materyalist felsefede gizlidir. Materyalist felsefe, sadece maddenin varlığını kabul eder, bu durumda canlılara da sadece maddeye dayalı bir açıklama getirilmesi gerekmektedir. Evrim teorisi bu zorunluluktan doğmuştur ve her ne kadar bilime aykırı da olsa, sırf bu zorunluluk uğruna savunulmaktadır. New York Üniversitesi'nde kimya profesörü ve DNA uzmanı olan Robert Shapiro, evrimcilerin "maddenin kendi kendini organize etmesi" konusundaki inançlarını ve bunun kökeninde yatan materyalist dogmayı şu şekilde açıklar:

Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin öz örgütlenmesi" (self-organization) olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır. (Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York: 1986, s. 175)

Baştan beri incelediğimiz gerçekler ise, termodinamik söz konusu olduğunda da evrimin imkansızlığını ve deneysel bilime karşı ayakta tutulmaya çalışılan bir dogma olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Düzenli Sistem ve Organize Sistem Farkı

Gerek Prigogine'in gerekse diğer evrimcilerin iddialarına dikkat edilecek olursa, çok önemli bir temel hataya düştükleri gözlemlenecektir. Evrimciler, termodinamikle evrimi uzlaştırma amacıyla, sürekli olarak madde ve enerji giriş-çıkışı olan sistemlerde (açık sistemler) belli bir düzen oluşabileceğini ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bu noktada iki kilit kavrama açıklık getirilmesi evrimcilerin yanıltıcı yöntemlerinin ortaya konması açısından önemlidir.Yanıltma, iki farklı kavramın, "düzenli" ve "organize" kavramlarının kasıtlı olarak karıştırılmasıdır.Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Deniz kenarında dümdüz uzanan bir kumsal düşünün. Güçlü bir dalga kıyıya vurduğunda, bu kumsalda bazı büyüklü küçüklü kum tepecikleri, kumda dalgalanmalar oluşturur.Bu bir "düzenleme" işlemidir: Deniz kıyısı açık bir sistemdir ve içeri doğru enerji akışı (dalga) kumsalın başlangıçtaki tekdüze görünümünü basit şekillere sokabilir.

Termodinamik anlamda burada eskiye göre bir düzen oluşturabilir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, aynı dalgalar deniz kıyısında kumdan bir kale yapamazlar. Eğer kumdan yapılmış bir kale görürsek, bunu birinin yaptığından eminizdir. Çünkü kale "organize" bir sistemdir. Yani belli bir tasarıma ve bilgi içeriğine (enformasyona) sahiptir. Bilinçli bir kimse tarafından planlı bir biçimde, her parçası düşünülerek yapılmıştır. Kale ile kum tepeleri arasındaki fark, birincisinin organize bir kompleksliğe, ikincisinin ise sadece basit tekrarlardan oluşan bir düzene sahip olmasıdır. Tekrarlardan oluşan düzen, bir daktilonun klavyesindeki "a" harfinin üzerine bir cisim düştüğü için (yani içeri giren enerji akımı ile) yüzlerce kere "aaaaaaaa..." yazması gibidir. Tabi ki "a"ların bu şekilde tekrarlı bir düzen içerisinde olması ne bir bilgi içerir, ne de herhangi bir komplekslik. Bilgi içeren kompleks bir harf sıralaması (yani anlamlı bir cümle, paragraf ya da kitap) yazmak için, mutlaka bir akla ihtiyaç vardır.Aynı şey rüzgar, tozlu bir odaya girdiğinde de geçerlidir.

Rüzgar odaya girdiğinde, daha önce yere tekdüze olarak yayılmış toz tabakası odanın belli bir kenarına toplanabilir. Bu yine termodinamik anlamda eskisine göre daha düzenli bir ortamdır, fakat toz parçacıkları hiçbir zaman rüzgarın enerjisiyle 'kendi kendilerine organize olarak' odanın tabanında bir insan resmi oluşturamazlar.Sonuç olarak doğal süreçlerle hiçbir zaman kompleks ve organize sistemler meydana gelemez. Ancak zaman zaman yukarıdaki örneklerdekine benzer basit düzenlemeler oluşabilir. Bu düzenlemeler de belli sınırların ötesine geçemezler.Ne var ki evrimciler bu şekildeki doğal süreçlerle kendiliğinden ortaya çıkan düzenlenme (self-ordering) olaylarını evrimin çok önemli bir kanıtı gibi sunmakta ve bunları sözde "kendini organize etme" (self-organization) örnekleri gibi göstermektedirler. Bu kavram kargaşası sonucunda da, canlı sistemlerin doğal olaylar ve kimyasal reaksiyonlar sonucunda kendiliğinden meydana gelebileceğini öne sürmektedirler. Az önceki bölümde ele aldığımız Prigogine ve takipçilerinin yöntem ve çalışmaları da bu yanıltıcı mantığa dayalıdır. Halbuki başta da belirttiğimiz gibi, organize sistemlerle düzenli sistemler birbirlerinden tamamen farklı yapılardır.

