17.08.19/17:07

insanlara yaklaştıkça kendinden uzaklaşırsın

Başlatan deniz, 04.04.05/09:58

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

deniz

insanlara yaklaştıkça kendinden uzaklaşırsın.

çünkü onlara yaklaşmak demek ortak toplumsal ruhu yaşamak demektir.

yada bireysel yaklaşımlarda ona bağlı bir uydu olursun.

ne kadar uzaklaşırsan o kadar kendin olursun.

..

yalnızlık varolmanın biricik koşuludur.

(belki de tanrı özgünlüğünü yalnızlığına borçludur :0 (21):)

Filozof22

     Körler ve sağırlar arasında dolanıyor gibi dolanıyorum insanlar arasında.Gözüm Üstinsan'a olan umudunu yitirmesin diye...
     Bilen insan,insanlar arasında körler ve sağırlar arasında dolşır gibi dolaşır...
                                                                             

Çeben

Seninde bu söylediğin bu 2000 yıllık Sosyoloji teorisiyle çelişiyor ama bu bahsettiğim teoriyi yazan kağıdı okulda bana verdikleri zaman direk senin düşündüğün gibi düşünmüştüm ve münazarada aksi fikrini savunmuştum. Teori şöyle


" Birey kendi varlığının anlamını bir toplum içinde yaşayarak anlar , insanlık toplumu hukuk esaslarına dayanır , bütün parçaların toplamından fazladır. Esas olan gerçek olandır.

MÖ 411 Aristo

eylül

ama şey var bide  :)

''yalnızların en büyük sorunu,
  tek başına özgürlük ne işe yarayacak,
  mutlaka paylaşılacak
  suş ortağı bir sevgiyle''   attila ilhan  :mellow:

birine uydu olmak var,
güneş olmak var,
bi de astroloji dinleyenler bilir,
ikiz yıldızlar var uzyda
birbirinin etrafında dönüyorlar..
burda bahsedilen kuyrukluyıldız olmak herhalde,
ordan oraya.. ordan oraya

uzay çok büyük yaw :)
sıkılır insan 
;)

Çeben

Hayır öyle değil aslında

burdaki ince farkı görmek çok önemlidir. Burdan yola çıktık diyelim ve 20 kişilik bir grup olarak ankaraya gidiyruz. Grubun 19 kişisi batı karadeniz üzerinden yola çıktı gidiyor. Bunlar evrensel ahlak yasası inananları ve toplumsal yapıya ayak uyduranlar. Diğer ise eskişehir üzerinden gidiyor ankaraya ... Bu ise tpolumdan kendisini soyutlayan kişiliktir ... Burda iki madde çıkar karşına ,

- Toplumdan kendisini soyutlayıp sıyıran kişi yanlız kalacaktır. Bu yanlızlığı kaldırabilecekmidir. (Yanlızlığı salt insansızlık olarak algılamayalım , ihtiyaç yanlızlığı ve herşeyi kendi yapma zorunluluğu )

- Toplumdan kendisini soyutlayan kişi doğru yöntemimi kullanmıştır ? ...  Kişi herkes ankaraya giderken izmire mi gitmeliydi ? böylece toplumdan tamamen kopmuş olmazmıydı ?  İşte esas sorunda burdadır. Toplumun gittiği yönün aksine giden değil , toplumun gittiği yöne başka bi yönden giden kişi "öteki" sıfatına mazhar olan kişidir , ve bunu yaparkende yanlızlığın çekiciliğine değil yanlızlığın buhran yönüne bakarak karar vermelidir ne olacağına.

jeren

yalnız kalmak isteyen kişi kendi seçimini yapmamış mıdır zaten
demek bunu kaldırabilecek güçte olduğunu düşünüyordur.

eylül

yalnız kalmak isteyen kişi çok zamandır yalnız kalmamış kişidir.
ve bunun buhran yönünü unutmuş gibidir
ne bileyim, yazın cehennem sıcağı olunca kışın donduruculuğunu özlemek gibi

jeren

alışkanlık haline getirmiş olablir yalnızlığı..
özlemeye zaman bulamadan yalnız kalmış olabilir belki
başım ağrıyo..

