16.07.19/22:28

Mevlana ve Mevlevilik

Başlatan reflexions, 20.12.05/12:06

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

sina

Baska soze hacet yok derım kendı sozlerı ortada işte...

Alıntı yapılan: anka - 12.08.07/16:09
Mevlana'yı iyi tanımayanlar böyle bir soru sorabilir.
Mevlana İslam'dan başka din ,Hz.Muhammed'in yolundan başka bir yol üzerinde gitmemiştir.

"Canım tenimde oldukça Kur’ân’ın kölesiyim.
Ben Hakk’ın seçkin peygamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım.
Her kim bundan başka benden bir söz naklederse,
ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım" (Mevlana)




akrepv

mevlana diyorki:

''şirin'in ferhat'a dağları deldirmek istemesi ona olan kast'ındandır,onu öldürmek istemesindendir''

çok ilginç geldi bu söz bana....

anka

"Dinle"

        Sayın ve sevgili dinleyenler, Bu bir radyo konuşması mı kî. dinleyenler dedin." demeyiniz. Çünkü köşemizin adı "Dinle Neyden". İşte bunun içindir ki, sayın ve sevgili dinleyenler diye söze başladık. Köşemizin adı "Dinle Neyden" konusu ise, Hz. Mevlânâ'nın asırlardır gönüllere, dimağlara, akıllara nurlar saçan, bilgiler saçan, hakikatler öğreten Mesnevî-i Şerifi. Mesnevî-i Şerifin nasıl bir kitap olduğunu, isterseniz bir başka sohbetimizde anlatmak kaydı ile, dinlemenin ne olduğ hakkında biraz konuşalım.

Mesnevî-i Şerif, bişnev kelimesi ile başlar, yani dinle. Dinleyeyim, ama neyi? "Neyi" dinle, "Bişnev în ney çün şikayet mîküned, ayrılıklardan hikayet mîküned" veya orjinal metniyle "ez cüdâyihâ hikâyet mîküned." Dinle çün neyin nasıl şikayet ettiğini, ayrılıkları nasıl dile getirdiğini dinle.

Önce dinleme hakkında konuşalım, daha sonra "neye" geliriz. Dibacesinde, yani önsöz veya takdim yazısında, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından "bu Mesnevi kitabı Allah'ın sırlannın ve ona ulaşma yollannın öğretilmesi hakkında, sırların açıklayıcısının açıklayıcısının açıklayıcısı ve dinin aslının aslının aslından bahseder, Allah'ın fıkh-ı ekberi, şer'-i ezharı, yani büyük bir anlayış ve parlak delilidir." diye tarif edilir. Mesnevî-i Şerif yukarda arz ettiğim gibi, "bişnev" ile başlar; dinle kelimesi ile... Bişnev, "b" harfi ile başlar dolayısıyla Mesnevî'nin başlangıcı "b" harfi iledir.

B harfi, eski yazımızda bildiğiniz gibi, altında noktası olan yatay bir yay şeklindedir.

Denir ki, kainat Kur'ân'dadır, Kur'ân Fâtiha'dadır, Fatiha besmelededir, besmele b'de, b ise noktadadır. İşte onun içindir ki, bizzat Hz. Peygamber tarafından, ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan İmam Ali (kvc), "İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı" buyuruyor. Hep o noktayı anlatmak için, asırlardır ilmi çalışmalar yapılmış ve bütün kitaplarda o noktayı anlatmak için yazılmıştır. O nokta, ki ismini söylemek çok kolay "tevhid noktası" dır. Ama o noktaya gelebilmek için, evvela Mesnevi-i Şerifin emri veya tavsiyesinde olduğu gibi dinlemeyi bilmek lazımdır. Çünkü "olma" nın yolu, "bilme" den geçer "bilme" ise dinleme ile başlar. Yok dinleme yerine okumak olsa idi:o ellerinden öpülesi, başımıza taç edilesi  öğretmenlerimizin asli fonksiyonlar kalmazdı. Herkes kitap okur, öğretmenlerinden bir şey öğrenmesine hacet kalmaz, okuduğu kitaplardan yeterince ilim öğrenirdi. Ama okuma ile değil, dinleme ile öğrenilir.

İşte Hz. Mevlânâ Mesnevî'sine "b" harfiyle başlayarak, daha ilk söz bile değil, ses, "b" sesinden itibaren bazı şeylere işaret buyurmuş oluyor. Malum, besmele bütün İslam kitaplarının başlangıç cümlesidir. Kur'ân'ı Kerim ve diğer bütün semâvi kitaplar da öyle başlar. Kur'ân'ı Kerim'de. besmelesiz başlayan bir sûre tevbe sûresidir ki o da "berâetün" kelimesi ile, yani "b" ile başlar.

Besmelenin "b" si, Sûre-i Tevbe'nin ilk kelimesi olan "berâetün" kelimesinin b'sinin noktasında gizlidir. İşte Hz. Mevlânâ böyle bir ince nükteye de işaret etmiş oluyor. Tabi bu işaretler, ancak ehline malumdur. Ve böylece Hz. Mevlânâ kendine mahsus çok özel bir tarzda besmele çekmiş oluyor. Çünkü bilinir ki, besmelesiz başlayan işin âkıbeti hayır getirmez.

Evet, dinlemek dedik, tasavvufun veya tasavvuf yolunda ilerlemenin en önemli birbirinden aynlmayacak kadar yanyana iki şartı vardır: Hizmet ve sohbet. Hatta biraz ileri gidersek, hizmet dahi sohbetin feyzine erebilmenin bir yoludur. Sohbet ise, dinlemeyle olur, sohbetin dinlenebilmesi için, az konuşmak lazımdır. Bu da tasavvufun bir diğer tavsiyesidir. Az yiyin, az konuşun, az uyuyun; çünkü israfla geçirilecek zaman. doyduktan sonra israf edilecek gıda ve layık olmayan tarzda söylenecek sözlerin  israf edilmesi, genel hüküm olan "israf haramdır" kâidesince haramdır. Hüner, söylemek değil dinlemektir. Dinlemeyenler öğrenemezler, öğrenmeyenler bilemezler, bilemeyenler ise "olamazlar." Tıp, matematik, hukuk, coğrafya, ekonomi, mühendislik ve daha sayabileceğimiz bütün müspet ilimlerin tahsilinde de bu kaide aynen geçerlidir. Bununla birlikte kendilerinin dinlemeden öğrendiklerini zannedenler ise "Gör zahidi kim sahib-i irşad olayım der" beytinde anlatılan manaya düşerler.

Evet, dinlemek çok önemli olduğu için, tekrar dinlemek üzerinde durmaya devam edelim. Kur'ân'-ı Kerîm'de ki, bütün kitapların, bütün ilimlerin doğuş yeridir ve kaynağıdır. Meselâ, Tâ-hâ suresinin 13. ayetinde, Hz. Musa'ya hitap ederken Cenâb-ı Hakk, "Sana vahy olunacak şeyleri dinle" diye emretmiştir. Mesela, Nuh tufanının anlatıldığı Nuh suresinde, 7. ayette, Hz. Nuh'un davetlere icabet etmemek, yani hak olan davetine icabet etmemek için, bazı insanların, elleri ve parmakları ile kulaklarını tıkadıklarını; bunu Hz. Nuh'u işitmemek, duymamak, dinlememek için yaptıklarını ve tufanda da, işte o parmaklarıyla kulaklarını tıkayanların, helak olduklarını anlatır. Kur'ân'ı Kerîm'de A'râf suresinin 204. ayetinde, bir kat'î emirle şöyle buyrulmaktadır:

"fe izâ qurie'l qurânu" Kur'ân okunduğu zaman "festemiû" dinleyiniz "ve ensitû" ve sükût ediniz, susunuz "leallekum turhamûn" böylelikle rahmete erenlerden olursunuz. Yani rahmete ermek için, Kur'ân'ı ve hepsi Kur'ân'ın birer îzâhı olan bütün ilimî kitapları okurken ve bundan bahseden kişileri dinlerken "susunuz" emri var. Susunuz ki, iyi dinleyebileseniz. Çünkü dinleyen dinlenir, dinlemeyen dinlenmez. Tabii dinlemek için iyi bir kulağa ve anlayacak bir kalbe sahip olmak lazımdır. Biz anlamayı başka yerlere ve başka huzurlara yüklemeye çalışırken, Allah bunun böyle olmadığını, anlamanın kâlb ile olacağını beyan buyuruyor. Bir âyet-i kerîmede, "Onlar ki, kulakları vardır işitmezler, gözleri vardır görmezler, kalpleri vardır anlamazlar. İşte onlar belki hayvan, belki  hayvandan daha aşağıdırlar" buyurularak anlamının, idrak etmenin kalp ile olacağı beyan edilmiştir.