Düzenli sistemler basit sıralamalar, tekrarlar şeklinde yapılar içerirken, organize sistemler içiçe geçmiş son derece kompleks yapı ve işlevler içerirler. Ortaya çıkmaları için mutlaka bilinç, bilgi ve tasarıma ihtiyaç vardır. Aradaki bu önemli farkı evrimci bilim adamlarından Jeffrey Wicken şöyle tarif eder:

"Organize" sistemleri "düzenli" sistemlerden dikkatlice ayırt etmek gerekir. İki sistemden hiçbiri "rastgele" değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre bir araya gelirler… Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır. (Jeffrey S. Wicken, "The Generation of Complexity in Evolution: A Thermodynamic and Information-Theoretical Discussion", Journal of Theoretical Biology, cilt 77 s. 349, Nisan 1979)

Ilya Prigogine de bu kasıtlı kavram kargaşasına başvurmuş ve içeri doğru enerji akışı sırasında kendi kendine düzenlenen moleküllerin örneklerini, "kendiliğinden organize olma" şeklinde lanse etmiştir. Amerikalı bilim adamları Thaxton, Bradley ve Olsen The Mystery of Life's Origin (Canlılığın Kökeninin Sırrı) adlı kitaplarında, bu durumu aşağıdaki gibi açıklarlar: ... Her durumda sıvının içerisindeki moleküllerin rastgele hareketlerinin yerini, anında son derece düzenli bir davranış almaktadır. Prigogine, Eigen ve diğerleri buna benzer bir 'kendi kendine organize olma'nın organik kimyanın esası olabileceğini ileri sürerler ve bunun da canlı sistemler için gerekli olan son derece kompleks molekülleri açıklayabilme potansiyeline sahip olduğunu iddia ederler. Fakat bu paralellikler hayatın kökeni sorusuyla alakasızdır. Bunun ana nedeni, bunların düzen ve kompleksliği ayırt etmeyi başaramamalarıdır. (C.B. Thaxton, W.L. Bradley, ve R.L. Olsen, The Mystery of Life's Origin: Reassessing Current Theories, Philosophical Library, New York, 1984, s. 119)

Yine aynı bilim adamları, bazı evrimcilerin öne sürdükleri "suyun buz haline gelmesi biyolojik düzenliliğin kendiliğinden ortaya çıkabileceğine örnektir" şeklindeki mantığın sığlığını ve çarpıklığını şöyle açıklarlar:

Suyun kristalize olup buza dönüşmesiyle, basit bir monomerin milyonlarca yıl içinde polimer halinde birleşerek DNA ve protein gibi kompleks moleküllere dönüşmesi arasındaki benzetme sık sık tartışılmaktadır. Her durumda benzetme açıkça yanlıştır… Isı alçaltılarak termal etki yeterince küçültüldüğünde, atomları birbirine bağlayan güçler, su moleküllerini düzenli kristalize bir dizilime sokarlar. Amino asit gibi organik monomerler ise herhangi bir ısıda, değil düzenli bir organizasyona, birleşmeye dahi tamamen karşı koyarlar. (C.B. Thaxton, W.L. Bradley, ve R.L. Olsen, The Mystery of Life's Origin: Reassessing Current Theories, Philosophical Library, New York, 1984, s. 119-120)

Tüm kariyerini termodinamiği evrim teorisiyle bağdaştırmaya adamış olan Prigogine dahi, suyun kristalize olmasıyla kompleks biyolojik yapıların ortaya çıkışı arasında bir benzerlik bulunmadığını kabul etmiştir:

