17.08.19/17:01

İnsanın Dört Zindanı

Başlatan denge, 07.04.06/21:36

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

HadeS

-Ali Şeriati-

İnsanı zorlayıcı dört güç vardır.İlk olarak, irade sahibi, bilinçli yaratıcı insan, ilk zorlayıcı gücün, doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır. Emerson’a “ Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyolojizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.
Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır. Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebelir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir. Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir. Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’İn onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkar olan Terhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:
Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki gözellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.
O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyle onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da!
Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı ( Historizm ) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.
Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir. Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır. Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum. Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.
Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir. Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir. Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.
İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.
Jean Isole diyor ki:
Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.
Holllanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir. Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir. Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm. Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun!- O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.
-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir. Ne verirsin buna?
-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.
Oradan bir diğeri atılır:
-Biz üstelik bir de otomobil veririz.
Üçüncüsü:
-Ben bir de şoför veririm.
Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.
Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.
...
Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.
Sözlerimin özü:O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu’

Leonardo

bu tezini hangi olguya ya da gözleme dayandırıyor peki iranlı düşünür?

ZeRDuShT

yazıda bahsedilen her türlü güç,
her türlü sistem...
ve her türlü düşünce zaten insanın yaratmasıdır...
ve bence göründüğü gibi,
insanın bu yarattıkları - o kadar büyüktürler ki,
insan kendi yarattığı bu şeylerin içinde,
boğulup gitmiştir.....
ve bu sayede insanlığını yitirmiş...
bir hayvandan farksız bir hale gelmiştir...
işte tarihin de bana gösterdiği en önemli olay,
BUDUR hadesim..

darkmoon

Alıntı yapılan: Hades - 08.05.06/22:05
Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur..


içine düştüğü son zindandan kurtulması için insana önerilen yol yazık ki bazen yeni bir zindandır insana..

Alıntı yapılan: Hades - 08.05.06/22:05
Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır.


başkaları için yaşamak, bir ülküye olan adanmışlık.. Şule Yüksel le yapılan röportaj geldi aklıma..

sanırım dinin siyasallaşması böyle başlıyor..
tasavvufu yada varoluşçu düşünceyi dışlayan bu tür bir din anlayışından ancak kendini gerçekleştirmeyi asla başaramayacak, dünyayı ve "ötekileri" değiştirmek ülküsü yolunda patinaj yapmaktan mutsuz militanlar çıkar..

deniz

bataklılıklar güzel kıyılarının cazibesi ile cezbedebilirler.

karahan

Ali Şeriati herkesin mutlak okuması, araştırıp incelemesi gereken çok büyük bir insan.
www.aliseriati.com

UGraSHAMAN

                                   GELİŞİM VE 'GENİŞİM'
yusuf özkan özburun

“Büyük dediğimiz insanlar sandığımızdan daha küçük,
dünya da sandığımızdan daha büyük olabilir.”


“BÜYÜK” BİR İNSAN, çoğu kere büyük bir hırs demektir. Tarih dediğimiz o hayali ülke, bu azgın hırsların bir mezarlığı hükmündedir. Bir vecizeyi andıran bu sözler, son günlerde bir kaşık suda fırtınalar koparan tellal ve tellak medyanın diline doladığı ‘Büyük İskender’ filmini izledikten hemen sonra ağzımdan dökülüverdi. Doğrusu zihnime ilk hücum eden çağrışımlar, ne Oliver Stone amcamızın başarısızlığı, ne filmdeki diğer teknik detaylar oldu.

