24.05.19/23:30

laiklik, demokrasi ve sınırları

Başlatan RenaultFerrari, 04.07.05/18:57

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Clockwork Avian

Anayasa çok yetersiz bazı açılardan. Mesela insanlığın ve aklın da sınırları çizilmemiş.

torq

Laikliği asıl 'laikçiler' ihlal ediyor

Türkiye'nin laikliğe dair gerilimlerden kurtulması için, bu kavramın, üzerine yüklenen tüm felsefi/sınıfsal anlamlardan arındırılması ve 'dine karşı tarafsızlık' şekilde anlaşılması lazım

MUSTAFA AKYOL
Son dönemde AK Parti muhalifliği ve 'Cumhuriyet teorisyenliği' ile öne çıkan Radikal yazarı sayın Gündüz Aktan, "AKP iddia ettiği gibi laikse," demiş, "Anayasa'nın 24. maddesindeki tüm unsurları tek tek benimsediğini sözle ve uygulamayla kanıtlamalı". Bu talebi değerlendirmek kuşkusuz AK Partililerin işi. Ama laiklik konusunda kendilerini kanıtlaması gereken başka çevreler de var. Bunların başında da, 'laiklik elden gidiyor' diyerek Ankara kurumlarında ve memleket meydanlarında kükreyenler, diğer bir deyimle 'laikçiler' (yahut 'laik fundamentalistler') geliyor.

Bunu görmek için önce sayın Aktan'ın atıfta bulunduğu 24. maddeye bakalım. Buradaki en kritik nokta, "kimsenin devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramayacağı" hükmü. Dikkat ederseniz bu hüküm DEVLETin düzeni ile ilgili; TOPLUM ve BİREYLER ile ilgili değil. Yani devlet dine dayandırılamaz; ama toplumda ve bireylerin yaşamında dinin etkisi ve rolü olabilir. Vatandaşlar, isterlerse tümüyle 'dine dayalı' bir yaşam sürebilir, buna göre de kendi aralarında kurumlar, cemaatler, dini hareketler oluşturabilirler. Tabii başka vatandaşlar da tümüyle 'din-dışı' bir yaşam kurabilir ve buna göre toplumsal oluşumlar meydana getirebilirler. Bir arada yaşamalarının formülü de hoşgörü ve çoğulculuktur.

Zaten kendisine varmak istediğimiz 'muasır medeniyet'te laikliğin anlamı budur: Devlet, ne dine dayanmalı, ne de ona muhalif olmalıdır. Amerikan Anayasası'nda laikliği düzenleyen maddede şöyle denir: "Kongre (Amerikan Parlamentosu) ne dinin empoze edilmesini öngören ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyen bir kanun çıkaracaktır."

'Kültür'ü dinden bağımsızlaştırmak'
Şimdi gelelim 'laikçi'lere. Bu kavramı 'laik devlet ilkesini savunanlar' anlamında kullanmıyorum; onu ben de savunuyorum. (Zaten laikliğin din için de iyi olduğunu düşünüyorum.) Kastettiklerim, laiklik ilkesini anlamından saptırarak 'toplumun ve bireylerin dinden uzaklaştırılması" bunun yerine 'laik yaşam biçimi'nin dayatılması şeklinde yorumlayanlar.

Bir örnek görmek isterseniz, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu'nun İdari Yargı Günü'nde yaptığı konuşmaya bakabilirsiniz. Bu konuşmada pek fark edilmeyen ama çok ilginç bir detay vardı: Sayın Çörtoğlu, laf arasında, "laikliğin eğitimin, KÜLTÜRÜN, hukukun, dinden bağımsız olması.. anlamı taşıdığını" söyleviyerdi. Bu çok vahim bir laftır, çünkü 'kültür' devletten çok toplumun malıdır ve 'kültürü dinden bağımsızlaştırmak' gibi bir hedef, dine karşı tarafsız olan laik demokrasilerde değil, ona muhalif olan laik diktatörlüklerde görülür. Örneğin Mao uğraşmıştır 'kültürü dinden bağımsızlaştırmak' için, ünlü ve kanlı 'Kültür Devrimi'yle... Sayın Çörtoğlu'nun ağzından çıkan bakla, aslında Türkiye'de onyıllar sürdürülen bir 'yutturmaca'nın ifadesidir: Laik devlet ilkesi, Anayasa'daki anlamının dışına çıkarılarak, dinin toplumsal varlığını baskı altına almak ve dindarları devlet yönetiminden olabildiğince uzak tutmak için kılıf olarak kullanılmaktadır.

