16.07.19/10:14

12 Eylül Bunalımı

Başlatan Narcotic, 14.08.04/14:42

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Narcotic

12 Eylül
    ve
    Toplumsal Bunalım





     Bundan tam 15 yıl önce, 12 Eylül 1980 günü, oligarşinin askeri darbesi gerçekleşmişti. Ve yıllar süren bir terör dönemi böylece başlamıştı.
     Bu öylesine bir terör dönemiydi ki, üç milyonu aşkın kişi gözaltına alınmış, sorgulanmış, işkence görmüştür. Aynı dönem içersinde 650 bin kişi tutuklanmış, değişik sürelerle cezaevlerinde tutsak edilmişlerdir. Yetmişe yakın idam cezası infaz edilmiş ve yüzlerce kişi işkencelerde, operasyonlarda katledilmiştir. Kitlesel tutuklamalar birbirini izlemiş, askeri yönetimin onaylamadığı her türlü politik ilişki ve düşünce, en acımasızca ezilmeye çalışılmıştır. Sözcüğün tam anmamıyla, kadro pasifikasyonu kitle pasifikasyonuyla bütünleştirilmiş ve en geniş ölçekte depolitizasyona, yani kitlelerin politikadan uzaklaştırılmasına yönelinmiştir. 24 Ocak 1980 günü Demirel'in azınlık hükümeti tarafından ilan edilen ekonomik kararlar, tüm yönleriyle uygulamaya sokulmuş ve dünya ekonomik buhranının ülkemize yansıyan boyutları kitlelerin sırtına acımasızca yüklenmiştir.
     Böylece, bir yandan geniş ölçekli bir pasifikasyon ve depolitizasyon uygulamaları sürdürülürken, diğer yandan IMF'nin ekonomik reçeteleri en uç noktalara kadar uygulanılmıştır.
     İşte, aradan geçen 15 yıla rağmen, toplumun bir türlü üzerinden atamadığı tüm ilişki ve çelişkiler, 12 Eylül döneminin uygulamalarının bütünsel sonuçları olarak ortaya çıkmaktadır.
     Ülke tarihinin en geniş terör uygulamasının gerçekleştiği 12 Eylül döneminin izlerinin günümüzde bile silinememiş olması, hatta yarattığı toplumsal, siyasal, ekonomik tahribatların etkisinin bile azaltılamamış olması en açık olgu durumundadır.
     12 Eylül döneminde uygulanan devlet terörünün her türlü siyasal ilişkiye yönelik uygulanması, sadece devrimci örgütlerin etkisizleştirilmesi olarak açıklanamaz. Oligarşinin 12 Eylül askeri yönetimiyle gerçekleştirmek istediği temel hedef, kendi iktidarına yönelik devrimci hareketin etkisizleştirilmesi ve yokedilmesi olmakla birlikte, devrimci hareketin gelişimine neden olabilecek her türden ekonomik, sosyal, politik ve kültürel ilişkilerin de tasfiye edilmesi hedeflenmiştir. Bu çerçevede, bir yandan devrimci örgütlere ve devrimci kitleye yönelik kanlı bir terör uygulaması sürdürülürken, diğer yandan devrimci hareketin gelişiminde ve yayılmasında etken olan tüm ilişki ve kurumlara saldırılar düzenlenmiştir.
     12 Mart döneminde Anayasa değişiklikleriyle sınırlandırılan TRT ve üniversite özerklikleri, askeri yönetimin hemen ilk planda ele aldığı iki temel konu olmuştur. TRT, tümüyle askeri yönetimin denetiminde bir propaganda aracı olarak kullanılması ile sınırlı olmayan girişim, kurumun her türlü yayınını da kapsayacak boyutlara ulaştırılmıştır. Özellikle yetişmiş personel açısından yapılan kıyımlar (ki bir kısım TRT yönetmenlerinin Orman Bakanlığında memur olarak görevlendirilmesi gibi uygulamalara sahne olmuştur), ilk anda herhangi bir hükümet değişikliği ertesinde meydana gelen olaylar gibi görülmüşse de, sonuç olarak, eğlence programlarından belgesellere kadar dönemin hedeflediği kalıplarda "vatandaş" yetiştirmeye yönelmiştir.