İşitici bir kulağa sahip olmak ise daha önde gelen bir şart.
Onun için, gene Mesnevî-i Şerif de 512'nci ve 513'ncü beytlerde Hz. Mevlânâ şöyle buyruyor:

"Canu dil râ takati ân cûş nîst
Bakî gûyem der cihan, yek hûş nîst."

Can ve gönülde, yani kalpte hakikat coşkunluklarını kaldıracak takat ve bu kulakta da işitecek istidat yoksa, ben kime ne söyleyeyim?

"Herkucâ gûşî bûd ez vey çeşum çeşt
Herkucâ seng ki bûd ez vey yeşim dest."

Nerede bir kulak varsa, ondan yol gösterici yol basıl olur. Nerede bir taş varsa, söz dinlerse eğer, taş olmaktan çıkar, yeşim derecesine yükselir. Evet, göz yol göstericidir, ama kulak yol buldurucudur. Her gördüğümüz doğru değildir. Çok basit, bir su dolu kaba, bir cetvel batırdığımızda, suyun zemininde, sathında, cetveli kırılmış gibi görürüz. Halbuki, cetvel kırık değildir, biz öyle görürüz. İşte göz böylesine yanılabiliyor. Kulak, eğer doğru ağızdan çıkan sözleri işitirse, işte göz gibi yanılmaktan da ârîdir ve o doğruyu görmez ancak doğruyu bulur. Tabi bu durum, söz bir kulağından girip, diğer kulağından çıkanlar ve kalpleri ve kulaklan mühürlü olanlar için değildir.

Efendim, bilindiği gibi, tasavvufta ilerlemenin çok önemli iki unsuru var. Biraz evvel söylediğim gibi, hizmet ve sohbet. Sohbet o kadar önemli ki, Hz. Peygamber'in sohbetinde bulunanları, bizler asırlardan beri Ashâb-ı Kiram diyerek hürmet ediyor, isimlerini her anışımızda onlara dualar ediyor, onların yardımlarını, himmetlerini diliyoruz. Bunun sebebi nedir? En yüksek sohbet sahibi olan Hz. Peygamber'in sohbetinde bulunup, onu dinlemenin şerefine ermenin yüceliğidir. İşte onlar böyle dinlediler ve dini, ala silsiletihim, yani elden ele bize naklettiler, eğer bizde dinlersek öğreneceğiz. Evet, dinleyelim, ama neyi? "Neyi", işte o "ney" nedir? İsterseniz, o "neyin" ne olduğunu, bir başka sohbetimizde konuşalım. Şimdiye kadar konuştuk, dinlediniz. Mevlânâ'dan ve onun kitabından, onun kutabının ilk kelimesinden bahsettik. Bahariye Mevlevîhânesi şeyhi, büyük arif ve aynı zamanda büyük musikişinas olan Hüseyin Fahrettin Dede bir şiirinde şöyle söylüyor:

"Fahriyâ malûmudur erbâb-ı irfanın bu raz
lâf-ı Mevlânâ'da Zât-ı Mevlâ'dır garaz."

Şu birkaç satırda, Hz. Mevlânâ'dan, onun kitabından ve onun kitabının henüz birinci kelimesinden bahsetmiş olarak, Mevlânâ'dan bahsettik. Ama Fahrettin Dede'nin tabiriyle, ondan ve onun sözlerinden bahsetmekten kastımız, garazımız Mevlâ'dan bahsetmek, Mevlâ'yı anlatmak, Mevlâ'nın ismini tekrarlamak idi. Bu kasıtta idik ve bu kasıtta da sabit kademiz, yani ayak diriyoruz.

Hani Mevlânâ'nın, "Ben semâ ederken, bir ayağımla kâinatın merkezinde ayak direr, diğer ayağımla kâinatın bütününü dolaşırım" dediği gibi, bizde Mevlânâ'nın sözleri vasıtasıyla, onun sanatı vasıtasıyla, yüceliği vasıtasıyla Mevla'da ayak diriyoruz. Mesnevî-i Şerifin ikinci kelimesi olan "ney" nedir? Bu hususu da eğer ecelden aman görürsek inşallah bir başka sohbetimizde anlatmak dileğiyle... Şimdilik "hoş" kalın, "hoşça" dahi değil, "hoş" kalın.


Keşkül Dergisi 1. Sayı'dan alınmıştır


anka

10.09.07/17:46 #63 Son düzenlenme: 10.09.07/17:49 anka
MEVLÂNÂ VE KUR’AN-Derya Örs

7./13. yüzyılın siyasî ve toplumsal çalkantılarla dolu dünyasının karanlık ufuklarında Anadolu’dan bir güneş gibi doğarak, engin sevgisi ve düşüncele­riyle tüm insanlığı kuşatan, kucaklayan, çağlar üstü eserleri ve örmek haya­tıyla yedi yüz yıldan fazla bir zamandır insanlığa ışık saçmaya devam eden Mevlânâ hakkında bugüne kadar çok şeyler söylenmiş, çok şeyler ya­zılmış­tır[1]. Yaşadığı dönemde geniş kitleleri etkisi altına alan, ölümünden sonra da oğlu ve torunu tarafından öğretileri sistemleştirilmek suretiyle “Mevlevilik” adıyla bir tarikat kurularak düşünceleri ve inançları yaşatılmaya çalışılan, eserleri başta Osmanlı coğrafyası olmak üzere, İran, Hindistan ve Pakistan’da büyük şöhrete sahip olan, son zamanlarda Batılılar tarafından da büyüklüğü ve değeri her geçen gün daha çok fark edilen, 21. yüzyılın kitlesel iletişim dünyasında tamamen evrensel bir kimlik kazanan Mevlânâ’yı ve onun dü­şünce sistemini anlamak ve anlatmak uğruna hemen her yüzyılda büyük uğ­raşlar verilmiş, eserleri dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş, sayısız şerhler yapılmış, Mevlânâ’nın deyişiyle “herkes kendi zannınca ona yar olmaya” ça­lışmış ancak “içindeki sırları aramaya” pek yanaşan olmamıştır.

Mevlânâ’yı düşüncesine ve inancına şekil veren İslâm’ın iki ana kayna­ğından yani Kur’an ve sünnetten soyutlayarak anlamak ya da anlatmak müm­kün değildir. Gerçek Mevlânâ, ölümünden sonra ya­zılan ve pek çoğu hayal ürünü uydurma rivayetlerden ibaret olan “menâkıp” kitapla­rının karanlıkla­rında değil, kendi eserlerinin ve sözlerinin ışığında aranmalıdır[2]. Çünkü dü­şünceleri dikkatli ve sistematik bir bütünlük içinde incelendiğinde, bütün eser­lerinin Kur’an ayetlerinden ve peygamberin hadislerinden hareketle İs­lâm’ın esası olan tevhit inancını dile getirmek üzere yazıldığı görülecektir.

