20.06.19/09:35

'Türkiye'nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler

Başlatan marcos, 26.08.04/21:41

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

marcos

'Türkiye'nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler' Graham E. Fuller


Graham E. Fuller. Türkiye'de de istasyon şefi olarak görev yapmış eski bir CIA görevlisi; CIA bünyesindeki Ulusal İstihbarat Kurulu'nun başkan yardımcılığını yürüttükten sonra emekli oldu. Önde gelen Türkiye uzmanlarından biri kabul edilen Fuller'ın 'Türkiye'nin Yeni Jeopolitiği' ve 'Siyasal İslamın Geleceği' gibi kitapları var. Sık sık makaleler de yazan Fuller son olarak Washington Quarterly'nin Yaz 2004 sayısı için, 'Türkiye'nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler' başlıklı bir makale kaleme aldı. Yazının tamamını üç bölüm halinde yayımlıyoruz...

bolum 1
'Türk modeli' yeni yeni olgunlaşıyor

Türkiye'nin Batı'daki klasik imajı, uzun zamandır yanıltıcı bir nitelik taşımakta: Laik bir ülke, bir demokrasi, ABD'nin sarsılmaz dostu, stratejik bakış açısı ABD'nin bölgedeki çıkarlarıyla uyuşan bir ulus; velhasıl bütün Müslümanlar için bir model. Son 50 yıl zarfında bu tanımların çoğunun gerçeklikle uyuşmadığı, ortada rahatlatıcı, fakat sınanmamış bir efsane olduğu görüldü.

Batı'nın Türkiye'nin geçmişiyle ilgili algısı her ne kadar efsaneden ibaretse de, günümüz Türkiye'sine dair iyi haberler de var: Son yıllarda kendi esaslı gerçeklikleri üzerinden geçirdiği evrim, Türkiye'yi nihayet bölge için hakiki bir model haline getiriyor. Bu yeni model, demokratik sürecin ciddi şekilde hayata geçirilmesine; sadece bir Batılı güç olarak değil, Doğulu bir güç olarak da davranma niyetine; halk tarafından desteklenen ulusal egemenliğin daha etkin uygulanmasına; dış politika konusunda artık güvensizce ABD'ye veya başka bir güce yaslanmak yerine daha bağımsız hareket imkânı bulmaya; ülke içi etnik azınlık (yani Kürt) meselesinin çözümüne yönelik hatırı sayılır ilerlemeye; ve bugün Müslüman dünyaya yönelik en çetrefilli görevi (İslam'ın yönetimi ve siyasi entegrasyonu) yerine getirme yönünde kanıtlanmış bir kapasiteye dayanıyor. Bütün bu sayılanlar, her ne kadar Washington'da bazı çevreler hâlâ efsaneden ibaret eski Türk modelini sürdürmeyi umut etse de Türkiye ve bölge adına, yanı sıra Avrupa ve dünya adına çok daha iyi bir modeli ifade ediyor. Türkiye'nin gelecek 10 yıldaki stratejik bakışını ve politikalarını belirleyecek değişim alanları, yansımasını İslam'da, hırçın Türk milliyetçiliğinde, AB üyeliğinde, bir Ortadoğu ülkesi, yanı sıra etnik çeşitliliğe sahip bir ülke olarak oynayacağı rolde ve ABD ile ilişkilerinde buluyor.

İlk değişim alanı: İslam

Batı'nın ezelden beri Türkiye'de en sevdiği şey, bu ülkenin sözde laikliği; bu laiklik, Batı'nın üstün siyasi-kültürel modeli açısından, öyle ya da böyle bir kabul sebebi olarak algılanıyor. Ne var ki Türkiye gerçek bir laikliğe asla sahip olmadı. ABD'nin, kilise ve devleti kati şekilde birbirinden ayıran ve devletin dinsel meselelerden elini tümüyle çekmesini gerektiren laiklik modelinden farklı olarak, Türk laikliği devletin din üzerinde, neredeyse bütün düzeylerde mutlak egemenliğini ve denetimini öngördü.