Burada belirtilmesi gereken, izole olmayan (açık) bir sistemde, yeterli düşük sıcaklıklarda düzenli ve düşük-entropi içeren yapıların oluşma ihtimalidir. Bu düzenleme prensibi, kristaller gibi düzenli yapıların oluşumundan ve maddenin hal değişimlerinden sorumludur. Maalesef bu prensip, biyolojik yapıların oluşumunu açıklayamaz. (I. Prigogine, G. Nicolis ve A. Babloyants, Physics Today, 25(11): 23 (1972))

Kısacası, hiçbir fiziksel ya da kimyasal etki, canlılığın kökenini açıklayamamakta, "maddenin öz örgütlenmesi" kavramı bir hayal olarak kalmaya devam etmektedir.
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #7 : 22.02.05/13:14 »

Entropi ve Kominizm

Evrene komünizm lazımsa onu da doğanın kanunları getirir.

Sigaranın dumanı neden ortamda sigara içmeyen o tek kişinin üzerine doğru gider? Aşık sevgililer niye ayrılır, iyi arkadaşlar niye küser? Neden savaş diye bir şey var? Ben niye taşındım? Çünkü tüm sistemler düzensizliği düzene tercih ediyor

Ben yine taşındım. Şimdi yarısı boşaltılmış koliler, boşaltılan kısımlarının ancak yarısı yerine yerleştirilebilmiş, gerisi ortalığa yayılmış eşyalar falan, bilgisayarı kurmuşum, fakat çalışma masam burada mı duracak, yoksa nerede duracak bilemeden, müthiş düzensiz bir evde, neye nereden başlayacağını hiç bilmeyen müthiş düzensiz bir kafayla bilgisayar ekranına bakmaktayım.

Ve elbette, insan olan sorar kendine; "Niye düzenimi bozdum da yine taşındım ki ben?" diye. Tam da bir denge kurmuşken, tüm dengeyi altüst edip yeni bir evde her şeye sil baştan başlamak niye? Niye?

Düzensizliğe bilimsel izah

Entropi yüzünden herhalde. Şöyle:

Yıllar önce bir gün ders çalışıyorum. Konu: Entropi. "Aman be" dedim, "hiçbir halt anlamıyorum. Bu ne ki bu?" İngiliz Dili ve Edebiyatı'ndan bir arkadaş "Bana anlat, anlatırken anlarsın" dedi. İyi. Başladım "termodinamik sistem", "elde edilemeyen enerji" falan diye gevelemeye. Tüm sistemlerin düzensizliğe gitme eğilimi olduğunu söyledim.

"Ha" dedi, "biz sigara içtiğimizde duman sigara içmeyen Ilgın'a gidiyor ya... Öyle bir şey!"

Eh, bu da bir açıklama.

Denemek babında sigara yaktık. Duman, kıvrıla kıvrıla, deneyimizin sonunu merakla bekleyen Ilgın'a doğru gitti. O günden sonra odada sigara içmemizi, "Ortamda entropi var" gibi gayet manasız, ne idüğü belirsiz bir gerekçeyle yasakladı Ilgın. Ve fakat biz kaşınmıştık, nasıl karşı çıkabilirdik?

Bu arada Ilgın da uluslararası ilişkiler okuyordu. "Demek ki" dedi, "savaşlar da bu entropinin marifeti." Tabii, tabii... Tüm sistemler düzensizliğe gitmek istiyorsa eğer, toplumların ve ülkelerin de düzensizliğe gitme eğilimde olması gayet normal.

Daha sonraları, ne zaman iyi giden bir ilişki bitse, aşık sevgililer ayrılsa, yakın arkadaşlar saçma sapan bir kavga edip artık birbirlerinin yüzüne bakmaz olsalar diyelim, olaya bilimsel bir ciddiyet katma babında "Ortamda entropi var" geyiği çevirdik.

Entropik miyiz neyiz?

İnsanlar tüm hayatları boyunca düzen ve huzur peşinde koşuyor olabilirler ama aslında düzen ve huzur insanlara göre bir şey değil.

Uygun olsa, niye insanlar tam sevgilileriyle tüm sorunlarını çözüp artık onun sevgisinden emin olduklarında, tam da mutlu olmaları gereken bir anda başka birine aşık olsunlar ki?

