19.08.19/18:35

Fraternis..

Başlatan darkmoon, 21.07.06/14:57

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

darkmoon

Burak ELDEM
http://2012.burakeldem.com/content/view/588/70/

Bu gezegen üzerinde "yerleşik yaşamın" biçimlenmesini sağlayan ve bildiğimiz anlamda kalıcı insan uygarlığını kuranlar, kadınlar oldu. Dünyaya, evrene ve yaşama ilişkin, deney ve gözlemlere dayalı ampirik bilginin kategorize edilerek saklanması ve bunların sistematik olarak kuşaktan kuşağa aktarılması, yine kadınlar tarafından gerçekleştirildi. Kesin bir bulgu ve kanıt olmamakla birlikte, büyük bir olasılıkla yazının ortaya çıkmasını sağlayan ve ona uygarlığın temel unsuru olarak ilk sahip çıkanlar, yine kadınlardı. Binlerce yıllık bir "altın çağ"ın ardından o kaçınılmaz dönüşüm yaşanıp, "kaba güç" bilgeliğe baskın çıktığında, "Tanrıça"nın yerini eril "Tanrı"lar, paylaşımın yerini bireysel zenginlik ve mülkiyet hırsı, eşitliğin yerini erkeğin egemen olduğu hiyerarşik yapı, barışın yerini şiddet ve savaşlar aldı. "İkinci sınıf" durumuna düşürülen, yalnızca kadın cinsi değil; "eşitlik, dayanışma ve bilgelik"ti aynı zamanda. "Fraternis", bir boyutuyla da uygarlığın beş bin yıl içindeki bu dramatik değişiminin kilometre taşlarını gözler önüne seriyor.


İnsanoğlu hiçbir zaman "mağaralarda" yaşamadı. Bugün hâlâ konuşma dilinde izlerine rastlanan "mağara adamı" esprisi, yüz yıl öncede kalmış yanlış bilgilerin toplumsal bellekteki kalıntılarından ibaret. Mağaralar, yalnızca ritüeller için kullanılan "kutsal mekân"lar niteliği taşıyordu; çünkü inanç ve anlayışa göre mağara, "Dünya Anne"nin rahmini simgelemekteydi. Göçebe yaşam boyunca da çoğunlukla toplulukların kadın bilgeleri tarafından yaşatılıp geliştirilen bu şamanik gelenek, günün birinde insanoğlu toprağın nimetlerinden yararlanmayı öğrendiğinde, yerleşik tarım toplumunun "Ana Tanrıça" kültüne dönüştü.

Sosyolog ve antropologların "anaerkil toplumsal yapı" (matriarchy) dedikleri de budur, marksist tarihçilerin "İlkel komünal toplum" adıyla andıkları evre de. Kadın, doğurgan ve yaratıcıydı; besleyici, koruyucu ve şefkatliydi; bilge ve deneyimliydi. Tıpkı, insanoğlunun kozmik annesi olan "Ana Tanrıça" gibi. Cinsler arasındaki bu farklılaşma ve kadının saygınlığı, yalnızca fiziksel ve anatomik niteliklere değil, vahşi doğa içinde göçebe insan topluluklarının sürdürdüğü zor ve yıpratıcı varoluş mücadelesinin sonuçlarına da bağlıydı. Erkekler, kaba güç gerektiren işlere yoğunlaşırken, topluluğun kadınları hem geçici yerleşim yerini çekip çevirmekle uğraşıyor, hem de doğayı ve gökyüzünü gözlemleyerek gündelik deneyimlerle gelen bilgiden sonuçlar çıkarmaya, ilk "tümevarım" örneklerini yaratmaya başlıyordu. Günün birinde, yaban meyvelerini toplayan eller, "tohumun gücü"nün farkına vardığında, insanoğlunun yaşamı da dramatik biçimde değişti. Doğurgan bedenin sahibi anneler, "kozmik anne"nin en büyük armağanıyla ilgili sırrı keşfetmiş ve toprağın doğurganlığından yararlanmanın yolunu bulmuştu.