     Üniversiteler, YÖK düzenine sokularak, sözcüğün tam anlamıyla liseleştirilmiştir. Orta öğrenimden başlayarak üniversiteleri de kapsamına alan yeni bir eğitim sistemiyle apolitik bir gençlik yaratılmaya yönelinmiştir. Ancak apolitik bir gençlik yaratma amacı, herhangi bir dönemdekiyle kıyaslanmayacak ölçüde ortaya çıkmış ve yeni uygulamalarla bugün bile sonuçlarına tüm toplumun katlanmak durumunda olduğu bir duruma gelinmiştir.
     Türk Dil Kurumu, kendi içersinde barındırdığı tüm gerici ögelere rağmen, toplumsal olarak "ilerici" bir konumda yer alıyor olmasıyla, askeri yönetimin ilk planda tasfiyeye giriştiği kurumlardan bir diğeri olmuştur. Yeni sözcüklerin türetimi ve türetilmiş yeni sözcüklerin devrimci çevrelerde kavramlaştırılmasıyla ortaya çıkan gelişmeler, TDK'na yönelik saldırının ana nedeni olmuştur.
     Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, askeri yönetimin devrimci örgütlere yönelik saldırılarının bir parçası olarak yokedilirken, her çeşit örgütlülük "düzene yönelik bir saldırı" olarak tanımlanmıştır. DİSK'in, TÖB-DER'in kapatılması neredeyse alışıla gelen bir askeri cunta uygulaması olarak ortaya çıkarken, özellikle DİSK'in mal varlıkları üzerinde oynanan oyunlar, aynı zamanda askeri darbenin ekonomik uygulamalarının içeriğini oluşturmuştur. Doğrudan doğruya, yani yasal olarak kapatılmayan bir sendika ve bu sendikaya kayıtlı yüzbinlerce işçi, bir sabah, sendikası olmayan sendika üyeleri olarak uyanmışlardır.
     Bu ve benzeri uygulamalar, neredeyse her askeri yönetimin ilk planda yapması neredeyse kaçınılmaz olan uygulamalar olarak ortaya çıkmıştır. Düzen partilerinin kapatılmasıyla birlikte, tümüyle politikanın yasaklandığı bir dönemin başlaması söz konusu olmakla birlikte, tüm yaşam süresinin askeri yönetimin yaşam süresi ile sınırlı olacağı beklentisi ortaya çıkmıştır. Ancak, ne bu alanda, ne de diğer alanlarda beklenilen olmamış ve 1982 Anayasası oylamasıyla bir dönemin bitmek üzere olduğu sanıları, 1983 Genel Seçimlerinin sınırlı bir katılımla yapılmış olmasına rağmen gerçekleşmesiyle yeni bir dönem beklentisine dönüşmüştür. Ama beklenildiği gibi olmamış, 8 yıl ülkeyi istediği gibi yönetebilen bir Özal döneminin başlamasını getirmiştir.
     Aradan 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, Türkiye toplumunun alt-yapısından üst-yapısına kadar içinde bulunduğu çürümüşlük, yozlaşma, değersizleşme sürecinin bitmemiş olmasının gerçekliği de, bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkan olgularda bulunmaktadır.
     Toplumun içten çürümesine neden olan 12 Eylül döneminin, sözü fazla edilmeyen, ancak yarattığı toplumsal tahribatlarla tüm zamanları etkileyen olaylar dizisinin belki de en önemlisi 1982 yılında patlak veren bankerlik olayları olmuştur. 1981 yılında başlayan ve 1982 ortalarında Banker Kastelli'nin kaçışıyla sonuçlanan kısa bir dönemde ortaya çıkan ekonomik olgular, toplumsal sonuçlarıyla büyük olmuştur.
     1977-80 döneminde kitlelerin hemen hemen en aza inmiş olan tüketim eğilimlerinin, 12 Eylül sonrasında teşvik edilmesi, ilk planda ekonomik bir uygulama olarak başlamıştır. Ancak "bankerlik" olayı olarak ortaya çıkan, küçük tasarruflara büyük faiz uygulaması, neredeyse tüm toplumun en küçük birikimine kadar bankalara ve bankerlere yatırılmasını getirmiştir. Kısa sürede yüksek para kazanma ve bununla tüketime yönelme tutkusu, neredeyse tüm toplumu sarmıştır. Ama temelinde, tekelci sanayi burjuvazisinin kendi sermayesini yeniden değerlendirme uygulamaları yatan ve sermaye birikimini eski sermayenin lehine eritmeyi amaçlayan yüksek faiz uygulaması, bir yandan tekelleşememiş sanayi burjuvazisinin tasfiye edilmesini (ve kaçınılmaz olarak politik etkinliğini yitirmesini) getirirken, diğer yandan halk kitlelerinin tümüyle mülksüzleştirilmesini getirmiştir.
