18.07.19/10:41

Psikoloji'de Haftanın Konusu

Başlatan Çeben, 09.02.05/09:32

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çeben

Hafta hafta yenilik haberleri ve haftanın konusu olarak burdan size ulaşıcaz. Burdaki konularla ilgili sorularınızı lütfen Buraya değil diğer başlıklara yazınız , Bu başlık kilitli kalacaktır.

Çeben

09.02.05/09:33 #1 Son düzenlenme: 09.02.05/10:02 Çeben
Şubat 2. Hafta Konusu ;

Kognitif Psikoterapiler



Kognitif kelimesi temelde düşünce prosesini ihtiva etmektedir. Davranış terapilerinin başlangıcında her şey yalın etki tepki prensibine göre şekillendirilirken, insan düşüncesi bir nevi ihmal edilmiştir. Gerçekte ise insanın eylemlerinin içeriğine bakıldığında çok değişik yapılanmalar görürüz. Etkilere karşı verilen tepkilerde insanların ruh dünyalarındaki duygulanımları çok önemlidir. Algıları, beklentileri, geçmiş yaşantıları, hatıraları, çevresel yargılamalar velhasıl düşünceyi oluşturan tüm iç dünya tepkinin şekillenmesinde çok önemlidir.



İşte etki ile tepki arasında iç dünyamızda şekillenen düşünce zincirinin oluşmasına müdahale etme ve sonucu etkileme kognitif psikoterapinin temelini oluşturmaktadır. Davranış terapilerine göre biraz daha insan modeline yaklaşılmış, insanı basit bir makine olmaktan dışarı çıkarmıştır. İnsanın düşünce zincirindeki tüm halkalar çeşitli boyutları ile incelenebilir ve tepkiyi oluşturan tüm faktörler incelenerek ortaya serilebilir.



Konuyu bilimsel olarak ilk inceleyen bilim adamı Beck ve ekibidir. Duygularımızın tepkilerimizi ne derece etkilediğini ortaya koymak bu kuramla mümkündür. Kognitif psikoterapiler, analitik psikoterapiler gibi bilinçdışı dürtüleri, rüyaları veya birtakım anlamlı motor davranışları (tikler, dil sürçmeleri v.b.) ele almazlar ve yaklaşım tarzlarında bir nevi bunları dışlarlar. Bu anlamda da analitik psikoterapilerden ayrılırlar.


Kognitif psikoterapilerde, kognisyonlar; "Dış ve iç dünyadan gelen uyaranları algı süreçlerine dönüştüren, bunları belirli bir düzen ve bütünlük içinde işleyen, değerlendiren (bir anlamda onları anlamlandıran), depolayan, yeniden belleğe çağırıp hatırlayan ve yeniden değerlendiren ruhsal süreçlerdir.




Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi kognisyon bir üst kavramdır. İçeriğini dolduran süreçler de, kısaca özetlenirse, uyaranların düzenlenmesi, yapılanması ve değerlendirilmesidir. Söz konusu zihinsel işlemlerin gerçekleşmesi için işe karışan ruhsal süreçler şunlardır:Algılama, hatırlama, düşünme, dil, tutumlar (attitude), değer yargıları, beklentiler (antisipasyonlar) ve problem çözme stratejileri."(Güleç, s:85, 1993)



Kognitif psikoterapi yöntemini zaman zaman psikoterapi uygulamalarımızda kullanmaktayız. Analitik bir incelemeye gerek duymadığımız veya temelde bilinçdışı analitik bir gerekçe düşünmediğimiz vakalarda kognitif psikoterapiyi başarılı bir şekilde kullanmaktayız. Özellikle çarpık algılamaya bağlı olarak farklı ve hatalı savunma mekanizmaları geliştiren hastalarımızda psikodrama yöntemi ile başarılı sonuçlar almaktayız. Büyük şehirlerin çok zalim olduğu, dişlileri arasında taşradan gelen insanları her zaman yok edip yuttuğu, herkesin zalim, üçkağıtçı ve dolandırıcı olduğu, kimseye güvenilmemesi gerektiği şeklinde yıllarca şartlandırmaya tabi tutulan genç veya kişi günün birinde büyük şehirde yaşamak zorunda kaldığında ne yapacaktır? Bu kişinin egosu iyi gelişmiş ve oluşan şartlara adaptasyon yeteneği güçlü ise bir takım zorlukları daha rahat atlatacaktır. Şayet egosu zayıf veya bağımlı bir kişilik sergiliyor veya şizoid bir yapısı varsa işler tamamen sarpa saracaktır. Kişi yoğun bir anksiyete içerisine girecek, çevre ile iyi ilişkiler içerisine giremeyecek, çevresindekilerin desteğini alamayacak ve bu güvensizlik duyguları içerisinde hastalıklı bir çok savunma düzeneği geliştirebilecektir. Sonuçta belki de ağır bir depresyona girerek kendini korumaya çalışacaktır. Aynı şahıs yetiştirildiği ortamda büyük şehirlerin veya metropollerin fırsatlar ülkesini insana sunduğunu, bu fırsatları değerlendiren bireylerin çok başarılı olduğunu, insana yardımcı olan çeşitli kurum ve kuruluşların olduğunu aileden veya çevreden öğrenmiş ve buna şartlanmış olsaydı, çok değişik olumlu savunma düzenekleri geliştirebilecekti. Bu kişinin hayat anlayışı, çevreden beklentileri, olaylara karşı tepkisi, kişiler arasındaki ilişkileri de bu şartlanmaya göre değişecekti.



Yukarıdaki örneğimizde de görüldüğü gibi insanın düşünceleri çevreyi algılamada ve tepkisel eylemler geliştirmede çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu tip vakalarda kognitif terapilerin yapacağı çok şey vardır.



Hekim bu tip vakaları detaylı irdeleyerek hatalı düşüncenin ve yanlış şartlandırmanın kaynaklarını bulmalıdır. Bulduğu bu kaynaklardan yola çıkarak bir tedavi yeniden şartlandırma daha doğrusu gerçeği tekrardan gösterme ve öğretme yöntemini uygulamalıdır. Bu tip problemi olan bireylerin düşüncede meydana gelen hatalı öğretimleri hipnotik transta çözmek ve alternatif çözüm önerilerini yine hipnotik transta öğretmek mümkündür. Bu eğitim ve öğretimde direk, indirek telkinler kullanılabildiği gibi psikodrama uygulamaları ile beklenen davranış kalıpları kişiye öğretilebilir. Bu öğretimin normal kognitif psikoterapiden farkı, kısa sürede başarıya ulaşmasının yanında olası gelecek olayları psikodrama vasıtası ile denemek, kişinin bunlara verdiği motor ve emosyonel cevabı o anda alabilmektir. Alınan bu cevaplar sayesinde kişinin öğrenmedeki ve dolayısıyla tedavideki başarısını objektif olarak o anda değerlendirmek mümkündür.



Kognitif Psikoterapinin kurucusu Beck'e göre depresyonda sık görülen kognitif çarpıtmalarla ilgili belli başlı konuları aşağıdaki şekilde incelemek mümkündür:

1. Kendine saygının azalması,
2. Kayıp duygusu,
3. Mahrum olma düşüncesi
4. Kendini eleştirme,
5. Kendini yerme ve suçlama,
6. Kendini uyarma ve kendine hükmetme,
7. İntihar düşünceleri. (Güleç, s:90, 1993)



Beck'e göre etki-tepki zinciri arasında oluşan düşüncedeki otomatik kognitif kalıplarda şunlardır :

1.Keyfi çıkarım (arbitrary inference)
2. Seçici soyutlama (selective abstraction)
3. Aşırı genelleme (over-generalization)
4. Abartma ve küçümseme (magnification-minimization)

alıntı

Çeben

14.02.05/15:55 #2 Son düzenlenme: 14.02.05/15:56 Çeben
Şubatın 3. Haftası ve bu haftanın konusu olarak Doç. Dr. Nusret Kaya'nın bir röportajını sizlere aktarıyorum. Röportaj Eylül 2003'de Marie Claire dergisinde yayınlanmıştır...