Neolitik dönemin ilk büyük tarım yerleşimleri, kadının bilgiye ve gözlemciliğe eğiliminin sonucu olduğu kadar, "Tanrıça'nın armağanı" olarak da görüldü insan toplulukları tarafından. Ortaya çıkan sonuç, yaşamın kalitesinin radikal biçimde yükselişiydi ve "bilgi birikimini" ortak çıkarlar için kullanmayı başaran kadınlar tarafından yaratılmıştı. Neolitik dönem boyunca insanlar binlerce yıl, kolektif çabayla yürütülen çalışmaların karşılığını, ortaklaşa almayı; emeği ve hasadı paylaşmayı; yetenek ve becerilere göre yapılmış işbölümünü öğrendiler. Bu süre içinde bilgi birikiminin yükseltilmesi, bilginin sınıflanıp korunması ve yaşanan deneyimlerin kayıtlarının tutulması, "Ana Tanrıça" himayesinde, toplumun bilge kadınlarınca yürütüldü ve kuşaktan kuşağa, üstüne yeni deneyimler katılarak aktarıldı. Sınıfların, iktidarın ve hegemonyanın olmadığı; savaşsız ve paylaşımcı bir "Altın Çağ" yaşadılar. Ta ki, birileri "ürün fazlası"na çalışmadan el koyup, "kaba güç ve şiddet" yardımıyla bireysel zenginliğe ulaşma hırslarını gerçekleştirmeye başlayıncaya kadar.

Ataerkil ilişkilerin topluma egemen olmasıyla eşzamanlı gerçekleşen, beş belirleyici değişim var:


Sınıflı toplumun ve eşitsizliğin doğuşu
Şiddet ve kaba güçle birlikte savaşların değişmez bir unsur olarak insanlık tarihine eklemlenmesi, "ordu ve askerlik" kavramlarının yüceltilmesi
Koruyucu, şefkatli, besleyen ve gözeten "Ana Tanrıça"nın yerini öfkeli, cezalandıran, otoriter eril "Fırtına Tanrıları"nın alması
Kadınların toplumsal statüsünün hızla düşmeye başlaması
"Bilginin mülkiyeti"nin el değiştirmeye başlaması ve tapınak yönetiminin erkek "ruhban" gruplarınca gasp edilişi

Bütün bunlar elbette bir anda, durup dururken ortaya çıkmadı ve uygarlığın yolunu değiştiren kavşak noktalarında sosyal değişimler kadar, "doğanın tarihi"ne bağlı sarsıcı olgular da rol oynadı. Her şeyden önce, evrenin ve doğanın sanıldığı kadar "kusursuz bir uyum" sergileyen "dikensiz gül bahçesi" olmadığı; seyrek aralıklarla da gerçekleşse, yaşanan sıradışı ve korkutucu maddi olguların etkisiyle, "şiddet ve öfke"nin evrensel yapıda da var olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı.

Çoğunlukla "göksel kaynaklı" işaretlerle başlayan büyük çaplı zincirleme afetlerin, neden oldukları "kaos"lar aracılığıyla, toplumların sosyoekonomik ve siyasi yapılarını etkilediklerinden "2012: Marduk'la Randevu"da söz etmiştim. Ama bu afetlerin tetiklediği değişim etkisi, yalnızca görülebilir maddi düzende değil, insanoğlunun "düşünce iklimi"nde de bütün çarpıcılığıyla ortaya çıktı. Evren "sevecen ve şefkatli" Ana Tanrıça'nın dışında, öfkeli, acımasız ve cezalandırıcı bir "eril gücü" de bünyesinde barındırıyordu; fiziksel üstünlüğü, şiddeti ve savaşı, "kabul edilebilir", "saygı duyulası" ve "yüce" kılan bir ilahi güçtü bu. Varlığına "göksel düzeyde" tanık olunup tapınılan gücün, toplumsal ilişkilerdeki karşılığıysa, ataerkil düzenin erkeğin fiziksel gücüne dayalı hiyerarşik yapısı ve sınıfların varlığına dayalı toplumsal düzeniydi. Eşitlik, paylaşım ve dayanışma bitmişti artık: Doğa ve evren bile fiziksel gücüyle her şeyi yerle bir etmiyor muydu?