     1982 itibariyle ortaya çıkan "bankerzedeler" olgusu, bir yandan oligarşinin yeni adamlarının ortaya çıkmasına hizmet ederken (ki bunun en tipik örneği Tansu-Özer Çiller'dir. Özer Çiller'in Genel Müdürlüğünü yaptığı İstanbul Bankası, bu dönemin en önemli dolandırıcı bankası durumundadır), diğer yandan halk kitlelerinin yoksulluğunu görülmemiş seviyeye çıkarmıştır.
     Bu gelişmelerin ilki, Özal döneminde artarak büyüyecek yeni bir toplumsal kesimin, "köşe dönücü", "işbitirici", "yiyici" bir toplumsal tabakanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu toplumsal tabaka, kendi içersinde yeni bir tüketici kitlesi oluşturarak, ülkenin emperyalist metaların açık pazarı haline getirilmesi için önemli bir rol oynamıştır.
     İkinci gelişme ise, halk kitlelerinin, en küçük birikimlerine kadar tüm parasal ya da paraya çevrilebilir olanaklarını yitirmeleriyle başlamıştır. Bu durum, çalışan kitlelerin reel gelirlerindeki sürekli düşüşlerle birleşerek, uygulanan enflasyonist politikaların sonucu olarak, büyük bir toplumsal yıkıma dönüşmüştür. Günlük olarak en asgari gereksinmelerini temin edemeyen bir halk kitlesi ile, bu asgari gereksinmeleri için gerekli parasal kaynakları, "her koşulda" bulmak durumunda olan bireyler, tüm toplumsal çürümenin temelini oluşturmuştur. 1984'e girildiğinde, ülke çapında tarihte görülmemiş oranda yükselen bir fuhuş olayı ortaya çıkmasının nedeni de bu olmuştur. Dört milyon çivarında bir nüfusun içine girdiği bu çürümüşlük, ilk planda tekil aileleri etkilemiştir. Aile içi ilişkiler, 1980 öncesiyle kıyaslanamayacak boyutta tersine dönmüştür. Nereden ve nasıl temin edildiği sorulmayan bir gelir ve bu gelire dayanan bir tüketim, neredeyse toplumun dörtte birini içine almıştır.
     Bu toplumsal çürümüşlük, Özal'ın ağzından "benim memurum işini bilir" sözleriyle açıkça ifade edilen geniş bir rüşvet ve yolsuzluk dalgasıyla birleşerek, tüm zamanı etkilemiştir.
     1990'lara gelinirken, çeşitli ekonomik uygulamalarla, örneğin "tüketici kredileri"yle, vergi iadesi uygulamalarıyla teşvik edilen bu çürüme ve yozlaşma, emperyalist metaların ithaliyle birleşerek, kendine yeni hedefler ortaya çıkarmıştır.
     Tüm bu gelişmenin temel dinamiği, oligarşinin şehir küçük-burjuvazisi ve şehirli ya-rı-proleter unsurlara yönelik uygulamalarda ortaya çıkmıştır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, 12 Eylül'le birlikte ithalatın serbest bırakılmasıyla tüketim ekonomisi yeni bir görünüm kazanmıştır. 1950'lerde yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ilk uygulanmasıyla ortaya çıkan durum (nispi refah), bu kez kitlelerin alım gücünü artırarak değil, tüketim alışkanlığını değiştirerek yaratılmak istenmiştir. Özellikle reklam ve promosyon alanındaki gelişmeler bu değişimin unsurları olmuşlardır. Bu da yeni tüketim nesnelerinin iç pazara sürülmesiyle, en çok şehir küçük-burjuvazisini hedeflemiştir. Genellikle, az da olsa belli bir eğitim görmüş unsurlardan oluşan şehir küçük-burjuvazisinin ithal mallarına olan eğilimini değerlendiren oligarşi, nispi refahı zihinsel olarak yaratmaya yönelmiştir. 