Mevlânâ, daha çocukluğundan başlayan uzun soluklu bir eğitimin ardın­dan, kendi zamanında geçerli olan bütün İslâmî, insanî ve edebî bilimleri öğ­renmiş ve bunları hakkıyla kavramıştır. Zaten altmış altı bin beyte varan şiir­lerinde ve mensur eserle­rinde görülen derin bilgi birikimi ve yoğunluk, onun ne denli olağanüstü bir dehaya sahip olduğunu açıkça gösterir.

Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile karşılaşıp ruhunda ilâhî aşk fırtınaları kop­mazdan önce, bulunduğu her şehirde ve mekanda geniş halk kitlelerine vaaz eden bir vaiz, fetva veren bir müftü, fıkhî meseleleri halleden bir fakih, Kur’an’ı en geniş ayrıntısıyla tefsir eden bir müfessir, kelâm ilmi­nin bütün ana konularına vâkıf bir kelâmcı olarak karşımıza çıkar. Mevlânâ’nın İslâmi bilimlerle yoğrulmuş bu âlim kişiliğinin göz ardı edilerek sadece mistik hâl ve heyecan sahibi bir şair sıfatıyla ele alınması, ya da yaşadığı dönemde aslâ var olmayan bugüne ait bir takım anlayışlarla ele alınıp değerlendirilmesi onun anlaşılması yolunda büyük bir engel teşkil eder. Çünkü şiir, onun için sahip olduğu bilgileri insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak ve on­ları doğru yola çağırmak için gerekli bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu açıklamalardan hareketle, bu makalede, hayatını Kur’an ile yaşayan, bütün eserle­rinde Tanrı’nın buyruklarını insanlara tefsir etmeye, onların an­layabile­ceği se­viyeye çekmeye çalışan Mevlânâ’nın Kur’an’dan ne anladı­ğını, Kur’an hak­kında ne düşündüğünü öncelikle kendi eserlerinden yola çı­karak ana hatlarıyla incelemeye çalışacağız.

Mevlânâ’nın Kur’an Anlayışı

Hiç kuşkusuz Mevlânâ, Kur’an ve sünnet konusundaki derin ve engin bil­gisinin temellerini “Sultanu’l-Ulema” lakabıyla tanınan babası Bahâeddin Veled’den almış, ardından yine babasının müritlerinden olan büyük hocası Seyyid Burhâneddin Muhakkık-i Tirmizî’den dokuz yıl boyunca zâhirî ve bâtınî ilimler öğrenmiştir. Onun kendisine örnek aldığı Attâr’ın çeşitli eser­leri, Senâyî’nin Hadîkatu’l-Hakîka’sı ve Şems-i Tebrizî’nin Makâlât’ı da as­lında Kur’anî ve tevhidî esaslar çerçevesinde ancak mistik bir neşeyle yaz­mışlardır. Mevlânâ’nın ortaya çı­kı­şının altyapısını hazırlayan bu eserler, öz­leri itibarıyla çeşitli Kur’an âyetle­rini ve peygamberin sözlerini esas alarak İslâm inancını açıklayan, tefsir eden kitaplardır. Muhakkık-i Tirmizî’nin Ma’ârif’inde Bahâeddin Veled’den nak­lettiği şu sözler bu konuda iyi bir ör­nek teşkil eder:

Bütün Kur’an’ı eledim, aktardım; her âyetin, her kıssanın anlamının özeti olarak şunu buldum: Ey kul, benden başkasından kesil, başkasından bulaca­ğın, elde edeceğin, her şeyi, halka minnet etmeksizin benden bulursun. Ama benden bulacağın, elde edeceğin hiçbir şeyi hiç kimseden bulamazsın, hiçbir kimseden elde edemezsin. Ey bana yapışan, sarılan, daha fazla yapış, daha fazla sarıl bana. Namaz Allah’la buluşmaktır; zekat Allah’la buluşmak­tır, oruç Allah’la buluşmak. Bu çeşit buluşup kavuşmalar, her buluşup ka­vuşma­dan daha tatlıdır. Hani sevgilinin yanında oturursun, bunun bir lezzeti var­dır. Başını kucağına korsun, bunda da bir lezzet vardır. Fakat Tanrı’ya ka­vuşmanın lezzeti hepsinden üstün. İster Kur’an’ın evvelinden oku, ister ahi­rinden; anlamı bu: Ey benden ayrılmış olan, bana kavuş. Diriden ayrılmış olan ölüdür. Değil mi ki canı, canan vermiştir; sana gönlüne huzur veren bir gönül lütfetmiştir. Ruhuna bir ruh ihsan eylemiştir. Peki onu unutup boş şey­lerden vefa umarak ömrünü yele vermekten utanmaz mısın sen?[3]

Mevlânâ hiç kuşkusuz yoğun bir İslâmî eğitim aldığı gençlik dönemle­rinde, o zamana dek kaleme alınmış olan pek çok tefsiri okumuş ve her halde Kur’an’ın metni ile birlikte bu tefsirlerden bir kısmını iyice ezberlemiş ve sindirmiş­tir. Eflâkî’nin bir hikâye münasebetiyle bildirdiğine göre, Fahreddin-i Dîvdest adlı bir edip, Mevlânâ’ya Abdurrahman es-Sulemî’nin el-Hakâ’ik fi’t-Tef­sîr adlı ünlü işârî ve tasavvufî tefsirini istinsah etmiş, o da buna karşılık adı geçene ferecesini vermiştir[4]. Bu, anekdottan Mevlânâ’nın bu tür tefsirleri okumaya düşkün olduğu, özellikle Sulemî’nin tefsirine özel bir önem verdiği anlaşılmaktadır.

Mevlânâ da tıpkı babası ve hocaları gibi, başta Mesnevi’si olmak üzere, Fîhi Mâfîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât’ta, hatta insanlık tarihinin en büyük aşk ve sevgi kaynaklarından birisi olan Divan’ında, Kur’anî kavramları, Kur’an’da geçen hemen bütün peygamber kıssalarını[5], Kur’an ahlâkını, insa­nı bu dünyada ve öte dünyada sa­adete ulaştıran yolları, İslâm’ın ve imanın şartlarını ve gereklerini, Tanrı’nın sıfatlarını, isimlerini, bunların âlemdeki te­cellilerini, inanç ve iman esaslarını uzun uzun anlatarak tefsir eder. Bunun için âyetlerden, hadislerden, kendinden önceki din büyüklerinin sözlerinden, Attâr’ın ve Senâyi’nin şiirlerinden, hatta yaygın halk hikâyelerinden yararla­nır. Mevlânâ’nın eserlerinde kullandığı âyetlerin ve hadislerin sayısı başlı ba­şına bir kitaba konu teşkil edebilecek kadar çoktur. Bizim buradaki maksa­dımız bu âyetlerin nasıl, nerede ve ne şekilde kullanıldığını göstermek değil, Mevlânâ’nın Kur’an’a nasıl baktığını ve ondan ne anladığını tespit etmektir[6]. Onun bütün bu anlatışlardan tek maksadı, kısaca ilâhî kelâmı insanlara bir başka pencereden göstermek, anla­şılır kılmak, sevdirmek ve yaşatmaktır. Mevlânâ, Kur’an’ın üslûbundan, anlatım tarzın­dan, çeşitli olaylar ve olgular konusundaki sosyolojik ve psiko­lojik yönteminden son derece etkilenmiş, bu yüzden Mesnevi’de gerek mensur eserle­rinde Kur’an’da izlenen üsluba uygun bir yol tutmuştur.

