21.07.19/17:16

gönül yarası

Başlatan UGraSHAMAN, 27.08.08/23:26

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

UGraSHAMAN


‘Gönül Yarası’
Sadık Yalsızuçanlar   





YAVUZ TURGUL’UN Gönül Yarası’nı dün seyrettim. Hep böyle yapıyorum. Görmeyi çok istesem de, filmleri gösteriminden epeyi sonra seyrediyorum. Hoş, artık film de seyretmiyorum. Kötü bir sinema seyircisi bile değilim. Belki yaşlılık, yorgunluk, biraz tembellik… Kapalı bir salonda iki-ikibuçuk saat hapis kalmayı göze alamıyorum. Evim şehrin hayli dışında, buradaki sessizliği bırakıp şehrin karmaşasına girmeye eriniyorum, hele Turgul’unki gibi kapalı gişe oynayan filmlerin bilet kuyruklarında beklemeye tahammül edemiyorum. Bir zaman sonra, dividi’si de çıkınca, evde rahatça seyredebiliyorum. Ama Gönül Yarası rahat bırakır mı insanda?

Herkesin bir gönül yarası mutlaka vardır. Gönlü yaralı olmayan kim var ki?

Hele bu hikaye, yaralı bir coğrafyadan büyük kentin vahşetine gelerek daha da yaralanan ve parçalanan insanların öyküsü olursa… Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Gönül Yarası’nı ardı ardına üç kez seyrettim. Henüz doyamadım. Çok çok sevdim. Yavuz Turgul’un senarist veya yönetmen olarak gönlünün değdiği her filmi severek seyretmiştim. Eşkıya’yı, Muhsin Bey’i, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni, Gölge Oyunu’nu, Züğürt Ağa’yı, Selamsız Bandosu’nu ne zaman televizyonda görsem, çivileniyorum ekrana. Turgul, bir yazar-yönetmen (‘yaratıcı yönetmen’ de diyorlar sanırım) televizyon dizisine de eli değdiğinde tadından seyredilmiyor, İkinci Bahar gibi.

Unutmadan belirteyim: Şener Şen, tartışmasız Türkiye sinemasının en yetkin, en derin ve en özel aktörü. Meltem Cumbul’un ilk adını duyduğumda (filmin oyuncusu olarak) tedirgin olmuştum. Ama iyi bir yönetmen ve iyi bir hikaye demek ki, öykü için uygun olmayan bir oyuncudan da başarılı sonuç alabiliyor.

Sulugözümdür, hele film izlerken. Gönül Yarası bittiğinde boğazımda hâlâ düğümler vardı ve gözlerim domates gibi kızarmış, şişmişti. Ne acıklı bir hikaye böyle!

Aynur’un yorumundan o güzelim Kürtçe şarkıyı dinlemek bir şanstı, ama insanın yüreğini eziyor, o topraklardaki acıların bütün renklerini ifade ettiği için, sözlerini anlamasanız da kalbinizdeki rikkati fena halde hareketlendiriyordu.

Neşet Ertaş’ın Gönül Yarası’na da şöyle bir değip geçti, değmeyip delip geçti Turgul.

Hele o Arguvan türküsü, ‘sevdiğin yar, Arguvan’a değmeli…’

Cumbul’un eski kocasını canlandıran aktörün oyunculuğuna diyecek yoktu.

Gönül Yarası, bizim sağcı olsun solcu olsun, bu topraklarda yaşayan pek çok insanın yaralarını deşen, bunu şefkatle, anlamaya çalışarak ve acıyarak anlatan bir hikaye.

Biz, yüzyılın başlarında travmatik tecrübeler yaşadık. Dinimize, geleneğe, tarihe mitik veya ideolojik kalıplarla bakmaya başladık.

Köktenci bir biçimde, kendi manevi geleneğimizle bağlarımızı kopardık.

Bu tecrübenin bizi getirdiği yer ayan beyan ortada.

