17.08.19/17:01

insanlara yaklaştıkça kendinden uzaklaşırsın

Başlatan deniz, 04.04.05/09:58

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

denge

İnsan için "Bir toplum içinde yaşama içgüdüsü ile doğmuştur" denilir.

Ama insanın sosyal bir varlık olmayıp, harici zorlamalarla kollektif hayata sürüklenmiş olabilir mi acaba?

Ya da yaşadığımız tecrübeler mi bize tek başımıza yaşayamayacağımızı, bu sebeple de toplumun empoze ettiği fikirleri kabul etmemiz gerektiğini öğretmiştir bize?


(Walla bu haftasonu birkaç akraba ziyareti yapmam gerekiyo da, canım istemiyo bahane arıyorum kendime.)


Eğer yazdıklarımın ilki doğruysa, sosyal hayat kadın ve erkeğin birlikteliği gibidir. Yani doğaları gereği bütünleşmek için birbirlerine karşı meyilleri vardır.

Eğer ikincisi doğru ise birliktelikler iki ülke arasında ki pakt gibidir. Tek başına düşmana karşı güçsüz olacakları için işbölümüne giderler.

Üçüncüsü doğru ise, daha fazla kar sağlamak için sermayelerini birleştiren iki kapitalistin birleşmesine benzer.


Bunlardan hangisi sebebi ile birarada olma ihtiyacı hissediyoruz sizce?


(ya ben bunları başka bi konuya yazmıştım, şimdi buraya taşıdım. Önceden yazmak ne güzel oluyomuş böle.)

hayrullah67

söyledklerinin üçünede katılıyorum. her üçünüde insan olaylara ve şatlara bağlı olarak kullanıyor.

...σzαη...

bence kendine yaklastikca insanlardan uzaklasirsin...( mesela ben....ne kadar kendime yakinmisim megersem...)

budami geyik ha budami geyik.....mööööööööö

son tango

YALAN mına koim,ne ilgisi var yaw?

kendimden uzaklaşmamla diğer sürüngenlerin?

bana ne onlardan?

onlara iyi davranırım,mutlu etmeye çalışırım

kendimdende bazen uzaklaşırım,bazen yakınlaşırım

...σzαη...

ben napiyim abi adamlar hasta...ne kadar derinde laf etsem,inandiramiyom ben kimseyi ya...



   Kimse bana yaren olmaz yar olmaz
   Mertlik hırkasını giydim giyeli
   Dünya bomboş olsa bana yer kalmaz
   İnsana muhabbet duydum duyalı

kiya

gah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni

olay budur yav, ne tartışıyonuz :)

torq

Bireysellik ve toplumsallık kavramları, kendi kuyruğunu ısıran yılan simgesiyle tanımlanan sonsuzluk gibidir, nerede başladığını nerede bittiğini bilmek olası değil.
İnsanın sosyalleşme sürecini gereksinimleri belirlediği gerçeğinden yola çıktığımızda, ilk insanın yaşam süresi ve kalitesini uzatmak için çabaladığını görürüz. Bu çaba, yalnız yaşamanın zorluklarını aşmak için destek ve dayanışmayı zorunlu kıldığından birileriyle iletişim kurmak amacıyla dil bulunmuş, böylece birlikte hareket etmenin bir ölçüde kolaylaşması sağlanmıştır.
Gelişim açısından bakıldığında ise bireyin kendisini aşmaya çalışması hem topluma bir şeyler vermesi hem de alması anlamına gelmekte, böylece kendi üretimi ile toplumun üretimi karşılıklı bir alış verişe evrilmektedir.
Eğer yalnızlık insan için çözüm olsaydı, bir arada yaşamak yerine kendimize bireysel alanlar oluşturup buralarda yaşardık. Ancak gelinen noktada, toplumların oluşmasında,  ilişkilerin bir arada yaşamayı zorunlu kıldığı, gereksinimlerin bu şekilde karşılanması olası olduğu açıklığa kavuşmuştur. Aynı toplum içinde yaşayan kişiler arasındaki ilişkiler, kişinin kendisine yabancılaşması sorunun getirir ve başkalarından daha fazla düşünenler, kendileri gibi olmayanlara farklı yaklaşmaya, farkındalıkları nedeniyle çevresindekileri körlükle suçlamaya başlarlar.
Öte yandan bireysel bilincin artması, başkalarıyla olan iletişimi de bir şekilde kesintiye uğratır, başkalarından uzaklaştırır. Çünkü gerçekleri görmeye başlamak bir anlamda kralın çıplak olduğunu söylemek, insanların yanlışlarını kabul etmemek, kendi doğrularını savunmak demektir. Bu durum, toplum genelindekiler tarafından  kişinin   ukala, kendini beğenmiş bir görüntü vermesini sağlar.
Olayın başka bir boyutu ise kadın erkek ilişkilerindeki zorunluluk ve zorluktur. Yirminci yüzyıla gelinceye dek, kadın ve erkek anatomisi, psikolojisi üzerine hiç bir bilgi verilmemesi, toplumları cahil sürüler şeklinde yetiştirmişti. Kadınlar ve erkekler karşı cinsin vücudunun nasıl çalıştığını, hormonların ne işe yaradığını, cinselliğin nasıl keşfedileceğini bilmedikleri için, el yordamıyla ve kulaktan dolma bilgilerle kendilerini ve karş cinsi (hatta sıradışı cinselliği) toplumlardaki muhafazakarlığı yenerek öğrendiler. Bu aşama, bazen bilgilerin doğrudan verilmesi, bazen  kişinin bunu bizzat öğrenmesi bazen de böyle forumlarda tartışarak geçildi.
Karşı cinsin kendisine anlatıldığı gibi olmadığını, aslında içgüdüsel ve gereksinimsel yaklaşımlarla hareket ettiğini, sevgi, aşk, muhabbet, karşılıksız vericilik gibi kavramların hormonların ürünü olduğunu anlayan (ya da anlayamayan) kadın/erkek, düşkırıklığına uğrayarak kendisini depresyon ve yalnızlığın kucağına atmayı seçebiliyor. Bu durumu aşmanın ilk koşulu durumun varlığının doğal bir süreç olarak kabullenmek ve içselleştirmekten geçiyor. Sonraki aşama ise, kabullenilen bu durum üzerine yeni stratejiler oluşturarak mücadeleye devam etmek diye düşünüyorum.

asya

Sonunda insanız ve sosyal yaratıklarız; bu nedenle topluma gereksinimimiz var. Ancak gereksinimlerimiz ölçüsünde birlikte olsak da insanlarla onların içindeyken asıl büyük yalnızlığı duyumsarız. Bu duyguyu yitirmeye başladığımızda tehlike çanları çalmaya başlar ve sürüden biri oluruz.

Bana kimsesizlikten çok daha yıpratıcı geliyor, kalabalık içindeki yalnızlık duygusu. O zaman insanları, sistemi, bilinci.... sorguluyor ve kıpırtısız insanlara öfkeleniyorum.

Belki de onları olduğu gibi kabullenecek olgunluğum yok, kimbilir?

asaf

kendimizi insan saydığımız durumlarda değişir tabi bu denklem. (aman yanlış anlaşılmasın, herhangi bi dokundurma yok)

SONSUZ BÝR SÜRGÜN

Sizin boş kalabalıklarınızdansa kendimin konforlu yalnızlığımı kutsuyorum der adamın biri..