Yoksa niye biz tam da evimize alışmış, onun huyunu suyunu, elektriğini, gazını öğrenmişken bu düzeni bozup başka bir eve taşınalım?

Entropiğiz işte. Entropik anarşist! Düzensizlik peşindeyiz.

Komünizm geliyor

Sevgilime böyle demedim tabii. Hakikaten beni entropimle baş başa bıraktığı gibi eski ev sahibini arar, hamalları falan geri getirip her şeyleri toplayıp gerisin geri eski evimize dönerdi.

"En kararlı hale ulaşmaya çabalıyoruz hayatım" dedim.

Entropi düzensizliğe meyil gibi görünür ama aslında evrenin enerjiyi ortama eşit olarak yayarak en kararlı hale ulaşmaya çabalamasıdır.

Biz de işte, eskisine göre daha geniş olan bu evde, kendimizce daha kararlı bir düzen kuracağımıza inanıyoruz, inşallah kolileri önümüzdeki birkaç asır içinde boşaltıp yerleştirebilirsek, vesaire vesaire...

Size bir şey söyleyeyim mi?

"Entropi mi, mentropi mi, ne yazmış yine bu ya?" diye söylenip adını ezberlemeyi reddettiğiniz o şey sayesinde, tıpkı sigara dumanının ortama yayılması gibi, bir gün para- pul, mevki, hatta ün bile tüm evrene / insanlara eşit olarak yayılacak. Komünizm bir gün illa ki gelecek yani. Kapitalizm bir gün tüm dünyaya eşit olarak dağılacak bir başka deyişle.

Şu sıralar Türkiye Komünist Partisi'nin adındaki "komünist" tartışılıyor. Anayasa Mahkemesi "Komünist ismiyle parti kurulamaz" yasağının devamına karar verdi. Şimdi ne olacak?

Türkiye Entropi Partisi... Mi?


Tuba Akyol
 
 
Logged

insan bir hayal kırıklığıdır.
[Burada bir link var. Görebilmek için üye olmalisiniz!]
Üye ol yada Üye Girisi Yap
buyrun burdan yakın
deniz
"deep faith"
Vip Üye
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8 498



WWW
« Yanıtla #8 : 22.02.05/13:16 »

Doğada Egemen Olan ve Herşeyi Yöneten Yasa

Konu başlığı pek iddialı ve yadırgatıcı geldi mi bilmiyorum? Ama öyle de olsa belirttiği gerçeklik değişmez. Eğer başlık gibi bu son cümle de çok iddialı geldiyse hemen rahatlatayım. Bunu iddia eden ben değilim, alimler. Einstein’a göre Entropi Yasası bilimin birincil yasasıdır. Yani o, entropi yasasını, Yerçekimi Yasası’ndan ve kendi bulduğu Görecelilik Kuramı’ndan bile daha kalıcı ve önemli görüyor. Einstein bir dönemde, bilimsel yasaların en önemlisi hangisidir diye düşündüğünde şu gözleme varmış: “Bir kuram iddialarında ne kadar yalınsa, aralarında bağıntı kurduğu şeyler ne kadar farklı türlerde ise, ve uygulama alanları ne denli genişse, o kadar etkileyicidir. Klâsik termodinamiğin üzerimdeki derin izleri bu yüzdendir. Eminim ki klâsik termodinamik, evrensel içerikli tek fiziksel kuram olarak, temel kavramlarının uygulanabilirliği çerçevesinde hiçbir zaman yerinden edilemiyecektir.” Sir Arthur Eddington ise entropinin, “tüm evrenin en üstün metafizik yasası” olduğunu düşünüyor. Durum gerçekten böyle ise insanların çoğu entropi kelimesini neden ilk kez duymuş oluyor? Bu arada, onu hiç duymadan yaşayarak göçüp gidenlerin sayısının büyük olduğu da kesindir. Bu durum şöyle açıklanabilir. Yakın zamana kadar lise düzeyindeki fizik dersinde bile bahsedilmeyen entropi, üniversite ders programlarında bugün dahi sadece mühendislik, fizik, kimya öğrencilerine okutuluyor. Öğretildiğinde bile sırf termodinamik alanının bir konusu şeklinde işleniyor ve yalnızca problemler çözdürülüyor. Entropinin, düzensizlik veya kaosunun bir göstergesi olduğu, zaman boyutuyla ilişkisi, enerji ile ilgisi, ve nihayet, felsefî olarak evrenin bütününde nasıl içkin olduğu, yani o yapının nasıl temel ve ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu biraz muğlak geçilerek, bunlar meraklısına bırakılır. Bir diğer çok önemli neden, insanlığın son dört yüzyılına damgasını vuran Newtoncu makina-dünya görüşünün, bugün bile egemenliğini sürdürmesi ve düşünceleri hâlâ kalıplaştırması sonucu, kişileri saplantılara ve tartışmadan kabullere götürmesidir. Newtoncu dünya görüşü, temelinden yanlış olunca da, değerlendirmeleri bu temel üzerine yapılandırılmış modern çağ insanının evreni algılayışındaki sakatlık kaçınılmazdır.