Bu beladan en çok nasiplenen büyük şehirlerde yaşayan insanlar, bir kaosun, bir savaşın, bir dehşetin içinde soluk almaya çalışıyorlar. En çok onlar yaralanıyor. Ruhlarımız lime lime. Kalbimizi ve zamanımızı koruyamıyoruz. Çok konuşuyoruz. Kendimizi yüceltiyor, putlaştırıyoruz. Dokunduğumuz şeyi ağuluyor, ötekileştiriyoruz. Aşka, aşkın yüce hakikatine inanmıyoruz. Kağıtlardaki sözcüklere göre bakıyor ve düşünüyoruz. Oysa biz, kendimizle sınırlıyız. Bu sınırlı ve göreceli idrakimizle hakikat’in neyini, ne kadarını, nasıl kavrayabiliriz, görebiliriz? Çok yapay, çok sevgisiz, çok gerilimliyiz. Gönül Yarası, bu yaralarımıza dokunuyor. Gönlü kanayan bir adamın öyküsü bu. Kendi kendisini avutmuş, yıllarca kandırmış, bu aldatmacanın daracık hücresine kendisini sıkıştırmış bir adamın öyküsü. Çok az film içimi bu kadar acıtmıştı. Lillia Forever, Forever Lulu, Tutku, ilk elden hatırladıklarım. Gönül Yarası, tümünün üzerine tuz biber oldu.

Görsel ve dramatik dil, doğrudan duyularımıza seslendiği için, özdeşleşme yoluyla bilincimizi de etkiler, hatta belirler.

Bu yüzden, böylesi hikayelerde, kendimizi hep hikaye kişilerinin yerine koyarız.

Herhangi biriyle özdeşleşmedim, ama tümünde, kendimden birşey buldum.

Bu yüzden bu kadar çok canımı yaktı.

Aşk olsun Yavuz Turgul’a.

Sağolsun varolsun.



UGraSHAMAN


Gönül Yarası'na Devam
Sadık Yalsızuçanlar   





BİR KAÇ yıl önce, rahmetli Bülent Oran'a ilişkin bir belgesel film çekiyordum. Filmin içinde bir kısmını kullanmak üzre genişçe bir söyleşi gerçekleştirdik. Bülent Oran, (ehli bilir) senaryo üretiminde tartışmasız şampiyondur. Kaleme aldığı senaryoların sayısını kendisi de bilmezdi. Tuzla'daki evinde, çekim için ön görüşme yaptığımız esnada, salonda otururken televizyon açıktı ve bir türk filmi gösteriliyordu. Diyalogları şıkır şıkırdı. 'Ağbi' dedim, 'senaryosu sizin olmasın!'. Birkaç dakika seyretti, 'olabilir ama hatırlamadım' dedi. Görüşme boyunca, sesi kısık bi halde film gösterimi sürdü ve bittiğinde rol akarken baktık, gerçekten de senarist Oran idi. Keza, filmin iç mekanlarının çekiminde, yine Tuzla ve Gayrettepe'deki evinde, her odada bir televizyon vardı ve çoğu açıktı. Üç ekrandan ikisinde Oran'ın yazdığı bir filmi seyrediyorduk. Son gündü. Dış çekimlerden sonra Tuzla'ya döndük. Araç gerecimizi toplayıp vedalaşacağız. Televizyonu açtı -gerçekten abartmıyorum- yine yazdığı bir film..Özetle -Allah rahmet eylesin- Bülent ağbi dur durak bilmeksizin, sürekli senaryo yazmıştı ve sadece bizim sinemamızda değil, belki dünya sinemalarında da senarist olarak birinciliği kimseye kaptırmamıştı.

Bu uzun girişi şunun için yaptım: Bizim Yeşilçam film geleneğimiz, yerlisi yabancısı, solcusu sağcısı, hemen herkes tarafından ya küçüksenir, ya taşlanır veya haşlanır. Haklılık payı da yok değildir hani bu eleştiri ve saldırıların. Lakin önyargısız, anlamak üzre yaklaşan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bülent ağbi, özeleştirisini de sürekli yedeğinde taşırdı ama, Yeşilçam geleneğini en doğru ve içerden kavrayan sinemacı da O idi.