İlk büyük krallıklar, İ.Ö 3100 dolaylarında, bu ilkeler ve düşünce üzerinde biçimlenip ortaya çıkmaya başlarken, eski düzenin bilgeleri ve savunucuları (çoğunlukla kadınlar) birden pes edip geriye çekilmediler elbette. Değişim, ağır ama kararlı adımlarla sürdü. İ.Ö 1650 sonrasındaki büyük doğal afetler sırasında ortaya çıkan siyasi kaos ve "karanlık çağ" ise, ataerkil krallıkları "despotik imparatorluklar" haline gelmeye itecek kritik bir "kırılma noktası"nı oluşturuyordu. Bu tarihten itibaren biçimsel olarak zaten çoktan ortaya çıkmış olan sınıflı toplum yapıları, "iktidar terörü" ve dinsel baskılardan güç alan "köleci toplumsal düzeni" kalıcı kılacak ve uygarlığın rotası kesin olarak değişecekti.

Ancak, bin yılı aşkın bir süre boyunca kabuğuna çekilerek varlığını korumaya çalışan bir kadim gelenek, elindeki binlerce yıllık bilgi birikiminin kayıtlarından oluşan "bilgelik kitapları"na yaslanarak, İ.Ö 1500'den itibaren bir ideali yaşama geçirmek için ilk adımları atmaya karar veriyordu. Atalarının yaşadığına inandıkları bir "Altın Çağ" ütopyasını, yani anaerkil neolitik toplumun eşitlik, özgürlük ve "bilinç aydınlanması"na dayalı barışçı düzenini geri getirme ütopyasıydı bu. Zarar görmemek ve şiddete maruz kalmamak için gizlilik altında, kapalı bir örgütlenmeyle yaşatılacak olan bu ideal, Anadolu'da gücünü ve etkisini sürdüren "Ana Tanrıça" kültünün rahibeleri olan bir bilge kadınlar grubu tarafından sahiplenildi; ama kısa süre içinde cinsiyet ayrımı olmaksızın "Altın Çağ"ı geri getirmeye adanmış, kadınlı erkekli bir örgütsel yapı yaratıldı. En büyük dayanakları ve güvenceleri, büyük bir dikkat ve duyarlılıkla egemen iktidarlardan sakladıkları, yetkin rahibeler dışında kimsenin erişemediği, ellerindeki "bilgelik kitapları"ydı: Dünyanın, evrenin ve insan uygarlığının tarihiyle ilgili "büyük gizemleri" ve binyıllarca geriye giden çok önemli kayıtları içeren, çoğu kişinin "kayıp" gözüyle baktığı kitaplar.

"Fraternis", işte bu "gizem kitapları"nın ve onu sahiplenen geleneğin, son üç bin beş yüz yıla yayılan; dağınık, değişken ama bir biçimde kesintisizliğe sahip, şaşırtıcı ve çarpıcı serüveninin izlerini sürüyor. Tanrıça rahibelerinden, "Sibyl" adı verilen "militan kâhin"lere; ünlü düşünür ve bilim adamı Pythagoras'tan, Roma Cumhuriyeti'nin ardındaki "strateji uzmanları"na; Eleusis Gizemciliği'nden Mithra lobilerine; Cathar'lardan Tapınak Şövalyeleri'ne, Gül-Haç'a ve nihayet Masonluğa dek uzanan ve sonuçta on dokuzuncu yüzyıl başlarında "ideale ihanet" ettikten sonra yozlaşıp içeriğini yitiren, tarihin en uzun soluklu "misyon kültü"nün hikâyesini anlatıyor.