1970-80 arasında anti-faşist mücadelenin, anti-emperyalist mücadeleyi aştığı ve gerilettiğini gören oligarşi, gizli işgal esprisinin ürünlerini almak durumundaydı. Böylece anti-emperyalist tepkilere yol açmayacağı görülür görülmez ithal serbestliği uygulamaya sokuldu. 1977-80 yılları arasında kitle mücadelesinin yükselmesi ve faşist milis saldırılar nedeniyle, bastırılmış yada ertelenmiş tüketim eğilimi (talep), 12 Eylül sonrasında, özellikle 83 seçimlerinden sonra önemli bir pazar yaratmıştı. Renkli televizyonla başlayan, video ve müzik setleriyle süren ve sonuçta her çeşit tüketim malını kapsayan bu tüketim, şehir küçük-burjuvazisi içinde tam bir bireysel rekabet ortamı yaratmıştır. Yıllar boyu "Batı"nın tüketim ekonomisine büyük bir hayranlık besleyen ve çoğu zaman da ülkenin geri-bıraktırılmışlığına bu düzeyde tepki duyan şehir küçük-burjuvazisi (ve özellikle aydınları) böylece hem pasifize edilmiş, hem de kendi içinde bölünmüş oluyordu.
     Aradan geçen 15 yıla rağmen etkilerini halen sürdüren diğer gelişme ise, şehirlerde yo-ğunlaşan yarı-proleter unsurlara ilişkin olmuştur. Genellikle kırsal alanlardan yeni gelmiş ya da ekonomik buhran nedeniyle işsiz durumunda bulunan bu unsurların en temel özelliği sürekli bir işe sahip olmamalarıdır. Sürekli bir fabrika yaşamının içinde olmadıkları için de kolay kolay küçük-burjuva dünya görüşünü bırakamazlar. *okluk inşaat sektöründe taşeronlarla ilişki içinde olduklarından "işveren"in durumuna göre biçimlendirilebilmektedirler. 12 Eylül'le birlikte devrimci mücadeleye karşı şeriatçıların oligarşi tarafından bir karşı-devrimci bir güç olarak desteklenmesi, aynı zamanda bu kesimlerin yeni parasal olanaklara sahip olmaları sonucunu doğurmuştur. Tekelleşememiş sanayi burjuvazisi içinde yer alan çeşitli sermaye kesimleri ile küçük sermaye kesimlerini kapsayan "teşvikler", özellikle şehirlerdeki yarı-proleter unsurların kullanılmasına hizmet etmiştir. Bir yandan, ekonomistlerin "kayıt dışı ekonomi" dedikleri yasadışı faaliyetler içinde yer alan yarı-proleter unsurlar, diğer taraftan şeriatçı kesimlerin tabanını oluşturacak şekilde kanalize edilmişlerdir. Bugün şeriatçı kesimlerin tabanını oluşturan yarı-proleterler, 80 öncesinde aynı ilişkiler nedeniyle (taşeronlar aracılığıyla) faşist milislerin kaynağıydılar. (1990 sonrasında faşist örgütlenmenin faaliyetlerindeki artış ve gelişmeler, faşistlerin bu kesimlerdeki etkinliklerini yeniden kurmaya yöneldiklerini göstermektedir. Özellikle faşist örgütlenmenin yoğun bulunduğu yerlerde Refah Partisi ile MHP'nin etkilerinin diğer düzen partileriyle kıyaslanamayacak boyutta olması bunun sonucudur.)
     İşte, 12 Eylül'le birlikte şehirlerde, küçük-burjuvazi ile yarı-proleter unsurların değişimi, tüm toplumsal ilişkileri belirleyen ilişkiler ortaya çıkarmıştır.
     Tüm toplum, hemen her düzeyde değerlerini yitirmiş, her türlü toplumsal ilişki parasal ilişkiye ve çıkar ilişkisine dönüştürülmüştür. Bireysel ailelerin üyelerini de içine alan bu çürümüşlük, her türlü toplumsal faaliyetin en önemli engeli durumuna gelmiştir. Öyle ki, askeri yönetim tarafından politikadan yasaklanmış düzen politikacılarının yasaklarının kaldırılmasından sonra bile, insanlar bir araya gelemeyecek kadar birbirleriyle çıkar çatışması içinde olmayı sürdürmüşlerdir. Sözün özü, tüm toplum birbirine güvenmeyen bireysel ilişkiler alanı haline dönüşmüştür.
     İşte bu toplumsal güvensizlik, çürümüşlük, yozlaşma, bir yandan tüketime yönelik us dışı yaşam istemleriyle hertürlü ahlaki değerlerin etkisizleşmesine neden olurken, diğer yandan lümpen-arabesk kültürün yaygınlaşmasına neden olmuştur.