Nedir sorun?
Peki nedir söz konusu 'laikçi'lerin dinle, özel olarak da İslam'la sorunu?.. Burada iç içe geçmiş iki ayrı motivasyon var: Birincisi, pozitivizm ve materyalizm gibi din karşıtı felsefeler. Bunlara inananlar, dinin 'terakkiye mani' olduğu ve modernleşmeyle birlikte ortadan kalkması gerektiği yönündeki 'modernist dogma' ışığında düşünürler. Gerçi bu dogma Batı dünyasında çoktan sorgulanmış ve büyük ölçüde terk edilmiştir, ama onların bildiği 'Batı düşüncesi' 20. yüzyılın ilk yarısında ithal edilip sonra da dondurulmuş bir Avrupa kesitinden ibarettir.

İkinci motivasyon, ilki gibi felsefi değil 'sınıfsal'dır ve Türkiye'ye özgü bir 'sosyolojik durum'dan kaynak bulur: Laikçiler genellikle 'kentli'dirler ve çoğu taşra kökenli olan dindarları kendilerince 'köylü' görmekte ve 'itici' bulmaktadırlar. Şimdiye dek sahip oldukları yazılı olmayan 'birinci sınıf vatandaşlık' statüsünü de onlarla paylaşmak istememektedirler.

Türkiye'nin laiklik konusundaki gerilimlerden kurtulması için, bu kavramın, üzerine yüklenen tüm bu felsefi/sınıfsal anlamlardan arındırılması ve Anayasa'nın maksadına uygun biçimde, 'dine karşı tarafsızlık' şekilde anlaşılması lazım. Sayın Aktan gibi laiklik konusunda hassas kalemler işin bu yönüne de el atsalar ne iyi olur. Mesela yine 24. maddede "kimse... dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz" hükmü de var. Peki acaba kimler sürekli kınanıyor ve hatta açıkça aşağılanıyor bu ülkede 'örümcek kafalılar' veya 'sıkmabaşlar' diye?

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=221574
Türkiye'de laikliği asıl 'laikçiler' mi ihlal ediyor?
Hasan Özhan: Emekli Sayıştay Denetçisi


'Laikçiler halka tepeden bakar, halktan kopuktur, dindarları köylü ve itici görür. Kendileri kentlidir, elittir...' gibi ajitasyonla karışık kışkırtıcı söylemler yanlış. Laiklerin kentli oluşları suç mudur? Kentli olmak halktan kopmak mıdır? Köylülüğü övmek, köylü yaşam biçimini alkışlamak erdem midir?

Mustafa Akyol'u daha çok Darwin karşıtı sıkı bir 'akıllı tasarımcı' olarak bilirim. Tanrı'nın bir tasarımcı olarak nitelenmiş olmasını rahatsız edici bulmam bir yana, Katolik bir tavırla bilimin karşısına Tanrı'nın bu şekilde çıkarılmasını doğru bulmuyorum. İşin garibi sayın Akyol'un Radikal'de çıkan her yazısında da aynı rahatsızlıkları duymuş olmam. (Mustafa Akyol, Laikliği asıl 'laikçiler' ihlal ediyor 18 Mayıs 2007 Radikal Gazetesi)
Gerçekten de, 'Laikliği asıl 'laikçiler' ihlal ediyor' başlıklı yazısını okuyunca yine aynı olumsuz duygulara kapıldım. Postmodern İslamistlerin laikliği savunanlara karşı gelenekçi İslamistlerin tavrı içinde onların argümanlarını kullanarak saldırmalarını anlamıyorum. Onlardan 'akıllı tasarım'da olduğu gibi şık ve ilginç savlarla karşı çıkmalarını beklerdim.