Birçok yönüyle "Fraternis", devrimlerin ve dönüşümlerin, Aydınlanma ideallerinin, kadınların bin yıllara yayılmış mücadelesinin, "evrensel gizemlerin" sahip olduğu büyük gücün, baskıya ve yobazlığa insan aklının direnişinin, eşitlik ve dayanışma ülküsünün de tarihini oluşturuyor. On dokuzuncu yüzyılın büyük burjuva devrimlerinin sonrasında, keskin bir "U-dönüşü" ile ideal ve hedefleri terk edip kapitalizme teslim olan; ihanetiyle bugünün "Yeni Dünya Düzeni" adlı global diktatörlüğünün yolunu açan; aşınmış, yozlaşmış ve yorgun bir misyonun öyküsü.

"2012: Marduk'la Randevu", uygarlık tarihinde doğanın, evrenin, "göklerin" geçirdiği dönüşüm ve izlediği döngülerin gözardı edilmiş önemine dikkat çekiyor; günümüzü ve yakın gelecekte yaşanması beklenenleri kavrayabilmek için, izleri "eski bilgelik" içinde görülebilen evrensel bilgiyi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğinin altını çiziyordu.

"Fraternis", bir adım daha ileri gidip, İ.Ö. 1650 sonrasındaki Marduk geçişini izleyen dönemde toplumsal ve siyasi tarihin nasıl süreçler yaşadığını ve "bilgiye sahip olanlar"ın geçirdiği çok aşamalı değişimi mercek altına alıyor. Birinci soru, "Tarihte neler oldu?"ydu; ikinci soruysa, "Peki bugüne nasıl geldik ve şimdi neler olması beklenebilir?"

"Kayıp Kitaplar", hepimizin bilmesi gerekenleri, dünya ve insanlıkla ilgili ortak bir birikimi ve kritik verileri içeriyordu. "Kadim misyon"un izleyicileri bu kitapları ve bilgileri koruyup onları kullanarak, dünyayı değiştirmeye çalıştılar ama başaramayıp çözüldüler. "Kardeşlik", egemen gücün içinde eriyip onun bir parçasına dönüştü.

Yeni bir döneme giriyoruz. Önümüzdeki on yıl içinde dünyanın çehresi, radikal biçimde değişecek. Sağduyulu, akılcı, özgürlük ve eşitlikten, barıştan yana olanların, ayaklarını sağlam basmaları ve "farkındalık" geliştirmeleri gereken bir döneme giriyoruz. "Kayıp Kitaplar"daki bilgiyi yeniden elde etmek ve herkes için erişilebilir kılmak, her zamankinden daha büyük önem ve değer taşıyor. Dünyayı iyice pençelerinin arasına alıp kıpırdayamaz hale getirmek isteyen uluslararası finans-kapital diktatörlüğüne direnebilmenin vazgeçilmez koşulu, "bilmek ve farkında olmak".

"Fraternis"in bu anlamda, günümüzün açık fikirli insanlarına -ve özellikle doğalarında var olan güçlü sezgi ve analiz yeteneğiyle gerçekleri algılamaya görece biz erkeklerden daha yatkın olan kadınlara- katkıda bulunmasını umuyorum.

Burak ELDEM

darkmoon

Aydınlanma, Masonluk, İlluminati ve Yeni Dünya Düzeni'nin kısa tarihi

Kapalı bir 'erkekler kulübü' görüntüsüne sahip Mason localarının gerçek kökeni, geçmişi en az beş bin yıl geriye giden bir 'bilge kadınlar' kültü müdür?

'Geometri'nin Babası' Pythagoras'ı ellerindeki 'gizli bilgiyle' tanıştırıp, seçkin bir lider olarak yetiştirenler, Delphi, Samos, Cumae gibi kentlerde üslenmiş, Sibyl adlı bu güçlü kadınlar mıdır?

Marduk yörünge geçişleri dahil, dünyanın uzak geçmişinde yaşananları içeren binlerce yıllık kayıtlar ve evrenin yapısıyla ilgili bilgiler, bu kadınların güvence altına aldığı özel bir kitap koleksiyonunda mı saklanıyordu?

'Kitapların sağladığı güç' sayesinde Roma'da Cumhuriyet yönetimini kurarak etkin ve nüfuzlu bir iktidar odağı haline gelen 'Kardeşlik Örgütü', Ana Tanrıça ideallerine bağlı bu kültün devamı mıydı?