Ona, o uzun söyleşmede, 'filmin sonunda kavuşamayan sevgilileri ve seyircinin tepkisini sordum.' Şöyle dedi : 'sonu çok tatsız biten filmler de müthiş iş yapardı. Uzun süre gösterimde kalırdı ve kapalı gişe oynardı. Benim kanaatim şu yönde : Seyirci, birbirini delicesine seven, tutkulu aşıkların, dünyada çileli bir ömür sürüp kavuşamadan ötedünyaya gittiklerini görür, çektikleri acıların mükafatı olarak da ötedünyada ebediyyen kavuşacaklarını sezer veya inanırdı. Bu yüzden ne kadar içi acısa da hikaye ne kadar tatsız bitse de, seyirci onu mutlu bir hikaye olarak algılardı.'

Burdan hareketle Ayşe Şasa, Bülent Oran'a ilişkin bir yazısında, 'Yeşilçam melodramlarının, ölümle birlikte hayata son tanımadıklarını, bilinçsiz de olsa bir ezel ebed fikrine yaslandığını' yazdı. Bu yoruma tümüyle katılırım.

Bülent ağbi daha onlarca yorum yaptı bu geleneğe ilişkin. Ama bu yazının konusu değil. Bu yazının konusu, önceki yazıda dile gelen Gönül Yarası'nın biraz daha yakından okunması.

Sabrınızı zorlamak da istemiyorum ama, açıklamalar biraz uzun kaçabilir.

Şöyle ki : Filmi sığ bir bakışaçısıyla seyredenler, bunun sıradan bir melodram olduğunu düşünebilirler. Hoş melodram da olsa, görüntüleme, çerçeveleme, ışık, ses, diyaloglar, oyunculuk, yönetim, dekor, çevre tasarımı, kostüm kullanımı-yerleştirimi, müzik vs vs bakımından olağanüstü güzel, gerçekçi, titiz ve saygılı...Bundan söz etmeyeceğim ben. Filmdeki hikayenin içine nüfuz etmeye çalışacağım.

Dünya (Meltem Cumbul) adında bir kadın var. Bu, kendisini tutkuyla seven ama çok hırpalayan, bu yüzden evliliğini sürdüremeyen ve ayrılan Halil (Timuçin Esen) adında biriyle evliymiş. Güneydoğu'dan, Midyat'tan biri. Halil, vakt-i zamanında Antep'te birinci sınıf bir kaportacı. Dünya ise pavyonda şarkıcı. Sesi ince, ipeksi, kadife gibi. Çok içli türküler söylüyor. Halil aşık oluyor kıza. Ailesi karşı çıkıyor ama evleniyor. Evlatlıktan reddediliyor. (Bu reddedilme olayı Yeşilçam'dan mı topluma sirayet etmiştir yoksa toplumsal bir gerçek olarak Yeşilçam'a mı yansımıştır, bilmiyorum) Neyse uzatmayayım...Ayrıldıktan sonra Dünya, İstanbul'a geliyor. Ha bir de altı yedi yaşlarında bir kızı var, onu da yanına alıyor. Kız, Halil'le Dünya'nın şiddetli bir kavgasına tanık olduğunda şok geçiriyor ve dili tutuluyor, konuşamıyor. Filmin bir başka kişisi, Nazım. (Şener Şen) Babası Rıfat öğretmen gibi o da eğitim neferi. Emekli oluyor. İstanbul'a dönüyor. Babası idealist, solcu, namuslu bir yarı-aydın. Aydınlanmacı. Oğluna Nazım adını veriyor. Hem şairden kinaye, hem de belki daha önemlisi, 'dünyaya nizamat verme' tutumunu yansıtıyor. Nazım'ın bir oğlu bir kızı var. Oğlu Memet, kızı Piraye. Oğlan beyaz eşya alıp satıyor. Kız bankacı. Nazım'ı, idealistliği yüzünden eşi terketmiş, başkasıyla evlenmiş. Çocuklarıyla dahi ilgilenemeyecek kadar kendisini vatanına, milletine, toplumsal ve ahlaki ideallerine adamış. O kuşağın trajedisini güzel yansıtıyor. Nazım Samatya'ya, babaevine döner. Oğlu ve kızıyla arasındaki boşluğu farkeder. Emekli ikramiyesi gelene değin, çocuklukarkadaşı Takoz'un taksisini geceleri çalıştırmaya başlar. Bu sıra Dünya ile tanışır. (Nazım'ın dünya ile sahici ilişkisi başlamıştır.) Ona da yardım eder, İstanbul'a gelen Halil'den onu korumaya çalışır. Evine alır, vs vs. Halil'in tutkusunu görünce, Dünya'yı tekrar ona dönmeye ikna eder ama, bu kez aralarında telaffuz etmedikleri bir aşk başlamıştır. Dünya, Halil'le Mardin'e döner. Birkaç ay sonra bir akşam Nazım'ı arar ve, 'ağbi gel beni bu adamdan kurtar' diye ağlar. Nazım hemen Mardin'e gider. Terminal çay bahçesinde buluşurlar. Halil de eşinin kaçmaya çalıştığını öğrenip aynı mekana gelir. Dünya kararlıdır. 'Madem gideceksin, bari bi türkü söyle de öyle git' diye yalvarır Halil. Kadın, dertli bir Arguvan türküsünü söylerken Nazım'la aralarındaki gizli aşkın ışıkları oynaşmaya başlar. Halil bunu farkeder ve ansızın silahını çekip Dünya'nın beynine sıkar. Ardından kendi beynine de sıkar. Son sözü, 'Nazım ağbi, sana verdiğim sözde duramadım. Melek (kızları) sana emanettir' olur. Nazım kızı alıp İstanbul'a gelir. Ve bir gün kızın dili açılır. vs vs. Ana hikaye bu. Filmde alt öyküler de var gerçi.