1920'lerde Mustafa Kemal Atatürk (modern Türk devletinin etkileyici reformcusu ve kurucusu) tarafından oluşturulan eski model, laikliğin Fransız versiyonunu esas aldı. Fransız laiklik modeli, dini reddeden, gericiliğin ve batılın simgesi olarak gören, dinin yerine modern bilimsel akıl vizyonunu koymayı hedefleyen bir devrimin mahsulüydü. İlk başta gerçekleştirilen Atatürkçü reformlar İslam'a benzer muamelede bulundu: Yeni yönetici seçkinlerin önde gelen üyeleri, dinsel inançlarını kamusal alanda ifade etmekten kesin şekilde men edildi.

İslam, yasaklanmasa da, devlet tarafından marjinalleştirildi ve dindarlık, Orta Anadolu'daki geleneğe bağlı kitlelerin gericiliğiyle özdeşleştirilen bir özellik haline getirildi. Camilerin inşasına, o camilerin kimler tarafından yönetileceğine devlet karar verdi; hatta cuma günleri ülkenin bütün camilerinde vaaz olarak, devletin yazdığı tek bir metin okundu. Bilhassa ordu Atatürkçü ideolojinin hararetli ve titiz savunucusu olarak örgütlü bir dinsel gücün oluşmasına veya dindar insanların siyasette yer almasına karşı verilen mücadelenin başını çekti.

Demokrasi güçlenince...

Bu durum, artan demokratikleşmeyle birlikte son 15-20 yılda büyük ölçüde tersine döndü; ve nihayetinde (Türkiye için) şaşırtıcı bir emsal oluşturacak şekilde, her ne kadar dinsel köklerini açığa vurmak konusunda ihtiyatlı ve dikkatli davranıyor olsa da açıkça dini olan bir parti iki yıl önce iktidara geldi.

Bunlar olurken Türkiye'nin o meşhur Batı yanlısı eğilimleri de daha gerçekçi bir istikamet ve daha kökleşmiş bir hal kazandı. Soğuk Savaş sırasında Sovyet tehdidinin doğurduğu stratejik ihtiyaçlar, Ankara'nın NATO'ya sıkı sıkıya sarılmasına ve Batı'dan güvenlik garantileri arayışına girmesine yol açmıştı; bu anlamda Türkiye gerçekten de Batı yanlısıydı. Ancak Türkiye bir gecede Batılı olmadı. Osmanlı İmparatorluğu, coğrafi yakınlığına ve birçok Batı ülkesiyle asırlarca süren etkileşimine bağlı olarak, uzun zaman Müslüman ülkelerin en Batılılaşmış olanıydı; yani Batı için yeri geldiğinde bir düşman yeri geldiğinde ise bir müttefikti. Yanı sıra Osmanlılar, Avrupa siyasetindeki gelişmeler üzerinde de hep etki sahibi oldu.

Türklerin yönettiği ve Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda yıkılan Osmanlı İmparatorluğu'nun son asrında Türkiye, liberalleşme veya Batılılaşma yönünde önemli reformlara (hukuk sistemi kodifikasyonu, yönetimde parlamenter tarzların benimsenmesi, İslam ve Batı hukukunu uzlaştırma girişimi ve Batı tarzı eğitim gibi) imza attı.

Bu yüzden, yeni Türk cumhuriyetindeki Atatürkçü reformların İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde devrim niteliğinde yeni bir aşama olduğu yadsınamazsa da, bu reformların öncesi vardı.

Atatürk'ün 1920'lerde, dinin yeni Türkiye'deki gücünü ve prestijini dağıtması, önemli yenilikleri beraberinde getirmesine karşın, ancak son 70-80 yılda, o da yavaşça sağaltılabilen bazı toplumsal ve psikolojik yaralar açtı.

Türk nüfusunun çoğunluğu Batı'yı coşkuyla bağrına basmadı ve bu yüzden Atatürkçü seçkinlerin Batı ile kurduğu muhabbeti paylaşmadı. Yeni cumhuriyetin sadık yurttaşları haline gelseler de, dindar olmayı ve Osmanlı mirasıyla gurur duymayı sürdürdüler. Orta Anadolu'daki geleneksel nüfusun eğitimden, ekonomik reformlardan, özelleştirmeden ve ekonomik ilerlemeden faydalanması için; velhasıl Türkiye'nin toplumsal, ekonomik ve siyasi sahnesinde yeni ve önemli aktörler sıfatıyla boy göstermesi için nesiller geçmesi gerekti. Yıllar boyunca bu yeni gücün (onlara 'Anadolu kaplanları' deniyordu), dinsel geleneklere saygı gösteren ve ne Türkiye'nin İslami mirasını ne de ülkenin bu mirası ifade etmesini küçümsemeyen siyasi partilere verdiği destek giderek arttı.