Çeben

İnsanın tinsel yapısı karışık , tutarsız , anlaşılamaz ve belli bir dizimden kopuk bi şekilde gelişir. Bunun için ruhumuzu bazen çok akıllı bazende çok aptal olarak görebiliriz. İnsan neden yanlızlığı ister , ve bu yanlızlık neden bu kadar çekici gelir insana ? Çünkü yanlızlık akıllıdırki insana güzel yüzünü gösterir ama bu güzel yüzü yanlızlığın sadece fotojenik bi yansımasıdır. Aslında yanlızlığın içerisinde insana güzel gelen hiç birşey yoktur. İnsan yanlızlığın fotojenik yani sahte güzelliğine kanarak ona yönelir ve kendisini yanlızlığın içine atar . Daha sonra bilinç altı dramatizeleri ile kendisine farkında olmadan yanlızlığın güzel olduğunu söyler. Diğer insanlardan uzak kalmak insanda farklı olduğu izlenimini yaratır ve insan o farklılığın verdiği gaz bitene kadar sahte bir dramatizik mutluluk yaşar , daha sonra bu giderek azalır ve acı vermeye başlar. Acı dramatize ile örtülür , sonra örttüğü dramatize de ona acı gelir ve daha büyük bir dramatize ile örtülür acılar sonra ise psikozlar başlar ...

Kişi kimseye bakmadan kendisini dinleyip ona göre karar vermelidir. Kararını gönderdiği yerde , kararının yönünü değiştirecek rüzgarların benliğine müdahale etmesine izin vermemelidir...

buz

Bazen kendine yaklaşabilmenin bir biçimi kendinden uzaklaşmaktır ki..başkalarına yakınlaşarak kendini ilişkilerin içinde ve o insanların solukları içinde görmeksizin ancak gerçeğinin bir kısmını oluşturabilirsin.

Üstelik çoğu zaman tek başınalığın kutsanması tek başına kalışa duyulan bir öfkedir..

gene de cezbedici bir güçtür de tekbaşınalık, nefes kesici bir deneyim ve bu deneyimin hasarlarından -illa ki hasar verir- doğan harika metinler de demektir , o ayrı.

torq

" Birey kendi varlığının anlamını bir toplum içinde yaşayarak anlar , insanlık toplumu hukuk esaslarına dayanır , bütün parçaların toplamından fazladır. Esas olan gerçek olandır.

MÖ 411 Aristo

İşin özünün bu sözde yattığını düşünüyorum. İnsanın sosyal bir varlık olduğu gerçeğini kabullenerek yola çıkarsak Çeben'in örneğinde olduğu gibi hepimiz sürü halinde yaşamayı öğreniyoruz ve çobanlarımız tarafından bir yerden bir yere sürülüyoruz. Ancak büyüyüp koyun haline geldikten sonra koyun olarak mı insan olarak mı yaşayacağımıza karar veriyoruz.
1) Koyun olmaya devam edeceksek fazla bir çaba göstermeden, aynı yoldan bir ileri bir geri giderek, başkalarının yaptıklarını taklitle ölümümüzü bekliyoruz. Bu yaşam biçiminin yanlızlık gibi bir sıkıntısı olmadığı gibi, karar verme gibi bir zorluğu da bulunmaz. Zaten başkaları sizin yerinize ve adınıza karar vermiştir, size sadece uygulamak kalır. Mutlu ve huzurlu bir hayatın garantisi denilebilir.
2) İnsan olmaya karar vermişsek, durum biraz zorlaşıyor. Önce kendimizi bilgilendirmek zorunda kalacağız, bu da uzun ve zahmetli bir yolculuğun başlangıcı. Sürüden ayrılmamız halinde kendimizi koruyacak silahları bilgiyle edineceğimiz için bu koşul yerine getirilmeden insanlaşamayız. Bilgiyi her kanaldan almaya çalışmak zorunluluğu var, çünku hayat çok kısa ve kurtlar dışarıda ulumakta. Bilgilenip sürüden ayrlıdığınızda yalnızlık kavram olarak hayatınıza girmeye başlayacak. Herkesin gittği yoldan gitmemenin bir bedeli var, onu ödemeden gitmek yok! Bu bedel yaşamınızda çok kişi olsa da hep yalnız olacağınızdır.

Yalnızlık Ömür Boyu

Seslendiren: MFÖ (Mazhar - Fuat - Özkan)

Senle beraber olsak da sevgilim
Ayrılsakta, ölsek de bu yolda
Ömür boyu bağlansak da
Sevinsekte üzülsek de
Yalnızlık ömür boyu

Senle beraber olsak da sevgilim
Hiç görmesek birbirimizi, özlesek
Hep yalnızlık yavrum
Yalnızlık ömür boyu

Birden sen gelsen aklıma
Seni unutsam bazı bazı
Meraklansam gizlice,
Delice kıskansam seni

Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu,
Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu

deniz

insanlar yalnızlıktan kaçamazlar.
en yoğun insan bile günde bir kaç dakika (mesela tuvalette :P) yalnız kalır.
bir grupla çalışırken bile üretmek için bi kendine dönersin ve bir süre kendinle başbaşa kalırsın ve sonra gruba sunarsın.

yani yalnızlık herkesin yaşadığı bir şey ancak süreleri farklı.

uzun süreli yalnızlıklar üretim için kaynak sıkıntısı yaratır. mike in söylediği şeylerin kökeni bu aslında. yani uzun süreli yalnızlık çekenler azık sıkınıtısı çekerler.