Mevlânâ, Mesnevi’nin birinci cildinin Dibace’sinde, “kitabının bir il­ham eseri olduğundan, yakin sırlarından bahsettiğinden, Kur’an’ı iyiden iyiye aç­tığından yani keşşâfu’l-Kur’an olduğundan söz eder. Bu Dibace’de yer alan ifadelerin bir ço­ğunun Kur’an ayetle­riyle örneklenmiş olması yüzünden ken­disini eleştirenler olmuş, sözlerinin “vahiy” ol­duğunu iddia ettiği gibi suçla­malarla karşı karşıya kalmış­tır. Ancak “Mesne­vimiz, birlik (vahdet) dükkanı­dır. Onda bir (vahid)’den başka ne görürsen, o puttur[7]” diyen Mevlânâ’nın hiç kuşkusuz böyle bir id­diası yoktur. Gölpınarlı bu konuya şöyle açıklık ge­tirir:

Mevlânâ, hiçbir vakit ve hiçbir surette Mesnevi’yi Kur’an olarak sun­mayı aklına bile getirmez. O, vahdetin aşırı ve taşkın cezbesiyle kainatı, geç­mişleri ve gelecekleri kendisinde gören, kendisini yaratılışa mihver ve gaye sayan bir sufi değildir. Onun her sözü şeriat kantarıyla tartıldıktan sonra ha­kikat potasına konmuştur. Mevlânâ’nın övgüleri, Mesnevi’nin Kur’an-ı Mecid’in, hadis-i şeriflerin mealini, tefsirini, şerhini ihtiva eden bir ilham eseri olduğunu bildirmek içindir, yoksa onu, hâşâ, bir vahiy olarak telakki etmemiştir, etmez de. Şemseddin, Mevlânâ ve Mevlânâ’ya gerçekten uyanlar, ne bazıları gibi nübüvveti kisbî bilmişlerdir; ne Hatm-i Vilayet makamından bahsetmişlerdir, ne o makama sahip oldukları iddiasında bulunmuşlardır, ne ittihada inanmışlardır, ne hulûle[8].”

Pek çok kere Mesnevi’sini amaç itibariyle Kur’an’a benzetmiş, onunla pek çok insanın doğru yolu bulduğunu, ancak nicelerinin sapıttığını ifade et­miştir. Gerçekten de Mesnevi, baştan sona Kur’an ve sünnet ile yoğrulmuş ve adeta manzum bir Kur’an tefsirine dönüşmüştür. Mevlânâ be­yitlerinde sü­rekli olarak âyetlerden lafzî ve manevî ikti­baslar yapar, bazen telmih yoluyla âyetlere işaret eder, bazen âyetleri hatırlatacak karinelerle onları Farsçaya çe­virerek beyitler içinde eritir. Bütün bu hususlar göz önünde tutulduğunda Mevlânâ’yı Ku­r’an’dan ve Kur’anî ilimlerden soyutlayarak anlamanın ya da anlatmanın imkan­sızlığı, hatta abesliği ortaya çıkar. Mevlânâ da meşhur bir rubaisinde Kur’an ve sünnet ile arasındaki bağı şöyle dile geti­rir:

“Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim. Tanrı’nın seçkin pey­gamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım. Kim benden bundan başka bir söz naklederse, o sözden de bezmişim ben onu söyleyenden de.[9]”

Mevlânâ, bu sözleriyle bir İslâm âlimi olarak peygamberlerin mi­rasının gerçek vârisi olduğunu, Tanrı, evren ve insan arasındaki ilişkiyi anlamak için Kur’an ve sün­net anahtarından yararlanmak gerektiğini söyle­mekte, bu ikisi­nin ilkelerine uymayan hususlarda kendisine yapılacak yakıştırmalar­dan ve bühtanlardan uzak olduğunu bildirmektedir.

Aynı duyarlılık hocası ve şeyhi Muhakkık-i Tirmizî’nin şu sözlerinde de görülür: “Allah’ın salâvâtı ona olsun, Muhammed’in ayağının toprağıyım ben. O da benim canımın sevgilisidir; bana vermiştir kendini[10].” Aslında, Bahâeddin Veled’den başlayarak, Muhakkık-i Tirmizî, Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ve Sul­tan Veled’e dek uzanan çizgide ortaya konan ve çeşitli mec­lis­lerde yapılan konuşmaların (takrirât) bir araya gelmesinden oluşan ve “Maâ­rif” veya “Makâlât” gibi adlarla anılan bütün eserlerde, üslup farklılıkları ol­makla bir­likte, ortak bir inanç ve düşünce dile getirilir. Bütün bu eserler, zâ­hirî anlam­larına da sadık kalmak suretiyle Kur’an’ı kendi tevhidî bütün­lüğü içinde ancak tasavvufî bir coşku ve hâl ile tefsir ve tevil ederler. Bununla bir­likte gerek Mevlânâ gerek hocaları, Kur’an’ın, insanın kişisel hevâ ve heves­lere dayanarak tevil ve tefsir edilmesine şiddetle karşı çıkmışlardır: Muhakkık-i Tirmizî bu konuda şöyle der:

“Tutarlar da Kur’an’ı tefsire koyulurlar. Söyledikleri sözler, hep kendi zanlarına, kıyaslarına, meşreplerine yakıştırmalarına göredir. Bunlara uy­gun laf ederler, sonra da ona tefsir adını takarlar. Oysa ki yaratılmışın zannı, şüphesi, yaratanın dileğine, muradına asla uymaz. İşte “Kur’an’ı kendi re­yiyle tefsir eden kâfir olur” sözünün manası budur... Dünyada itibar edilecek söz ya Kur’an’dır ya hadis, Ama bazı kişiler, Kur’an’ın anlamında yanılmış­lar, ona da tefsir adını, aptallıklarından vermişler, gene aptallıklarından anlamı uzattıkça uzatmışlar. Yaratıp geliştirenin sözünü,yaratıp geliştirenden duy[11].”

Mevlânâ da Kur’an’ın olur olmaz yere tevil edilmesine karşı çıkar. Ona göre Kur’an’ın söylediğini anlamaya çalışmak, Kur’an’ı Kur’an ile tefsir et­mek gerekir, heva ve heveslerin sözlerini Kur’an’a söyletmek değil. Kendisi de Mesnevi’de bazı âyetleri tevil etmiş, ancak âyetlerin bâtınındaki anlamları ele alırken zâhirî anlamlarını ve hükümlerini hiçbir zaman tama­men devre dışı bırakmamış; bütünüyle sembolik ve üstü kapalı tefsir ve teviller­den ka­çınmıştır.

“Sen el değmemiş sözü tevil etmişsin, Kur’an’ı değil kendini tevil et.
Kendi hevana uyup Kur’an’ı tevil ediyorsun da yüce anlam senin yüzün­den alçalıp eğriliyor[12].”

Kur’an’ı diledikleri gibi tevil edenlerin durumunu, eşek sidiğinin üzerin­deki saman çöpünün üzerine binerek kendisini gemi kaptanı zanneden sine­ğin haline benzetir ve onun tevilinin ne denli asılsız ve değersiz olduğunu söyler:

“Aslı olmayan tevil sahibi de sineğe benzer; onun vehmi eşek sidiğidir, düşüncesi de saman çöpü.
Sinek kendi düşüncesine saplanıp tevile kalkışmasa, bundan vazgeçse baht o sineği devlet kuşu haline getirir[13].”    


anka

10.09.07/17:46 #64 Son düzenlenme: 10.09.07/17:51 anka
Yazının devamı....

Divandaki bir şiirinde de Kur’an’ı kendi bilgisi, hâli ve anlayışı ölçü­sünde tevil edip sonra da bunu başkalarına dayatmaya çalışanları hedef alarak şöyle der:

“Kendi bilgin ve halinle Kur’an’ı tevil ediyorsun; ondan sonra da Kur’an’ı halkın başına örs gibi vuruyorsun[14].”