Doruk noktası: AKP iktidarı

Bu sürecin (dinsel eğilimli partilerin artan öneminin seçkinler tarafından kıskançlıkla kabul edildiği bir süreçti bu) doruk noktası ise, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 2002 seçimlerinde kazandığı muazzam zafer oldu. Bugün geniş bir destek bulan ve kendisini temkinli bir biçimde 'İslami geçmişe sahip' bir parti olarak niteleyen AKP, ülkenin muktediri haline geldi. Fakat bu gelişme, Türk-İslam geleneğinin yaşadığı evrime de dayanıyordu; İslamcı gelenek, siyasetin gerçekliklerine ve bilhassa ordunun ve eski seçkin yapının militan laikçiliğinin gözü üzerindeyken, pragmatizmin gereklerine yaklaştı, bu da onu hiç olmadığı kadar ılımlı bir tavra sevk etti.

Benzer şekilde Türkiye'deki en büyük halk hareketi konumundaki Nur hareketi de (ve hareketin Fethullah Gülen'e bağlı en büyük ve tanınmış kolu), aynı gelenekçi Orta Anadolu kesimine dayanıyor ve eğitime, demokrasiye, hoşgörüye ve İslamiyet'in ahlaki ilkeleri üzerine temellenmiş sivil bir toplumun kurulmasına odaklanan, apolitik, büyük ölçüde hoşgörülü ve açık bir İslam öneriyor.

Hakikaten de bu iki önemli hareket, Anadolu kökenli, İslami mirasıyla barışık, öte yandan modern, teknolojiye dayalı ve (İslami kimliğin tümden kaybedilmesi anlamına gelmediği sürece) kısmen Avrupai bir sistem öneren, yeni bir seçkin tabakayı temsil ediyor.

Çarpıcı gerçek şu ki Türkiye, Müslüman dünyanın tarihinde İslamcı (veya AKP'nin kendisini tarif ederken kullanmayı tercih ettiği şekliyle, İslami köklerden beslenen) bir partiyi özgür seçimlerle iktidara getiren ilk ülke olma özelliği taşıyor. Yönetimde herhangi bir dini müdahale işaretini uyanık bir biçimde takip eden Türk ordusuna da, halkın ezici çoğunlukla tercih ettiği ve öyle ya da böyle, Türk siyasetinin ideolojik sınırları dahilinde çalışan AKP gerçekliğini kabul etmek kalıyor.

O kadar da şaşırmayın

Ancak, Türkiye'de yaşanan bu gelişmeyi çok şaşırtıcı görmemek de gerekiyor belki; zira son 20 yıldır İslamcı partiler Müslüman dünyanın her köşesinde yükselişte. Tam da dinin devlet tarafından katı şekilde denetlenmesi, marjinalleştirilmesi ve sınırlanması (Müslüman bir ülkede anormal bir toplumsal durum bu), İslam'ın Türkiye'nin toplumsal, ekonomik ve siyasi sahnesinde aşama aşama, ama sağlam bir şekilde rücu etmesine yol açtı. Türk kimliğinin başlıca unsurlarından biri (Türkiye asırlar boyu İslam'ın korunması ve yayılmasında önemli bir rol üstlendi), Atatürk'ün Türkiye'nin İslami geçmişini kamusal alandan ve dilden temizleme çabasına rağmen, sonsuza dek bastırılamazdı. Atatürk'ün Batılılaşmaya yönelik reformlarının birçoğu son derece önemliydi, fakat kamusal alanda dini bastırmaya devam edemezdi ve Türkiye dinsel hissiyatın 'normal' ifadesine (siyasette de) er geç dönecekti.