12 Eylül sonrası
Önce şunu kabul edelim: Laikliği savunanlar, laikliğe karşı önyargıları olanları rahatsız etmektedir ve dindarların hemen hemen hepsi 12 Eylül sonrası yıldızı parlayan şu veciz cümleye sarılmaktadır:
- Kişiler laik olmaz, laik olan devlettir
Akyol da aynı sava yaslanarak, "Devlet dine dayandırılamaz!.." dedikten sonra genellemesini patlatmış: "Vatandaşlar, isterlerse tümüyle 'dine dayalı' bir yaşam sürebilir..." İyi de bu genelleme peşinen yanlışlıkları içeriyor.Çünkü vatandaşların devlete ve birbirlerine karşı olan sorumlulukları ve tasarrufları dini kurallara (şeriata) göre değil, laik devletin kurallarına göre şekillenmektedir. Özel hayat bile yasalarla çerçevelenmiştir. Vatandaşlar, öyle istedikleri konuda, "Ben hayatımı dilediğim biçimde ve usulde sürdürüm..." diyemez, devletin önerdiği hukuksal yaşamın dışına çıkamaz, dini yaşamını yasaları çiğneyerek sürdüremez...

Kentlilik ve halk
Yanlışlıklar bu kadarla kalsa iyi. Akyol'un öteden beri dinciler tarafından kullanılan, 'laikçiler halka tepeden bakar, halktan kopuktur, dindarları köylü ve itici görürler. Kendileri kentlidir, elittir...' gibi ajitasyonla karışık kışkırtıcı söylemlere sarılmasını da yanlış buldum. Laiklerin kentli oluşları suç mudur? Kentli olmak halktan kopmak mıdır? Köylülüğü övmek, köylü yaşam biçimini alkışlamak erdem midir? Bunları geçiyorum. Bir dönemin İnönü CHP'sine karşı propaganda olarak kasaba politikacıları tarafından ortaya atılmış olan böyle bir söylemin günümüzde de aynı amaçlarla kullanılmasını yakışıksız buluyorum.. Hele, sırf laikliği savunanlara karşı tavır geliştirebilmek için satır aralarından anlam çıkarma gayretkeşliğini iyice yanlış buluyorum.

Neymiş efendim, Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu İdari Yargı Gününde laf arasında, "laikliğin eğitimin, KÜLTÜRÜN, hukukun, dinden bağımsız olması.. anlamı taşıdığını" söyleviyermiş!.. Akyol, bu sözler için, "Bu çok vahim bir laftır..." dedikten sonra "Sayın Çörtoğlu'nun ağzından çıkan bakla, aslında Türkiye'de onyıllar sürdürülen bir 'yutturmaca'nın ifadesidir: Laik devlet ilkesi, Anayasa'daki anlamının dışına çıkarılarak, dinin toplumsal varlığını baskı altına almak ve dindarları devlet yönetiminden olabildiğince uzak tutmak için kılıf olarak kullanılmaktadır: Laik devlet ilkesi, Anayasa'daki anlamının dışına çıkarılarak, dinin toplumsal varlığını baskı altına almak ve dindarları devlet yönetiminden olabildiğince uzak tutmak için kılıf olarak kullanılmaktadır..." diye heyecan içinde devam etmiş. İyi de asıl vahim olan laikliği savunanları böylesine afaki bir zan altında tutmak değil de nedir?

Asıl amaç
Bence, asıl amaç laikleri devlet yönetiminden temelli uzak tutmaktır. Yoksa, seçilecek olan cumhurbaşkanının 'dindar olacağı' müjdesi ne diye verilsin ki? Üstelik 'dindar' oldukları için 'baskı ve zulüm' altında kaldıklarını öne sürenler demokratik yollarla başbakan, bakan, meclis başkanı olabiliyor. Ve ne hikmetse iktidarları sırasında laiklikle ilgili radikal görüşlerini yeniden gözden geçirip değiştirmekteler!.. Bunu anlamak için iktidar temsilcilerinin laiklikle ilgili geçmişteki söylemleri ile bugünkü söylemlerine bakmak yeterli olacaktır. Evet, KÜLTÜRÜN de dinden bağımsız olması gerekir. Çünkü kültür dünyevidir, doğrudan insanla ilgilidir. Nitekim, Mehmet Kaplan, "Kültür denilince karşımıza bir yığın hadise çıkar. Bir toplum da, tabiatın dışında, insan elinden ve dilinden çıkma her şey kültür kavramı içerisine girer" demiş. Kültür birinci elden ulusal nitelikleri içerir.