Aklıma ilk gelen, Aristoteles ismi oldu. Yaklaşık dört yıl boyunca Büyük İskender’in eğitimini üstlenmiş, muhtemelen onun dünya görüşünün ufuklarını tayin etmiş, hayat felsefesinin mayasını yoğurmuş Antik Yunan’ın meşhur filozofu… Aralarında neler geçtiğine dair detaylı malumat olmamakla birlikte, Aristoteles’in bu yetenekli talebesine Matematik başta olmak üzere, Fizik, Biyoloji, Siyaset, Mantık, Kozmoloji, Tarih, Metafizik ve hatta Ahlak anlattığı, kimi uygulamalar yaptırdığı kuvvetle muhtemel. Hatta, öğrencisi İskender’in bir matematik problemini çözememesi üzerine hocasına, ‘Bunu çözmenin daha kolay ve daha özel bir yolu olması gerekir’ meyanında bir söz söylemesiyle Aristo’nun ‘Matematiğin Krallara özgü bir çözüm biçimi yoktur’ gibi bir aforizmayı serdettiği rivayetler arasında. Daha sonrasında, biri bilim ve felsefe alanında, diğeri siyaset ve savaş alanında ‘büyük’lük şanına layık görülen bu iki dahinin ortak yönlerinin neler olduğu, birbirlerinden ne oranda etkilendikleri, çok daha önemlisi bu ikisinin ne anlamda ‘büyük’ oldukları gibi dallı budaklı bir soru takıldı zihnime. Bu sorunun izini sürerken, biraz daha önceye, Aristoteles’e yirmi yıl hocalık eden Platon’a, onun da hocası ünlü Sokrates’e kadar hayalim uzandı… Platon, Sokrates’in en büyük eseriydi bir yerde. Platon, hocası baldıran zehri içmeye mahkum edilerek öldürüldüğünde, bütün Atina’ya küsmüş ve yine rivayete göre Mısır’a kadar uzanan bir doğu yolculuğuna çıkmıştı.

Asıl maksadım antikçağ filozoflarını anlatmak değil. Amacım, uzun yıllara yayılan felsefe tarihi okumalarıma/incelemelerime yaslanarak, Sokrates’le Platon arasında hoca-talebe ilişkisi ve aktarılan bilgi-bilincin mahiyetinin, Aristoteles ile Büyük İskender arasındaki hoca-talebe ilişkisinden aktarılan bilginin içeriğinden farklı olduğu yönündeki tezimi ifade etmektir. Bu noktadan hareketle, genelde tüm eğitim sisteminde (öğretmen-öğrenci ilişkisi) özelde ise bugün için mevcut Kişisel Gelişim Kültürü içinde karşılığını bulan Uzman-Öğrenci ilişkisinin ve aktarılan bilgi-beceri-bilincin türünün niteliğinin bir fotoğrafını çekmek ve bu fotoğrafı Sokrates’le Platon’un fotoğrafının yanına koymaktır.

Hayatta daima, her alanda, dikey anlamda bir yükselişi, bir arınmayı, yüklerinden kurtulup daha çok bilgeleşerek daha çok insanlaşmayı hedefleyen bir “Gelişim”ciler çizgisi olagelmiş, bir de tam aksine yatay anlamda bir yayılmayı, alanını genişletmeyi, ansiklopedik malumat sahibi olmayı, maddi olarak çoğalmayı, kurumsal olarak büyümeyi, ülkeler ve coğrafyaları toprak bazında zaptetmeyi, her yönden genişlemeyi önceleyen “GeNişim”ciler olagelmiştir.

Kanaatim o ki, Sokrates ile Platon bir ‘Gelişim’ciydi ve aralarındaki bağ, öncelikle birebir, kimi zaman çarşıda pazarda, kimi vakit zeytin ağaçlarının gölgesinde gerçekleşen bir müzakere, bir diyalog, bir paylaşımdı. İzole bir ortamda belli saat dilimlerine ayrılmış belli konuların aktarımına dayalı değildi. “Haydi bakalım Platon, çıkar notlarını geometri çalışacağız. Ardından bir saat gramer anlatırım” diyen bir Sokrates düşünebiliyor musunuz? Ya da workshop yöneten, meslekten bir eğitim uzmanı olarak filanca şirketin personeline iletişim teknikleri öğreten bir Sokrates nasıl olurdu sizce? Kartvizitine ‘Yaşam Koçu’, ‘NLP trainer’ ya da ‘Düşünce Öğretmeni’ gibi parlak ifadeler yazdıran bir Sokrates nasıl olurdu?