"Savaşların kaynağı bebeklikteki popo uyarımıdır"
Marie Claire - Eylül 2003


Size ve kuşaklarca öncenize ait sayılamayacak kadar çok imge, ses, darbe, görüntü, renk... Anımsamadığınız her şey, rüya kanallarıyla dışarı akıyor. Psikiyatrist Doç. Dr. Nusret Kaya, insan beynindeki takıntıları rüya dilini çözerek açığa çıkarıyor.

Marie Claire: Huzursuzluklarımızın giderilmesinde rüya analizinin önemi nedir?

Doç. Dr. Nusret Kaya: İnsanın takıntılarını, huzursuzluklarını ayrıntılı olarak incelediğimizde bunları hatırlanmayanların yaptığı ortaya çıkıyor. Psikanalitik teorinin başlangıç noktası budur. Yani "Gel kardeşim anlat bana hayat hikayeni; seni iyileştireyim!" gibi bir metot yok. Keşke olsaydı. Alırdınız bir arkadaşınızı, saatlerce bıdı da bıdı anlatırdınız! Hatırlanmayan dönemlerin birtakım kayıt ve takıntıları bunlar. Ana rahmindeki dokuz ay on beş gün, 0-2 yaş, uyku, narkoz, duygusal şok, sarhoşluk dönemleri. Tüm bu dönemlerde alttaki evrensel canlı bir bilgisayar gibi çevredeki negatif kayıtları alır. Örneğin hamile bir kadın etrafındaki patırtıyı-gürültüyü alır. Uyku sırasında kişi yasak bir seksüel objeyle yatıyorsa yani anasıyla, babasıyla, kardeşiyle, arkadaşıyla; alır. Narkoz sırasında etrafında gürültü yaptılarsa bu adam ölecek mölecek diye; alır. Ne oldu? Hep hatırlamadığımız dönemleri kaydettik. İşte onun için rüya analizi... Çünkü kesinlikle ispatlanmıştır ki ancak rüyalar, bu kayıtları "anlayana" anlatır. Yorumcuya, tabirciye, tefsirciye değil. Bu konuya emek vermiş bilimciye anlatır. Çünkü rüyaların anlattığı dili öğrenmek için özel eğitim gerekir. Sembol dilidir. Jung der ki, "Benim bir meslektaşım eğer rüya analiziyle hasta tedavi etmek istiyorsa, önce işi gücü bırakıp tarihi, arkeolojiyi, eski dinleri, mitosları öğrensin."

M. C.: Bir rüya sözlüğü oluşturulabilir mi?

N.K.: Hayır. Rüya, beynimizin üç ayrı katmanından gelebilir. Beynimizin üstünde korteks vardır, yani üst beyin. Vatandaş bahçede yılan görmüştür; üst beyinsel olarak rüyasında yılan görür. Şuuraltı, üst beyinle alt beyin arasında sembolik bir tabakadır. Seksüel içerikli takıntılarla doludur. Şuuraltı rüyasında yılan penistir. Alt beyin rüyasında ise iyileştirici güçtür. Tıptaki sembol de yılandır bu yüzden. Bir vatandaşa rüyasını ayrıntılı olarak yazdırmazsanız hangi katmanından geldiğini bilmeniz mümkün değildir. 18 göbek önceki bir atamızın genetik bilgi şifreleriyle geçmiş çok önemli bir takıntı olabilir.

M.C.: Atalarımızdan gelen genetik şifreler de kodlanıyorsa, alt beyindeki RNA'lar mikroçip gibi sayısız bilgi taşıyor. Çok karmaşık bir yapı...

N.K.: Evet. Dolayısıyla da siz enerjilerinizi en azından negatif ve pozitif olarak ayırmayı bilmeseniz bile alt beyniniz bildiği için huzursuzluk çekersiniz. İçinizdeki kendinize aykırı olursunuz.

M.C.: Çoğunluğun huzursuz olmasının kaynağı, kendine aykırı olmak mı?

N.K.: İçinizdeki beni sevmiyorsanız önce kendinizle kavga edersiniz. Peki bunun açılımı nedir? Herkesle kavga edersiniz. İçinizdeki beni sevmenin A harfi, ana rahmindeki halimizi andıran kurbağa larvasının alt ucundaki enerjiyi doğru kullanmanızdır. O enerjiyi doğru kullanmazsanız, içinizde kadın yerine bir anne oluşur en klasik anlamda. Bir süre sonra bir sürü anne der ki, "Ben sizin için saçımı süpürge ettim, başıma bunlar mı gelecekti?" Buyrun. Çünkü bir kadın anatomisinde olması gereken primer güç annelik değildir, kadınlıktır. Kadınlığın kapısı da vajinadır. Mutlaka her kadın vajinal orgazmı bilmelidir.

M.C.: Bu kapı bu kadar önemli mi?

N.K.: Evet. Düşünün anatomik olarak kadınsınız; kadınlığınızla kavgalısınız! Bu kavga rahme geçse de devam eder. Yani doğurganlığınız devreye girse de... Böylece erkek, çocuk; kadın, anne kalır. "Ana gibi yar olmaz" deniyor. Yarla anayı karıştırıyorlar. Eş alacağım diye anasının küçüğünü almaya çalışıyor. Öbür taraftan da tepkisel şekilde en galiz küfürler anaya yapılıyor. İkilemler...

M.C.: Hep belirttiğiniz bir konu var, klitorise düşman gibisiniz...

N.K.: Onun sebebi de ana rahmindeki halimiz... Primer canlı bir kurbağa larvası gibidir. Sonra baş kısmı beyin olmuştur. Kuyruk kısmı da omuriliktir. Bu sistem asla kesi kabul etmez. Bunun üstünde bir taç vardır: Korteks. Geriye kalan her şeye alt beyinsel diye bakın. Alt uç bozuksa üst uç bozuktur. Kadın kilitli kapıyı açmadıysa, vajinal orgazmı öğrenmediyse zorunlu olarak rahme geçer. Eğer klitorisi kullanıyorsa da zorunlu olarak pipi gücü kullanıyordur. Bir anatomi kitabını açıp baktığınız zaman şunu görürsünüz, klitoris pipinin ufak bir modelidir.

M.C.: Bu durum kadına erkeklik adına bir şey katıyor mu?

N.K.: Kadın, erkek gibi hissediyor. Ters enerjiyle onu nevrotik ve pimpirikli yapıyor. Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre lezbiyenlik %33'e varmış. Bir sürü klitoris kızının normal hayatı heteroseksüeldir. Ama buradaki rüya analizlerinde kız kıza sevişme rüyaları gördüklerini söylerler. Zamanla erkek düşmanı haline gelirler. Çünkü onun pipisi, erkek penisi kadar büyük değildir. Tao'nun 2000 yıldır söylemiş olduğu enerji seksinde klitorise dokunma yasağı var. Partner yoksa vibratör öneriyoruz. Rahim kullanan bir kadın erkeğe, "bebeğim, çocuğum" der. Ancak vajinayı bilen kadın "erkeğim" der.

M.C.: Kadın bekarsa ya da cinsel yaşamı yoksa?

N.K.: Rüyalarını mutlaka yazmalı... Bambaşka çatışmalar yaşar. En yaygın olanı, doğurganlık yaşı bitmeye başlandığında yaşanan paniktir. Böyle hanım danışanlarımıza gençlik yıllarında yasakladığımız köpeği tavsiye ediyoruz.

M.C.: Köpeğin anlamı nedir? Gençlik yıllarında niye yasaklıyorsunuz?

N.K.: "Aman kızım hiç olmazsa yatak odana sokma" diyoruz. Çünkü köpek bir nevi bebek yerine geçiyor. Bir bakıyoruz ki kadın evlenmekten ve doğurmaktan vazgeçer hale gelmiş. "Benim köpeğime yan baktı, bebeğime yan baktı" diye adamı kovalıyor. Yanlış. 45'e kadar çeşitli nedenlerle doğuramamış bir hanımefendiye, "Al bir köpek, bebeğin gibi bak" diyoruz.

M.C.: Bunlar da yine alt beyin bağlantısı ve köpeğin simgeledikleriyle mi ilgili?

N.K.: Tabii. Köpek daima bir rahim simgesidir.

M.C.: Kedi?

N.K.: Kedi, rüya dilinde klitoris simgesidir. Çünkü şehvetlidir. Devamlı poposunu yalar, okşanmak ister. Bir sürü kadın var; kedi yataklarında, tepelerinde... Ne oldu? Kedi klitorise kamçı vurdu. Adamın önüne geçti.