Konuyu daha fazla açmadan, anlamayı kolaylaştırmak için modern dünya görüşündeki, yani makine-dünya yaklaşımındaki, yanlışı özetle gözden geçirelim. Az önce termodinamiğe değinilmişti. Termodinamiğin Birinci Yasası, “Evrendeki tüm madde ve enerjinin toplamı sabittir ve o ne yaratılabilir ne de yokedilebilir,” der. Özünü, aslını değiştiremez ancak şekil değiştirebilir. Termodinamiğin İkinci Yasası, diğer adıyla Entropi Yasası, “Madde ve enerjinin sadece bir yöne doğru değişebileceğini, bu yönün ise ‘kullanılabilirden kullanılamaza, elde edilebilirden elde edilemeze, düzenliden düzensize’ doğru olduğu”nu söyler. Aynı ifadeye biraz farklı açıdan yaklaşınca İkinci Yasanın temelinde bu fikir yatar. Evrendeki her şey belirli bir yapıya ve değere sahip olarak başladı, fakat geri dönülemez şekilde, gelişigüzel kaosa, ve ıskarta, ziyan veya atığa gidiyor. Entropi, evrenin bir altsistemindeki elde edilebilir enerjinin, elde edilemez enerjiye, veya kullanılabilir enerjinin kullanılamaz enerjiye ne ölçüde dönüşmüş olduğunu belirtir. Yine Entropi Yasası uyarınca - ki bu nokta çok önemli - ne zaman dünyada ya da evrende düzenli bir durum oluşsa, bu, yakın çevresinde daha büyük bir düzensizliğin oluşması pahasına gerçekleşir. Satır aralarını dikkatle okursak, Entropi Yasası, tarihin ilerleme demek olduğu fikrini yıkar. Bunun yanında, bilim ve teknolojinin daha düzenli bir dünya yarattığı fikrini de reddeder.

Bu noktada, bir dünya görüşünün temelde ne olduğunu ele alalım. İnsanlar tarih boyunca yaşamın çeşitli yönlerini anlamak ve düzenlemek için gönderme yapabilecekleri bir ölçüt veya referans çerçevesi kurmayı gereksinmişlerdir. Gündelik hayatın nasıl ve niçinlerini açıklayacak bir düzeni kurma ihtiyacı, her toplumun kültüründe temel unsur olagelmiştir. Bir toplumun sahip olduğu dünya görüşünün en ilginç yönü ise, onu paylaşanların, bu görüşün onların davranışlarını, bunun yanında, çevrelerindeki gerçekliği algılamalarını nasıl etkilediğinin bilincinde olmamalarıdır. Herhangi bir dünya görüşü, bireylerin onu çocukluklarından beri içselleştirdikleri ölçüde, yani doğruluğunu kabul edip kendi parçaları yaparak, o bakış açısını sorgulamadıkları ölçüde başarılıdır.