     Tüm bu süreçte, devrimci örgütlerin, tarihin en azgın terörü ile ezilmeye çalışılmasının sonuçları açık biçimde ortaya çıkmıştır. Tüm toplumu en geniş biçimde etkileyen devrimci düşünceler ve devrimci faaliyetler, yürütülen büyük terör ile bir süre için etkisizleştirilmiştir. Ancak devrimci örgütlerin belli bir süre sonrasında kendilerini düzenleyebilmeleri, gelişen bir dizi olguyla etkili olmalarına yol açmamıştır. İşte, genel olarak toplumsal ilişkilerde günümüzde bile sonuçlar üreten tüm çürümüşlüğün ortadan kaldırıcıları olan devrimciler, aynı zamanda bu çürümüşlük ortamında etkisiz kalmışlardır.
     Devrimci örgütlerin etkisiz kalışlarında, şüphesiz uygulanan devlet terörünün yaratmış olduğu yılgınlık ve bu yılgınlığın yarattığı devrimci örgütlerden ve düşüncelerden kopuş önemli bir etken oluşturmuştur. Ancak, hemen her dönemde ortaya çıkan bu türden kopuşlar, günümüzde varlığını sürdüren bir sürecin tek belirleyicisi olmamıştır. 12 Eylül faşist cuntasının, tüm ilerici, demokrat, yurtsever ve devrimci unsurları, neredeyse yaşama ve çalışma koşullarının dışına itmesi, oligarşinin "adam satın alma" politikaları için gerekli zemini oluşturmuş ve tüm sürece damgasını vuran sonuçlar yaratmıştır.
     İlkin, bireysel düzeydeki öğretim üyelerinden, devlet memurlarına kadar pekçok "yasaklı"nın "özel sektörde" iş verilmesi gündeme gelmiştir. Üniversitelerden atılan ya da ayrılmak durumunda bırakılan profesörlerin, zaman içersinde birer "holding profesörü" haline dönüştürülmeleri; TRT'den Orman Bakanlığına, oradan da reklam şirketlerine yönelen "reklam yönetmenleri" olmaları; okullarından atılan öğretmenlerin, önce "özel dershane" öğretmenliğine, daha sonra "özel okul" öğretmenliğine geçişleri; hiçbir yerde iş verilmeyen, sadece "tencere-tava pazarlamacılığı" yapabilen eski devrimci unsurların, kitap pazarlama şirketlerinden sigorta şirketlerine geçişleri tüm dönemin en önemli olguları olmuştur. Tüm toplumsal gelişmelerde etkili olabilecek kesimlerin, böylesine bozulmaları, çürümeleri ve satın alınmaları, aynı zamanda kendisine çıkış yolu arayan toplumun, kendisine göre en ileri konumdaki insanlara karşı bütünsel bir güvensizliğine neden olmuşlardır.
     Devrimcilerin, daha tam deyişle, devrim mücadelesini sürdüren devrimcilerin karşısındaki en büyük engel, işte bu dönüşüm ve satın almalar olmuştur. Maddi olarak en zor koşullar altında sürdürülen bir devrimci mücadele ortamı ile, daralmış kitle ilişkileri alanı, bu olguyla birleşerek, devrimcilerin kitlelerin çıkış yolu olmasını engellemiştir.
     İşte aradan geçen 15 yıla rağmen, tüm toplumu, her yönden etkileyen bir süreç bitmemiştir. Bu sürecin bitişi, aynı zamanda devrimci mücadelenin yükselişi demek olacaktır. Devrimci mücadelenin yükselişi, aynı zamanda halk kitlelerinin yarınlara duyacakları güvenle bütünleşecektir. Böyle bir süreç, tüm toplumun, tüm zamanların pisliklerinden arınması için gerekli temeli, yani devrimi yaratacaktır. Bu hedefin gerçekliği, aynı zamanda, devrimcilerin, yaşanılan 15 yıllık süreçteki, her türlü çürümüşlükle, yozlaşma ile, bozulma ile, kültürsüzleşme ile hesaplaşmalarını gerekli kılmaktadır. Bu hesaplaşma için zaman çoktan gelmiştir. Devrimciler için yapılacak tek şey, bu hesabın tümüyle görülmesi için kendi koşullarını hazırlamaları ve hesabı görmeleridir. Ve ancak o zaman 12 Eylül dönemi kesinkes bitmiş olacaktır.