İmdi;

Dünya (Meltem Cumbul), dünyanın imajıdır. El-Cevziyye'nin senetleriyle birlikte naklettiği bir hadiste, 'şeylerin dünyaya en çok benzeyeni kadındır' buyrulmuştur. Turgul'un Dünya adını özellikle seçtiğini sanıyorum. Dünyanın özellikleri şöyledir yaklaşık olarak : Çok çok güzeldir, çekicidir, her dem taze görünmektedir, davetkardır. Biraz saftır, hayli zekidir. Değişkendir, halden hale girer. Şen kahkahalar atarken birden hüzünlenir, ağlamaya başlar. Halil'e yar olmamıştır. Nazım'a da yar olmaz. Çalıştığı pavyonun sahibine de yar olmaz. Dünya kimseye yar olmaz filmde. Bu simgeselliği doğrulayan onlarca sahne var. Örneğin birinde, Nazım'ın evinin balkonunu dolunay ışığı yıkarken kızının saçlarını tarar ve yaklaşık olarak şöyle der: 'Benim kızım büyüyecek, prenses olacak. Güzelliğiyle her erkeğin gönlünü kendine düşürecek. Herkesin gözlerini kamaştıracak. Ama kimseye yar olmayacak, evet demeyecek. Herkes ona sahip olmaya kalkışacak ama o kimseyi seçmeyecek.' Bu, bir hadis mealidir. (Burada dünya'yı, ed-dünya olarak okumak gerekir. Arapçada ed-dünya, bizim yaşadığımız arz, aşağı alem için kullanılır. Yüce alemler için ise, el-alem kelimesi kullanılır)

Halil (Timuçin Esen), hem özel isimdir hem de 'dost, enis, dost edinmeye çalışan, dost olmak isteyen' anlamlarıyla filmdeki ana hikayenin önemli bir figürüdür. Halil, dünyaya çılgınca aşıktır, tutkundur. Nazım'la bir gece Samatya'daki meydanda, bankta söyleşirken ağlayarak şöyle der, 'ağbi benim bu Dünya'ya olan aşkım, uyuşturucudan beter. Ben kendimde değilim. Beni bu hale Dünya'nın aşkı getirdi. Ben bu kadının (dünyanın) sesine vuruldum. Çok içli, çok büyülü bir sesi vardı, ona aşık oldum, kandım. Ben ne yaptığımı bilmiyorum, bana yardım et ağbi, bir babalık yap, ben Dünya'sız yaşayamam.'