Mevlânâ, Kur’an’ı “peçesini açmakla yüzünü hemencecik gösteriverme­yen bir geline benzetir[15].” Kur’an gelininin yüzünü açması, o peçenin ardın­daki güzelliği göstermesi için heva ve heveslerden kurtulmak ve ona yürekten bir samimiyetle yaklaşmak gerekir. Mevlânâ’nın büyük saygı duyduğu ve Mesnevi’de her zaman “Ha­kim” adıyla andığı manevî üstatlarından büyük mutasavvıf şair Senâyî de tevhit konulu bir kasidesinde buna benzer bir ifade kullanır:

“Kur’an gelini, yüzündeki örtüyü ancak anlam başkentini kavgadan dö­vüşten temizlenmiş olduğunda çıkarır.
Kur’an’dan bir nakıştan başka nasibin yoksa şaşılmaz buna, çünkü Kör­lerin gözü, güneşin yalımlarından, hararetinden başka bir şey elde ede­mez[16].”

Kur’an anlaşılması ve yaşanması gereken bir kitaptır Mevlânâ’ya göre. Çünkü Tanrı tarafından insanlığa indirilmesinden maksat budur. Bu maksada yönelik olmayan çabalar boşunadır. Onu, buyruklarını yerine getirmeden, anlamadan, kendisiyle hemhâl olmadan papağan gibi habire tekrarlamanın ya da okumanın çok da bir faydası yoktur. İnsan, en güzel ör­nekler olan pey­gamberlerin canlarına ulaşmak, onlar arasına karılmak için Kur’an’a sığın­malıdır:

“Eyvahlar olsun o diriye ki ölüyle düşüp kalktı da öldü, dirilik kaçtı gitti ondan.
Sen de Tanrı Kur’an’ına kaçarsan, peygamberlerin canlarına ulaşır, on­larla karılırsın.
Kur’an peygamberlerin halleridir, onlar tertemiz ululuk denizinin balık­la­rıdır.
Kur’an’ı okur fakat dediğini tutmazsan, tut ki peygamberleri erenleri gör­müşsün ne çıkar?
Fakat Kur’an’daki hikayeleri okur, buyruklarını tutarsan can kuşun ka­feste daralır.
Kafesteki kuş, zindandaki mahpusa benzer; kurtulmayı istemeyişi bilgi­sizliktendir.
Kafeslerinden kurtulan canlar peygamberledir, halka kılavuzluğa layıktır onlar.
Onların sesleri dışarıdan gelir, dinden duyulur; sana da kurtuluş yolu budur, bu der, o ses[17].”

Divan’da da Kur’an’ı vasfedenlerin, onu okuyup anlamlarını kavrayarak kendilerinden geçmedikleri, hâlâ aklı başında kalabildikleri için Kur’an ehli olmadıklarını, sadece bir okuyucudan ibaret olduklarını söyler:

“O Kur’an’ı vasfedip duran değil mi ya kendi hâlindedir, değil mi ya aklı başındadır; Kur’an ehli değildir o, olsa olsa bir okuyucudur[18].”
Yine Fîhi Mâfih’te bir Kur’an okuyucusundan bahisle “Evet, Kur’an’ın suretini doğru okuyor, fakat manasından haberi yok. Esasen onun gerçek ma­nası kendisine anlatılmış olsa, kabul etmez ve yine körü kö­rüne okur” diye­rek Kur’an’ı hiç anlamadan okuyanları ve yalnızca bununla yetinenleri eleş­tirir[19].

Akıl için kullanılabilecek yegâne ölçü, yegâne meheng Kur’an’dır, pey­gamberlerin halleri ve sünnetleridir.

“Meheng olmadıkça vehimle akıl belirmez, tez ikisini de meheng taşına götür.
Bu meheng Kur’an’dır, peygamberlerin halleridir[20].”
Kur’an baştan sona hikmettir, hikmetse müminin yitik malı. O halde, her mümin yitiğinin nerede olduğunu bilmeli ve onu oradan almalıdır.
“Kur’an’ın hikmeti madem ki müminin kaybolmuş malıdır, herkes el­bette kaybolmuş malını bilir[21].”

Mevlânâ, Kur’an ile haşır neşir olanın canının onun ta kendisi ke­si­lece­ğini, varlığının büsbütün Kur’an’a dönüşeceğini, samanla arpa yiyenin ise ancak kurban olacağını veciz bir şekilde dile getirir:

“Samanla arpa yiyen kurban olur; Tanrı ışığını yiyense Kur’an kesilir[22].”

“Tanrı’nın bazı kulları vardır ki Hakk’a Kur’an vasıtasıyla ulaşırlar. Bazı daha has olan kulları da vardır ki onlar Tanrı’dan gelir ve Kur’an’ı burada bulup Tanrı’nın göndermiş olduğunu bilirler[23].”

Kur’an, öyle bir kitaptır ki onun içinde her seviyede, her anlayışta insanı doyuracak kadar bilgi vardır. Ne aradığını bilen orada her şeyi bulabilir. Kur’an’ın hem zâhiri hem de bâtını, yani her görüneninin ardında bir görün­me­yeni, her bilineninin ardında bir bilinmeyeni vardır. Kur’an sıradan seçkin herkese yetecek büyüklükte ve genişlikte bir sofradır, fakat herkes o sofradan ancak kendi kabiliyeti ölçüsünde, kendi yiyebileceği kadar rızıklanabilir.   

“Hani Kur’an gibi anlamı yedi kattır; ileri gelenleri de doyuracak yemek vardır onda geri kalanları da[24].”
“Kur’an harfleri bil ki görünür, fakat bu görünen harflerin onlardan çı­kan mananın altında pek kahredici pek güçlü bir de iç manası vardır.
Onun altında bir iç mana daha, ondan sonra bir üçüncü iç mana var ki orada bütün akıllar yiter gider.
Kur’an’ın dördüncü iç manasını, eşi, örneği olmayan Tanrı’dan başka kimse görmedi, bilmedi.
Ey oğul, sen, Kur’an’ın görünen, bilinen dış yüzüne bakma; şeytan da Âdem’i ancak toprak görür.
Kur’an’ın dış yüzü (zâhir) bir insana benzer, şekli kılığı görünür de canı gizlidir[25].

Yine Fîhi Mâfîh’te “Kur’an’dan herkesin zâhirî bir tat alıp sütüyle gıdalanabileceğini, ancak sadece kâmil insanlar için onun manasında ayrı bir zevk olduğunu ve onların Ku’ran’ı bir başka türlü anladıklarını[26]” dile getirir.

Bazı kıt akıllı, anlayışsız insanların Kur’an’ı anlamadıkları gibi Mes­nevi’yi de anlamadıklarını, orada sözden başka bir şey göremeyip anlama ulaşamadıklarını söyler. Tanrı’nın kitabının da zamanında kâfirler tarafından böyle kınandığını belirterek kendi anlayışındaki kusur yüzünden Mesnevi’yi kınayanlara, taş atanlara ce­vap verir ve onları bu eserin bir benzerini mey­dana getirmeye çağırarak adeta meydan okur:


yazının devamı.....