Batılı modern insana göre, bilgi ve tekniğin birikimiyle dünya giderek daha değerli bir konuma doğru ilerliyor. Bizler bireyin özerk bir varlık oluşuna, doğanın düzenli olduğuna, bilimsel gözlemin tarafsızlığına, insanların özel mülkiyeti hep arzulamış olageldiğine, kişiler arasındaki ilişkilerin başından beri rekabetçi karakter taşıdığına inanırız. Hatta bunların insanın tabiatında bulunduğunu ve bu nedenle değişmez olduklarını sanırız. Bu inanç elbette ki doğru değildir. Zira tarihin farklı dönemlerinde başka toplumlar ve uygarlıklar, bizim insan doğasına bağladığımız bazı fikirlerimizi akıllarına bile getirmemişlerdir. Bir dünya görüşünün gücü de zaten bundan kaynaklanır. Gerçeklik konusundaki bakış açımız, üzerimizde o denli etkilidir ve bizi o derece şartlandırır ki, dünyaya başka türlü bakabilme olasılığını akla getiremeyiz. Böyle düşününce de tarihin geçmiş çağlarında farklı toplumların değişik dünya görüşleri taşımış olduğunu gözden kaçırırız. Halbuki Entropi Yasası şimdiki paradigmanın geçersizliğini gösterince, yetiştirildiğimiz eski paradigma ile, kendini giderek kanıtlayan yeni entropi yasası arasında sıkışıp kalacak bizim nesil, yanlışlığı bu kadar açık olan ilke ve düşüncelere nasıl böyle körü körüne inandığımıza şaşacaktır. Yeni paradigmayı kabullenmeye başladığımızda herhalde önce kendimizi yabancı diyardaki insan gibi rahatsız hissedeceğiz. Başka deyişle, eski dünya görüşümüzden tamamiyle kurtulamayacağımız için bu yeni dünya görüşünü, tıpkı bir ikinci lisanda olduğu gibi, onda kendimizi tümüyle rahat hissetmeden, ve günlük hayatımızda onunla kendimizi bütünüyle ifade edemeden benimseyeceğiz. Halbuki bizler entropik dünya görüşüne dönüşümü sağlayabilirsek, bu bakış açısı torunlarımıza çok doğal gelecektir. Onu hiç düşünmeden, ve onun üzerlerindeki etkisinin bilincinde olmadan onunla yaşayacaklardır. Tıpkı Newton mekaniğinin bizi sarmalamasının farkında olmadığımız gibi.

Şimdi konuyu biraz değiştirip Batı uygarlığını benimsemiş toplumların, Newtoncu dünya görüşünden önce hangilerini paylaştığına değinelim. İlk aşamada klâsik Yunan’daki dünya görüşü ile karşılaşırız. Eflâtun, Aristoteles ve diğer Yunan filozofları bugünkü dünya görüşünün tamamen aksini düşünüyorlardı. Bugün, evrenin kuruluşunda bir kaosun hüküm sürdüğü, ve zamanla bu kaosun düzene dönüştüğü görüşü (“ordo ab chao”) geçerlidir. Halbuki Grekler, evrenin “chao ab ordo” diye ifade edilebilecek “düzenden kaosa” sürüklendiğine inanıyorlardı. Çünkü onlara göre tarih, hep bozulmaya doğru giden bir süreçti. Romalı Horace, entropinin temel ifadesi olan Termodinamiğin İkinci Yasasını hiç bilmezken, onu çok güzel özetleyen “Zaman, dünyanın değerini azaltıyor,” düşüncesine nasıl varabilmişti? Yunan mitolojisi, tarihi, her biri bir öncekinden daha haşin, daha zorlu ve daha bozulmuş olan beş aşamaya ayırır. İ. Ö. 8. yy.’da tarihçi Hesiod bunları Altın, Gümüş, Pirinç, Kahramanlık ve Demir Çağları diye adlandırır. Hesiod’a göre bereket ve huzur dönemi olan Altın Çağ bir zirveydi. O dönemde Olimpus tanrıları altın bir insan nesli yaratmıştı ve onlar yüreklerinde endişe, ağır iş ve zorluktan uzak keyif içinde tanrılar gibi yaşıyorlardı. Yaşlılığın düşkün günlerini yaşamıyorlar, sanki gözkapaklarına uykunun ağırlığı çökmüşçesine ölüp gidiyorlardı. Hesiod’un Altın Çağ betimlemesi Thomas Hobbes gibi biri tarafından peri masalı diye bir kenara atılırdı muhakkak ki. Çünkü Hobbes’a göre insanlığın doğa içindeki başlangıcı “yalnız, fakir, kötü, kaba ve kısa bir öyküydü.” Ancak bugün antropologlar Hesiod’un yorumuna daha yatkınlar. Günümüzde kalan az sayıdaki avcı-toplayıcı insan gruplarının incelenmesi Hesiod’un anlattıklarını de