Çeben

Yoo bence böyle düşünmemelisin , bir insanı en büyük psikozlara sokan neden yanlız kalmasıdır. Ve bu yanlızlığın iyilik yada kötülük dereceleri sürelerine bağlı değildir. Süre apayrı bir durum ... O bahsettiğin kısa süreli yanlızlıklarda kişi kısa süre sonra tekrar insanların arasına gireceğinin bilincindedir ve bu ona bi zarar vermez ama diğeri farklı , kişi yanlız kalacağını yazmıştır bilincine ve farkındadır. Aslında bi çok şeyin temelinde yatanda bu işte , farkındalık...

denge

İnsanlardan duyduğumuz bıkkınlığı yine insanlara anlatıyoruz, böylece rahatlamaya çalışıyoruz.  İlginç bir durum... Yani insan ne olursa olsun insana muhtaç galiba.

Ama ben yine de hayatımda ne kadar az insan olursa o kadar az stres olacağını düşünüyorum. Bu sebeple çok az insan alıyorum içeri...Ama Aristo'nun dediği gibi kendinizi tanımak için etrafımı gözlemlemek bir zorunluluk...

deniz

her insan basli basina ozel bir yaratiktir. her seyden farklidir. eger kendi dogal seyrinde ise..

ama insanlar birlikte oldukca belli katagorik tiplemelere kaydolmaya baslarlar. birbirlerini taklit ederler veya onlara uyumlu olmka icin beklentilere uygun hareket ederler..

iste bu toplumsallasma sureci olgunlastiginda artik kisinin ozgunlugu ortadan kalkar ve yerini normlardan biri alir.

çeçil

toplum içinde iyi bir yere gelmek ve toplum hayatına adapte olabilmek için düz ve sade bir mantık kafidir . biz çok düşünenler , fikir kalabalığından bir düşüncemizi beğenip uygulamakta zorlanıyoruz. aynı hedefe giderken yolda  düşen iki cocuk dusunun bırı kalkmalıyım dıyor ve kalkıyor diğeri hangi şekilde kalkmalıyım diyor ve başlıyor düşünmeye ... milyonlarca aptalca soruyla boğuşmaya baslıyor. üzülüyor düştüğü için gururu inciniyor , kah kendini düşürenlere takıyor kafayı kah kendine kızıyor.işte hayat bir insan için bu kadar basitken diğeri için içinden cıkılmaz bır hal alıyor ...
yalnız kalmayı isteme sebeplerinden biri de insanlardan nefret etmektir sakın denemeyin çok zararlı bir duygudur panzehiri ise sevgidir ..

Ruler of the Ruins

insanların birlikte olmama gibi bir seçenegi var mı?
bireysellik toplumun kalıplarına girmemek demek degil ki zaten toplum üretimiyiz, gözlemleyebilmek, tartabilmek ve gerektiginde kalıpları kırabilmek bireyin kendi yetenegi, ki gözlem için topluma yanaşmak lazım..

hem sen hep demezmisin "aptallık tercihtir" diye..

denge

Sen toplumu gözlemlemek için yanaşırsın belki, bu iyiniyettir...ama toplum seni bir kara delik gibi içine çeker. Ayrıca biz toplumun üretimi değiliz ruler yada toplumun kendisini varedebilmek için muhtaç olduğu insan tipi biz değiliz. Kalıpları kırdığında da zaten etrafında hiç kimse olmayacak, yalnızlar kervanına katılacaksın bundan sonra...