..“Eğri kişi Kur’an’dan sözden başka bir şey görmez; sapıkların bu halle­rine de şaşılmaz.
Körlerin gözü, güneşin yalımlarından, hararetinden başka bir şey elde edemez[27].
Maskaranın biri ansızın eşek ahırından başını çıkardı da kınarcasına dedi ki:
Bu söz, yani Mesnevi, aşağılık bir söz; peygamberin hikayesi mi, onun izinden gitmeyi mi anlatıyor?
Erenlerin koşturdukları yandan, yüce sırlardan bahis yok.
Tanrı’nın kitabına da söylendi bu sözler; kâfirler onu da böyle kınadılar.
Dediler ki: Geçmişlerin hikayeleri, eskimiş masallar; bunda öyle derin bahisler, gerçeğe ait sözler yok.
Meydanda olan şeyler, herkes anlar, herkes bilir bunları; nerede bir ba­his ki akıl, kendisini kaybetsin?
Tanrı, sana kolay görünüyorsa, dedi, bu kolaylıkta bir sure söyle.
---
A kınayan köpek sen havlayıp duruyorsun, Kur’an’ı kınamakla hükmün­den kurtuluyorsun sanki.
O arslan değildir ki ondan canını kurtarabilesin; yahut da onun kahır pençesinden imanını halas edesin.
Kur’an kıyamete dek seslenir, a kendilerini bilgisizliğe feda eden toplum der:
Beni masal sandınız, kınayış tohumunu kafirlik tohumunu ektiniz durdu­nuz.
Ama gördünüz ya, kınadığınız durup durmada; sizse yok oldunuz, masala döndünüz.
Ben Tanrı kelâmıyım, Tanrı’nın zatıyla durmadayım; canın canına gıda­yım; tertemiz apaydın bir yakutum ben[28].”
Mesnevi’nin sadece sözlerine ve görünüşüne aldananlar onun anla­mın­dan uzak kalanlar, tıpkı Kur’an’ın bazı insanları saptırdığı gibi Mes­nevi yü­zünden yoldan azarlar. Mesnevi’yi şeklen anlamaya çalışanlar, anlamını ve içeriğini kavrayamayanlar, onu sadece kınamaya çalışır­lar.
“Sözü de şu beden gibi bil; anlamı, içindedir, can gibi hani.
Ten gözü, boyuna teni görür; can gözüyse zehirle dolu olan canı görür.
Demek ki Mesnevi’nin sözlerindeki görünüş yüzünden, görünüşe bakan yolunu azıtır; anlamı göreneyse o sözler, doğru yolu gösterir.
Kur’an’da da Tanrı, bu Kur’an buyurmuştur, gönül yüzünden kimine doğru yolu gösterir, kimini doğru yoldan azdırır[29].”
Kur’an’ı ancak Kur’an ile anlamak ve yorumlamak mümkündür; nitekim Mesnevi’yi de Mesne­vi ile:
“Kur’an’ın anlamını ancak Kur’an’dan sor, heva ve hevesine uymayı ateşe vurup yakmış kişiden öğren.
O kişi Kur’an’ın karşısında kurban olmuştur, alçalmıştır, onun canı, Kur’a­n’ın ta kendisi kesilmiştir.
Güle tamamıyla kendisini feda etmiş yağı, ister gülyağı diye kokla, ister gül diye[30].”
Kur’an’a ve onun evrensel değerlerine bağlılığını her fırsatta dile getiren Mevlânâ, içeriği yine tamamen Kur’an’ın emir ve yasaklarına uygun beyanla  insanlara şöyle va­siyet etmiştir:
“Ben size, gizlice ve açıkça Tanrı’dan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan çekinmeyi, oruca, namaza devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim olan salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların en hayırlısı, insanlara fay­dası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olandır. Hamd yalnız Tanrı’ya mahsustur. Tanrı’yı birleyen kimseye selam olsun[31].”

Sonuç

Mevlânâ’nın öğretisi, söylenildiği ya da iddia edildiği gibi, İslâm dininin yerine getirilmesi zorunlu olan zâhirî ve kesin hükümlerini görmezden gelen dinler üstü bir yol değil, bütün dinleri kaynak itibarıyla İslâm sayan, bütün insanlığı Tanrı’nın yaratıkları ve kulları olarak kabul eden, ancak Tanrı tara­fından son din olduğu ilân edilmiş olan İslâm’ın tevhidî anlayışı içinde, Kur’an ile bütünleşmiş bir halde, Hakk’a kulluk ve halka hizmet potasında eriten geniş ve kucaklayıcı bir yaklaşımdan ibarettir. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihi içinde benzeri az görülen bu eşsiz ârifin, İslâm’ın iki ana kayna­ğıyla, yani Kur’an ve sünnetle dolu düşünce tes­tisinden taşanları anlamak için, bu iki kaynağa müracaat kaçınılmazdır. Aksi halde onun eserlerini hak­kıyla anlamak ya da ondan yararlanmak kuru bir iddiadan başka bir şey ol­mayacaktır. Çünkü, Mevlânâ’nın din, dil, ırk, renk farkı gözetmeden tüm in­sanlığı hakikate çağı­ran, Tanrı’nın sonsuz merhamet pınarlarından kana kana su içmeye davet eden evrensel mesajı ve sevgi dolu yaklaşımı, aslında bizzat İslâm dininin ve Kur’an’ın “Ey insanlar hep birlikte barışa gelin” şeklinde tüm insanlığı ger­çekleştirmeye davet ettiği yaklaşımdır. İşte bu yüzden Mevlânâ, 26.000 beyti aşan Mesnevisi’nde aslında Kur’an’dan başka bir şey konuşmamıştır.

Sonuç olarak denilebilir ki artık bütün insanlığın ortak ve evrensel değeri haline gelmiş olan bu büyük düşünürü, Kur’an’dan ve sünnetten soyutlaya­rak, Kur’an ve sünnet dairesi dışında göstererek anlamak ve anlatmak, onu 20. yüzyılın toplumsal ve siyasal şartları gereği ortaya çıkmış bir takım ide­oloji­lerle etiketlemek ve evrensel mesajını renkli folklorik ve sembolik gös­ter­gelere indirgemek ona ve düşüncelerine yapılabilecek en büyük hak­sızlık olacaktır.

1] Hayatı hakkında özellikle şu eserle bakılabilir: Bedîuzzamân-i Furûzânfer, Mevlânâ Celâleddin, çev. Feridun Nafiz Uzluk, İstanbul 1986; Abdulhuseyn-i Zerrînkûb, Pille Pille tâ Mulâkât-i Hodâ, 5. Bs., Tahran 1369/ 1990; Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana,

[2] Özellikle Mevlânâ ve hayatı hakkında ayrıntılı bilgi veren Eflâkî gibi yazarların ka­leme aldıkları ilk menâkıp kitaplarında, Mevlânâ ve çevresi hakkında son derece ihti­yatla kullanılması ve anlaşılması gereken bilgiler vardır. Sevenlerinin onu olduğundan farklı gösterme gayreti, zaman zaman büyük yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu tür eserlerde Mevlânâ’nın kendi sözleri, yaşam biçimi ve dünya görüşüyle bağdaşmayan pek çok uy­durma rivayet vardır. Bu bakımdan Mevlânâ’yı anlamanın en doğru yolu onu kendi eserlerinden okumak ve anlamaktan geçer.

[3] Seyyid Burhâneddin Muhakkık-i Tirmizî, Ma’ârif, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, An­kara 1973, s. 94.
[4] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul 1973, II, 69.
[5] Mevlânâ’nın eserlerinde peygamber kıssalarına dar yapılmış müstakil bir çalışma için bkz. Takî-yi Pûrnâmdâriyân, Dâstân-i Peyâmberân der Kulliyyât-i Şems, Tahran 1364/1985.
[6] Mevlânâ’nın eserlerinde âyet ve hadis kullanımının edebî ve tekniközellikleri hak­kında bkz. Ali Asgar-i Halebî, Te’sîr-i Kur’ân ve Hadîs der Edebiyyât-i Fârsî, Tahran 1371/1992, s. 157-177.
[7] Mesnevi, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, 2. bs., İstanbul 1985, VI, 229.
[8] Mesnevi, I, 18-19.
[9] Kulliyyât-i Dîvân-i Şems, nşr. Bedîuzzamân-i Furûzânfer, Neşr-i Rebî’, Tahran 1374/1995, Rubai:1331, s. 1387.
[10] Muhakkık-i Tirmizî, a.g.e., s. 56.
[11] Aynı eser, s. 75.
[12] Mesnevi, I, 251.
[13] Aynı eser, I, 252.
[14] Kulliyyât-i Dîvân-i Şems, Gazel: 1870, s. 705.
[15] Fîhi Mâfîh, çev. Meliha Ülker Anbarcıoğlu, 5. bs., İstanbul 1990, s. 349.
[16] Dîvân-i Hakîm Senâyî-yi Gaznevî, nşr. Pervîz-i Bâbâyî, Tahran 1375/1996, s. 59.
[17] Mesnevi, I, 320.
[18] Kulliyyât-i Dîvân-i Şems, Gazel: 1976, s. 744.
[19] Fîhi Mâfîh, s. 128.
[20] Mesnevi, IV, 321-322.
[21] Mesnevi, II, 416. b. 2914.
[22] Mesnevi, V, 390.
[23] Fîhi Mâfîh, s. 178.
[24] Mesnevi, III, 222, b. 1898
[25] Mesnevi, III, 488-489, b: 4245-4249.
[26] Fîhi Mâfîh, s. 253-254.
[27] Bu beyit Senâyî’ye aittir. Bkz. Dîvân-i Hakîm Senâyî-yi Gaznevî, s. 59.
[28] Mesnevi, III, 487-488, 492-493.
[29] Mesnevi, VI, 113-114.
[30] Mesnevi, V, 478.
[31] Ahmed Eflâkî, a.g.e., II, 55.