M.C.: Rahim gücünü ve zıddı olan Rahman gücünü biraz açıklar mısınız? Rüya dilini de böyle anlamlandırıyorsunuz.

N.K.: Rahim gücündekiler, yere ait tüm şeyleri hırs haline getirendir; şöhret, para, şekil, bilmemne... İçiniz hırslanıyor, dışınız hırslanıyor. Bunu kaçınılmaz sonucu, muhteşem bir nevrotiklik. Yere ait bu tarz enerjileri çok eski mitoslar negatif kabul etmiş. İslam da buna "rahim" diyor. Rahimsel bir güç olunca tek yaratıcılık doğurganlık. Ve farkına varmadan yarattıklarının Tanrı'sı veya Tanrıça'sı oluyor: "Ben seni doğurdum. Ben senin hükümdarınım. Benden izinsiz hiçbir şey yapamazsın!". Oysa hakiki yaratıcı sen değilsin, Allah!

M.C.: Rahman, göğe ait ve tüm pozitif güçleri anlatan bir kavram mı?

N.K.: Evet. Kozmos'un gücüdür. Bu odayı kozmos diye düşünün. Dünya topluiğne başı kadar ve şuralarda bir yerde. Topluiğne başı kadar olan enerjiler mi güçlü? Para pul filan? Yoksa o koca zannettiğin dünyayı saniyede 20km süratle güneşin etrafında döndüren güç mü? O zaman rahmanın pozitif yaşam ve iyileşmekle ilgili bir güç, rahmin doğurganlıkla, parayla pulla kısıtlandırılmış bir bir güç olduğunu anlamaya başlarız.

M.C.: Farklı doz ve şekillerde rahatsız olsalar bile herkeste aynı yöntemle iyileşme sağlamak mümkün mü?

N.K.: Kesinlikle. Herkesin daha anacığının rahminde yaşadığı primer takıntılar var. Kimininki çok sert, kimininki daha yumuşak. 0-2 yaş arasında kimine çok cahilce, kimine çok çağdaş müdahaleler yapılmış. Bütün bu ayrıntıların global açılımı tabii muhteşem farklılık. Rüya analiziyle yaklaşık beş seansta iyileşme sağlanır.

M.C.: Psikoz durumlarında?

N.K.: Bu anlattıklarım psikozlar için geçerli değil. Şizofreni, manik depresyon, paranoya gibi üç tane psikoz vardır. Anlattıklarım nevrozun çeşitli boyutları için geçerli... Psikozda analiz, korteksi dağıtma tehdidine sahiptir. Daha kötü olabilme ihtimali vardır.

M.C.: Söylediklerinize göre 0-2 yaş dönemindeki alt beyinsel etkiler, yıllar sonrasını şekillendirebiliyor.

N.K.: Hamile bir kadının çiçek gibi bakılması gerekiyor. Kaynana dırıltısı, karı-koca kavgası olmamalı. Tuvalet terbiyesi korkunç önemli. Bebeklikte korteksin hiçbir fonksiyonunu kullanamıyorsunuz. Poponuzdaki kakayı ve çişi birileri temizleyecek. İleri ülkelerde kadına doğum sonrası iznin iki yıl verilmesinin sebebi budur. Anne eli dışında bir el, bebeğin poposuna değmemeli. Bir de titiz birinin eline düştüyse, erkek bebeğin poposunda kulak çubuğu kullanır. Global bilgi şu: Erkek bebeğin anüsüyle uğraşmayın, kız bebeğin de klitorisine dokunmayın. Ağızlarından salya akarak şöyle anlatırlar: "Doktor bey, ben onun yerim poposunu!". Popoyu ısıranlar, öpenler, pipiyi ağzına alanlar var.bunlar bu konularda gelişmiş ülkelerde enseste girer. Mahkeme kararıyla çocukları ellerinden alınır. Bizde sevgi zannediliyor. Bebekken yapılan darbelerin açılımı eşcinselliğe-maçoluğa varabilir. Gidip zavallı hakeme aynı gırtlaktan "İbne!" diye bağırır. Projeksiyon... İki adımda bir "Yerinde duruyor mu?" diye pipisini yoklar. Çünkü o anal erojenlik aşağıdan yukarı, "Ben burdayım hemşerim!" dediği zaman, büyük bir çoğunluğu "aşırı pipi meşgalesi semptomu" yaşar. Korkunç büyük cehalet ve yanlışlıklar...

M.C.: Erkeklerde homoseksüellikte bu anlattıklarınızın rolü nedir?

N.K.: Erkek bebekte anüs uyarımı çok yaygın, ama hepsi homoseksüel olmaz. Diyelim ki, rahim libidosu kullanan anne bebeğin poposunu ikide bir öptü! Sünnet yüzünden pipiye de bir darbe vuruldu! Bu aşamalarda deneysel anlamda üçüncü bir darbe olursa çok büyük bir çıkmaz olur. Bu durumlar onu araba düşkünü, çeteci yapabilir. Savaşların kaynağı, rahim libidosu kullanan kadınların sebep olduğu bebeklik dönemindeki popo uyarımıdır.

M.C.: Sünnet ne zaman yaptırılmalı?

N.K.: Ya iki yaş altında yaptırın, kaçırdıysanız dokuz yaş üstüne çıkın. İki yaş altında korteks çok kurulmadığı için travma çok yüksek olmaz. Dokuz yaş üstünde de artık bilinçlendiği için "yumurtanın sarısı, gitti pipinin yarısı" gibi yaygın şakalardan fazla etkilenmez.

M.C.: Erken boşalma sorununun sünnetle bağlantısı olduğunu söylüyorsunuz...

N.K.: Bunun anlamı psikiyatride kastrasyon fobisidir (pipi kesimi korkusu). Sünnet kastrasyon korkusunu aşırı hale getirir. Adamı empotans yapmaz ama erken boşalmaya neden olur. Yani vajina korkusu olur. Bazı danışanlarım dişli vajina rüyaları görür.

M.C.: Hiç rüya görmediğini söyleyenler var...

N.K.: Hepimiz kesinlikle rüya görürüz. Rüyayı hatırlayan ve hatırlamayan var. Kabaca 8 saatlik bir uykuda beş R.E.M. (Rapid Eyes Movement) dönemi olduğu için ortalama dört veya beş rüyamız var.

M.C.: Niye rüyalarını anımsamıyorlar? Ya da bazı dönemlerde anımsıyorlar?

N.K.: Çok fazla parayla-pulla, işle uğraşıldığında korteks devre dışı kalamadığı için rüya hatırlayamaz hale gelirsiniz. Biz erkeklerde rüya hatırlama yeteneği çok daha düşüktür.

M.C.: Rüya görmek; hapşırmak, ağlamak gibi bir boşalım mıdır? Rahatlatıcı etkisi var mıdır?

N.K.: rüyayı yazmak deşarjdır.

M.C.: Yazıda görerek üst beyin bağlantısı mı sağlanıyor?

N.K.: Evet. Bana gelmeden rüyalarını yazmış birinin kendi içindeki takıntılarının yumuşamaya başladığını çok gördüm. Rüyalarınızı yazmak iyileştiricidir. Fakat kimseye anlatıp yorum yaptırmayın. Kahvaltıdan önce yazın. Üst beyin, şuuraltı ve alt beyinle hiç kuramadığı bağlantıları rüyaları yazdığınızda kurmaya başlar.

M.C.: Haberci rüya var mıdır?

N.K.: Haberci rüya diye bir şey yok. Rüya yorumu kitapları bilimsel değildir; öyle yok kabak uğurdur, bilmemne şudur diye...

M.C.: Rüyasında halasını görüp ertesi gün halasıyla karşılaşanlar var...

N.K.: Çok yakın ve eşdeğer durumlar için... Örneğin Amerika'da hasta olan bir oğlun annesi tarafından hasta olduğunun görülmesi gibi. Buna klasik terminolojide telepati denir.Biz şöyle anlatıyoruz Üst beyin frekansları kısa dalga,alt beyin frekansları uzun dalgadır. Bu sayede olabilir. Haberci rüya var olsaydı bir sürü danışanım sayesinde ben de şimdiye kadar loto zengini olurdum. Altı rakam topu topu...