O ülkede gelmiş, geçmiş tüm farklılıklar aynı kültür içinde yoğrulmuştur. Bu nedenle kültür ve sanat belirli bir dinin denetim ve gözetimine terkedilirse bundan hem din zarar görür, hem de kültür ve sanat... Asıl tehlikeli olan budur.Söz konusu yazının son cümlesindeki sözler çok daha tehlikeli. Şu sözlere bakar mısınız:

"... Mesela yine 24. maddede 'kimse... dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz' hükmü de var. Peki acaba kimler sürekli kınanıyor ve hatta açıkça aşağılanıyor bu ülkede 'örümcek kafalılar' veya 'sıkmabaşlar' diye?"
Bu şekilde mazlumlar yaratmanın, başları örtülü olanların 'küfr ve zulüm' dolu bir yaşantıyı göğüslemek zorunda kalıyormuş gibi bir iklim oluşturmanın kime ne yararı olacak ki?...
Evet, vahim edilmiş laflar varsa işte bunlardır.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=222314&tarih=26/05/2007

torq

Devletçiliğin sosları/ETYEN MAHCUPYAN

Fransız mutfağının en önemli yanı yemeklere eklenen ilginç soslardır. Fransızlar yemeği sunarken çeşitlendirme konusunda ustadırlar. Bu özelliğin ideolojik alana ne denli tekabül ettiğini bilmesek de, Fransa’dan etkilendiğini bildiğimiz Türkiye’nin söz konusu sos kültürüne pek yabancı olmadığını gözlemlemek mümkün. Nitekim Fransa’dan öğrenilen vatandaşlık, cumhuriyet, laiklik, milliyetçilik gibi kavramların hemen hepsinin içini boşaltıp bunları birer sos kıvamında bizlere sunan devletimizin maharetini yadsıyamayız. Okul kitaplarından anma günlerinin hamasetine uzanan bütün bir külliye, yıllardır aynı içi boş lafların tekrarına dayanan bir zihni ortama destek veriyor. Bu kavramları aslında yaşamıyor, yaşamadığımız için de tartışıp toplumsal ihtiyaçlar yönünde geliştiremiyoruz. Onun yerine sadece tekrarlıyor ve tekrarladıkça anlamsızlaştırıyoruz.

Diğer taraftan bu durum bizi pek de rahatsız etmiyor. Birçoğumuz bu durumu eleştiriyor ve alternatif yaklaşımlar getiriyor gerçi; ama sanki aklımızın arka bir yerinde esas meselenin bunlar olmadığını, milliyetçilik, laiklik gibi kavramların asıl sorunun yüzeyini teşkil ettiğini, kısacası bunların ‘ana yemek’ değil birer sos olduklarını biliyoruz. Çünkü bu ülkede bizlere sunulan ana yemeğin adı devletçiliktir… Asıl mesele devletle toplum arasındaki kadim mesafenin nasıl tutulacağı ve nasıl denetleneceğidir. Açık tutulan bu mesafenin ürettiği yapay ‘kamusal alanın’ kimler tarafından doldurulacağı, oraya girişin kısıtlanması sayesinde üretilen rantın kimler tarafından paylaşılacağı her daim en ‘siyasi’ meselemiz olmuştur. Devletçiliğin sosları olan milliyetçilik ve laikliğin asıl işlevi ise söz konusu kamusal alana girip orada pay sahibi olacak ‘vatandaş’ın niteliğini belirlemekten ibarettir. Diğer bir deyişle milliyetçilik ve laiklik devletin elinde devletçiliği paylaşacağı adamları seçmede kullandığı bir nevi elektir…

Bunu çok iyi bildiğimiz için örneğin Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşmalara da hayret etmiyoruz. Geçenlerde Sezer Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesindeki ‘her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması’ ibaresine değil de, Anayasa Mahkemesi kararlarına itibar etmemizi önermişti. Çünkü Cumhurbaşkanı’na göre laiklik din ve vicdan özgürlüğü ile ilişkili olmayıp, sadece “dinin devlet işlerine, politikaya ve toplumsal yaşama kesinlikle karıştırılamayacağı, devletin… temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı düzenin adı” imiş.