SWORDFÝSH

Sina kardeşim  konuyu özetlemiş ve ona katılıyorum.hZ. Mevlana islam nedir ? nasıl yaşanıra örnek gösterilecek
bir veli dir.

Mevlana ve mevlevilik ,dünyada islamı  hoşgörüsüz ,vahşi bir din gibi gösteren ,zihniyetlere  verilecek cevaptır..

necati

ARKADALAR KONYADAN YENİ  GELDİM İLK ZİYARET ETTİGİM YERDE MEVLANA HAZRETLERINİN TÜRBESİYDİ MÜKEMMEL Bİ YER HERKES GİTSİN GÖRSÜN MUTLAKA..............

anka

14.09.07/13:24 #67 Son düzenlenme: 14.09.07/13:37 anka
Mevlana Celaleddin Rumi'den güzel sözler:

-Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.
-Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..
-Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır..
-Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir..
-Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
-Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..
-Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?
-İsa’nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.
-Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.
-Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.
-Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
-Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
-Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.
-Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.
-Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?
-Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar
-Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.
-O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına
bakarsan yolu yitirdin.
-Genişlik, sabırdan doğar.
-Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.
-Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.
-Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.
-Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.
-Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.
-Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.
-Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.
-Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
-Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah’ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.
-Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir. Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
-Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah’tır. Tamahkarın kıblesi ise altın torbası.
-Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur..
-Sarhoş, cinayeti yapar da sonra “özrüm vardı, kendimde değildim”der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın.
-İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.
-Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.
-Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış,oysa önünde yüzlerce dağ var
-Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.
-Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak,başka yere koymak.
-Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.
-Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde.
-Yol kesenler olmadıkça ,lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça,sabırlılar ,gerçek erler,yoksulları doyuranlar nasıl belirir,anlaşılır?
-Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır.
-Anlayış,edep şehirlilerdedir. Ziyafet,garip konaklamak da köylülerde.
-Resimler ister haberleri olsun,ister olmasın,hepsi de ressamın elindedir,o elden çıkar.
-Alışsan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç?O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker,kaçar.
-Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.
-Çalınmış kumaş,devamlı kalmaz insanda. Hırsızı da darağacına götürür.
-Ağlayışın,feryat edişin bir sesi,sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.
-Her korkuda binlerce eminlik vardır,göz karasında onca aydınlık mevcut.
-Verdiğini geri alan kişi, köpek gibi kusmuğunu yemiş olur.
-Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını,şarabı verene aç.
-Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür.
-Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
-Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
-Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?
-Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler
-Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.
-Dünya malı, bedene tapanlara helaldir.
-Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.
-Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.
-Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.
-Kötü nefis, yırtıcı kuştur.
-Hırsın yemdir, cehennemse tuzak.
-Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.
-Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.
-Yemekle dolu karın, şeytanın pazarıdır.
-Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.
-Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet’in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.
-Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.
-Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.
-Rüşvet alan para pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.
-Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
-İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.
-Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.
-İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir.
-A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın, tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme.
-Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana.
-Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.
-Saman çöpü gibi her yelden titrersin. Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.
-O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.
-Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra
-Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gama binlerce defa aferin.
-Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?
-Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç.
-İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır. Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana.
-Doğruluk, Musa’nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar.
-Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek Allah’ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.
-Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.
-Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker. Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.
-Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz
.....................