anka

12 Eylül döneminde idam edilenler

Adı Soyadı Tarih Yer
Necdet Adalı (sol görüşlü) 07.Eki.80 Ankara
Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü) 07.Eki.80 Ankara
Serdar Soyergin (sol görüşlü) 25.Eki.80 Adana
Erdal Eren (sol görüşlü) 13.Ara.80 Ankara
Cevdet Karakaş (sağ görüşlü) 04.Haz.81 Elazığ
Veysel Güney (sol görüşlü) 10.Haz.81 Gaziantep
Ahmet Saner (sol görüşlü) 25.Haz.81 İstanbul
Kadir Tandoğan (sol görüşlü) 25.Haz.81 İstanbul
Mustafa Özenç (sol görüşlü) 20.Ağu.81 Adana
İsmet Şahin (sağ görüşlü) 20.Ağu.81 İstanbul
Seyit Konuk (sol görüşlü) 13.Mar.82 İzmir
İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü) 13.Mar.82 İzmir
Necati Vardar (sol görüşlü) 13.Mar.82 İzmir
Fikri Arıkan (sağ görüşlü) 27.Mar.82 Ankara
Sabri Altay (adli suçlu) 23.Nis.82 Adapazarı
Cengiz Baktemur (sağ görüşlü) 30.Nis.82 Elazığ
Şahabettin Ovalı (adli suçlu) 12.Haz.82 Sinop
Ednan Kavaklı (adli suçlu) 18.Haz.82 Ankara
Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü) 13.Ağu.82 Ankara
Veli Acar (adli suçlu) 13.Ağu.82 Isparta
Eşref Özcan (adli suçlu) 19.Ağu.82 Kayseri
Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu) 29.Ara.82 Afyon
Kazım Ergun (adli suçlu) 29.Ara.82 Akşehir
Muzaffer Öner (adli suçlu) 29.Ara.82 Amasya
Adem Özkan (adli suçlu) 13.Oca.83 Balıkesir
Hüseyin Çaylı (adli suçlu) 13.Oca.83 Afyon
Osman Demiroğlu (adli suçlu) 13.Oca.83 Isparta
Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu) 22.Oca.83 Akşehir
Ali Aktaş (siyasi) 23.Oca.83 Adana
Duran Bircan (adli suçlu) 23.Oca.83 Denizli
Levon Ekmekçiyan (Asala) 28.Oca.83 Ankara
Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü) 29.Oca.83 İzmit
Ömer Yazgan (sol görüşlü) 29.Oca.83 İzmit
Erdoğan Yazgan (sol görüşlü) 29.Oca.83 İzmit
Mehmet Kambur (sol görüşlü) 29.Oca.83 İzmit
Ahmet Kerse (adli suçlu) 30.Oca.83 Gaziantep
Rıdvan Karaköse (adli suçlu) 05.Şub.83 Akşehir
Cavit Karaköse (adli suçlu) 05.Şub.83 Akşehir
Süleyman Karaköse (adli suçlu) 05.Şub.83 Akşehir
Fatih Laçinligil (adli suçlu) 24.Şub.83 Keşan
Faik Görünmez (adli suçlu) 24.Şub.83 Kilis
Mustafa Başaran (adli suçlu) 30.Mar.83 Edirne
Hüseyin Üye (adli suçlu) 30.Mar.83 Nazilli
Şener Yiğit (adli suçlu) 20.Nis.83 Isparta
Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu) 20.Nis.83 Ordu
Abdülaziz Kılıç (adli suçlu) 26.May.83 Edirne
Halil Esendağ (sağ görüşlü) 05.Haz.83 İzmir
Selçuk Duracık (sağ görüşlü) 05.Haz.83 İzmir
İlyas Has (sol görüşlü) 06.Eki.84 İzmir
Hıdır Aslan (sol görüşlü) 24.Eki.84 İzmir