Binlerce yıl korunan 'gizli bilgi', Cathar'lar ve Tapınak Şövalyeleri aracılığıyla Masonik örgütlere dek iletilmiş miydi? Sophia ya da Maria Magdalena gerçekte kimdi? Masonik Hiram Abif efsanesinin ardında hangi 'örtülü mesaj' yatıyordu?

Efsanevi Illuminati, aşırı sağcı ve köktendinci grupların iddia ettiği gibi 'komplo' peşindeki bir gizli örgüt müydü, yoksa beş bin yıllık 'eşit, adil, barışçı ve kardeşçe dünya' düşlerini yaşama geçirmeye çalışan, idealist bir burjuva entelektüelleri grubu mu?

'2012: Marduk'la Randevu'nun devamını oluşturan, 'Saklı Tarih' dizisinin bu ikinci kitabında Burak Eldem, dünyanın en eski bilgi koruyucuları geleneğinin izini sürüyor...

(Arka Kapak Yazısı)

Üzerinde yaşadığımız gezegenin uzak geçmişine ve insan uygarlığının başlangıç aşamalarına ilişkin çok eski kayıt ve bilgileri içeren, gizemli bir 'kitap koleksiyonu' düşünün; elinde bulundurana güç, prestij, hatta iktidar sağlayan, eşsiz ve paha biçilmez bir belge hazinesi. Ardından, çok az insanın orijinalini görme şansını elde ettiği, bu oldukça özel koleksiyonu binyıllar boyunca gözü gibi saklayarak elinde bulunduran ve içindeki bilgilerden aldığı güç ve öngörüler yardımıyla dünyayı değiştirmeye uğraşan, insanlık tarihinin en eski 'misyon örgütü'nü gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. İşte Burak Eldem'in yeni kitabı 'Fraternis', bu gizemli bilgi kaynağının ve onun koruyuculuğunu üstlenmiş insanlarca oluşturulan 'eski ideal'in, günümüzden beş bin yıl önceye dek uzanan izlerini sürüyor; bu oldukça uzun soluklu misyon hareketinin serüvenini, inişleri, çıkışları ve sakladığı 'gizemleriyle' birlikte mercek altına alıyor.

'Ana Tanrıça' kültünün egemen olduğu binyıllar boyunca saygınlığını koruyan 'bilge kadın' geleneğinin, ataerkil ilişkilerin güçlenmesi ve sınıflı toplumun doğuşundan itibaren yaşadığı zorlu süreci ve bir yandan ayakta kalmaya ve elindeki bilgiyi korumaya çalışırken, bir yandan da dünyayı değiştirme yolunda verdiği mücadeleyi buluyoruz 'Fraternis'te. Kitap, her ayrıntının üzerinde titizlikle durarak, Çatalhöyük'ten Frigya'ya, Eski Yunan'dan Roma Cumhuriyeti'ne, Haçlı Seferleri'nden Avrupa'nın burjuva devrimlerine ve nihayet günümüzün 'küresel kapitalizmi'ne dek, iki farklı tarihi, birbirine paralel olarak izleyip bağlantıları gözler önüne seriyor: Hırs, bencillik, açgözlülük ve bireysel tutkular üzerine kurulmuş sınıflı toplum yapısının evrimiyle birlikte, 'bildiğimiz' uygarlık tarihi ve sabırla, inançla, her türlü yönteme başvurarak onu değiştirmeye, 'yanlış gidişi düzeltmeye' çalışan, bu en eski 'misyon örgütü'nün bilinmeyen, gizli tarihi.

Bu uzun ve renkli yolculuk, gizemli Sibyl geleneğinden Pythagoras Kardeşliği'ne; Roma Cumhuriyeti'nin öncülerinden Mithra tapınaklarına; ezoterik kültler ve Hermetik gruplardan Cathar ve Bogomil hareketlerine; Tapınak Şövalyeleri'nden Alumbrados, Gül-Haç ve Mason localarına; İlluminati'den Fransız Devrimi ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na, nihayet günümüzün küresel kapitalizminin efendilerince empoze edilen postmodern 'Yeni Dünya Düzeni'ne dek uzanıyor.