Süregiden demokratikleşme bu süreç açısından kilit önemde, zira demokratikleşme, diğer Müslüman ülkelerin de neredeyse hepsinde siyasi İslam'ı güçlendirdi. Bu yüzden günümüz Türkiye'sinin Müslüman dünya için artık gerçek bir model haline gelebilmiş olmasının ilk önemli nedeni, bu ülkede gerçek temsile dayalı ve demokratik siyasetin ortaya çıkışıdır. On yıllarca 'bir adım ileri iki adım geri' atılan adımlardan sonra, Türkiye'nin demokrasisi bugün nispeten olgun bir düzeye ulaşmış durumda.

Türkiye'nin siyasi İslam sorununu, özgürlükleri, canlı, sağlıklı ve İslami kökenli bir partinin yükselip gelişmesine izin verecek şekilde çözdüğü (hem de kalıcı olarak) rahatlıkla söylenebilir. Seçmenlerin bu İslamcı partinin sınırları aştığını hissetmesi halinde, AKP'nin yenilgiyle karşı karşıya kalacağı ve yerine başka bir partinin geçeceği de aşikâr; bu da iktidarın, İslamcı partileri diğer partilerle benzer kılacak bir normallikle el değiştirmesi anlamına gelecektir.

ABD için de bir ilk

İslamcı bir partinin iktidar olması Türkiye için olduğu kadar Washington için de bir ilk. 1979'daki İran devriminden 11 Eylül'deki korkunç Kaide saldırılarına kadar ABD'nin İslamcı politikalara ilişkin her zaman ciddi endişeleri oldu.

Bu bakımdan ABD'nin AKP ile ilgili izlediği politika başarılıydı; zira en azından dünyada İslamcı veya İslami köklere sahip bir partinin bölgesel istikrar bakımından ABD'nin tutarlı ortağı olabileceği görüldü. Türk başbakanı Washington'u ziyaret etti ve iki ülke, Irak, Kıbrıs gibi konularda yakın görüşmeler ve belli alanlarda askeri işbirliği yürüttü.

AKP'nin artık bu eşiği geçtiği göz önüne alınırsa, ABD de gelecekte diğer ülkelerdeki İslamcı partilerle iş yapabilmeyi pekâlâ umut edebilecektir. Hem neden olmasın? ABD, sevse de sevmese de, Müslüman dünyadaki en büyük ve tek siyasi hareket İslamcılıkla, bütün çeşitliliği, farklılıkları ve süregiden evrimi eşliğinde ilişki kurmaktan kaçınamaz. Herkes Müslüman dünyanın hoşnutsuzluk, anlaşmazlık ve öfkeyle dolu olduğunu biliyor.

İslam âlemine önemli bir örnek

Bugün söz konusu hoşnutsuzluk, İslami bir söylem ve ideoloji aracılığıyla ifade ediliyor. On yıllar öncesinde ise aynı hoşnutsuzluklar farklı bir ideolojik araçla ifade ediliyordu (1950'ler ve 60'larda Nasır'ın başını çektiği radikal Arap milliyetçiliği) ve yine güçlü bir anti-emperyalist temayül içeriyordu. Nasırcılık sonuç alamayınca, yerini Marksizm- Leninizm ve sonrasında İslamcılık doldurdu.

Velhasıl bir ideolojik aracı bastırabilir veya yok edebilirsiniz, fakat o aracı yaratan hoşnutsuzluklar ortadan kalkmayacak, olsa olsa kendisine yeni araçlar arayacaktır. Türkiye, hoşnutsuzlukların İslamcı ifadesini bastırmak yerine uzlaştırarak, Müslüman dünyaya önemli bir örnek sağlamıştır.

Yarın...Milliyetçilik ve ABD




deniz

AlıntıBatı'nın ezelden beri Türkiye'de en sevdiği şey, bu ülkenin sözde laikliği; bu laiklik, Batı'nın üstün siyasi-kültürel modeli açısından, öyle ya da böyle bir kabul sebebi olarak algılanıyor. Ne var ki Türkiye gerçek bir laikliğe asla sahip olmadı. ABD'nin, kilise ve devleti kati şekilde birbirinden ayıran ve devletin dinsel meselelerden elini tümüyle çekmesini gerektiren laiklik modelinden farklı olarak, Türk laikliği devletin din üzerinde, neredeyse bütün düzeylerde mutlak egemenliğini ve denetimini öngördü.