Sokrates ve onun fikirlerini yine onun ismiyle ölümsüzleştiren geniş omuzlu öğrencisi Platon, dikey anlamda bir gelişim anlayışına sahiptiler, çünkü dünyanın bir mağara, varlıkların birer gölge/yansıma, hakikate gözünü açmayan çoğu insanın da bu mağarada elleri ayakları prangalı, boyunlarını dahi oynatamayan, mağaranın kapısına sırtları dönük bir vaziyette oturan, kapının önünden geçen varlıkların duvardaki yansımalarını, gölgelerini gerçek zanneden mahkumlar olduğunu düşünüyorlardı. Zincirlerinden kurtulup, ışığın gözünü acıtmasına tahammül ederek mağaranın dışına çıkıp, tüm varlıkları; Güneşi, Ayı, yıldızları, kurdu kuşu, börtüyü böceği olduğu gibi görüp, bu gördüklerini anlatmak için tekrar mağaraya dönecek şefkate sahip olabilme erdemiydi onlara göre Gelişim… Onlara göre aslolan mağaranın dışındaki ‘idealar’ idi, gölgelerin kaynağını oluşturan saf varlık kalıpları… Örneğin, bir papatya somut haliyle bir gölgedir, dağılıp bozulan, kaybolan bir yansıma… Ama papatyanın aslı olan papatya ideası, maddenin üstünde idealar alemindeydi. Gerçek gelişim de bu ideaların bilgisine erişmek için hayatı sorgulamak, dialog içinde bilinçlenerek, hayatın özünü emen bir bilge haline gelebilmekti…

Büyük bir kırılma noktasını temsil etmesi bakımından Aristoteles, ‘anasını tekmeleyen bir sıpa gibi’, ideaların varlığın ve maddenin üstünde olduğu görüşünü reddetti. Ona göre, varlıkların ideası yine bizzat maddenin içindeydi. Yani papatya ideası ayrı bir alemde değil, doğrudan doğruya papatyanın içindeydi. At ideası atın içindeydi ve ata biçimini veren, atı at yapan da oydu. İşte bu basit gibi görünen görüş ayrılığı, bu küçük makas değişimi, tarihin en büyük kırılma noktalarından birini oluşturdu. Bu kırılmanın dünden bugüne uzanan bir ucunda, gelişimi; varlığın ve maddenin karnında, kendisinde değil üstünde gören, niceliğe değil niteliğe önem veren, ansiklopedik anlamda bir malumat edinmeyi değil, ruhu ve kalbi arıtan, insanı beşerilikten kurtaran bir yükselişi öngören, toprak zaptetmeyi değil ruhları fethetmeyi isteyen, dünya hayatını bir sonsuzluğa açılan bir koridor olarak gören, insanı kurumdan daha önemli sayan, ‘kurumlar fani insanlar bakidir’ diyenler yer alıyor. Diğer ucunda ise ki sayıca çokluk onlardadır ifade edilenlerin tam tersini hedefleyen diğerleri yer alıyor. Yani dün olduğu gibi bugün de ‘dikey gelişimciler’in karşısında büyük bir karaltı haline enlemesine genişleme anlamında ‘yatay genişimciler’ yer alıyor.