karahan

27.07.07/17:53 #2 Son düzenlenme: 27.07.07/18:01 karahan
Önce Necdet'i astılar
Ankara İsmetpaşa'da 2 kişinin ölümüyle sonuçlanan kahvehane tarama olayının sanığı, lise öğrencisi Necdet Adalı, 12 Eylül darbesi sonrasında idam edilen ilk kişi oldu. Aynı gece Mustafa Pehlivanoğlu da asılmıştı.
12 Eylül sonrasının ilk idam edilen sanığı lise öğrencisi Necdet Adalı'nın koğuş arkadaşı Turgut Türksoy, Yeni Şafak'a, Adalı'yı anlattı:
"1976 yılında Ankara'da liseli gençliğin örgütlenmesi için Ankara'da Dev-Lis diye bir örgütlenme düşünülüyordu. O dönemde Ankara'da Altındağ semtinde oturan Necdet toplantıya gelmişti. Kurtuluş gurubunu temsilen ben Ulus bölgesinden, Necdet de Altındağ bölgesini temsilen katılmıştı toplantıya. Ben Altındağ Ticaret Lisesi'nde okuyordum, Necdet de Yıldırım Beyazıt Lisesi son sınıf öğrencisiydi. Necdet'le ilk tanışmamız o dönemde oldu, arkadaş olduk."

ULUCANLAR'DA BİRLİKTE YATTIK

"Daha sonra onlar bu idam edildiği davadan içerde yatarken, ben başka bir davadan girdim. Ulucanlar Cezaevi'nde uzunca bir süre yan yana yattık. Ben dışarı çıktıktan sonra sürekli görüşüne gittim. Ondan sonra ben Ankara dışında yakalandım onun için yüz yüze görüşme imkanımız kalmadı. Sürekli mektuplaşıyorduk. İdamı kesinleşenleri o dönem tek başına hücreye alıyorlardı. Mektup, görüş vs. yasaklanıyordu. İdamı kesinleştikten sonra ne mektup gönderebildim, ne de ondan bir daha mektup alabildim."

NİYE FİRAR EDEYİM

"Kişi olarak çok müthiş çalışkan, enerjik, arkadaş canlısı, halkını seven bir insandı. Çevresindeki insanların ve uğurunda öldüğüne inandığı halkın inanç değerlerine çok dikkat ederdi. Çok iyi futbol ve voleybol oynardı, hiç yorulmazdı. Kitap okumayı çok severdi. 1.85 boylarında sarışın, mavi gözlü aslan gibi çocuktu. Bir gün cezaevinde firar etmeyi düşünürken, firar etmeyi kabul etmedi. 'Ben suçsuzum niye kaçayım' dedi. Oysa başka arkdaşlar o günlerde firar etmişti. Böyle de yiğit bir arkadaştı."

HAKİMİN EŞİ İNTİHAR ETTİ

Necdet, İsmetpaşa semtinde bir kahvehane taranması nedeniyle girmişti cezaevine. O olayda 2 kişi ölmüştü. Ölenlerin MİT'ten oldukları iddia ediliyordu. Ne kadar doğrudur bilemiyoruz. Oysa daha sonra kahvehaneyi tarayanın başkası olduğu ortaya çıktı. O olaydan yargılandı. Oysa Necdet'i ben çok iyi tanıyordum. Bu olayla ilgisi olmadığını, baştan beri masum olduğunu sürekli söylemişti. Ve yargılandığı mahkemenin reisi Albay Hamdi Sevinç, aynı zamanda benim nişanlım olan Fatma Nur Sevinç'in babası idi. Albay Hamdi Sevinç, Necdet'in idam kararına şerh koyarak sanığın suçsuz olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Genelkurmay tarafından hakkında ceza verildi. Daha sonra ordudan istifa etti. Ve daha sonra bu idam veren mahkeme başkanının eşi bu travmadan dolayı intihar etti. Çünkü kızı da Necdet'in arkadaşı idi. Necdet 1977'de hapse girdi, 1980'de idam edildi. 12 Eylül'ün ilk idamı oldu bu. Biz her 8 Ekim'de Necdet'in mezarının başına gideriz. Ve aynı gün asılan Ülkücü eylemci Mustafa Pehlivanlıoğlu var. Büyüklerimiz oraya gidince, Mustafa için de dua ediyor. Ben de idamdan yargılandım ve beraat ettim. Örgüt üyesi olmak ve sahte kimlikten 11 yıl boşu boşuna yattım."