Ruler of the Ruins

hayır uymak, kabul etmek demek degildir..
sen ben yada gözlemleyen herkez toplumun bir tarafında enaz digerleri kadar..
toplum içine çekecek kadar güçlü degil, çünkü gözlemleyen beyin onların veremediklerine aç
yoksa baştan isyan etmezdi, yada anlamaya çalışmazdı..

hayrullah67

insan toplumsal ve sosyal bir varlık olduğuna göre , insanı toplumdan ayrı düşünmek biraz zordur. inan doğduğunda tamamen saf ve boş bir varlıktır. Büyümeye başladıkca yasadığı tplumun kaliplarına bürüntkisinde kalır. ür, bürünmek te zorundadır. zamanla aklını ve iradesini kullanarak seçeneklere ve lternatiflere bakarak  tercihlerini değiştirir. ama bu tecihlerde bile toplumun baskın kurallarının etkisinde kalır. topluma aykırı hareket ettiğinde .toplum buna bir yere kadar müsade eder . ancak toplumun ana kuralları çok zorlanırsa dışlanma , kabul görmeme, horlanama  gibi tepkiler vererek kişiyi sistem içine çekmeye çalışır. daha olmadı ,Deli der ve tamamen toplumdan soyutlar

denge

İnsan için "Bir toplum içinde yaşama içgüdüsü ile doğmuştur" denilir.

Ama insanın sosyal bir varlık olmayıp, harici zorlamalarla kollektif hayata sürüklenmiş olabilir mi acaba?

Ya da yaşadığımız tecrübeler mi bize tek başımıza yaşayamayacağımızı, bu sebeple de toplumun empoze ettiği fikirleri kabul etmemiz gerektiğini öğretmiştir bize?


(Walla bu haftasonu birkaç akraba ziyareti yapmam gerekiyo da, canım istemiyo bahane arıyorum kendime.)


Eğer yazdıklarımın ilki doğruysa, sosyal hayat kadın ve erkeğin birlikteliği gibidir. Yani doğaları gereği bütünleşmek için birbirlerine karşı meyilleri vardır.

Eğer ikincisi doğru ise birliktelikler iki ülke arasında ki pakt gibidir. Tek başına düşmana karşı güçsüz olacakları için işbölümüne giderler.

Üçüncüsü doğru ise, daha fazla kar sağlamak için sermayelerini birleştiren iki kapitalistin birleşmesine benzer.


Bunlardan hangisi sebebi ile birarada olma ihtiyacı hissediyoruz sizce?


(ya ben bunları başka bi konuya yazmıştım, şimdi buraya taşıdım. Önceden yazmak ne güzel oluyomuş böle.)

hayrullah67

söyledklerinin üçünede katılıyorum. her üçünüde insan olaylara ve şatlara bağlı olarak kullanıyor.

...σzαη...

bence kendine yaklastikca insanlardan uzaklasirsin...( mesela ben....ne kadar kendime yakinmisim megersem...)

budami geyik ha budami geyik.....mööööööööö

son tango

YALAN mına koim,ne ilgisi var yaw?

kendimden uzaklaşmamla diğer sürüngenlerin?

bana ne onlardan?

onlara iyi davranırım,mutlu etmeye çalışırım

kendimdende bazen uzaklaşırım,bazen yakınlaşırım

...σzαη...

ben napiyim abi adamlar hasta...ne kadar derinde laf etsem,inandiramiyom ben kimseyi ya...



   Kimse bana yaren olmaz yar olmaz
   Mertlik hırkasını giydim giyeli
   Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz
   İnsana muhabbet duydum duyalı

kiya

gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni

olay budur yav, ne tartışıyonuz :)