M.C.: Elbette ayrıntılar önemlidir ama, sık görülen birkaç rüyanın global simgelerine değinebilir misiniz?

N.K.: Bu toplumda en çok rahim simgeleri görülüyor; köpek, deniz, havuz, ev, mağara gibi... Bu şekilde analiz pek mümkün değil, ama birkaç global örnek vereyim... "Bıçak", kadında klitoris simgelerinden biridir. Erkeğin rüyasında penis simgesidir. Rüyada telefon tuşlarına basıp bir türlü ulaşamamak, anlaşılamamaktır. Sistem Yayıncılık'tan ikinci baskısını yapan "İyileşme Kitabı"nda her türlü detayı verdim. Rüyada ve gerçekte, anne kalp ritmini taklit eden müzik dinlemek, ana rahmine gerileme eğilimi taşır. Dokuz ay on beş günde kaydedilen en yüksek ses, anne kalp sesidir; dumçık-dumçık-dumçık... Benim gençlere öğüdüm, bu müzikleri dinlememeleri... "Deniz", sıklıkla üst beyin rüyasında deniz, şuuraltı dünyasında rahimdir. Bazı yerlerde alt beyinden de materyal alarak iyileştirici güç haline gelebilir. Kabaca konuşuyorum, deniz, göl, havuz gibi durgun su rahim, hareketli su (yağmur, çeşme gibi) rahman simgesidir. Rüyalarımızda genellikle huzursuzluk yaşadığımız yere, ana rahmine döneriz.

Çeben

Şubat Son haftası Konusunu Deprem ve Ruh sağlığı olarak seçtim. Yazılarını çok taktir ettiğim bir kaç profun birleşip fikirsel beyanlarda bulunduğu bir siteden edindim bu yazıyı. Teknik olarak hemde pratik olarak güzel metaforlarla açıklandığını düşünüyorum...

DEPREM VE RUH SAĞLIĞI

DEPREMİN RUHSAL DÜNYAMIZA ETKİLERİ

17 Ağustos Düzce ve 12 Kasım Kaynarca depremlerinin üzerinden yaklaşık 4 yıl geçmiş bulunmakta. O gece İstanbul' da olanlarda olmayanlarda, ertesi geceler ev dışında kalan ya da kalmayanlar da ne koşullarda olursa olsunlar zor günler yaşadılar ve yaşamaktalar.

Tabii ki depremde ailesi ya da yakınlarını kaybedenler, işlerini, evlerini kaybedenler bu durumu diğer kişilerden çok daha yoğun olarak yasadılar. Modern , konforlu ve pahalı binaların domino taşları gibi birbirinin üzerine yığılması, o unutulması olanaksız koku, çadırlarda oturan insanlar, yardım kuyruklarında toplanan çok sayıda kişinin görüntüleri ve çaresizlik, tükenmişlik, gözlerdeki korku ifadeleri, sinir krizleri , siren sesleri ... Unutulacak şeyler değiller.

Kişiler, depremi takiben ilk olarak çocuklarının yanına koşmuşlardı. Ancak bu onların yanlarına gidiş şekli o denli kendini kaybetmişçesine olmuştu ki, çığlıklar atarak , yoğun korku ile dolu bir şekilde olmuş, çocuklar depremin kendisinden çok, ailelerinin bu aşırı tepkileri ile olaydan etkilenmişlerdi. Kimisi o an kıyametin koptuğunu zannetmişti. Bazı kişiler o an donup, kalmış, ne konuşabilmiş, ne de herhangi bir eylemde bulunabilmişlerdi.

Çoğu kişi en yakın akrabalarının yanına koşup, onların sağlık haberlerini almak için zamanla yarışmışlardı. Bayılanlar ve sinir krizleri geçirenler oldu. İnsanlar enkaz çalışmalarına katılamamanın , yakınları ölüp de sağ kalanlar ise yaşadıkları için suçluluk duyguları içine girdiler.

Bazı kişiler bu afetin işledikleri günahlar ve kötü alışkanlıkları nedeniyle kendi başlarına geldiği düşüncesi içindeydiler. Bazı kişiler o anda ne yaptıklarını daha sonra hatırlamıyorlardı. Yattıkları odalara, evlerine hatta kimisi İstanbul il sınırlarına girerken bile yoğun gerilim yasadılar.Bu nedenle geçici bir sure şehri terlettiler.Ancak bu onların rahatsızlıklarını dindiremedi.

Çünkü olayı de kafalarında götürmüşlerdi, doğal olarak. Gece rüyalarında yaşadılar, en ufak sesten irkildiler.
Olay gözleri önünden gitmedi.TV yi seyrederken sanki depremi en canlı hali ile tekrar yaşıyor hissettiler.

Bu nedenle kişiler haberlerden ve deprem konuşmalarından kaçındılar.
Enkazlı yerlerden geçmemek için yollarını değiştirdiler, oralara bakmamaya çalıştılar.  Dikkatleri dağıldı, dalgınlık, kendine işe verememe gözlendi. Deprem olmasa bile sallanıyor hissettiler.Bazıları evlerine sallanan şeyler astı, gözleri hep avizelerdeydi.
Uykuları bozuldu, çoğu, depremin olduğu saat olan gece 03' e dek uyuyamadı. Anne ve babalar dönüşümlü olarak geceleri nöbet tuttu.

Annelerdeki en büyük kaygı, kendilerinden çok çocuklarına bir şey olacağı yönündeydi. Her gece deprem kabusları ve uykuda sıçramaları ile uyandılar.
Eskiden zevk aldıkları şeylere bile ilgisiz kaldılar, hayattan beklentileri kalmadı ve her şey birden anlamsız ve boş geldi.
Geleceğe yönelik plan yapmaz oldular. İçlerine kapandılar. Ağlamak isteyip ağlayamadılar.

Kısaca robot gibi hissiz ve hareketsiz kaldılar belli bir süre.

Bu dönem psikiyatride akut stres bozukluğu olarak adlandırılır ve süresi 1 aya dek uzayabilir.

Bu dönemi takiben bazı kişilerde yakınmalar daha da uzadı.
Kişiler yoğun bir çaresizlik, korku içine girmişlerdi. Depremle ilgili her söylenene inanıyor, hatta bazıları deprem otoritesi konumundaki jeolog ve diğer bilim adamlarına karsı kızgın bir tavır aldılar.
Bunlardan bir kısmı seviliyor , bir kısmi sevilmiyor konuma geldiler.
Söyledikleri olumlu ya da olumsuz şeyler bunda etkili olmuştu.

Çocuklar oyunlarında kurtarma timi rollerini üstlendi, çizdikleri resimler yıkıntıları, çadırları konu alıyor ve önceden çizdikleri renkli resimler, yerlerini daha soluk renklerle yapılmış daha özensiz çizimlere bırakıyordu.

* Çocuklar daha kavgacı, daha ürkek oldular. Tek başlarına yatamamaya, kekelemeye, idrar kaçırmaya, karanlıkta kalamamaya başladılar.
* Okul başarıları düştü.
* Evlerine girmek istemediler, tek başlarına tuvalete gidemez oldular.
* Tik davranışları ortaya çıktı, yemek yemeye ilgileri azaldı.

Büyükler ise deprem anıları, en ufak hatırlatıcı olayda göz önüne geldi.
Gece 03 uykusuzluğu devam ediyor, insanlar denizin renginin değişmesi, havanın sıcaklığı, köpek sesleri, kuşların kanat çırpmalarını tehlike işareti olarak algıladılar ve söylentiler ağızdan ağıza yayıldı.
İnsanlar pek çok şeye karsı ilgisiz oldular. Cinsel isteksizlik te önemli boyutlara varmıştı. Özellikle kadınlarda o esnada deprem olur da günahkar olarak oluruz şeklinde düşünceler nedeniyle eslerinden ayrı, çocukları ile yatmalar başladı.

Bazı kişilerde deprem gerilimini aşmak için alkol kullanımı çoğaldı. Akla gelebilecek herseyden kaçınmalar görüldü.
Tuvalette ve banyoda çok kısa süre kalma, deniz kenarına inmek istememe, yüksek binalara, kalabalık yerlere girmeme gazete, radyo, TV haberlerinden kaçınma gibi.
Çok çabuk ve aşırı tepki verir hale gelindi. Mutfak tüplerinin sürünerek taşınması bile insanları çılgına çeviriyor, hızlı gecen arabalar nedeniyle çıkan tozlar kişilerde deprem anındaki toz bulutunu hatırlatıp, sinirliliğe yol acıyordu.