ŞAKA GERÇEK OLDU

Biz bunun farkında olmadan Necdet'e şaka olsun diye o uyurken ranzasına idam ipi takmıştık, yani yağlı imlik denilen. Uyandığında çok kötü oldu, şakayı kaldıran ve kendisine şaka yapılmasını seven o Necdet çok sert tepki verdi. Biz inanamadık böyle tepki göstermesine, fakat daha sonra ben de idamdan yargılandım. Rüyalarımda idamı her gün germeye başladım. Ne kadar dehşet verici olduğunu sonra ben de anladım ve Necdet'e hak verdim.



'Saçlarına yıldız düşmüş' şiiri Necdet için yazıldı


Necdet'in ailesi Altındağ'da oturuyor. Abisi Ayhan Adalı o da vefat etti. Ailesi çok gariban ve yoksul bir aile. Tapusuz bir gecekonduları var orada yaşıyorlar. Nevzat Çelik, 'Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne' şiirini Necdet için yazdı. Ailesi kesinlikle Necdet'le ilgili görüşmüyor. Kırgınlar herkese, herkesi vefasızlıkla suçluyorlar. Sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlanıyor. Bu da acı bir şey sanki üzerinden siyaset ve ticaret yapılıyor gibi.

Kenan Evren hala 12 Eylül'de idam edilen kişilerle ilgili 'Hiç bir vicdan azabı duymuyorum, müsterihim' diyor. İdam geri dönüşü olmayan ve telafisi mümkün olmayan bir ceza. Bir insanın canını alıyorsunuz, sonra haklı mı haksız mı diye anlaşılınca, geri dönüşü yok. Böyle acımasız, böyle intikam alırcasına bir ceza sistemi idam. Bunu yaşamayan bilmez. İdam cezası almış olmak ve idamı beklemek çok farklı bir duygudur. Herkes mutlaka ölüyor sonuçta ama, öleceği günü bilmek ve çok yakın olduğunu bilmek ve nasıl öleceğini bilmek, çok müthiş dehşet bir duygudur.

EVİN GÖKTAŞ-yeni şafak
13.09.2006

12 eylül döneminde asılanların yaşları:

Necdet Adalı 23
Mustafa Pehlivanoğlu 22
Serdar Soyergin 20
Erdal Eren 17
Cevdet Karakaş 21
Veysel Güney 24
Ahmet Saner 21
Kadir Tandoğan 22
Mustafa Özenç 21
İsmet Şahin
Seyit Konuk 24
İbrahim Ethem Coşkun 21
Necati Vardar 20
Fikri Arıkan 32
Sabri Altay
Cengiz Baktemur 20
Şahabettin Ovalı
Ednan Kavaklı
Ali Bülent Orkan 23
Veli Acar
Eşref Özcan
Halil Fevzi Uyguntürk
Kazım Ergun
Muzaffer Öner
Adem Özkan
Hüseyin Çaylı
Osman Demiroğlu
Ahmet Mehmet Uluğbay
Ali Aktaş
Duran Bircan
Levon Ekmekçiyan
Ramazan Yukarıgöz
Ömer Yazgan 
Erdoğan Yazgan
Mehmet Kambur
Ahmet Kerse
Rıdvan Karaköse
Cavit Karaköse
Süleyman Karaköse
Fatih Laçinligil
Faik Görünmez
Mustafa Başaran
Hüseyin Üye
Şener Yiğit
Cafer Aksu Altıntaş
Abdülaziz Kılıç
Halil Esendağ
Selçuk Duracık
İlyas Has
Hıdır Aslan