anka

14.09.07/13:25 #68 Son düzenlenme: 14.09.07/13:35 anka
-Ümit, güvenlik yolunun başıdır.
-Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır.
-Dert, insana yol gösterir.
-İman, namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır.
-İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur.
-Sokak köpeğine ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz.
-Cübbe ve sarık ile alimlik olmaz. Alimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.
-Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak, peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kase tutacakmışım?
-Hangi tohum yere ekildi de bitmedi, ne diye insan tohumunda böyle bir şüpheye düşüyorsun?
-Testi taştan korkar ama o taş çeşme oldu mu, testiler her an ona gelmeye can atar.
-Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır.
-Altın aramıyorum, altın olmaya yeteneği olan bakır nerede?
-Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren mum ve petek değildir. Arı biziz. Şekil sadece bizim imal ettiğimiz mumdur
-Dünya köpüktür. Tanrı sıfatlarıysa denize benzer. Fakat şu cihan köpüğü, denizin arılığına, duruluğuna perdedir.
-Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar. Saçlar da sevgilinin yüzünü, gözünü örter.
-Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun.
-Biz, tulumla, küple, testilerle tatmin olmayız. Bizi çekip ırmağınıza götürün.
-Dünyaya demir atmış Karun’u, yer çekti, yuttu. Ulular ulusu İsa’yı gökyüzü çekti, yüceltti.
-Ekmek, beden hapishanesinin mimarıdır.
-Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır.
-Avlanmak istedik mi uçup gittiğimiz yer Kafdağı’dır. Akbaba gibi leş avlamayız biz.
-Bir köpeğin önüne bir çuval şeker koysan bile, onun gönlü yine leş peşindedir. Şekerden ne anlar o?
-Allah ile birleşmek demek, senin varlığının O’nunla birleşmesi demek değildir. Senin yok olmandır.
-Küfürle iman, yumurtanın akıyla sarısına benzer. Onları ayıran bir berzah var, birbirine karışmazlar.
-Köpekler gibi kızmayı bırak, arslanların gazabına bak. Arslanların gazabını görünce de var, bir yaşına girmiş koyun gibi yavaş ol.
-Din evinde haset faresi bir delik açar ama kedinin bir miyavlaması ile ürker kaçar.
-Kadınlar, aklı olanlara, gönül sahiplerine pek üstün olurlar. Cahillere gelince, onlar, kadına üstündür. Çünkü tabiatlarında hayvanlık vardır. Sevgi ve acımak, insanlık vasıflarıdır. Hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasıfları.
-Mümin bir kopuza benzer. Madem ki inanan kişi feryat edip ağlamada kopuzdur, kopuz kendisine mızrap vuran
olmadıkça feryat etmez.
-Madem ki, akıl babandır beden de anan, oğulsan babanın yüzüne bak.
-Yeryüzü ile dağda aşk olsaydı, gönüllerinde bir ot bile bitmezdi.
-Kuş, kafeste kaldıkça başkasının buyruğu altındadır. Kafes kırıldı da kuş uçtu mu, nerede ona geçecek buyruklar?
-Bal çanağının ağzı kapalı. Sen ise, üstünü, yanını yalayıp duruyorsun. Çanağı yere çal,
-İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.
-Dil, anlamlara bir oluktur adeta, fakat nereden sığacak oluğa deniz?
-O kadar çok koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.
-Bir lağımın pis kokusunu koklamak, ruhu kokuşmuş zenginlerle sohbetten yüz misli iyidir.
-Sen, yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan tatlı süt haline gelmez.
-Hırsızlara, kötülere, alçaklara acımak, zayıfları kırıp geçirmektir.
-Aşk, davaya benzer. Cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.
-Tohum yerde gizlenir de, o gizlenmesi bağın, bahçenin yeşermesine sebep olur.
-Yazı yazılırken eli görmeyen kişi, yazı kalemin oynamasıyla yazılıyor sanır.
-Gül solup, gül bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nereden duyabiliriz? Gülsuyundan!
-Firavun, yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi.
-Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki suysa, gemiye arka olur.
-Aynanın berraklığını yüzüne karşı söylersen, ayna hemen buğulanır, seni göstermez olur.
-Eşek, suyun kadrini bilseydi, ayak yerine baş koyardı ırmağa.
-Aklın deveciye benzer, sense devesin. Aklın seni ram eder, ister istemez dilediği yere çeker götürür.
-Eğer parça buçukta bütünle beraberdir, ondan ayrılmaz diyorsan, diken ye, diken de gülle beraberdir.
-Gümüşün dışı aktır, berraktır ama onun yüzünden el de kararır, elbise de.
-Ateşin kıvılcımlarıyla al al bir yüzü vardır. Ama yaptığı kötü işe bak, karanlığı seyret.
-Yoksul, cömertliğin aynasıdır.
-Peygamberler insanları Allah’a ulaştırmak için gelmişlerdir. İnsanların hepsi bir bedense, kulla Allah birleşmişse kimi kime ulaştıracaklar?
-Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüştür. Düşünenlerin düşündürdükleri…
-Sabır, genişliğin anahtarıdır.
-Gündüz gibi ışıyıp durmayı istiyorsan, geceye benzeyen varlığını yaka dur.
-Ana karnındaki çocuğa doğmak, dünyadan göçmektir
-Somuna benzer bir şey düzsen, emdin mi, şeker gelir ondan, ekmek tadı değil.
-Terazide arpa altınla yoldaş olur ama bu, arpanın da altın gibi değerli olmasından değildir.
-Koruktaki su ekşidir ama koruk üzüm olunca tatlılaşır, güzelleşir. Derken küpte yine acır, haram olur fakat sirke olunca ne güzel katıktır.
-Ay, yıldızlardan utanır ama yine de cömertliği yüzünden yıldızların arasında bulunur.
-İnanan, inananın aynasıdır.
-Sen şekillerde kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin şeklini bırak, manasına bak
-Rengi kara bile olsa, bir kişi seninle aynı maksadı güdüyorsa, ona ak de, senin rengindedir.
-Hacca gideceksen, bir hac yoldaşı ara. İster Hint’li olsun, ister Türk, ister Arap. Şekline, rengine bakma, maksadı ne, ona bak.
-Yokluk, varlığın aynasıdır.
-Arslanın boynunda zincir bile olsa, bütün zincir yapanlara beydir arslan.
-Zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir. Bal, sirkeyle belirir.
-Kasırga pek çok ağaçlar yıkar fakat yeşermiş bir ota ihsanlarda bulunur.
-Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.
-Herkes güneşi görebilseydi, güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?
-Hiç köpeğin havlaması, ayın kulağına değer mi?
-Huzurunda bulunmayanlara bile böyle elbiseler, böyle yiyecekler verirse, kim bilir konuğun önüne ne nimetler koyar.
-Hıristiyanların bilgisizliğine bak ki, asılmış Tanrı’dan medet umuyorlar.
-Resim, ressama, beni kusurlu yaptın diye söz mü söyleyebilir?
-İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize.
-Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa’nın eli nerede
-Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir.
-Kara odun ateşe eş oldu mu, karalığı gider, tümden ışık kesilir.
-Bağış, kine merhemdir.
-Tahta içinde yaşayan kurt, o tahtanın fidan olduğu vakit ki halini bilir mi hiç?
-Madem ki hırsızsın, bari o güzelim inciyi çal, madem ki gebe kalıyorsun, bari yüce bir çocuğa gebe kal.
-Korukla üzüm birbirine zıttır ama, koruk olgunlaştı mı güzel bir dost olur.
-Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari.
-Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil.
-Satrançta piyon yola çıkar da, sonunda yüce vezir olur.
-Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
-Sonsuzun iki yanı da yoktur, ortası nasıl olabilir?
-Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir.
-Bal yiyen arısından gocunmaz..
-Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o.
-Başın ırmağın suyuna daldı mı, suyun rengini nasıl görebilirsin?
-Davud’un elinde mum oluyor, senin elindeyse mum, demire dönüyor.
-Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur.
-Yılan yumurtası da serçe yumurtasına benzer ama aralarında ne kadar fark var.
-Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek.
-İkiyüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır.
-Bir kuyudan her gün toprak çeker, her gün orayı kazar, eşersen, sonunda arı duru suya ulaşırsın.
-Denizden bile yerine su koymadan devamlı su alsan, bu işin denizleri çöle çevirir.
-Sen, yerdeki yeşillik gibisin, ayağın bağlı. Bir yel esti mi, tam inanca ulaşmadan başını sallarsın.
-Oltandaki et lokması, balık avlamak içindir. Öyle lokma ne bağıştır ne cömertlik.
-Sözün eğri olsa da, anlamı doğru bulunsa, sözdeki o eğrilik, Tanrı’ya makbuldür.
-İçen akıllıysa, aklının parlaklığı daha da artar, fakat kötü huyluysa daha beter olur. Ama halkın çoğu kötü olduğundan, beğenilmez huylara sahip bulunduğundan, içki herkese haram edilmiştir.
-Eşeğin ardını öpmekte bir tat, tuz yoktur. Faydasız yere, sakalını, bıyığını kokutur.
-Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?
-Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.
-İnci de denizin dibinde, taşlarla beraberdir. Övünçte, ayıpların arasındadır.
-Pirenin ısırışından meydana gelen yanış, seni yılan soktu mu yok olur gider.
-Öküz, ansızın Bağdat’a gelir, şehri bir baştan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoşluğu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuğunu görür.
-Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça
semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir.
-Uçan kuş, yeryüzünde kalsa tasalanır, derde düşse ağlayıp inlemeye koyulur. Fakat ev kuşu, kümes hayvanı, yeryüzünde sevinçle yürür, yem toplar, neşeyle koşar durur.
-Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez.
-Hoş, güzel ömür, yakınlık aleminde can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise fışkı yemeye yarar.
-Kin, sapıklığın da aslıdır, kafirliğin de.
-Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.
-İnciyi sedefin içinde ara, hüneri de sanat ehlinden iste.
-İnsan bir ağaca benzer, kökü, ahdinde durmaktır.
-Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır. Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.
-Ömür de Allah’la hoştur, ölüm de. Allah’a kavuşmadıktan sonra, ab-i hayat bile ateştir. ALLAH
-Hiç ay, yeryüzünde ev sahibi olur mu?
-Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir.
-Padişahın adamlarından biri, zindanın burcunu yıksa, zindancının gönlü bu yüzden kırılır mı hiç?
-Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra
güzelim akıl, fikir, ayırt ediş varlığına geldin.
-Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.
-Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da.
-Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?
-Padişah, töhmet altına alınanı Karun’a çevirir. Artık suçsuzu ne hale kor, onu sen düşün.
-Eğri ayağın gölgesi de eğridir.
-Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı’yı görmüş olur.
-Bilgiye ulaştı mı ayak, kanat olur.
-Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak.
-Sınama, deneme yolunda bilgi, tam inançtan aşağıdır, zindansa yukarı.
-Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak


ekip5

Private1907

İki parmağını gözünün ucuna koy
Birşey görebiliyor musun bu dünyadan
Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir!

İnsan gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir
Göz ise ancak gerçek dostu görendir..

İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir
İnsanın gözü neyi görüyorsa değeri o kadardır!

Mevlana