Bazı insanlarda ise konuşma içeriği sadece depremle ilgili oluyor ve bu kişiler çevrelerindeki insanların tepkileri ile karşılaşıyorlardı.

İşlerini kaybeden, işleri azalan, komşuları semtten uzaklaşıp yalnız kalan insanlar daha bir içlerine kapanıyor ve hayata küsüyorlardı. Ölüm hiç onlara bu kadar yakın olmamıştı.

İşte bu belirtiler travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılıyor. Bazılarında bu belirtiler depremden 6 ay kadar sonra başladı.
Bu geç başlangıçlı tipi oluşturuyor. Bazı kişilerde bu tabloya depresyon ve panik ataklar eklendi. Bazı kişiler ise dağıtılan bu durumla ilgili anketlere hekimlere, belediyeye, hükümete yönelik öfke içeren mesajlarla karşılık verdiler.
Aslında bu da yüksek düzeyde olan kaygı ve gerilimlerinden ötürü de bir kısım kişiler psikiyatriste gittiklerinde çevrelerince 'deli' olarak damgalanacaklarından korktular ve yardım almadılar.
Kimisi psikiyatriste gitmenin bir zayıflık olacağını düşünerek gitmek istemedi, kimisi de ilaçların kendilerini uyuşturduğunu düşünerek ilaç almadı. Ancak tedaviye düzenli gidenler fayda gördü.

Bu tedavi çalışması T.C.Sağlık Bakanlığı İstanbul il sağlık Müdürlüğünce halen devam etmektedir.

Bu tetkik ve tedavi çalışması sonrası sağlanan bilgi birikimi bundan sonra olmasını hiç temenni etmediğimiz başka felaketlerde daha etkili ve uygun tedaviler yapılabilmesinemasına olanak sağlayacaktır.

Alıntı

Çeben

Mart'ın İlk Haftasının konusu olarak sanrısal bozukluğu seçtim. Uzun yıllardır süregelen bu şizofrenik bozukluğun insanlık için çok büyük önemi vardır. İşte onun için sanrısal bozukluğun safhalarını olşumunu ve tedavisini işleyelim bu hafta...


Sanrısal Bozukluk

Yapılan çalışmalara göre yüz bin kişide 24-30 arasında görülmektedir. Her yıl yaklaşık olarak yüz bin kişide 1-3 kişi ilk kez bu nedenle başvurmaktadır. İlk başvurular daha çok 35-55 yas arasında olmaktadır.


Kimlerde görülmektedir?:

Rahatsızlık daha çok kadınlarda görülmekte olup, % 60-75 hasta evli durumdadır. Geri kalanlar dul, boşanmış ya da ayrı yaşamaktadır. Genellikle düşük sosyoekonomik düzey ve düşük eğitimlidirler. Göçmen konumundaki kişilerde, tek başına bulunulan hücre ortamlarında kalan kişilerde bu rahatsızlığa eğilim yüksek bulunmuştur.

Rahatsızlığı olan kişilerdeki aile özellikleri:

Bu kişilerin yakın akrabalarında kıskançlık, kuşkuculuk, paranoid kişilik ve bu türden sanrısal bozukluk diğer kişilere göre daha fazla görülmektedir.

Rahatsızlığın alt tipleri :

1- Erotomanik tip:

kişide sanrının konusu başka kişilerin kendisine aşık olup, onunla evlenmek istemesi seklindedir. Genellikle içerik romantik yapıda olup, cinsellikten göreceli olarak uzaktır. Varsayılan hayran bu kişiden mesleki, sosyokültürel düzey ve ekonomik açıdan daha üst konumda bulunmaktadır. kişi bu durumu gizli tutabileceği gibi o varsayılan kişinin sevgisine karşılık vermek üzere çeşitli yollarla ona ulaşmaya çalışabilir. Telefonla ya da izleyerek rahatsızlık verebilir, imzasız notlar, hediyeler gönderebilir. Bu gibi olaylarla suç isleyebilirler.

2- Grandioz tip:

kişi diğer kişilerden farklı, ustun, olağanüstü, imrenilecek bir yönü olduğu düşüncesi içindedir. Bu önemli bir buluş, dini acıdan kendine verilen bir görev ya da önde gelen ya da soylu bir ailenin ferdi olmak seklinde de olabilir. Dinsel bir tema varsa kişi peygamberlik iddiasında bulunabilir. Meşhur bir kişinin yakını olduğunu iddia edebilir. Meşhur bir kişi gibi davranabilir.

3- Kıskançlık tipi:

Esi ya da arkadaşının kendisini başkaları ile aldattığı düşüncesi içindedir. Bunu kanıtlamak için kanıtlar arar ve ilgisi olmayan şeyleri kanıt olarak görme eğilimindedir. Eslerinin eşyalarında lekeler, uzun sac telleri, davranışlarındaki farklılıkları gözlerler. Bu durumu izleyerek eslerine karşı şiddet kullanabilir, özgürlüklerini kısıtlayabilir, onu takip edebilir, boşanmaya kalkabilir hatta öldürme girişiminde bulunabilirler.

4- Persekutuar (kötülük görme) tip:

O kişiye yönelik, aleyhinde isler yapıldığı, takip edildiği, işyerinde ayağının kaydırılmaya çalışıldığı, hakkında rapor düzenlenip, hapise atılabileceği, zehirlenmeye çalışıldığı ve yemeklerine zehirli ilaç konduğu, kendine iftira atılmaya çalışıldığı , ilerlemesinin engellendiği seklinde düşünceler içindedir. Bu nedenle davalar açabilir, çevresi ile tartışmalar içine girebilir. Çabuk sinirlenip, küsebilir, çevrelerine zarar verebilirler.

5- Somatik tip:

kişinin bedeninde organlarının isleyişi acısından ya da organlarından aldığı duyum acısından bir farklılık olduğu düşüncesi içindedir. Vücudundan kotu kokular yayıldığı, vücudunda bir sekil bozukluğu olduğu düşüncesi içindedir.

6- Karışık tip:

Birden çok tipe ait sanrılar vardır ancak sanrılardan hiçbiri diğer tip sanrıdan daha ağırlıkta yer işgal etmez.

7- Belirlenmemiş tip:

Yukarıda bahsedilen kategorilerden herhangi birine uymayan veya 1 aydan daha kısa suren durumlar için bu şekilden bahsedilebilir.

Tedavi :

Psikoterapi ve ilaç tedavisi gereklidir. Başlangıçta hasta sanrılarına kesin bağlanmış olduğundan, öncelikle sanrılardan ziyade depresif ve kaygı ile ilgili yakınmalara yönelerek, güven sağlanmaya çalışılır. Tedavi uzun surelidir. Tedavide ilaç olarak antipsikotik grup ve depresif- kaygılı durumlarda antidepresan ve kaygı gidericiler kullanılabilir..

www.psikoloji.gen.tr

Çeben

08.03.05/08:21 #5 Son düzenlenme: 08.03.05/08:23 Çeben
MART 2. Hafta , Haftanın Konusu , İntihar ( Özkıyım ) ve nedenleri...




İntihar (Özkıyım) ve Nedenleri


"Özkıyım (intihar) "İnsanın kendi kendisini cezalandırma veya kendisini kasıtlı olarak dünyadan ayırmak için girişilen eylem" olarak tanımlanmakta ve "diğer bir deyimle insanın yaşamına son vermek amacı ile yaptığı ve başarı ile sonuçlandırdığı patolojik bir davranış" olarak yorumlanmaktadır.

Buradaki tanımla günümüz gerçeğine göre doğru (kuşkusuz bunlar ileride değişecektir) yorumlara varabilmek için verilmiştir. Bugün için kabul edilenlere göre bu tanımlarda şöyle değişiklik yapacağız:

1. İntihar insanın kendisini cezalandırması değil, çaresizliğin bir dışa vurumudur.
2. İntihar ne kadar planlanmış olsa bile kasıtlı (çaresizliğin bir anlatımı olduğu için) değildir.
3. İntihardaki amaç yaşamdan uzaklaşmak değil, kendine acı veren gerçekliğinden uzaklaşmak, kendi gerçekliğini değiştirme konusundaki bir çaresizliğin anlatımıdır.
4. Özkıyım (intihar) patolojik bir davranış değildir, insanın doğasında varolan bir tepki (bir fenomen-görüngü)dir.