'Masonluğun uzak geçmişi üzerine, Masonların bilmedikleri' diye özetliyor Burak Eldem 'Fraternis'i. Kitap,2003'te yayımlanan '2012: Marduk'la Randevu'nun ardından, yazarın 'Saklı Tarih' adını verdiği üçlemenin ikinci adımını oluşturuyor ve her yönüyle ilk kitabın devamı ve tamamlayıcısı niteliğini taşıyor.

(Tanıtım Yazısından)


deniz

Alıntıİnsanoğlu hiçbir zaman "mağaralarda" yaşamadı. Bugün hâlâ konuşma dilinde izlerine rastlanan "mağara adamı" esprisi, yüz yıl öncede kalmış yanlış bilgilerin toplumsal bellekteki kalıntılarından ibaret. Mağaralar, yalnızca ritüeller için kullanılan "kutsal mekân"lar niteliği taşıyordu;


bunu söylemek için evrimi reddetmek gerekir sanırım.

çünkü insanoğlu eğer mağarada hiç yaşamadıysa ya evleri icat edene kadar hiç barınak sahibi olmadı -ki bu mantıklı değil- ya da gökten zembille indiğinde toprak üzerine bina yapma bilgisi ile gönderildi.

denge

AlıntıBu süre içinde bilgi birikiminin yükseltilmesi, bilginin sınıflanıp korunması ve yaşanan deneyimlerin kayıtlarının tutulması, "Ana Tanrıça" himayesinde, toplumun bilge kadınlarınca yürütüldü ve kuşaktan kuşağa, üstüne yeni deneyimler katılarak aktarıldı. Sınıfların, iktidarın ve hegemonyanın olmadığı; savaşsız ve paylaşımcı bir "Altın Çağ" yaşadılar. Ta ki, birileri "ürün fazlası"na çalışmadan el koyup, "kaba güç ve şiddet" yardımıyla bireysel zenginliğe ulaşma hırslarını gerçekleştirmeye başlayıncaya kadar.


Bence mesele dönüp dolaşıp güç dengesinin bozulmasına varıyor. Güç, insanları adaletsizliğe sevkediyor, hayatta takdir ettiğim en büyük erdem, güçlü iken adil olabilmek... Ama şunu da itiraf etmek gerekiyor ki; güç kadına geçince de aynı problemler ortaya çıkıyor. Eşitlik en güzeli.

Bir de yazılarda isbat edilmeye çalışılan Masonlar, Sibly, Kardeşlik Örgütü gibi oluşumların aslında "kadın" kaynaklı olduğu iddaları ister gerçek olsun, ister olmasın, ister inanılsın, ister inanılmasın  ben şuna gerçekten inanıyorum ki ; beşiği sallayan el dünyaya hükmeder!

darkmoon

Sınıflı toplumlar ve onların belkemiğini oluşturan ataerkil ideoloji içinde kadınlar yalnızca toplum içindeki statülerini yitirmekle kalmadılar. Onlarla özdeşleştirilen bir dünya kavrayışı ve değerler sistemi de ağır ve bilinçli adımlarla aşağılanıp baskı altına alındı. Aniden değil tabii, uzun bir sürece yayılmış biçimde oldu bütün bunlar. Konumlarını yitiren kadınlarla birlikte, binlerce yıl boyunca saygı görüp el üstünde tutulmuş "maternal değerler" pervasızca küçümsendi; kadın "güvenilmezliğin" ve "ihanetin" öznesi haline getirilirken, onun kişiliğiyle bütünleşen Tanrıça kavramı, günlük dilde "fahişe" sözcüğüyle eşitlendi. İngilizce'deki "Bitch", Fransızca'daki "Putain", Yunanca'daki "Putana" sözcüklerinin kökeninde nelerin yattığını merak ediyorsanız, buyrun size "Fraternis"ten, dumanı üzerinde küçük bir alıntı:

(Fraternis;sayfa:48,49)
Eskiçağ'ın birçok kültüründe, özellikle de şaman geleneğine sahip olan topluluklarda dişi kurt, tanrıçanın görünümlerinden biri olarak değerlendirilir ve ona büyük saygı duyulurdu. Bu gelenek ve anlayış, Remus ve Romulus efsanesinde dişi kurta "koruyucu ve sevecen" bir simge olarak yer verilmesinde de kendini gösteriyor. Ne var ki, Latin dilinde "dişi kurt" anlamına gelen "lupa" sözcüğünün, özellikle Hıristiyanlığın yaygınlaşmasından sonraki yıllarda, "fahişe" anlamında da kullanılmaya başladığını görüyoruz!
Benzeri bir örnek, Britanya'da da karşımıza çıkıyor: Arkaik ada kültürlerinde Yunan mitolojisinin Demeter'ine karşılık gelecek, saygın ve popüler bir tanrıça figürü egemendir. "Llety-y-filiast" adlı bu Gal tanrıçasının, ikon ya da kabartmalarda çoğu kez "dişi tazı" simgesiyle gösterildiğine tanık oluruz. (*) İlginç bir biçimde, Hıristiyanlığın Britanya'da yaygınlaşmasından sonraki yıllarda eski İngiliz dilinde "dişi köpek" anlamına gelen "bicce" sözcüğü, yine aşağılayıcı bir sıfat, bir hakaret olarak, "fahişe" yerine de kullanılmaya başladı. Günümüz İngilizce'sinde "bitch" olarak yaşamaya devam eden sözcüğün, Eski Kuzey dilindeki "pittja"dan türediği düşünülüyor. Bu sözcük de, büyük olasılıkla Yunan kökenli: Delphi kentinde Sibyl'a, "Pythia" adı verilir ve Yunan dilinde "Putia" ya da "Puta" biçiminde telaffuz edilirdi. Bugün Yunanca'da "fahişe" anlamında, aşağılayıcı bir sözcük olarak kullanılan "putana" ya da, Fransız dilinde aynı anlamı veren "putain" de, büyük olasılıkla köklerini eski dildeki Pythia'dan, yani Sibyl'dan alıyor: Tanrıça'nın rahibesinden.

"Putana", "putain", "lupa" ve "bitch" sözcüklerinin, farklı Avrupa halklarının dillerinde olumsuz çağrışımlarla kullanılması, bütünüyle Hıristiyanlık sonrasına ait bir gelişme. Tanrıça simgesi kabul edilen bir hayvanın ya da doğrudan tanrıça rahibesinin adını "fahişe" ile eş anlamlı hale getirme çabası, Kilise'nin savunuculuğunu yaptığı erkek-egemen ideolojinin bir sonucu olduğu kadar, "pagan inançlara" savaş açan Judeo-Hıristiyan tektanrıcılığının, Ana Tanrıça kavramını aşağılama ve bastırma isteğiyle de oldukça uyumlu. Bambaşka bir coğrafi bölgeden, yazar Merlin Stone'un aktardığı bir örnek, bu noktayı daha da açık hale getiriyor: "İbranice bir sözcük olan zonah'ın bazen ‘yosma' bazen de 'kadın peygamber' anlamında kullanılışı çok ilginçtir," diyor Stone. (**)
--------------------------------------------------------------------------------
(*) Harold Bayley, "Archaic England", s: 36
(**) Merlin Stone, "Tanrılar Kadınken", s: 234


deniz

fahişeliğin tüm egemen ahlak normlarına muhalif olmasına rağmen benimsenmesi ancak bir peygamber devrimciliği ile olabilir.

ibranice de fahişe ve kadın peygamber kavramlarının aynı kelime ile karşılanması hakkaten ilginç.

darkmoon


LegendofAnatolia

Ben inanmıyorum. zaten yazıyı da okumadım. Bugün için diyorsanız da ben yine manevi yoksunluk hissinin insanları bu tarz localara çektiğine inanıyorum. yoksa aklı selim bir insan... bilmiyorum yani. dinci kesimin bunlara takması ayrı bir konu. bilmiyorum yani.