torq

Bireysellik ve toplumsallık kavramları, kendi kuyruğunu ısıran yılan simgesiyle tanımlanan sonsuzluk gibidir, nerede başladığını nerede bittiğini bilmek olası değil.
İnsanın sosyalleşme sürecini gereksinimleri belirlediği gerçeğinden yola çıktığımızda, ilk insanın yaşam süresi ve kalitesini uzatmak için çabaladığını görürüz. Bu çaba, yalnız yaşamanın zorluklarını aşmak için destek ve dayanışmayı zorunlu kıldığından birileriyle iletişim kurmak amacıyla dil bulunmuş, böylece birlikte hareket etmenin bir ölçüde kolaylaşması sağlanmıştır.
Gelişim açısından bakıldığında ise bireyin kendisini aşmaya çalışması hem topluma bir şeyler vermesi hem de alması anlamına gelmekte, böylece kendi üretimi ile toplumun üretimi karşılıklı bir alış verişe evrilmektedir.
Eğer yalnızlık insan için çözüm olsaydı, bir arada yaşamak yerine kendimize bireysel alanlar oluşturup buralarda yaşardık. Ancak gelinen noktada, toplumların oluşmasında,  ilişkilerin bir arada yaşamayı zorunlu kıldığı, gereksinimlerin bu şekilde karşılanması olası olduğu açıklığa kavuşmuştur. Aynı toplum içinde yaşayan kişiler arasındaki ilişkiler, kişinin kendisine yabancılaşması sorunun getirir ve başkalarından daha fazla düşünenler, kendileri gibi olmayanlara farklı yaklaşmaya, farkındalıkları nedeniyle çevresindekileri körlükle suçlamaya başlarlar.
Öte yandan bireysel bilincin artması, başkalarıyla olan iletişimi de bir şekilde kesintiye uğratır, başkalarından uzaklaştırır. Çünkü gerçekleri görmeye başlamak bir anlamda kralın çıplak olduğunu söylemek, insanların yanlışlarını kabul etmemek, kendi doğrularını savunmak demektir. Bu durum, toplum genelindekiler tarafından  kişinin   ukala, kendini beğenmiş bir görüntü vermesini sağlar.
Olayın başka bir boyutu ise kadın erkek ilişkilerindeki zorunluluk ve zorluktur. Yirminci yüzyıla gelinceye dek, kadın ve erkek anatomisi, psikolojisi üzerine hiç bir bilgi verilmemesi, toplumları cahil sürüler şeklinde yetiştirmişti. Kadınlar ve erkekler karşı cinsin vücudunun nasıl çalıştığını, hormonların ne işe yaradığını, cinselliğin nasıl keşfedileceğini bilmedikleri için, el yordamıyla ve kulaktan dolma bilgilerle kendilerini ve karş cinsi (hatta sıradışı cinselliği) toplumlardaki muhafazakarlığı yenerek öğrendiler. Bu aşama, bazen bilgilerin doğrudan verilmesi, bazen  kişinin bunu bizzat öğrenmesi bazen de böyle forumlarda tartışarak geçildi.
Karşı cinsin kendisine anlatıldığı gibi olmadığını, aslında içgüdüsel ve gereksinimsel yaklaşımlarla hareket ettiğini, sevgi, aşk, muhabbet, karşılıksız vericilik gibi kavramların hormonların ürünü olduğunu anlayan (ya da anlayamayan) kadın/erkek, düşkırıklığına uğrayarak kendisini depresyon ve yalnızlığın kucağına atmayı seçebiliyor. Bu durumu aşmanın ilk koşulu durumun varlığının doğal bir süreç olarak kabullenmek ve içselleştirmekten geçiyor. Sonraki aşama ise, kabullenilen bu durum üzerine yeni stratejiler oluşturarak mücadeleye devam etmek diye düşünüyorum.

asya

Sonunda insanız ve sosyal yaratıklarız; bu nedenle topluma gereksinimimiz var. Ancak gereksinimlerimiz ölçüsünde birlikte olsak da insanlarla onların içindeyken asıl büyük yalnızlığı duyumsarız. Bu duyguyu yitirmeye başladığımızda tehlike çanları çalmaya başlar ve sürüden biri oluruz.

Bana kimsesizlikten çok daha yıpratıcı geliyor, kalabalık içindeki yalnızlık duygusu. O zaman insanları, sistemi, bilinci.... sorguluyor ve kıpırtısız insanlara öfkeleniyorum.

Belki de onları olduğu gibi kabullenecek olgunluğum yok, kimbilir?

asaf

kendimizi insan saydığımız durumlarda değişir tabi bu denklem. (aman yanlış anlaşılmasın, herhangi bi dokundurma yok)

SONSUZ BÝR SÜRGÜN

Sizin boş kalabalıklarınızdansa kendimin konforlu yalnızlığımı kutsuyorum der adamın biri..

fikir

İnsan olmaktan kaynaklanan, insanlara zorunlu yaklaşma kaçınılmaz oluyor. Bu hal insanın toplumsal ve kendine uzak yanı. Bu an'lardaki yalnızlık bile gerçek yalnızlık değil.

Sadece canlı olduğumuzu düşündüğümüz an'larda gerçek yalnızlığımıza kavuşup kendimiz olabiliyoruz. Ve bu an'larımızı insanlarla paylaşmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Anlatmak ve anlaşılamamak endişesiyle.

asya

Genelde yalnızlığımı seviyorum, belki de melankolimi beslediği için.  :)

Ama sadece bu mu?

Yalnızlaştıkça daha bir özgürleşiyoruz, toplumla kucaklaştıkça kuralları bizi daha çok baskılıyor. Yalnızlığı seçtiğimizde ise göze aldıklarımız ve umursamazlığımız özgürlüğümüzle orantılı artıyor.

Diğerlerini sadece gereksinimlerimiz ölçüsünde yaşamımıza katıyoruz ve donanımımız, yetkinliğimiz arttıkça bu gereksinim de azalıyor. Ama yok olamıyor, "sosyal yaratık"larız ya!