Dinin toplumsal yaşama “kesinlikle” karıştırılmamasını isteyen birinin nasıl toplumsal bir görevde bulunabildiğini sorgulamak mümkün tabii, ama cumhurbaşkanlığının toplumsal değil ‘devletsel’ bir konum olduğunu algıladığımızda mesele çözülüyor. Çünkü bu, devletin ve devletçi zihniyetin dilidir… Sezer laikliğin tüm özgürlüklerin güvencesi olduğunu, “ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişi simgelediğini” de söylemişti. Anlaşılıyor ki laiklik ‘çağdaş yurttaşın’ kim olduğunu bize gösteren, insanlarımızı yeterince laik olan olmayan diye ayıran, ‘makbul’ vatandaşı belirlemede kullanılan bir süzgeç… Dayandığı tanım ise yukarda zikredilen devletçi zihniyetin laiklik yorumu. Yani bizdeki laiklik, devletin devletçiliğe uygun adam seçmek üzere kullandığı, bize yutturulan lokmaları tatlandıran soslardan biri sadece…

10 Haziran 2007, Pazar
 
http://www.gazetem.net/etyenmahcupyan.asp

asya

Ülkemizde laikliği savunduğunu sanan tutucu laikler, değişen dünya gerçeklerine, ülke koşullarına uyum sağlayamıyorlar ve güçlerini yitiriyorlar. Türkiye gerçeğinde dindar muhafazakarlar güncel tanımlamaları laiklerden daha iyi yapıyor ve bu nedenle de daha ilerici görünüyorlar, hatta öyleler de...

80 yıl öncesinin paradigmalarıyla günümüz koşullarını değerlenderimeyen, yerinde sayan laikler, (laiklikçiler) demokrasiyi de hiçe sayan tavır ve tarzlarıyla gittikçe daha bağnazlaşıyor ve hak ve özgürlük kavramlarından uzaklaşıyorlar. Laikliği korumak adına her yolu mübah gören bu anlayış, kendileri gibi düşünmeyen her kesim için bir tehdit oluşturuyor.

kelime

laiklik "dinsiz devlet" demektir. "dinsiz toplum" demek değildir.
din, kurumları ve kültürüyle toplumun önemli unsurlarından biridir.

demokratik bir toplumda toplumun unsurlarına müdahil olunamaz. ancak toplum unsurları devletin yönelimlerini etkileyebilir.

burada kilit eylem "müdahil olmak" tır.

dinsiz laik devlet demokrasi gereği meşru dinsel etkilere maruz kalıyorsa "laiklik" hüviyetini korumak için direnebilir. diğer taraftan dinsiz "laik" devlet, kendi yaşam alanını korumak ve genişletmek için laikliğin meşruiyeti altında dine saldırabilir.

dolayısıyla teorik olarak demokrasi ve laiklik bir arada yaşam bulamaz. zaten günümüz laiklik tartışmalarının çözüme kavuşamama sebebi de budur.

demokrasi varsa laiklik, laiklik varsa demokrasi yoktur.

Sapiens

dinsiz  çok keskin bir tanım olmuyormu  dinsel kimliği olmıyan  desek daha doğru olmaz mı dinsizin halk arasındaki karşılığı din karşıtı gibi bir manaya gelirki  insnalar bu açıklamdan laikliğin  dinsizliğin dini olduğunu düşünmeleirne sebep veriri halbuki laiklik dinsiz de  değildir tarafsız dır ne dinidir ne dinsiz

gobilibozo

21.04.08/12:05 #56 Son düzenlenme: 21.04.08/12:36 gobilibozo
Aslında kelimenin yazdıkları bende farklı düşünceler çağrıştırdı,laiklik dini denetim altında tutan devlete müdahil etmeyen tarafsız bir sistem,demokrasi halkın kendi kendisini yönetmesi,pekiiii,bu durumda demokrasi kendi kendisini yok edebilen bir sistem olmuyormu?yani bir seçim sonucu halkın komünizm veya şeriat istemesi sonucu demokrasi pat çöpeee,o halde demokrasi ve laiklik birbirini çürüten sistemler,zira sorunlarda burdan kaynaklanıyor,laikliği(kendi algılayışları ile seküler laikliği)koruma altına almak isteyen,bir gurup var,karşısında ise demokrasinin verdiği hakla sandığa giden ve istediği yönetimi seçen bir halk var,halk,bu laiklik anlayışını reddediyor,diğerleri ise korumaya çalışıyor,yani sistemin kendisi aslında birbirini çürütüyor gibi,bilmiyorum anlatabildimmi? :)