Aristoteles, Sokrates’in derinliğinin karşısında bir bilgi yığınıydı. Ayaklı bir kütüphane, büyük bir ansiklopedi… İyi bir tasnifatçı, iyi bir araştırmacı, bir analizci… Sokrates belki kafadan bacaklıların üreme sistemlerinin metabolizmik analizini bilmezdi ama yaşama anlamını veren şeyin ölüm olduğunu ölümden korkmayacak boyutta anlamıştı. Sokrates’in has talebesi, varlıkların gerçek bilgisi için, insanın ve kainatın sırlarını aralamak için, Doğu’ya ta Doğu’ya on yılı aşkın bir ‘sefer’e çıkmıştı. Döndüğünde çıkınında bilgelik, erdem, hakikat ve tefekkür vardı. Aristoteles’in has öğrencisi İskender’de ta Hindistan’a kadar gitmişti, Doğu’ya ta Doğu’ya. Tıpkı bugünkü mirasçısı Avrupa ve Amerika’nın ‘büyük’leri gibi çok geniş bir alana hükmetmeyi dilemiş ve bunu başarmıştı da. O günkü dünyanın neredeyse tamamını içine alan muazzam bir genişleme… Sonuç: Kan, gözyaşı, hüsran, hayal kırıklığı, korku, histeri nöbetleri, bitimsiz hastalıklar, azgın homoseksüellik, ve daha bir yığın maraz…

Bugünün Aristoteles’in izinden yürüyen genişimci Kişisel Gelişimcisi, yönünü Sokrates’in çizgisine çevirmeli, onunla da yetinmeyip İnsan medeniyetinin beyan, bürhan ve irfandan oluşan ruh mimarisine nazar eylemelidir. Kendi vicdanı, kalbi ve duyguları pahasına, Piyasa Tanrısına tapınan, insanları bu tanrının buyruklarına feda etmekten çekinmeyen, İskender gibi kurumsal ve finansal topraklarını genişletmeye çalışan Yöneticisi ve onun izinden gitmek isteyen personel avanesi de kendini sorgulamalıdır…

Bana soru sormak kalıyor, çoğu zaman olduğu gibi: Hangisi daha büyük; “Gelişim mi, Genişim mi?”

   17.02.2005


Ruler of the Ruins

Ali Şeriatiyi hiç okumadım ama sartre övmüşse, haklıdır :)


Bundan bir sene önce, burda (bknz 1. ve 2. sayfa), demek istediklerimi açmak şimdiye kısmetmiş megerse,

Teoride bilinen ama hiç bir zaman anlaşılamayan bir gelişmenin katkısı egoyadır,
Bu duyulan ve bilinen nasihatların iş işten geçtikten sonra anlaşılması gibi, tamamen işlevsiz değil ama gelişim demekte değil.

Farkındalıksa sonsuz tekrarlı bir şeydir, farkında olduğun her şey aynı zamanda en dikkat etmediğindir
Farkındalığın farkındalığı ve ağır başlı bir bakış, fazlalıklardan kurtulma ve insanın kendiyle olan barışı <- bu başarı değil kendini gerçekleştirebilmektir..
Yani anlamak ve dinlemekten de öte, yaşamak lazım gelir, demişim uzun yoldan kasıt..

ütopist

yazılanlara üstün körü baktım da;
bahsedilen tarihin-geleneklerin-coğrafyanın(ki kastı vatanseverlik yahut vatancılık)-genlerin(baba-anne tahakkümünü kastediyor) yokedilmesi olguları üzerinde duruyorsa bu adam -ki adamı okumadan önayrgılı yaklaşmamaıyız ama- iran'da da anarşi'nin olduğunu gösteriyor. K dergisinde bu tarz açılımlara çok yer veriyorlar,sanırım K dergisinde de bu adamı vermişlerdi

şu coğrafa konusu bana şu lafı hatırlattı "vatanseverlik alçakların son sığınağıdır"(evrenselliği amaç edinerek söylenmiştir)

gobilibozo

sevgili denge bilim zindanını atlamışsın,şeriati diyorki bilim ile bütün zindanlardan kurtulabilirsiniz fakat yazıkki kendi zindanınızdan kurtulamazsınız çünkü 'bilginin kendisi tutsaktır' diyor,belkide zindanlarımızın en fazla olduğu bir dönemi yaşıyoruz her şey bizi tutsak etmiş kendisine bağımlıyız bir çok şeye,zindan kapıları çift sürgülü,nasıl çıkarız bu zindanlardan,şeriati çözümün ne olduğunu söylemiş fakat çözümü uygulama metodunu vermemiş :)