Genel olarak "intihar" deyimiyle; gerçek ölümle sonuçlanan bir "intihar", ölümle sonuçlanmayan bir girişim, çevreyi intiharla tehdit, intihar düşüncesi ile ya da böyle bir düşünce olmadan ortaya konan depresif davranışlar sergileme ve kendi kendine zarar verme gibi çeşitli davranış biçimlerinin akla geldiği belirtilmektedir. Diğer yandan bu karmaşıklığı (ancak böyle bir tanım gerçekten karmaşıktır) önlemek için bugün için bu gibi durumları şöyle tanımlamak daha uygun gibi görünmektedir.

1. Özkıyım (=intihar) ölümle gerçekleşen kendini öldürme girişimidir.
2. Özkıyım girişimi (=intihar girişimi) kişi bulunduğunda henüz ölümün oluşmadığı kendini öldürme girişimidir.
3. Özkıyım (intihar)ın gerçekleşebileceği davranış (intihar düşüncesi ile ya da böyle bir düşünce olmadan ortaya konan depresif davranışları sergileme).
4. Ani gelişen (genelde bir intihar düşüncesi olmadığı halde) o andaki bir intihar duygusuyla ölümle sonuçlanabilecek durumlar (kendi kendine zarar verme gibi çeşitli davranış biçimleri).

Bu kısa girişle ilgili bir özet yapılacak olursa:

1. Özkıyım (intihar) bir fenomendir (=görüngü) ve her insanda görülebilir, yani bir patoloji değildir.
2. İster herhangi bir hastalıkla ilgili olsun isterse olmasın belirli bir süreci kapsayan bir düşünme boyutunu içerebilir.
3.Düşünme boyutunu hiç içermeden ani bir duygusal yaşantı olarak da ortaya çıkabilir.
4.Düşünmeyi etkileyen (depresif bozukluk gibi) bir hastalığın gidişi nedeniyle kişinin elinde olmadan oluşabilir.
5.Düşünme boyutunu içerse de, ani bir duygusal yaşantı olarak da ortaya çıksa "mutlak olarak" çaresizlik duygusunu uyandıran bir dizi duygusal yaşantıyı içerir.

Özkıyım (intihar)ın Bulunulan Yerde Değerlendirilmesi
İntiharın bulunulan yerde değerlendirilmesi psikiyatride öncelikle sorulan şu sorunun sorulmasını gerektirir: Karşılaşılan durum gerçekten bir intihar mı? Başka bir deyişle "sakın organik bir sürece bağlı olmasın?"

Bunun anlamını şöyle açıklayabiliriz. Çoğu kez karşılaşılacak durum, kişinin bilincinin kendisini ifade edemeyecek kadar bulanık olmasıdır. Bu gibi durumda çağrı yapan kişilerden alınacak bilgiler büyük önem taşısa da ve hatta bir intihar girişimini destekler görünse de, bilinç bulanıklığına yol açabilecek diğer durumlar her zaman akılda tutulmalı

Yukarıdaki anlatımlardan şu anlamların çıktığını görüyoruz:

1. Karşılaşılan kişi çoğu kez yarı bilinçli ya da bilinçsiz durumda olacaktır.
2. Bu durumdaki kişinin derhal gerekli birincil yaşamsal destek girişimlerini gerçekleştirmek üzere ambulansa taşınması ve en kısa sürede acil servise taşınması gerekmektedir. Kişinin bu duruma bir intihar girişimi nedeniyle mi yoksa başka bir nedenle mi girdiğinin (bu destek sağlanmadan) araştırılması onanmaz bir durumdur.
3. Ambulans ekibindeki bir kişi, bu işlemler yapılırken, çağrıyı yapan kişilerden durumu aydınlatacak bilgileri eş zamanlı olarak alma ve hızla rapor etme durumundadır.
4. Eğer bu bir intihar girişimiyse bunun adli bir yönü de bulunduğu için bu rapor standart biçimde hazırlanmalı ve kişi acil servise ulaştığında, orada tutulacak dosyaya eklenmelidir (bu metinde böyle bir standart rapor taslağı sunulmuştur).
5. İntihar için kullanılan ilacın saptanıp gerekirse "toksikoloji" servisine anında başvurulup alınan bilgilerin rapora eklenmesi.

İntihar İçin Risk Etkenleri :

1. Erkek Cinsiyeti
2. Yalnız yaşama, yeni ayrılmış ya da boşanmış olma
3. İleri yaş
4. Son 6 aydır kişinin sağlığında giderek bozulma
5. İş kaybı
6. Depresyon, şizofreni ya da organik beyin rahatsızlığının varlığı
7. Önceden Özkıyım (intihar) girişimi öyküsünün varlığı

Edinilmesi Gereken Önemli Bilgiler
1. Kişinin ne zamandan bu yana bu durumda görüldüğü,
2. Bir tıbbi rahatsızlığının bulunup bulunmadığı ve bu rahatsızlığın süregenlik ya da ciddiyet derecesi,
3. Psikiyatrik bir sağıtım altında bulunup bulunmadığı ya da son zamanlarda davranışlarında bir değişiklik gözlenip gözlenmediği,
4. Bir kriz yaşantısını doğurabilecek yaşamsal bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği,
5. (İlaç alarak) intihar düşünülüyorsa kişinin kullandığı ilaçların ve olası intihar gerçekleştirdiği ilacın saptanması. "

Hazırlayan:
Dr.Cumhur Boratav

Çeben



EGO- BİLİNÇ- KOMPLEKSLER


"Ego; bilinçli zihnin örgütüdür; bilinç düzeyindeki algılardan, anılar dan, düşünce ve duygulardan oluşur. Ego, psişenin tümü içinde ol dukça küçük bir alan kaplamakla birlikte önemli görevler üstlenmiş tir. Ego bir düşünceyi, bir anıyı ya da bir duyguyu seçmedikçe kişi bunların varlığından haberdar olamaz.

Son derece seçici olan ego, bir damıtma aygıtına benzer. Kendisine ulaşan ruhsal olayların pek azı bilinç düzeyine çıkabilir. Bu nedenle günlük yaşantılarımızın birçoğunun farkında olmayız. Egonun bu görevi olmasaydı, insanın katlanamayacağı sayıda duygu, düşünce, algı ve anı bilinç düzeyini dol durmuş olurdu. Ego, kişiliğin kimliğini ve tutarlılığını sürdürebilmesini Sağlar. Egonun seçiciliği sayesinde biz bugün, dünküyle aynı insan olduğu muzu hissederiz. Bu yönden, bireyleşme ve ego kişiliğin kendine öz gü niteliklerini oluşturmada ve sürdürmede yakın işbirliği içindedir. Egonun yaşantıların bilince ulaşması için geçit verdiği oranda birey leşme gerçekleşir.
Egonun hangi tür yaşantılara geçit vereceği, bireye egemen olan zihin işlevi tarafından belirlenir. Eğer insan duygusal tipte ise ego da ha çok sayıda duygunun bilince ulaşmasına geçit verir. Düşünmeye yönelik bir tipte, düşünceler öncelikle bilince kabul edilirler. Anksi yete yaratan düşünce ve anılarm bilince geçmesi genellikle engelle nir. Bilince ulaşan duygu, düşünce ve algıların sayısı, bir insanın bi reyleşme oranına ve yaşantılannın yoğunluğuna bağlıdır. Yüksek dü zeyde bireyleşmiş bir insanın egosu, daha fazla sayıda yaşantının bi-lince geçmesine olanak tanır. Güçlü yaşantılar egonun kapılarını zor layarak bilince ulaşır, zayıf olanlar geri çevrilir.