1920'lerde Mustafa Kemal Atatürk (modern Türk devletinin etkileyici reformcusu ve kurucusu) tarafından oluşturulan eski model, laikliğin Fransız versiyonunu esas aldı. Fransız laiklik modeli, dini reddeden, gericiliğin ve batılın simgesi olarak gören, dinin yerine modern bilimsel akıl vizyonunu koymayı hedefleyen bir devrimin mahsulüydü. İlk başta gerçekleştirilen Atatürkçü reformlar İslam'a benzer muamelede bulundu: Yeni yönetici seçkinlerin önde gelen üyeleri, dinsel inançlarını kamusal alanda ifade etmekten kesin şekilde men edildi.

İslam, yasaklanmasa da, devlet tarafından marjinalleştirildi ve dindarlık, Orta Anadolu'daki geleneğe bağlı kitlelerin gericiliğiyle özdeşleştirilen bir özellik haline getirildi. Camilerin inşasına, o camilerin kimler tarafından yönetileceğine devlet karar verdi; hatta cuma günleri ülkenin bütün camilerinde vaaz olarak, devletin yazdığı tek bir metin okundu. Bilhassa ordu Atatürkçü ideolojinin hararetli ve titiz savunucusu olarak örgütlü bir dinsel gücün oluşmasına veya dindar insanların siyasette yer almasına karşı verilen mücadelenin başını çekti.

Bunları görmek ne kadar kolay.

Türk halkının inaçlarına devlet atatürkten beri sürekli müdahil.
illa bunu onlar deyince mi anlam buluyor söylenenler.  :angry:

ayrıca, batı da bu konuda görülür bir açık çek vermiş durumda.
bu da belli.

yazıda böylesi laikliğin hangi araçla hakim kılındığından bahsedilmemiş.
onu da ben söyliyim: askerler

peki halk üzerindeki bu laikçi baskının kaynağı bizden insanlar mı, yoksa batının çıkarları doğrultusunda batılıların bir marifeti mi? ben bunun yanıtını bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum ??

marcos

Ayni bati hayrani kisilerle-ayni batidan cep dolduran kisiler bu oyunlarin sahibi.

deniz

aslında marcos atatürkten beri bari bir müdahale görsekte devletin dine müdahalesi taa muaviyeye kadar dayanır. adi herifler adi çıkarları için dini bozdular ve sünnilik diye karışımıza çıktılar.

osmanlı da yine bir tarikat-sünni devleti olarak benzer şekilde diğer ekollere yaşama şansı tanımadı.

yani anlıyacağın inançlara müdahale hep vardı.

ama dediğim gibi atatürkten itibaren bu çok belirginleşti ve batı da buna destek verdi.

lanet sorun yine iktidarın gücünü zorbalık için kullanmasından kaynaklanıyor. sermayenin etkisi olsa da ben iktidarın kişisel tercihlerini kaynak olarak görüyorum.

marcos

Bu oyunu aslinda Osmanli oynadi--ne kadar aptal bir topllukutur ki? dunyanin ceyregi elindekeyken emperyalizme boyun egdi..gittigi topraklarda sadece kan akitti-suan herkez ingilizce konusuyor olmazdi aklini kullansaydi?
Amadeus bu is böyle geldi ddidign gibi böyle devam edecek-taki bu sistem surutulene kadar!!!

deniz

kim gelirse gelsin benzer sorunlar hep vardı, iktidarlar yıkılana kadar da hep var olacak...

gatetodeath

27.08.04/11:55 #6 Son düzenlenme: 27.08.04/11:56 gatetodeath
dünyada var olan ideolojiler,batıcı olmak,iran gibi şeriat istemek,marxın yada adolfun yazdıklarını kabullenip peşlerinden gitmek,musanın isanın yazdıklarını hayat felsefesi benimsemek vs vs olmak..at gözlükleri ,insanoğlnun başka bir insanoğlunun yazdıklarını, kendi bünyesine yerleştirip hayat felsefesi olarak benimsemeyede devam ettiği sürece takılı kalacaktır dimalarda...kendini okuyan bir toplum,beynine ,dimasına kulak veren bir toplum ...ütopik ama olmalı yoksa yukarıda yazılan olgular hep var olacak...

Tragedja

Utopik olasada olmasada var olacak ama su asker ve mtin devletten elini ceklemsi devletin ilerlemesi icin.