Halil, d(D)ünya'ya tekyanlı ve çılgınca aşık olanların hüsranının imgesidir. Bu trajik kişilikte, biz, d(D)ünya ile olan bu tutkulu ve hastalıklı aşk ilişkimizin resmini buluruz. Dünya, herkesin gözünü kamaştırır ama kimseye yar olmaz. Kendisine, kendisini kaybedecek ölçüde bağlanan ve sevenlere karşı mekkardır. Zalim ve aldatıcıdır. Bu, d(D)ünya'nın doğasında vardır.

Nazım, hem 'dünyaya nizamat verme' sevdamızı ve 'kaderimizi belirleme' sanımızı simgeler; hem de Cumhuriyet'in modernleşme projesinin başarısızlığını ifade eder. Dünyaya nizamat vermeğe kalkışırken pozitivist, aydınlanmacı ve kendi hayatına, enfüsi dairesine, ailesine, çoluk çocuğuna karşı körleşen kuşağın trajedisinin temsilidir. Niyetleri, toplumsal ve ahlaki idealleri bakımından samimi olabilir ama, sonuçta alabildiğine ters giden birşeyler olmuştur. Nazım bunu farkettiğinde artık çok geç kalmıştır.

Oğlu Memet, sadece 'alım-satım' ve 'müteahhitlik işlerinden anlayan' oportünist biri olup çıkmıştır. Bu sonraki kuşakların hüzünlü durumudur.

Piraye, öykünün en çok acıya düçar olmuş kişisidir, bir kurbandır.

Çocuk sahibi olamayışı, Nazım'ın yani Cumhuriyet'in idealist kuşağının, kızı üzerinden neslinin kesilmiş olduğunun da imgesi olarak okunmalıdır.

Nazım'ın çocukluk arkadaşı Takoz, yitmiş bir kabadayı kuşağını temsil eder. Saflığı, dobralığı, cömertliği ve adalet duygusuyla, 'okumamış' ve belki de bu yüzden geleneksel insani ve ahlaki değerlerini koruyabilmiş bir kesimi ima eder.

Vs Vs vs...

Filmin her karesi, her kişisi, her olayı ve diyalogu bir 'dünya oyunu'nun tamamlayıcı ve destekleyicisi olarak çıkar karşımıza.

Shakespeare'e de atıfta bulunarak, 'İnisiyasyona Toplu Bakışlar' kitabındaki bir yazısında Rene Guenon, dramatik hikayelerin, tiyatro ve sinemanın, doğrudan dünyanın imajı olduğunu belirtir. Dünya, bir oyun sahnesidir. (Dünya hayatı bir oyun bir oyalanmadır) İnsanlar ve mevcudat, oyunun kişileridir. Arz sahnedir. İlahi Oynatıcı (Allah) Yönetmen'dir. Senaryo, kader yazımızdır. Levh-i Mahfuz'da saklıdır herşey. Allah, olup bitenleri ve olup bitecekleri, ezeli ilminde bilmektedir. Oyuncular olarak arza gelir, rolümüzü icra eder ve gideriz. Oyunun müziği, musika-yı ilahiyyedir ve dünyadayken çıkardığımız seslerdir vs.

Doğum günü türkü bar'a giden Dünya ve Nazım, Aynur'dan, o enfes kürtçe türküyü dinlerler. Dünya ağlar. Nazım, 'kürtçe biliyor musun?' diye sorar. Dünya, 'hayır' der. Nazım, 'peki niye ağlıyorsun?' diye sorunca, Dünya şöyle cevap verir: 'Bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi lazım?'

Filmde bunun gibi onlarca alt öykü ve ileti de bulunmaktadır.

Ezcümle...Bendeniz öyle pek filmler üzerine yazı yazmam, yani çok nadirdir bir yazıma bir filmi konu edinmem.

Lakin Gönül Yarası, sadece yazıyı değil, zaman ve gözyaşını da hakediyor, üzerinde söyleşmeyi, düşünmeyi de.