Bilinçdışı


Egonun geri çevirdiği yaşantılar psişenin içinde yok olmazlar, çünkü yaşanmış olan hiçbir şey varlığını yitirmez. Jung'un kişisel bilinçdışı diye adlandırdığı kişilik düzeyinde birikirler. Zihnin bu düzeyi ego ya komşudur. Burada ya bilince hiç ulaşamamış ya da bilince ulaştıktan sonra çatışma yarattığı için bastırılmış ve geri gönderilmiş yaşantılar bulunur. Bir başka deyişle, bu yaşantılar ya bilince ulaşamayacak kadar zayıf ya da bilinç düzeyinde varlıklarını sürdüremeyecek kadar güçsüzdürler.


Kişisel bilinçdışı içeriğinin bazı bölümleri, kendilerine gerek duyulduğunda kolayca bilince ulaşırlar. Gerçekte egoyla bilinç arasın da iki yönlü bir trafık bulunur. Örneğin, bir insan dostlarının isimlerini bilir, ama bu isimler sürekli olarak bilinç düzeyinde bulunmazlar, gerektiğinde oraya getirilirler. Bu tür bilgiler, algılar ve duygular bilinçte bulunmadıkları zaman bir tür bellek bankası olan kişisel bilinçdışında saklanırlar. Kişisel bilinçdışında depolanan yaşantılar rüyalarda da ortaya çıkar. Dolayısıyla kişisel bilinçdışı rüya oluşumunda önemli bir rol oynar.

Kompleksler


Kişisel bilinçdışının içeriğindeki bazı düşünce ve duygular, araların da gruplaşarak kompleks denilen durumları oluştururlar. Jung komplekslerin varlığını, geliştirmiş olduğu sözcük-çağrışım testinin uygu lamalarında fark etmiştir. Bu test süresince deneğe art arda bazı söz cükler verilir ve her sözcükten sonra zihnine gelen ilk sözcüğü söylemesi istenir. Jung deneklerin bazen takıldıklarını ve bazı sözcüklere çağrışım yapabilmeleri için oldukça uzun bir süre beklediklerini gözlemlemişti. Kendilerine sorulduğunda bu gecikmenin nedenini açıklayamıyorlardı. Jung giderek bir denekte gecikmeye neden olan sözcüklerle ilişkili bazı sözcüklerin de deneğin tepki süresinin uzamasına neden olduğunu fark etti. Ona göre bu bulgular, bilinçdışında birbiriyle ilintili bazı düşünce, duygu ve anı gruplarının (kompleks lerin) varlığını kanıtlıyordu. Bir komplekse yakınlığı olan sözcük, yapılan çağrışım gecikmesine neden oluyordu. Bu konuda sonra dan sürdürülen incelemeler, komplekslerin kişiliğin bütünü içinde bağımsız küçük kişilikler oluşturduklarını göstermiştir. Oldukça öz erk bir biçimde işleyen bu komplekslerin kendi güdüleyici güçleri vardır ve insanın davranış ve düşüncelerini güçlü bir denetim altında tutarlar.


Jung kompleks sözcüğünün günlük yaşama girmesine katkıda bu lunmuştur. Olağan konuşmalarda bile insanlar aşağılık kompleksin den ya da para ve cinselliğe ilişkin komplekslerden söz ederler. Güç lü bir kompleks kişinin çevresindekiler tarafmdan kolayca görülebil diği halde kendisi tarafından çoğu kez fark edilmez.


Jung komplekslerin nevrozlarm oluşumunda önemli bir rol oynadığını klinik çalışmalarında gözlemlemiştir. Ona göre, bir insanın kompleksi olduğundan söz etmek yerine, kompleksin o insana sahip olduğunu söylemek daha doğrudur. Analitik terapinin bir amacı da kişinin komplekslerini çözümlemek ve onu komplekslerinin egemenliğinden özgürleştirmektir.
Jung'a göre bir kompleks her zaman insanın uyumunu bozacak sonuçlar doğurmayabilir. Bazen kompleksler insanı güdüleyen, esinleyen ve olağanüstü başarılara ulaşmasını sağlayan güçlere kaynak olurlar. Komplekslerin nasıl oluştuğu konusunda Jung önceleri Freud'un görüşlerini paylaşmış ve bunların ilk çocukluk yaşantılarından kaynaklandığım kabul etmişti. Sonraları bu görüşle yetinmeyen Jung, insan varlığında çocukluk yaşantılarından daha derin bir olgunun var olabileceğini düşünmüş ve araştırmaları sonucunda psişenin bir diğer yüzeyi olan ortak bilinçdışı'nın tanımını yapmıştır. Bu kavram Jung'un, çağdaş düşünce dünyasında seçkin bir yer almasına ne den olduğu kadar, onu acımasız eleştirilerin hedefi durumuna da getirmiştir.

Alıntıdır

Çeben

Martın 4. haftası konusu ENNEAGRAM. Çok ilginç bir konu olup uzun süre araştırılıp sonunda da başarısızlık alınmayacak konulardan bir tanesi.




ENNEAGRAMDA KİŞİLİK TİPLERİ

1- Birinci kişilik tipi olan Reformcu, ilkeli, amaç sahibi, kendi kendini kontrol edebilen ve mükemmeliyetçi kişilik grubunu içeriyor. Eksik yanları, mükemmeliyetçi oldukları için, insanları olduğu gibi kabul etmemeleri. Kendilerinden her zaman örnek davranış göstermeleri beklenen kişilik tipidir bu gruptakiler.

2- Yardımcı. Sitemkar-Verici olarak da adlandırılan bu grup insanının özellikleri cömert, sevgisini ve ilgisini gösteren, insanları memnun etmeye çalışan ve sahiplenici bir yapıya sahip olmalarıdır.

3- Başarılı kişilik tipi. Bunların özelliği, uyum sağlayabilen, hırslı, imaj bilincine sahip ve kibirlilik olarak göze çarpıyor. Sevgi ve onay almak için başarıyı istemez, insanlar üzerinde iyi bir intiba bırakmak için çalışırlar.

4- Bireysel. Bu grupta yer alanlar ise ifade edici, romantik, çekingen, kolay kırılan veya sinirlenen bir yapıya sahiptir. Eksikliğini hissettiği şeyin özlemini çeken bu gruptaki insanlar, sevilmeye ve ilgi görmeye muhtaç özellik taşırlar.

5- Araştırmacı (Gözlemci). Bu gruptakiler yenilikçi, entelektüel, duygusal anlamda uzak ve soğuk ve provoke edici özellikler sergilerler.

6- Sadık-Sorgulayıcı. Altıncı kategoriyi oluşturan bu kişilik tipinin özellikleri ise güvenilir, kendini adayan, savunmacı ve şüpheci bir yapıya sahip olmaları.

7- Ehl-i keyif, yedinci grup kişilik tipini oluşturuyor. Anlık ve güdüleriyle hareket eden, çok yönlü, dikkati ve ilgisi çabuk dağılan ve aşırılıklara eğilimli yapıya sahip olanları temsil ediyor. Hayatın özgürce değerlendirilebilecek sayısız imkanlarla dolu olduğuna inanırlar.

8- Lider (Reis veya meydan okuyucu). Kendinden emin, kararlı, baskınlık kurma eğilimleri ve çatışmacı yapıya sahip olmaları bunların özellikleri arasında yer alıyor.

9- Barışçı. Bunlar da insanların şüphe ve endişelerini gideren, kolay geçinilen, olayların ve çatışmaların dışında kalma eğiliminde olan ve bünyelerinde inatçı bir yapıyı barındıran özellikler sergiliyorlar.

Çeben

Nisanın İlk haftası konusunu Psikiyatri tarihinden bir kaç özetle işliyoruz.

PSİKİYATRİ TARİHİ

Hastaların doğa-üstü güçlere bağlandığı, animistik düşüncenin egemen olduğu ve Eski Yunan-Roma dönemine dek uzanan çağlardır. Bu çağlarda hastalık doğa-üstü zararlı ruhlara bağlanıyordu. Doğa karşısında çoğu kez güçsüz, çaresiz kalan ilkel insan, derin korkular ve güvensizlik duyguları içinde doğa-üstü güçlerin varlığına inanarak anlayamadığı bir olguyu açıklama, aydınlatma, anlayabilme; bunlara göre savunma yolları aramıştır. Büyücü hekimler, şamanlar, çeşitli törenler, danslar, garip hareketler, ruhları saklayan eşyanın yokedilmesi, çılgınlık nöbetleri ve özgeçi (trans) durumları ile zararlı ruhları kovarak hastalıkları iyileştirmeye çalışıyorlardı.

Hipokrat (İ.Ö.V.Yüzyıl) öncesi dünyada, gizemci-büyüsel düşünce biçimi ve buna dayalı hastalık anlayışı ve tedavi yönetemleri egemendi. Eski Yunan'ın altın çağı Perikles döneminde Hipokrat, hastalıkların doğa-üstü güçlere değil, doğal etkenlere bağlı olduğunu gösterdi.

Hipokrat'ın psikiyatriyeye kattığı kimi terimler (histeri, melankoli gibi) bugün bile kullanılmaktadır. Ayrıca Eflatun, Aristo, Aesclapiades, Cicero, Celsus, Soranus, Aretaeus ve Galenus ruhsal bozuklukların doğal açıklamalarına katkıda bulunmuşlardır.

Orta Çağda ise gerileme olmuş yeniden büyüsel gizemci düşünce egemenlik kazanmaya başlamıştı. Ruh hastaları şeytanın işbirlikçisi sayılıp korkunç işkenceler ve eziyetlerden geçirilmiştir. Büyük olasılıkla çoğu şizofrenik, manik, histerik olan yüzbinlerce hasta ruhlarına şeytan girdi tanısı ile yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.

Rönesansta ise bu tutumlara artan tepkilerden dolayı bu çağ dışı tutumlar sonaermiş daha bilimsel ve akılcı davranışlar başlamıştır.

Bu değişime en büyük katkıyı Martin Luther ve onu izleyen geniş halk kitleleri sebep olmuştur.

Çağdaş Psikiyatrinin Gelişimi

Bu çağda ruh hekimliğinde en önemli adımı 18. Yüzyılın sonlarına doğru Fransız ruh hekimi Pinel atmıştır. Ruh hastalarını zincirden kurtaran hekim olarak bilinen Pinel psikoterapinin ilkelerini belirten ilk hekimdir.

Yine İngiltere'de William Tuke, A.B.D.'nde Benjamin Rush ülkelerinde çağdaş psikiyatrinin öncüleri olmuşlardır.

19. Yüzyılın sonlarında Fransa'da Esquirol, Morel, Magnan, Piere Janet; Almanya, Avusturya ve İsviçre'de Breuer, Freud, Jung, Adler çağdaş psikiyatrinin öncüleri oldular.

Psikozları ve psikonevrozları ana ve alt gruplara ayıran Kraepelin hastalıkların sınıflandırılmasında öncü olmuştur.

Hipnoz olgusunu ortaya atan Mesmer, klasik koşullanma ile Pavlov, histeri ve nöroloji alanında Charot, ruhsal bozuklukların anlaşılmasında ve dinamik psikiyatrinin gelişmesinde Piere Janet, Carl G.Jung ve Sigmun Freud çağdaş psikiyatrinin gelişimindeki önemli şahsiyetlerdir.

Bu konuda asıl çığırı 19. Yüzyılın sonunda geliştirdiği Psikanaliz kuramı ile Sigmun Freud açmıştır.

Türkiye'de ise çağdaş eğitim görmüş ilk ruh hekimi 1898'de Gülhane Askeri Tıp Okulunda psikiyatri derslerini başlatan Raşit Tahsin'dir. Onu izleyen Mazhar Osman Türk Psikiyatrisinin kurucusu olarak bilinir. 1950'den sonra Bakırköy, Manisa, Elazığ, Samsun ve Adana'da S.S.Y.Bakanlığına bağlı 5 ruh hastanesi vardır. 1999 Türkiyesinde 49 Tıp Fakültesi bulunmaktadır.

Buna en büyük katkıyı da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğine 1946 yılında atan Prof.Rasim Adasal yapmıştır.

1994'te ise Türk Psikiyatri Derneği kurularak Türk Psikiyatrisi çağdaş gelişim sürecini yakalamıştır. Çağdaş Ruh Hekimliği büyük hız kazanmış eriştiği boyutlar sonucu çeşitli yan dallara ayrılmıştır:

1. Tanımlayıcı Psikiyatri
2. Biolojik Psikiyatri
3. Dinamik Psikiyatri
4. Davranışçı Psikiyatri
5. Fenemelojik Psikiyatri
6. Varoluşçu Psikiyatri
7. Çocuk, Ergen ve Yaşlılık Psikiyatrisi  

Çeben

ANNE VE BEBEK PSİKOTERAPİSİ

Son 10 yıldır ABD'de DANIEL STERN - BERTNARD CRAMER ile Anne - Bebek Psikoterapisi gündeme gelmeye başlamıştır.
Bebeğin dünyaya geldiği günden itibaren anne ( ya da ilk bakıcı ) ile olan ilişkisi, anne bebek iletişimi, etkileşiminin bebeğin dünyasında taşıdığı önemin altı çizilmektedir.

Stern "Bir bebek doğdu" isimli kitabında, " Bir bebek doğduğunda bir de anne doğar" demiştir.
Cramer ise, İstanbul'da verdiği Anne - Bebek Psikoterapisi seminer dizisinde " Bir bebek doğduğunda anne ona iki yanında meşaleler yanan bir yol açar. Bu annenin yoludur " demiştir. Anne ve bebek arasında sürekli bir etkileşim oluşur, bu bir "DİL"dir. Her anne ve bebeğin anlaştıkları bir dil organizasyonları vardır ve bu dilden ilerde sosyal ortam davranışı çıkar.

Anneler bebeğe neyin yapılmasını ve neyin yapılmamasını gösterirler ve öğretirler. Bu annenin yoludur ve bu etkileşim çok mesajlarla doludur.

Anne - Bebek Psikoterapisinde terapist bebeğin anneyle iletişimini, etkileşimini ve duygulanımını izleyerek çıkabilecek sorunlarda yardımcı olmaktadır. Annenin bebeğe ilettiği sözsüz temas, iletiler, annenin kaygısı ve sevinci bebeğe geçecektir. Örneğin bir anne bebeği altı aylık olduğunda çalışmaya başlar ve bebeğinin geceleri çok ağladığını söyleyerek terapiste başvurur. Terapist anneyi ve bebeği inceledikten sonra anneye ne kadar kaygılı olduğunu gösterir. Anne çalışmaya başladığı için bebeğini ihmal ettiğine dair suçluluk duyguları, kaygı hissetmeye ve bebeğine gündüz veremediği ilgiyi gece vermeye çalışarak, sık sık bebek uyurken odasına girmeye başlamıştır. Annenin kaygı ve tedirginliğini hisseden bebek, burada geceleri ağlamaya başlamaktadır. Terapist annenin kaygıları üzerine çalışmış ve bebeğin gece ağlamaları durmuştur.

Cramer, anne en çok hangi alanda çatışma yaşıyorsa ve hangi alanda kaygı yaşıyorsa bebeğine bu aktarımı geçirdiğini söylemiştir.

Cramer bebeklikten başlayarak her şeyi anneden ve babadan öğrenerek başlandığını ifade ederek şöyle özetlemiştir. Bazı çocuklar ailenin verebileceğinden daha fazlasını isteyen çocuklardır ve bu çocuklar, maço diye tanımlanan ve ailesinden verebileceklerinden daha fazlasını isteyen babalardan öğrenirler. Bazı çocuklar boyun eğen, gizli yapan, farklı gösteren, arkadan davranan anneden bu davranışı öğrenirler ve özdeşleşirler. Babanın egemen gözüktüğü ama kadının egemen olduğu örnekler vardır ve bu kadınlar herşeyi gizli yapmaktadırlar. Kız ya da erkek çocuk da annenin babadan gizlemesi öğrenerek kadınlıkla özdeşleşirler (veya tersi de olur). Burada kadın sinsi davranarak güvenliği seçer, çocuk da bunu anne ya da babasından öğrenmiştir. Psikolojide kuşak geçişleri olarak tanımlanmıştır.

Anne bebek psikoterapisinde Cramer kuşak geçişleri, annenin fantezileri ve annenin çocuğa yansıttıklarıyla çalışarak bebeğin sağlıklı psikolojik gelişimi üzerinde durmuştur.

Son 2 yıldır ülkemizde Anne - Bebek Psikoterapisi yapılmaktadır.

Psikofarma.net